12 Kasım 2012 Pazartesi

Dağdan İndim Denize - 1

Sonbahar ayları denizden uzak bir balık tutkunu için zorlu geçen aylardır. Balıkçılığın bu en verimli mevsiminde ardı ardına gelen balık haberlerini uzaktan takip etmek bir hayli can sıkıcıdır. Hele sezon böylesine hareketli başlamışken benim gibi, değil denize, su birikintisine dahi hasret yaşarsanız bir aşamadan sonra devreleri yakma noktasına gelirsiniz. Neyse ki, Ağustos ayının sonlarına doğru bu durumu öngörüp, iznimi balık sezonunun en hareketli olacağını düşündüğüm döneme, yani Ekim sonu, Kasım başına ayarlamıştım. Planımda her zamanki gibi hem İstanbul'da, hem Ege'de avlanmak vardı.

Ekim ayı canavar olarak nitelendirilen iri lüfer ve kofanaların Boğaz'a en yoğun giriş yaptığı dönemdir. Bu balıklar kendi türü de dahil olmak üzere, kendisinden daha ufak tüm balıkları önüne katarak oradan oraya gezdirir. Bir bakarsınız denizde kılçık dahi olmadığını düşündüğünüz anda, aniden önünüz savaş alanına dönüverir. Dakikalar içerisinde kovanızı, livarınızı doldurursunuz. Sonra bir anda balık geldiği gibi yok olur. Bundan dolayıdır ki, bu ay içerisinde ya çok iyi avlar yaparsınız, ya da avdan eliniz tamamen boş dönersiniz. Ekim ayı avları pek orta halli olmaz. Eğer biraz daha ufak balık tutmayı göze alırım, ama garantili av yapayım derseniz o zaman Kasım ayının ortalarından Aralık sonuna kadar olan dönemi seçmeniz daha isabetli olur.

Ağustos ortalarında başlayan palamut akışı, Ekim ayının sonlarına doğru hızını kaybeder. Ekim ayı sonrasında da palamut almak mümkünse de, yakalanan balığın hem miktarı, hem büyüklüğünde düşüş görülür.

Avlandığım Ege sahili için ise, Ekim-Kasım dönemi avlanmak için en uygun ayların başında gelir. Kıyıdan avlanabilen hemen her balık türünü bu dönemde yakalamak mümkündür. Bunun yanı sıra, avcılığından keyif aldığım kalamarlar da bu dönemde kıyılara inmeye başlar.

İznimden önceki son günleri bir yandan gelen balık haberlerini takip ederek, diğer yandan tüm bu olasılıkların hayalini kurarak geçirdim.

18 Ekim 2012

Tatilden haftalar öncesinden her türlü planlamaya başlamıştım. Planlamanın ilk ve en önemli ayağı av malzemelerimin İstanbul'a getirilmesiydi. İstanbul'daki evimi askere giderken boşalttığım için olta takımlarımın hepsini Ereğli'deki eve yollamıştım. Güç bela da olsa bunları İstanbul'a getirtmeyi başardım. Planlamanın ikinci ayağında ise av arkadaşlarımla takvimlerimizi çakıştırmak vardı. Neyse ki bu da çok zor olmadı. İzinler alındı ve programlar yapıldı.

Nihayet 18 Ekim sabahı İstanbul Boğazı'nın mis gibi iyot kokulu esintisini ciğerlerime çekiyordum. İlk işimiz sabahın aydınlanmasına yakın üst sularda sahte balıklarla lüferi aramak oldu. Yarım saatlik denememiz doğru zaman, doğru yer ve doğru takım üçlüsünden en az birinde yanıldığımızı gösterdi. Bunun üzerine rotamızı Boğaz'ın kuzey kıyılarına çevirdik. Hedef balığımız palamuttu. Senelerdir özellikle tekneyi Karadeniz'den çektiğimiz tarihten bu yana palamuttan yana yüzüm gülmüyordu. Hiç yakalamıyor değildim, attığımız sahtelere zaman zaman palamutlar geliyordu ama bunlar alışageldiğim takoz palamutlar değildi. Çingene veya çingene irisi denilebilecek 300-400 gramlık balıklardan büyüğüne denk gelemiyordum. Bu sene ise durum farklıydı. Kiloya yakın palamutlar acemisi, ustası bakmaksızın oltaları şenlendiriyordu. Benim de amacım bu iri palamutlar ile uzun süren hasretime son vermekti. Ancak içimde bir tedirginlik vardı. Palamut yapısı itibariyle sürekli harekete ihtiyaç duyan bir balıktır, haliyle oluşturduğu sürüler de benzer davranış gösterirler. Bir gün çok güzel av veren yerde, ertesi gün palamutun izine rastlayamazsınız. Veya balık daha ufak sürüler halinde ve daha dağınıksa, balığın önünüzden geçtiği dakikalarda hatta saniyelerde oltanızın balığın suyunda olması gerekir. Kısacası, palamut avında diğer avlarda olduğundan daha fazla şans faktörü söz konusudur.

Sabahın ilk ışıklarıyla hepimiz oltalarımızı Boğaz'ın serin sularıyla buluşturduk. Palamut hemen her su katmanında bulunabildiği için avcılığını da buna uygun yapmak gerekiyor. Bu nedenle ilk atışımda kurşunun dibe kaç saniyede indiğini saydım ve sonraki atışlarımda buna uygun olarak sahteyi farklı seviyelerden çektim. Bu esnada avlaktaki diğer balıkçıların takım dibe indikten sonra sahteyi olanca hızıyla aralıksız çektiğini gözlemledim. Geçmiş senelerde teknede yaptığım palamut avlarında palamutun bazen sadece yüksek süratte çapari yediğini, hatta uzaktaki oynağa yetişmek için son gazda giderken bile takıma balık taktırdığımızı bilirim. Balığın yine hız istiyor olabileceğini düşünerek ben de benzer yöntemi, sadece ara ara hızımı yavaşlatıp tekrar artırarak uyguladım. İlk yarım saatte dipten de çeksem, yüzeyden de çeksem, ağır da çeksem, hızlı da çeksem gelen giden olmadı. Bunun üzerine takımda ufak bir değişikliğe gidip, sahteyi küçültme kararı aldım. Amacım, sahtenin görünür hızını artırmaktı. Burada bir parantez açıp görünür hızdan ne kastettiğimi açıklamam lazım. Bir karınca ve bir kaplumbağayı ele alalım. 1 cm'lik karınca 10 sn'de 40 cm yol alırken, 10 cm'lik bir kaplumbağanın 10 sn'de 60 cm yol aldığını farz edelim. Bu durumda kaplumbağanın mutlak hızı, karıncanın hızından fazla olacaktır. Ancak karınca aynı süre içinde boyunun 40 katı kadar yol alırken, kaplumbağa yalnızca 6 katı kadar yol alabilmiştir.Aynı durumu sahte balıklara uyguladığımızda 13 cm'lik bir sahte tek turda 100 cm'lik yol alırken boyunun aşağı yukarı 8 katı kadar mesafe katetmiştir, halbuki 5 cm'lik bir sahte aynı turda boyunun 20 katı kadar yol alacaktır. Bu da küçük sahteye göreli olarak daha hızlı kaçıyor izlenimi verecektir. Değişikliği yapmamın ardından çok geçmemişti ki, sahte balık yaklaşık 20 metre ilerimde çakılı kaldı. Bunu sonrasında palamutun sert kafa atışları izledi. Güzel bir balığa benziyordu. Denizden uzak geçirdiğim günlerin verdiği yükten olsa gerek biraz fazla heyecan yapsam da balığı kıyıya aldım. Yıllardır hasret kaldığım boyda, isminin hakkını verebilecek bir palamuttu.


