15 Kasım 2012 Perşembe

Dağdan İndim Denize - 4

27 Ekim 2012

İlk günkü verimli avımın ardından tam iki gün geçmiş, bu iki günde kaydadeğer hiçbir av yapamamıştım. At-çek avlarında oltaya dadanan yazılı haniler, yemli avlarında ise sarpa, sokar, küçük sargoz ve melanurlar dışında bir şey yoktu. Korktuğum başıma geliyordu, yine ilk gün laneti peşimdeydi. Ama kararlıydım, önümde 10 gün vardı, ne yapıp edip şeytanın bacağını kıracaktım. 
Ay dolunaya yaklaştıkça, sabah oynakları giderek cansızlaşıyor,  ve süresi kısalıyordu. Belli ki, balık ay ışığından yararlanarak gece de yemlenebiliyor, bu yüzden hava ağarırkenki beslenme furyasına pek girmiyordu. Bu nedenle at-çek denemelerini geceye kaydırmak anlamlı olacaktı, ama bu sefer de ben av arkadaşım olmadığı için geceleri çabuk sıkılıyor, ve avı bırakıyordum. Halbuki yanımda ara ara laflayabileceğim, ilgimi canlı tutacak biri olsa sabaha kadar at-çek yapmaktan da sıkılmazdım. Ben de akşam güneş batarken sahile iniyor, hava karardıktan 1-1,5 saat sonrasına kadar bazen at-çek yapıyor, bazen de kalamarı yokluyordum.
Geldiğim günden beri hava yatıktı, ancak tüm meteoroloji siteleri ertesi günden itibaren keşişleme yönlü kuvvetli hava veriyordu. Keşişleme bulunduğum yerde kıyıdan eseceği için fırtına seviyesinde dahi olsa avlanmama engel olmazdı. Ama balığı olumlu yönde etkileyeceğinden de şüpheliydim. Havanın ardı arkası görünmüyordu. Sonraki günler balık açısından soru işaretiydi. Kafamda bu soru işaretiyle çıktım o sabahki ava.
Avlağa biraz erken vardım. Amacım gezer kurşunlu takımı ufak bütün sübyeyle yemleyip yatırmaktı. Geçen sene bu yöntemle ne olduğunu göremediğim çok iri bir balığı kıyıya almak üzereyken kaçırmıştım. Bu sene de o balığın, o olmadı arkadaşlarının peşindeydim. Oltayı atıp kamışa zili taktıktan sonra ben de at-çek'e başladım. Uzun bir süre kamıştan herhangi bir ses gelmedi. At-çek'te de hareket yoktu. Sabah ezanının okunmasına yakın zilde ufak kıpırtılar başladı. Oltanın başına geçip "o" vuruşu bekledim. Olta bir iki titredikten sonra aniden yerinden fırlarcasına sarsıldı. Tasmayı koyup balığın gücünü hissettiğim anda kafamda "Ben bunu nasıl çekeceğim?" sorusu belirdi. Sorunun cevabını düşünmeye kalmadan olta, olta ile de birlikte benim elim ayağım boşaldı. Yine olmamıştı. Belki damağına geçmemişti, belki yemi kusmuştu, belki narin yerinden takılmıştı ama sonuç hepsinde birdi: "Gitmişti."