Balığı ellerimin titremesini zaptederek üçlü iğneden çıkardım. Belki tesadüftü, belki yaptığım değişiklik işe yaramıştı. Her ne olursa olsun mutluydum, önemli olan da buydu. Bir süre daha aynı sahte ile devam ettim. Bu esnada av arkadaşlarımdan Emre de biraz daha ince de olsa bir palamutu kandırmayı başarmıştı. 5 cm'lik sahte ile yeterince ısrarcı olduğuma inanıp, 7 cm'lik sahtelerimi denemeye başladım. İkinci sefer ağırlık biraz daha açıkta bindi oltaya. İlk balığı aldıktan sonra bu bonusu olacaktı, bu yüzden içim rahattı. Çok tedirgin olmadan, keyfini çıkara çıkara, doya doya balığı kıyıya kadar getirdim. Bu seferki öncekinden bir boy daha büyüktü. Sudan kaldırırken oltanın esnemesini iyi hesaplayamayıp balığı duvara çarptırsam da düşmedi.
Şanslı günümdeydim. Öğle saatlerine dek denemelerimize devam etsek de sahilde başka balık çıkmadı. Etrafta pek balık çıkmazken 2 balık güzel skordu. Hatta bunca zaman özlemini çektikten sonra bu boydaki 2 balık her türlü güzel skordu. Uzun zamandır hayalini kurduğum av macerasına çok güzel bir başlangıç yapmıştım.

 

7 Ağustos 2012 Salı

Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Datça (2. Kısım)

Tatilimin ikinci durağı Datça'nın Palamutbükü koyuydu. Buraya gelmeye balık tutma veya dalış yapma kaygısı olmadan, sadece çevremden duyduğum tavsiyelerden yola çıkarak karar vermiştim. Gerçekten de koy görmeye alışık olmadığımız, insana kendisini tropik bir adada hissettiren maviliğiyle karşıladı bizi. Odaya yerleşir yerleşmez ilk iş kendimi denize attım. Göz alabildiğine bir berraklıkla kucakladı beni deniz. Dipteki çakıl taşları, üzerlerinde tek yosun kalıntısı dahi olmaksızın mermer gibi parıl parıldı. Bu emarelerin ne anlama geldiğini biliyordum. Bir deniz çölüydü burası. Sudaki organik madde miktarı çok az olduğu için deniz böylesine berrak, taşlar bu denli yosunsuzdu. Bunun yanında burada yaşayan canlıların sığınabileceği ne doğru dürüst bir kayalık, ne de eriştelik vardı. Çakılla başlayan ve kumluk devam eden dip yapısı açığa doğru göz alabildiğince uzanıyordu. Anca kıyıdan 100 metre kadar açılınca parça parça eriştelikler başlıyordu. Deniz ilk bakışta adeta bir çöl gibi tamamen cansız gibi görünüyordu. Ama nasıl çöl içinde kendine özgü onlarca türü saklıyorsa, buranın da birçok farklı türe ev sahipliği yaptığından emindim. Aynı çöldeki gibi burada da yaşam kumların içinde gizliydi. Burada yaşayan tüm canlılar var olma savaşında kuma bağımlıydılar. Avlanan da, avlayan da kendini kumda saklıyordu. Ancak bunun bilincindeki gözlerle bakıldığında buradaki hayatı görmek mümkündü. Ben de bu gözle çıktım yola.

Buradaki yaşamı, karadaki çöllerle benzer kılan diğer bir unsur da barındırdığı canlıların çoğunun zehir taşımasıydı. Nitekim ülkemiz sularının en zehirli ailesi trakonyalar bölgede en çok karşılaştığım türlerin başında geliyordu. Yaptığım dalışlarda iki farklı trakonya türüne rastladım.

Trachinus draco (Trakonya)
Trachinus radiatus (Yaldızlı trakonya)

Trachinus radiatus (Yaldızlı Trakonya)

Trakonyalara dalış esnasında dahi çok dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Pek çok canlı gibi trakonyalar da kendilerini tehdit altında hissetmedikleri müddetçe tehlikeli olmaz. Yine de bu türe mensup bireyler sırt yüzgeçlerindeki zehrin gücünün farkındadır, ve bu silahlarına haklı bir güven duyarlar. Kendini huzursuz hisseden trakonya ilk aşamada ya kendini kuma gömme, ya da bulunduğu yerden uzaklaşma gibi barışçıl yollara başvurur. Eğer taciz sürerse, kendine tehdit oluşturan canlının yakın çevresinde dolanarak dikenlerini temas ettirmeye çalışır. Bu nedenle trakonyaya olabildiğince sakin bir şekilde ani hareketlerden kaçınarak yaklaşmak ve ısrarcı davranmamak gereklidir.

Trakonyaları neredeyse yaptığım tüm dalışlarda kafamı her çevirdiğim yerde gördüm. Neyse ki bu bölgede denizin hızlı derinleşmesi ve trakonyaların hepsinin insan boyunu geçen yerlerde bulunması denize girenler için olası kazaları önlüyordu.
Kumluk alanda denize girenler için diğer bir tehdit ise vatozlardır. Sanılanın aksine her vatoz türü zehirli değildir. Sadece bazı vatoz türleri kuyruk kısmında bulundurduğu zehirli dikeni bir savunma silahı olarak kullanır. Dalış yaptığım bölgede de rina adıyla da bilinen dikenli vatozlara çokça rastladım. Boyca büyük olmasalar bile sualtında uçan halıyı anımsatan yüzüşleri ile bana muhteşem bir seyir zevki sundular. Vatozlara tepe bölgesinden çok yaklaşılmadığı müddetçe tehlike arz etmezler. İnsanlara karşı fazla çekingen olmamakla beraber, çok rahatsız edilirse genelde ortamdan hızlı bir şekilde uzaklaşırlar.
Dikenli vatoz (Dasyatis pastinca)

Dikenli vatoz (Dasyatis pastinaca)
Dikenli vatoz (Dasyatis pastinaca)

İlk birkaç dalıştan sonra gözüm kuma alıştı. Artık kuma saklandığını zanneden birçok balığı rahatlıkla seçer duruma gelmiştim. Ama bir balık vardı ki, kendim bile nasıl gördüğüme şaşırdım. Gözleri hariç kendisini tamamen kuma gömen bu balığı 5-6 metre yukarıdan seçebilmiştim.

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)
Sularımıza Kızıldeniz üzerinden gelen balon balığı ailesinin nispeten daha ender görülen cüce bir türüydü bu balık. Diğer yandan, ilk kez sualtında bir balon balığıyla karşılaşıyordum. Bu yüzden kendisini art arda dalışlarla ve flaşlarla uzunca bir müddet taciz ettim. Benden kurtulmak adına çareyi gözden uzaklaştığı her fırsatta kendini kuma gömüp saklanmakta buldu. Yine de istediğim fotografları alana kadar uzunca bir süre benden kurtulamadı.

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)
Balon balığı da herhangi bir dikeni olmasa dahi iç organlarında yer alan toksik madde nedeniyle bu çölün zehirli güzellikleri arasında sayılabilir.
Balon balığını geride bırakıp kumlukta yol almaya devam ettim. Dipte yatan pisi balıklarını mükemmel kamuflajlarına karşın rahatlıkla fark edebiliyordum. Bölgede tek tür pisi balığı ile karşılaştım.


Pisi Balığı (Bothus podas)

Kamufle olan diğer balıklar gibi pisi balıkları da, hemen hemen temas mesafesine gelene kadar kamuflajını bozmuyor. Hatta bazı sualtı avcıları kalkan ve dil balığını bu özelliklerinden yararlanarak elle yakalayabilmekte. Benim amacım avlanmak olmadığı için pisi balığının huzurunu çok kaçırmadan uzaklaştım.

Dalışlarımda en çok rastladığım türlerden bir diğeri ise lapin ailesinin sularımızdaki en ilginç görünümlü türü olan ustura balığıydı. Sevimli görünümlerine karşın özellikle sahasını korumakta oldukça agresif olan bu balık, herhangi bir tehlike anında ise kendini inanılmaz bir hızla kuma gömüyor. Ustura balığı trakonya veya balon balığı gibi vücudunu kısmen kuma gömen balıklardan farklı olarak tamamen kumun içinde kayboluyor; istediğiniz kadar kumu eşeleyin izine rastlayamıyorsunuz.


Ustura balığı (Xyrichthys novacula)

Ustura balığı beyazdan, pembe ve yeşile kadar çok farklı renklerde görülebiliyor. Herhangi bir kaynaktan doğrulamasam da parlak renklerin birçok balık türünde olduğu gibi erkeklerde üreme zamanında dişilere gösteriş yapma amacıyla belirginleştiğini düşünüyorum.

Kumluktan bir süre sonra sıkılıp açıktaki erişteliklere palet vurdum. Kumluk alanlarda erişte tarlaları ve kayalıklar, çöldeki vahalar gibi birçok canlıyı etrafına toplar. Buradaki eriştelikte de çeşitlilik kumluğa göre nispeten artıyordu ancak balıkların çoğu kupes, ispari, papaz balığı gibi fotografçılık açısından pek fazla şey vaadetmeyen türlerdi. Eriştelikler arasındaki gezintime devam ederken karşıma fosforlu mavilikleriyle izmaritler çıktı. Onlar erişteler arasındaki yavru balıkların peşinden koşarken ben de onların peşinden koştum. Ortaya da birkaç güzel kare çıktı.

İzmarit (Spicara maena)

İzmarit (Spicara maena)

Tatilin son günü denizden çıkma vakti geldiğinde bir süre denizle kıyının birleştiği yerde durup küçük dalgaların kıyıya vuruşunu izledim denizin altından. İki farklı dünyanın keşiştiği çizgideydim. Bir tarafta kendimi ait hissettiğim, diğer tarafta ise ait olduğum dünya vardı. İçimde hep o çizgide kalma isteği vardı. Ama bir süreliğine ait olduğum dünyaya geçmeye mecburdum. Ben de hiç değilse denizden uzak kaldığım günler için bu anı ölümsüzleştirmeye karar verdim. Birkaç ay sonra tekrar buluşma sözüyle denize veda ettim.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Bodrum (1.Kısım)

Dolabın çekmecelerinde eşyalarımdan birini ararken karşılaştım onunla. Üstü biraz tozlanmış, plastikten şeffaf kısımları da biraz da sararır gibi olmuştu.  İki sene öncesi deklanşör tuşuna basmaya yarayan yayının arızalanmasından bu yana bir köşeye atmıştım fotograf makinemin su altı kılıfını. O gün bugündür de kendisine bozuk mualemesi yapmış, suya sokmamıştım. Aklıma acaba hala çalışıp çalışmayacağı sorusu geldi. Zira uzun süredir bakımını yapmadığım için sızdırmazlığını sağlayan o-ring'ler kurumuş ve çatlamış olabilirdi. Bunu bilmenin tek yolu vardı, denemek. Zaten her gün şnorkelle dalış yapıyordum, üstüne üstlük dalış bölgelerim alışık olmadığım kadar canlıydı. Daha önceki gün 7-8 metrelerde cüssesini gere gere dolaşan bir sinaritle burun buruna gelmiştim. Bir anda içimde bir heyecan parladı. Doğrudan ağırlık yeleğimi ve paletlerimi alıp sahile koştum. Kısa bir kuşanma faslından sonra sıra kritik ana gelmişti. İçinde fotograf makinemin bulunduğu sualtı kılıfını yavaşça suya batırdım. Vida boşluklarında kalan birkaç baloncuk dışında baloncuk çıkmadı. Sualtı kılıfım hala işler durumdaydı. Paleti vurup uzun bir aradan sonra yeniden mavilerin paparazziliğini yapmak üzere yola çıktım.