Şoku üzerimden atmalıydım. Moralimi bozarsam geleceği olan balığın da gelmeyeceğini biliyordum. O yüzden yemli oltayı toplayıp, tüm konsantrasyonumu at-çek avına kaydırdım. Birkaç atıştan sonra sahte ağırlaştı ve kafa atışları başladı. Mücadelesinin çok kuvvetli olduğu söylenemezdi belki ama suyun üzerinde kopardığı yaygara kalbimin atışlarını hızlandırmaya fazlaydı bile. Balık kıyıya geldiğinde kafa fenerimi açtım. Orta boy sayılacak bu turnayı önümdeki taşlardan destek alarak kıyıya rahatlıkla çıkardım. 
Sürüden faydalanmak için balığı fotograflamayı kısa kestim ve sahteyi tekrar aynı yere gönderdim. Hemen hemen aynı boydaki ikinci balık da bekletmeden oltaya bindi. Ne geleceğini bildiğimden daha az bir heyecanla çektim oltayı bu sefer. Balığı sahtenin iğnelerinden ayıklarken arkamda, yani burnun diğer tarafında sanki koca bir dalga patladı. Arkamı dönüp baktığımda kıyılar durgundu. Oltanın tam erim mesafesinde müthiş bir balık sürüsü kabarmıştı. Ancak burnun bu tarafının kıyı kesmi otluk ve yer yer kayalıktı. Elimdeki 40-50 cm dalarlı sahteyi buraya atarsam takacağım kesin gibiydi. Ben bunları düşünürken balık aynı yerde tekrar kabardı. Bu sürüye olta atmazsam da rahat edemeyeceğim kesindi. Bunıun üzerine oltadaki dalarlı sahteyi, su üstü sahtesiyle değiştirdim. Sahteyi hemen hemen oynağın olduğu yere düşürebiliyordum ama kimse oralı olmuyordu. Bu esnada diğer tarafta levreklerin şovu başladı. Hangisine baksam, nereye atsam, hangi sahteyi kullansam tamamen şaşırmıştım. Tek sahtede ısrarlı mı olmalıydım, yoksa hepsini denemeliydim? Uzaktaki ne olduğunu bilmediğim balık sürüsünü mü hedeflemeliydim, yoksa yakındaki levrekleri mi? Maalesef tüm şölen hepi topu 15 dakika sürdü. Ve ben bu 15 dakikada başı kesilmiş tavuk gibi bir ona, bir buna saldırırken hiçbir şey alamadım. Yine de kepçemde 2 adet fena sayılmayacak boyda turna vardı. Bu şeytanın bacağını kırdığım anlamına geliyordu. Bodrum'daki üçüncü günümde de kaydadeğer bir av gerçekleştirmiştim. Benim için önemli olan da buydu. Yemli takımda kaçırdığım balık ve sabahki avlanma çılgınlığı ise hafızamda uzun süre silinmeyecek bir anı olarak yer edecekti.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Dağdan İndim Denize - 3