İlk durağım yeni keşfettiğim eşkina yuvası oldu. Balıkların boylarına bakılırsa bu taşları daha bu sezon mesken tutmuşlardı. Benim için o gün ve ilerleyen günlerdeki en güzel modelliği yaptılar. Sualtındaki sakin duruşları, bir tüyün havada süzülmesini andıran zariflikteki yüzüşleri ile nefesimin sonuna kadar kendilerini hayranlıkla izlettirdiler bana. Eşkinalara fotograflarını çekmek için yaklaşırken dibe belli bir mesafe kala palet çırpmayı bırakıp onların süzülmelerine ortak olmak gerekiyor. Ani bir hareket yapmadığınız müddetçe eşkinalar sizden kaçmıyor, aksine siz yokmuşçasına rahat hareket ediyorlar. İlgilerini çekmek için ses çıkarmayın, bu durumda diğer balıklar eşkinalardan daha hızlı ilgi gösterip ortamı kalabalıklaştırıyor, eşkinalar ise bu kalabalığa girmekten hoşlanmıyor.




Eşkinaların ardından objektifimi etrafta külhanbeyi edasıyla gezen genç orfoz ve lahozlara yönelttim. Ancak ne varsa bu balıklar uzaktan göründüğü kadar cesur davranmadılar, aradaki mesafeyi kısaltmama bir türlü izin vermediler. Diğer yandan herkesin bu hayvanlara benim kadar iyi niyetli yaklaşmadığını düşünüp bu şekilde ürkek davranmalarına sevindim.

Yine orfozları fotograflamak için daldığım bir esnada önceki gün karşılaştığım sinarit ile tekrar karşılaşıp karşılaşmayacağımı aklımdan geçiriyordum ki maviliklerin arasından bana doğru yaklaşan bir karartının olduğunu farkettim. Karartı yaklaştıkça büyüdü, rengi parlak mora çalmaya başladı. İşte beklediğim balık karşımdaydı. En azından 3 kilo ağırlığındaydı. Elimde ne zıpkın vardı, ne başka bir av aleti ama ben yine bu heybetli görüntü karşısında heyecanlıydım. En azından ona ait bir kareyi suyun yüzeyine taşımak istiyordum. Belki heyecanıma yenik düşüp ani bir şekilde objektifi ona doğrultunca bir anda huzursuzlandı. Deklanşörü basana kadar iş işten geçmişti. Kuyruğu bana dönük görüş alanımın sonuna kadar uzaklaşmıştı. Üzülmedim, ne de olsa bir gün yine karşılaşacaktık. Ama bu sene, ama sonraki sene... Ama denizin altında, ama denizin üstünde...

Kendimi dalışa ve fotografa öylesine kaptırmıştım ki, üşüdüğümü çok sonra farkedebildim. Dönüşe geçmenin zamanı gelmişti. Kıyıya yaklaşırken ispendekler karşıladı beni. İlk başta yaklaşma konusunda tereddütlü davransalar da, sabırlı bir şekilde bekleyince birkaçı yanıma yaklaşıp poz verdi. Poz verenlerin en yakışıklısı da sanırım buydu.



Ertesi akşam yine sudaydım. Sırasıyla aklıma kazıdığım tüm taşları gezdim. Eşkinalar yerli yerindeydi, orfozlar yine ürkekti, sinarit ise ortalarda yoktu.
Ben de bunun üzerine fotograf malzememi kıyıya daha yakındaki taşların arasında aramaya karar verdim. Fotograf avının güzel yanı avınızın değerli olması için illa ekonomik değerinin olması veya trofe boylarda olmasına gerek duymaması. Bazen ufacık bir kayabalığı dahi harika bir kare sunabiliyor.

Kayaların arasında dolaşırken bir yazılı haniyi gözüme kestirdim. Bu balıklar son derece cesur ve meraklı olduğu için fotograf için de güzel pozlar veriyorlar. Haninin fotograflarını çekmeye başlayacağım esnada bir anda kayaların arasından bir kıpırdanma farkettim. Küçük bir ahtapot benim flaşlarımdan rahatsız olmuş olacak, kayaların arasında saklandığı yerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Benim haniler bir anda ahtapotun etrafını sardılar. Sanki ahtapotun kendi bölgelerinde bulunmasından rahatsız oluyor gibiydiler. Buna rağmen yine de ahtapota karşı temkinli hareket ediyorlardı. Bu esnada benim de güzel fotograflar çekmeme fırsat verdiler.






Ahtapotu geride bıraktığımda artık tatilin Bodrum faslını da geride bırakma zamanı gelmişti. Ama daha sırada Datça vardı ve ben sualtında fotograf çekmenin tadına bir kez daha varmıştım.  

Devamı: Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Datça (2. Kısım)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Denizlere Kısa Bir Veda

Buraya en son yazdığım yazının ardından yaklaşık 3 ay geçmiş. O yazıyı yazarken askerliğimi 5 ayda tamamlayıp, Eylül'de de balık sezonunun başlangıcında buraya yeni yazılarla dönmeyi planlıyordum. Tanrı plan yapan kuluna yukarıdan gülermiş, benimki de o hesap kısa dönem askerlik beklerken, bir anda kendimi yedek subay olarak Tuzla Piyade Okulu'nda, oradan da Türkiye'nin en doğu ucunda buluverdim. Dolayısıyla 2012-2013 balık sezonunu başlamadan büyük oranda kapatmış bulunuyorum. Tabi ki arada yaptığım ve yapmayı planladığım ufak kaçamakları saymazsak...

Bu kaçamaklardan ilki 15 günlük dağıtım iznim oldu. Aylarca denizden uzak kalacağım için bu tatilde her zamankinden daha da çok denizle içli dışlı oldum. Balığa gittim, yüzdüm, şnorkel yaptım. Bunların haricinde bu tatilde çok uzun zamandır elimi sürmediğim housing'imi tozlu yerinden çıkararak sualtı çekimlerine yeniden başladım. Bu çekimleri ve sualtı hayatı ile ilgili gözlemlerimi burada ayrı bir başlık altında yayınlayacağım.