24 Ekim 2012

Sabah:


İstanbul'daki avlarımı noktalayıp, rotamı Ege Denizi'ne çevirdim. Havaalanına felaket bir yağış ve fırtına eşliğinde vardım. Aklımdan bu havanın sonrasının iyi balık yapacağını geçiriyordum ki çok geçmeden Emre ve Kadem abi'nin Boğaz'ın girişinde telef olmak pahasına lüfer ve sarıkanatı kırdığını öğrendim. Kısmet değilmiş diye geçirdim içimden. Kısmet olsa bile hasta olmayı göze alıp o havada oraya gider miydim, bilmiyorum.

Bodrum'a indiğimde hava normale göre serin olmakla beraber durgundu, ve yağış yoktu. Ancak ben gelmeden önceki günler iyi yağmur yağmış. Eve ayak bastığımda saat 2'ye yaklaşıyordu. Saati kursam mı kurmasam mı diye düşündüm. Hava durgundu, ay henüz dolunay değildi. Bir de benim sürekli bahsettiğim, artık uğur mu demeli lanet mi demeli, ilk gün faktörünü hesaba dahil edince sabah suyunda deniz kıyısında olmanın yerinde olacağına karar verdim.

Saat 6'ya yaklaşırken telefonumun alarmıyla uyandım. Hala batıdaki gün doğumu saatlerine alışamadığımdan acaba geç mi kaldım, yoksa çok mu erken gidiyorum diye bir süre kafa karışıklığı yaşadım. (Ağrı ile Bodrum arasında 1 saati aşkın saat farkı var.) Balığın tav vaktini kaçırmamak için evden aceleyle çıktım. Balığın bu tav vaktini "altın saat" olarak adlandırıyorum kendimce. Bu zaman dilimi bulunduğum avlakta mevsimden mevsime değişiklik göstermekle beraber çoğunlukla sabah ezanından 15 dakika sonra başlayıp, 30 dakika sonra sona eriyor. Bu vakitte levreklerin avlanmaları en üst seviyeye çıkıyor. Suyun hemen her yerinde levrek veya diğer avcı balıkların oynaklarını görmek mümkün oluyor. Balık da çoğunlukla bu zaman dilimi içerisinde oltaya vuruyor. Avlakta arabadan inip oltalarımı çıkarırken sabah ezanı okunmaya başladı. Tam zamanında oradaydım.

Bodrum'a her gelişimde dayanmayıp üçer beşer sahte alıyorum. En son aldığım sahteler ile muhafaza kutum kapanmaz hale gelmişti. Evden çıkmadan içlerinden nispeten daha az güvendiğim birkaçını ayıkladım. İçimden de hali hazırda iş yapan sahtelerim varken, neden yeni sahtelere para verdiğimi sorup kendime kızdım. Bu da balıkçılığın yanında ayrı bir hastalık gerçekten. Avlağa vardığımda hava tamamen karanlık olduğu için önce parlak ve beyaz sahtelerle ava başladım. Havanın aydınlanmaya başlamasıyla ben de renkleri koyulaştırdım. Alacakaranlıkla nesnelerin şekillerinin yavaş yavaş belirdiği esnada beklediğim tav da başladı. Birbirinden ayrı 4-5 yerde önden ufak balıklar kaçışıyor, ardından levreğin koca gövdesiyle çıkardığı şapırtı geliyordu. Elimdeki MaxRap'i oynakların sağından, solundan, içinden, dışından her yerinden geçirsem de çalışmadı. Levreğin gözü hemen yüzeydeki ufak gümüşler ve kupezlerdeydi. Benim 13 cm'lik MaxRap'im bunların yanında katana gibi kalıyordu. Son şans olarak 7 cm'lik su üstü sahtesini taktım. Artık hava ağarmış ve hem su üstü oynaklar, hem de su üstü sahtesinin gelişi net olarak seçiliyordu. Daha ilk atışımdı, öncelikle sahtenin aksiyonunu test ediyordum. İstediğim aksiyonu alıyordu. Bu sahte çalışır dememe kalmadan önce sahtenin ardında bıraktığı izde bir girdap belirdi. Ardından ise, bir balıkçıyı en çok heyecanlandıran o an geldi. Sahtenin altındaki su kütlesi bir anda kabardı, ve sahte sert bir kuyruk vuruşuyla dibe indi, aynı anda da kamışı elimden suya çekercesine şiddetli o darbe geldi. Kalbimin atışı hızlanmış, adrenalin saniyeler içinde tüm vücuduma yayılmıştı. Önce balığın güçlü kafa atışlarını savuşturdum. Bu esnada korkum iğnenin iyi oturmamış olmasaydı. Balığın kafa atışlarının seyrekleşmesiyle endişem son buldu. Avlandığım yer denize üçgen biçiminde bir çıkıntı. Balığı bu üçgenin bana göre sağ tarafından aldım. Balık kaçış umuduyla sürekli sola bastı ama sonunda bana çok fazla iş bırakmadan kendi kendini kıyıya attı.





İlk gün faktörü anlaşılan yine iş başındaydı. Korkum, bu şansın daha önceki seferlerde olduğu gibi sonraki günlerde hiç balık alamamamla lanete dönüşmesiydi.

Balığın birkaç fotografını çektikten sonra kepçenin içinde suya yatırıp ava devam ettim. Balığın yaptığı oynaklar seyrekleşmiş ve uzaklaşmıştı. Güneş tepelerin arkasından çıkmadan bir vuruş daha aldım, ama bu seferki ıska geçti. Güneşin doğmasıyla beraber daha fazla şansım olmadığını kabullenip tek balıkla eve döndüm.