Yaz ayları Güney Ege bölgesinde kıyı avcılığı açısından pek fazla şey vaadetmiyor. Hem deniz suyu sıcaklığının yüksekliği, hem sahillerdeki hareketlilik ve gürültü kıyı balıklarını açığa yönlendiriyor. Yine de bu dönemde yemli avcılık ile sargoz, melanur ve çok olmasa da çupra yakalamak mümkün. Sevenleri için kefal ve sarpa da bu dönemde güzel av veriyor.
Yaptığım avlardan biraz bahsetmek gerekirse, Gümüşlük'teki geleneğimi bozmayarak ilk gün açılışını güzel bir sürprizle yaptım. Saat 4.30 gibi başladığım avda ilk önce iskeleden şeytan oltasıyla avlandım. Geceden kalıp iskelede avlananlar o saate kadar bir şey alamamış olsalar da moralimi bozmadım. Belki şans, belki değil, yerime geçer geçmez, porsiyon boyda iki adet sargoz aldım. Ardından gün ışımaya başladı ve vuruşlar güçsüzleşti. Bunun üzerine yerimi değiştirdim. Aslında aklımda madya ile avlanmak vardı ama yanıma ne olur ne olmaz diye sübye ve kalamar da almıştım. Madyanın elden çıkmayan boyası ve kokusu nedeniyle ilk sübyeyi kullanmaya karar verdim. Her zaman olduğu gibi oltayı atar atmaz ufak balıklar yemleri didikliyor, yemin iğnede duruşu bozulunca da vuran olmuyordu. Yarım saat kadar bu şekilde devam ettikten sonra güneşin suya vurmasına yakın çok güçlü bir vuruş aldım. 2 sene önce almış olduğum kiloluk çupradan bu yana beklediğim bir vuruştu bu. Balığı zaptetmek güçtü, yakalandığını anlayınca eriştelere doğru kaçmaya başladı. Oltanın eriştelere dolaşması durumunda balığın kolaylıkla kurtulabildiğini önceki deneyimlerimden çok iyi biliyordum, ama bu sefer balığı kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Konumumu balığı kıyıya paralel çekecek kadar kaydırarak önce erişte riskini ortadan kaldırdım. Artık işim kolaydı. Oltanın ucundaki güzel bir çupra veya sargoz olmalıydı. Ama balık kıyıya gelince yanıldığımı farkettim. Karda kışta, sabah ayazında peşinde taklalar attığım levrek, neredeyse güneşin denize vurduğu vakitte köstekli dip oltasına gelmişti. Yaklaşık 750-800 gram civarı bir ispendekti. O an bu işin herhangi bir matematiğinin olmadığını tekrar anladım. Bazen her şeyi doğru yaparsınız; doğru yerde, doğru takımla, doğru zamanda orada olursunuz ama balık tutamazsınız. Bazen de, en olmayacak yerde en olmadık balığı tutarsınız. Bugün de o günlerden biriydi. Levrek geldikten sonra belki yanına bir çupra da gelir, çeşidi arttırız diye aklımdan geçse de gelen giden olmadı.


Yaz mevsiminin en sevdiğim taraflarından biri hemen avlandığınız noktada herhangi bir hazırlığa gerek duymadan, maske ve şnorkel yardımıyla keşif yapılabilmesi. Bu dalışlarımda çok sayıda çupra ve melanur görünce tatilimin geri kısmında da çok güzel avlar yapacağımı ümit etmiştim. Ancak çupra beni tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Melanurlar arasında da istediğim boyda ancak birkaç tane yakalayabildim.



Zamanın ne getireceği belli olmaz ama şu an görünen o ki en azından birkaç ay daha denizden ve balıktan uzak kalacağım. Bu süre zarfında burada av raporlarından ziyade araştırma yazılarına ve genel konulara değinmeyi planlıyorum. Ama belli mi olur, bakarsınız buralarda da kendime bir avlak buluverir, sazanlarla alabalıklarla karşınıza çıkarım.


4 Nisan 2012 Çarşamba

Levrek Denizde Güzeldir

Sabah döndüğümde beni kapıda babam karşıladı. Elimde oltadan başka bir şey göremeyince alaycı bir ifade ile gülümseyip balık nerede diye sordu. Ben de her zaman olduğu gibi denizde diye cevapladım. Balıktan eli boş döndüğümde yaşadığımız rutin diyalogtan biraz farklıydı bu seferki ancak. Evet, balık gerçekten denizdeydi ama aynı zamanda omzuma astığım küçük çantanın içindeydi.

Çok uzun zamandır denizden ve balıktan uzaktım. Soğuk geçen kış, balık yokluğu, yoğun iş temposu ve daha bir çok bahaneden ötürü elime Ocak başından bu yana olta almamıştım. Bu dönemde biraz bunalmış olmalıyım ki, ani sayılabilecek bir kararla gelecek sene Ağustos ayında bitecek askerlik tecilimi bozdurup, Nisan ayında askere gitmek üzere karar aldırdım. Haliyle Mart sonu itibariyle işimden ayrılıp, evimi boşaltıp Bodrum yolunu tuttum. Her zaman heyecanla yaptığım bu yolculuk bu sefer biraz buruktu. Her ne kadar çok keyif almasam da İstanbul'daki yaşamımı, konforumu en az 6 aylığına terk ediyor, bilmediğim bir yolculuk öncesi son rahat günlerimi geçirmek üzere yola çıkıyordum. Mevsim itibariyle de balık avlamaya çok müsait bir dönem olmayınca içimde bu tatilin heyecanı iyiden iyiye azalıyordu.

Gümüşlük'e geldiğim gün üzerimde aşırı bir yorgunluk vardı. Ertesi gün sabah erken kalkıp balığa gitmeyi aklımdan bile geçirmeden yatağa attım kendimi. Gözümü açtığımda saat 12'ydi. Güneş tüm odayı ısıtmış, dışarıdan cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu. Bodrum'un en sevdiğim zamanıdır bahar ayları. Ülkenin kuzeyi daha kış uykusundan uyanamamışken, çoktan canlanmış bir doğa görmek insana en kötü zamanında bile enerji verir. Öyle de oldu. Balkona çıkıp derin bir nefes aldım ve içimdeki tüm bitkinliği o nefesle dışarı attım. Merdivenlerden aşağı inip çoktan hazır bekleyen kahvaltı sofrasında güzel bir kahvaltı ettim. Benden daha keyiflisi yoktu artık. Dışarıdaki havanın güzelliğini kaçırmadan kendimi dışarı attım. Her zamanki gibi ilk durağım Gümüşlük iskelesiydi. Daha iskeleye adımımı basar basmaz teknelerin tonoz ipleri arasında salınan 700-800 gramlık bir levrek karşıladı beni. Çok geçmeden de ailenin diğer üyeleri. Levreğin en çok bulunması gereken sonbahar kış aylarında bile iskelenin altında nadiren levrek görürken şimdi 5-6 tane levrek  salına salına iskelenin etrafını turluyordu. İçlerinde çok büyük balıklar yoktu gerçi, ama bu bile damarlarımdaki kanın akışını hızlandırmaya yeterdi. İçimden çok bilmiş bir ses sürekli "bu mevsimde sahteye vurmaz" dese de onu dinlemeye hiç niyetim yoktu. Akşam eve döner dönmez ilk işim ertesi sabah için takımları hazırlamak olacaktı.