Akşam

Genelde akşam suyuna iskeleden serbest olta ile avlanmak, bazen de kalamar avlamak için inerim. Bu sefer sabahki avın keyifli geçmesi üzerine akşam suyunda da şansımı denemeye karar verdim. Sabahki gibi yine tam ezan okunurken sahildeydim. Elimdeki 13 cm'lik sahteleri sırasıyla denemeye başladım. At-çek'e otomatiğe bağlamış bir şekilde, kafam tamamen başka yerlerde devam ederken oltanın bir anda olduğu yerde saplandığını hissettim. Rüyadan uyanıp oltanın başına geri döndüm. Kısa ama güzel bir mücadelenin sonunda balığı karaya aldım.
Balığı fotograflamak için zaptetmeye çalışırken kuyruk darbesiyle fotografta görünen sahte kutusunu fırlattı. Uzun bir süre dağılan sahteleri toplamaya çalıştıktan sonra at-çek'e devam ettim. Kısa bir süre sonra sahte poşete takılır gibi ağırlaştı, fakat ben bunun poşet olmadığını çok iyi biliyordum. Çok da büyük olmayan kalamarı mürekkebinin hedefi olmadan başarıyla karaya aldım. Kalamarın tek gezmeyeceğini, etrafta diğer kalamarlar olabileceğini bildiğimden sahteyi kalamar zokası ile değiştirdim. Kalamar zokası ile de yine aynı boyda bir kalamar aldım. Daha ava devam edebilirdim ancak hem önceki günkü yolculuğun, hem de sabahki seansın yorgunluğuna dayanamadığımdan ava ertesi sabah devam etmek üzere son verdim.


Dağdan İndim Denize - 2

21 Ekim 2012


Hedef av listemin ilk satırındaki palamutun üzerini çizmiştim. Sırada elbette Boğaz denilince akla ilk gelen nam-ı diğer Boğaz'ın Sultanı, lüfer vardı. Önceki sene yaklaşık bu zamanlar yapmış olduğumuz su üstü lüfer avcılığının bu sene de tekrarlayacağından ümitliydim. Ancak yaptığım ısrarlı denemeler sonuç vermedi. Gece yemlisinde yer yer çinekop, denk gelirse sarıkanat ve lüfer alınabildiği duyumunu almıştım, ama kafamda ne çinekop tutmak vardı, ne de elimi yeme bulaştırmak. Gün içinde sahte balıklar ile denemelerime devam etsem de bundan da sonuç alamayınca lüfer ile ilgili umutlarımı başka bir bahara ertelemiştim.

Cumartesi akşamı Taksim'de arkadaşlarımla yemek yerken, telefonum çaldı. Arayan Emre'ydi. Telefonu açar açmaz "Sana çok iyi bir haberim var." dedi. Meraklanmama fırsat vermeden ertesi sabah tekneyle zoka avına çıkacağımızı, bunun için akşam Taksim'den doğrudan kendisine gelmem gerektiğini söyledi. Yanımda ne balık için giyebileceğim bir kıyafet, ne de olta takımları vardı. Ama bunların hiçbirini sorun edecek değildim. Söz konusu, tekneyi Karadeniz'den çektiğimizden bu yana hasret kaldığım zoka avıydı. Emre ve Hüseyin abi, o gün öğleden sonra Ataköy Marina'nın hemen çıkışında 5-6 kulaçlık suda güzel balık almışlardı. Bunun üzerine ertesi gün için tekrar balığa çıkma kararı almışlar, Emre'nin de benden bahsetmesi üzerine tekneye davet edilmiştim. Bu nedenle her şey çok ani olmuştu. Gecenin sonunda Yeşilköy minibüslerine atladığım gibi soluğu Emre'nin evinde almıştım. Hafif çakırkeyif kafayla, ertesi günkü av için birkaç takım bağlayıp yattım.