Akşam önce sahteleri elden geçirdim, bazılarının halkaları kısmen paslanmış olsa da sorun çıkarabilecek düzeyde değillerdi. Oltadan yana sıkıntım yoktu. Ancak iş ertesi sabah ne giyeceğime gelince ortalık karıştı. İstanbul'daki evimin taşınması esnasında balıkta giydiğim kıyafetlerimin hiçbiri gelmemişti. Üstüne üstlük tulum çizmem de evin temizliği esnasında çöplerin arasına karışıp çöpü boylamıştı. İşler tam da istediğim gibi ters gidiyordu, hiç sesimi çıkarmadım. Bugüne kadar ne zaman her şeyim tastamam balığa çıksam hüsranla sonuçlanmıştır. Ne zaman eksik ekipmanla balığa gitsem bir şekilde av iyi geçmiştir. İnternetten Bodrum'daki gün doğum saatini kontrol edip 1 saat öncesine alarmımı kurdum. Yataktan kalkıp hazırlanmam, arabayı çalıştırıp avlağa varmam her şekilde yarım saati bulacaktı. Bu sayede en verimli vakit olan gün doğumundan yarım saat öncesinde sahteyi yüzdürüyor olacaktım. Bu noktada işler tam planladığım gibi gitti. Günün ilk ışıkları arkamdaki tepelerin ardındaki karanlığı delmeye başlarken ben at çeke başlamıştım. Sahteyi attığım yerin sol tarafı aşırı sığlık, sağ tarafında ise tekneler bağlı.  Bu durum atış açımı oldukça sınırlandırıyor. Bunun üstesinden suya girerek geliyordum ancak maalesef kasık çizmesi olmayınca suya da girmem mümkün olmadı. Önce 10 cm kırmızı kafa Pelican Nitro'yu yüzdürdüm. Tahmini 30 cm kadar dalan bu sahte önümdeki sığlıkta çok takılma yapınca yerini Ima Komomo Slim 9,5 cm'e bıraktı. 15-20 cm kadar dalan bu sahte ani hareketleri pek sevmiyor. Yavaş sarım ve yumuşak aksiyonlarda ise harika iş çıkarıyor. Denizin siyahlığının griye döndüğü vakite kadar etrafımda birkaç oynak dışında kaydadeğer bir şey olmadı. Bu oynakların yerini tespit ettiysem de oynakların hep tonozlu tarafta olmasından dolayı cesaret edip oltamı atamadım. Çok geçmeden bu sefer tam tersi tarafta kıyıya paralel 10-15 metre ötemde bir hareketlenme oldu. Bu alan oldukça sığ olmakla beraber takılmasını göze alıp sahteyi tam oynağın üzerine gönderdim. Daha ilk turu sarıp ne olduğunu anlamadan balık sahtenin üstündeydi. Kalamayı açma gereği bile duymadım. Yaklaşık 650-700 gramlık ispendeği doğrudan karaya aldım. Her zamanki gibi ilk işim karaya yeni çıkan balığı fotograflamak oldu. Fotograflama faslı bitip balığı güvenli bir yere alacakken arkamdan aniden fırlayan hınzır bir kedi neredeyse kendi cüssesindeki balığı tek hamlede ağzına aldı. İkimiz de avcı içgüdüsüyle hareket ettik, kediyi daha hareket edemeden ensesinden yapıştığım gibi balıktan uzaklaştırdım. Benim kol kuvvetim, onun da pençesi... İkimizde birbirimizin canını biraz yaktık, ama kazanan doğal olarak ben olmuştum. Balığı kepçeye koyup denize sarkıttım. Diğer yandan at-çek'e devam ettim.



Amacıma yine ulaşmıştım. Bundan sonra gelenin gidenin olmaması çok da önemli değildi. Olmadı da nitekim. Balığı sudan çıkarıp mezat taşına yatırdım. Balık tüm yüzgeçlerini, galsama kapaklarını açmıştı. Vücudu bir heykel gibi kaskatıydı, pulları sabah güneşinde ışıl ışıl parlıyordu. Karada olmasına rağmen çırpınmıyordu hiç. Bu şartlarda çırpınarak kurtulamayacağını biliyor, lüzumsuz yere asaletini bozmak istemiyor gibiydi. Birkaç fotografını çektim. Önceki gün suda gerine gerine gezen levrekleri dakikalarca hayran hayran izleyişim aklıma geldi. Ben denizdeki levreği seviyordum, tabaktaki levreği değil. Hiç tereddüt dahi etmeden balığı kavradığım gibi denize usulca iade ettim. Etrafımda bu yaptığımı şaşırarak izleyecek kimseler yoktu kedilerden başka. Muhtemelen kavga ettiğim kedi içinden güzel bir küfür etti. Levrek bıraktığım yerde bir süre kaldıktan sonra yine asaletini bozmadan yavaşça çekip gitti. Amatör balıkçılığın asıl güzelliğinin öldürmekte değil, bağışlamakta olduğunu tekrar hatırladım. Boş kovayı mezat tezgahının altına bırakıp büyük bir keyifle evin yolunu tuttum.

5 Şubat 2012 Pazar

Kırgın

Bu yazıya Gebze’de kar fırtınası nedeniyle 2,5 saat yolda mahsur kaldığım esnada başladım. Karayel ile güçlenen tipi, gökyüzünden yağdırdığı kar yetmezmiş gibi, bir de çevredeki karı yola süpürüyor, zaten kilitlenmiş yolu iyice gidilmez hale getiriyordu. Fırtına aslında bir gün evvelinden başlamıştı. Daha önceki akşam aklımdan tam kırgın havası diye geçiriyordum; hatta balığa olan düşkünlüğü nedeniyle uğraşmayı sevdiğim bir arkadaşıma yalandan “Kabataş’ta balık kırılmış, kepçeyi al koş” diye takılmıştım. İki günü aşkın süredir devam eden kuvvetli fırtına, üzerine nehirlerden ve şehir şebekesinden denize karışan tonlarca kar suyu… Hepsi olası bir kırgının habercileriydi. Ben de yolda geçireceğim sıkıntılı saatleri bu yazıyı yazarak değerlendirmeye karar verdim.


İstanbul'da kırgın denince akla gelen ilk resim... Kırgında su yüzüne vuran torikleri kepçeleyen balıkçı... Muhtemelen 50'li-60'lı yıllardan kalma. O günler ile günümüzdeki kırgınları kıyaslayınca balık nüfusundaki azalma anlaşılabiliyor. Artık kırılacak balık bile kalmamış.
Sıcaklık, tuzluluk ve sudaki oksijen oranı balıkların yaşamını doğrudan etkileyen faktörler arasında ilk sıraları alır. Balıklar besinden önce bu etkenlere bağlı olarak yaşam alanlarını belirler; söz konusu faktörlerin herhangi birinde hayatta kalmasını zorlaştıracak bir değişim olması durumunda ise bulunduğu yaşam alanını terk ederek göç ederler. Söz konusu etkenlerin balığın göç etmesine imkan tanımayacak denli hızlı değişmesi durumunda ise genel olarak kırgın diye adlandırılan olay meydana gelir. Suyun sıcaklığında, tuzluluğunda veya oksijen oranında gerçekleşen ani değişimler balığın fizyolojik aktivitesinin düşmesine veya ölümüne yol açar.
Peki, sudaki bu ani değişimler nasıl meydana gelir? Bu sorunun onlarca cevabı olmakla beraber, en sık yaşanan durumlardan bazılarını burada özetleyebiliriz.
Ani Sıcaklık Değişimleri : Termoklin Tabakasındaki Değişimler
Kendi vücut sıcaklığını sabitleyemeyen tüm canlılar gibi balıkların da yaşamsal aktivitesi ortam sıcaklığına çok duyarlıdır.  Yine aynı şekilde diğer tüm canlılarda olduğu gibi her balık türünün de ideal yaşam sürebileceği sıcaklık aralığı farklıdır. Bununla birlikte çoğu balık türü kendisi için ideal olmayan ortam sıcaklıklarına da uyum sağlayabilme ve bu sıcaklıklarda hayatını sürdürebilme yetisine sahiptir. Balıklar bu sıcaklık değerlerinde vücut aktivitelerini azaltmak, derilerinden daha fazla mukoza salgılamak gibi önlemlere başvurarak hayatta kalmayı başarabilir. Ancak sıcaklık değerlerinin aniden değiştiği durumlarda balıklar son derece savunmasızlardır. Şimdi bu sıcaklık değişimlerinin denizlerde nasıl gerçekleştiğini inceleyelim.
Termoklin tabakaları iki farklı yoğunluktaki su kütlesinin birbirinden keskin bir biçimde ayrıldığı bölgelerde oluşur. Işığın, yoğunluğu farklı ortamlardan geçerken kırılması nedeniyle oluşan flu görüntü bu tabakaların en belirgin özelliğidir.  Suyun yoğunluk oranını belirleyen etmenler - bu bazen tuzluluk, bazen su sıcaklılığı, bazen de her ikisi birden olabilir - suda termoklin tabakalarının oluşumuna yol açar. Akıntılara, derinliğe, dip yapısına ve daha birçok faktöre bağlı olarak yüzeyden dibe kadar olan su kütlesinde çok sayıda termoklin oluşabilir. Termoklinler kimi bölgelerde anlık koşullara bağlı olarak oluşmakla beraber özellikle iki farklı yapıdaki su kütlesinin birbirine bağlandığı boğaz benzeri yapılarda süreklidirler. Öyle ki, bu termoklinler söz konusu bölgelerde tamamen farklı iki ekosistemi birbirinden ayırır. Yanı başımızdaki İstanbul Boğazı örneğinden yola çıktığımızda, dahası Marmara’yı büyük bir kanal olarak ele aldığımızda yaşam belirli derinliklerde keskin bir şekilde birbirinden ayrılır. Bu bölgede termoklin tabakasının üstünde kalan sular daha az tuzluluk oranı, daha bol oksijen isteyen çoğunluğu Karadeniz kökenli veya göçmeni canlılara ev sahipliği yaparken, termoklin tabakasının altında kalan bölgede Akdeniz’e ait mercan, kalamar, deniz kestanesi, deniz yıldızı gibi canlılar barınır. Bazı canlılar bu tabakalar arasında geçiş yapabilse de iki farklı ekosistemin özellikleri birbirinden neredeyse tamamen ayrıdır. Derin sular daha tuzlu olup yaz kış 14-15 derecenin altına inmeyen sıcaklıklara sahipken, yüzey suyu denize dökülen tatlı suların etkisiyle daha az tuzlu, yazın güneşin etkisiyle daha sıcak, kışın ise akarsu ve eriyen kar sularının etkisiyle daha soğuk koşullara sahiptir. İşte bu farklı koşullara sahip olan kütlelerin çeşitli dinamikler sonucunda seviyelerinin değişmesi veya birbirine karışması durumunda kırgın oluşur. Bunun İstanbul Boğazı’nda yaşanan en belirgin özelliği kış aylarında kuvvetli kuzeyli fırtınaların Karadeniz’i Boğaz’a yığmasıyla çok düşük derecelerdeki üst su kütlesinin alt su akıntısını süpürmesiyle yaşanır. Bu durumda termoklayn hattının altında yaşayan canlılar hem çok düşük sıcaklıktan, hem de ani sıcaklık değişiminden etkilenirler. İstanbul Boğazı ve çevresinde meydana gelen kırgınların oluşma sebebi çok büyük oranda bu nedene dayanır.

Suda Çözünmüş Oksijenin Tükenmesi : Hipoksi ve Anoksi
Suda çözünmüş oksijenin iki temel kaynağı vardır. Su yüzeyi sürekli olarak temasta olduğu hava ile oksijen alışverişi yaparken, sualtında da bitkiler ve fitoplanktonlar fotosentez yaparak suya oksijen sağlar. Öyle ki, fitoplanktonlar tarafından üretilen oksijen sadece denizler için değil, yeryüzü için de büyük önem taşır. Bu miktar dünya üzerinde fotosentez ile üretilen toplam oksijenin yarısını oluşturur. Ancak bu oksijen transferi ve üretimi sadece belirli bir derinliğe kadar gerçekleşir. Havadan suya oksijen transferi sadece yüzeyde, fotosentez ise ışığın ulaşabildiği en son derinliğe kadar –bu da çoğunlukla ilk 100 metrede- meydana gelir. Derin sular oksijenin sudaki difüzyonu, ve dikey su sirkülasyonu sayesinde oksijen alabilirler. Bu durum doğal olarak derinlere doğru gittikçe oksijenin azalmasına neden olur. Karadeniz örneğinde olduğu gibi dikey sirkülasyonun çok az olduğu denizlerde belirli bir derinlikten sonra oksijen tamamen tükenebilir. Göl, körfez, veya düşük debili akarsularda özellikle yaz aylarında sıcaklığa bağlı olarak suda oksijen çözme kapasitesi azalmaktadır. Bir de bunun üstüne bu sulardaki organik etkenli kirlenme ile artan mikroorganizmaların oksijen tüketimi eklenince bahsi geçen  dönemlerde söz konusu bölgelerde sıklıkla toplu balık ölümleri görülebilmektedir.  Açık denizlerde ise dipteki hipoksik veya anoksik su kütlesinin çeşitli nedenlerde yüzeye çıkması ile balık kırımı meydana gelir.  
Diğer Nedenler
Alt başlıklarda belirtilenler dışında deniz suyunun tuzluluk oranındaki ani düşüşler, doğal veya doğal olmayan yollardan suya toksik madde karışımı, hastalıklar balık kırgınlarını açıklayan nedenlerdir. Bahsi geçen nedenler ele alındığında toplu balık ölümlerinin doğal kaynaklı olduğu kadar, insan kaynaklı olarak meydana geldiği ortaya çıkmaktadır. Kırgınlar kimi zaman doğanın bir parçası dahi olsa, aşırı avlanma, kirlilik gibi nedenlerle balık stoklarının giderek azaldığı günümüzde çok daha kritik bir etki doğurmaktadır. 90’lı yılların başında Marmara Denizi’nde yaşanan büyük kırgında baltabaş karagöz türü neredeyse tüm Marmara’dan silinmiş, geçtiğimiz yıl Boğaz çevresinde meydana gelen kırgın sonrasında ise yerleşik izmarit popülasyonunda ciddi azalma görülmüştür.
Yaklaşık 3 saat süren maceralı bir yolculuk sonrası eve geldiğimde televizyonlar ellerinde kepçe ile balık toplayan insanların görüntülerini gösteriyordu.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Av Arşivciliği Üzerine

Günlük hayatımda çok derli toplu, düzenli bir insan değilim. Dolaplarımda giysiler karışıktır, çorap çekmecemin büyük kısmı eşini arayan yalnız çoraplardan oluşur. Bu durumun yaptığım hobi için de çok değiştiği söylenemez. Takım çantamda her şey iç içedir, çoğu kez de avda bunun ciddi sıkıntısını çekerim. Düzenli olduğum tek bir husus varsa o da yaptığım avları arşivlemedeki düzenimdir. 2005 yılından bu yana her av dönüşü tutmuş olduğum balıkların resimlerini arşivdeki yerini almak üzere ilgili klasöre aktarıyorum.


2003'te kendime ait ilk fotograf makinemi edinene kadar tuttuğum balıkları fotograflamak diye bir düşünce aklımdan dahi geçmiyordu. Şöyle güzel bir lüfer veya palamut tutmayagöreyim, o balığı ızgaraya gidene kadar defalarca buzdolabından çıkarıp inceler, seyretmeye doyamazdım. (Umarım kız arkadaşım bir gün bu satırları okursa benim sapıkça eğilimlere sahip olduğumu düşünüp ayrılmaya kalkmaz. ) Öyle ki, kimi zaman balığın bütünlüğünün bozulmaması için olabildiğince geç temizlerdim, veya kimseden habersiz balığı dipfrize atıp tavaya veya ızgaraya giden süreçte yolu uzatmaya çalışırdım. Tabi en nihayetinde yolun sonu yemek tabağına varır, balıktan arta kalanlar da çöp torbasının derinliklerinde tarihe karışırdı. Elimde hiçbir anısı izi kalmadıktan sonra neden balık yakalıyorum diye kendimi sorgulamaya başlamıştım ki, aklıma balıkların fotografını çekme fikri geldi. Hazır o sıralar kullandığım filmin de sonlarına yaklaşmışken, ilk denememi güzel bir zoka avımızı fotograflayarak gerçekleştirdim. Birkaç gün sonra fotografları aldığımda gerçekten çok heyecanlanmıştım. Sonunda yaptığım avları ölümsüzleştirmenin yolunu bulmuştum. Ama ondan sonraki 36 pozluk filmin dolmasını beklemek hevesimi biraz olsun törpülemişti.


Sonrasında 2005'te dijital fotograf makinesine kavuştum. Artık aylar boyunca filmi banyo ettirmeyi beklemek zorunda değildim. İstediğim kadar fotograf çekebiliyor, beğenmediklerimi siliyor, tekrar çekiyordum. Ancak bunları bugünkü gibi tarihine göre klasörlerde tutmak yerine bilgisayara rastgele atıyordum. Fotografların sayısı gittikçe artıp işin içinden çıkılmaz hale gelince bunları tarihlerine göre sınıflandırmam gerektiğinin farkına vardım. Her av için senesine, ayına, gününe göre klasör açıp, ve fotografları bu klasörlere atmaya başladım. Bugün itibariyle arşivim 389 klasörlük, 3731 dosyaya ve 4,5 gb'lık bir boyuta ulaşmış durumda. Hal böyleyken fotograf makinesi balığa çıkarken benim için olta kadar vazgeçilmez ekipmanlardan birisi. Öyle ki, bundan birkaç yıl önce fotograf makinemi takside düşürüp kaybettiğimde uzun süre balık tutmaktan soğumuş, balığa dahi çıkmamıştım.

Onca emek verilerek yakalanan balığın fotograflanması ve arşivlenmesi insanın aradan yıllar geçse dahi o gün duyduğu hisleri ve heyecanı tekrar yaşamasını sağlıyor. Bu da avdan alınan manevi doyumu kalıcı kılıyor. Bu yöntem avdaki elde etme, ele geçirme güdüsünü fotograf ile kalıcı kıldığı için bir noktadan sonra yakala ve bırak'ı da teşvik ediyor.

Arşivlenen av fotografları yıllar içinde bir veritabanı oluşturarak avcıya güvenilir bilgiler de sağlayabilmektedir. Bu noktada balıkların hareket ve davranışlarının zamansal bir döngü izlemediğine, büyük oranda hava ve deniz koşullarına bağlı olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Bu açıdan bakıldığında av fotograflarının yanında, o günkü koşullar ile ilgili bilgilerin de (av mekanı, hava sıcaklığı, deniz sıcaklığı, ayın durumu, rüzgarın yönü ve şiddeti vs.) kaydının tutulmasının çok büyük fayda sağlayacağı açıktır.