Hava tahminleri balığa çıkacağımız gün için yağışla beraber kuvvetli lodos veriyordu. Ancak sabah uyandığımızda her iki tahminin de gerçekleşmediğini görüp rahat bir nefes aldık. Balığın gün içinde devam ettiğini bildiğimizden acele etmeden kahvaltımızı yaptık, balıkçıdan yemlik hamsilerimizi tedarik ettik. Saat 10 civarı Hüseyin abi'yle teknesinin başında buluştuk.

Avlak yerine yaklaştığımızda uzaktan demirlemiş teknelerin kalabalığı görülmeye başlamıştı. Biz de aralarında kendimizi ve diğer tekneleri bozmayacak şekilde demirleyerek yerimizi aldık. Teknede ben gezer kurşun altı, serbest hırsızlı takım kullanırken, Emre ve Hüseyin abi zokalı takım kullanıyordu. Ben yemi kafa tarafından kesip iğneleri balığın kılçığına saplayarak işliyordum. Onlar kullandığı takımda ise zokayı hamsinin kafasına geçiriyor, diğer hırsız iğneleri ise sırasıyla balığa işliyorlardı.

Gezer Kurşunlu Serbest Takıma Hamsinin Takılışı


İlk gelen vuruşlar istavrit vuruşlarıydı. Bir yandan pür dikkat oltama gelecek sert vuruşu bekliyor, bir yandan su üstünde bizim yem artıklarımızla beslenen istavritleri ve ara sıra onların peşlerinde dolaşan sarıkanatları izliyorduk. Emre, tek iğneye taktığı hamsi parçasıyla birkaç parça güzel istavrit aldı. Biz de balıkların oltaya atlayışlarını akvaryumda izlercesine keyifle seyrediyorduk. Yarım saatin sonunda beklediğim vuruş geldi. Tam dört senedir bunun özlemini duyuyordum. Sertçe bir tasmayla balığı iğneye oturtup tekneye aldım. Balığı livara gönderdikten hemen sonra tekrar vuruş aldım, ancak zamansız tasmam nedeniyle vuruş boşa gitti. Yemi tazeleyip yeniden attım. Yaklaşık 15 dakika kadar bekledikten sonra bir balık daha aldım. Bir yakala, bir kaçır şeklinde bu durum 1 saat kadar sürdü. Bu esnada etrafta ve teknedeki diğer takımlarda fazla hareket olmayınca Emre ve Hüseyin abi de benim kullandığım takıma dönüp balık almaya başladılar. Takımlarda pratikte çok büyük bir farklılık yoktu. Her iki takım da gezer kurşun altında çalışıyordu. En temel fark benim takımımın gezer kurşun altında hiçbir ağırlığı olmaksızın serbest olmasıydı. Diğer takımdaki zoka yemin serbest yüzüşünü bozması nedeniyle balığı ürkütüyor olabilirdi.

Balık akşam saatlerine yaklaştıkça bollaştı, ancak bizim yemlerimiz de lodosun etkisiyle çamur haline gelmişti. Yemleri iğnelere sağlam oturtmak için çok çaba harcadıysak da, fazlaca fireli çalıştık. Havanın kararmasına yakın beklenen lodos etkisini artırınca biz de avımıza son verdik. Tekneyle Yeşilköy'e yanaşırken lüfer olmasa da güzel sarıkanatlar alarak hem senelerdir süregelen zoka avı özlemimi dindirmiş, hem de izindeki hedeflerimden birine daha ulaşmıştım.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Dağdan İndim Denize - 1

Sonbahar ayları denizden uzak bir balık tutkunu için zorlu geçen aylardır. Balıkçılığın bu en verimli mevsiminde ardı ardına gelen balık haberlerini uzaktan takip etmek bir hayli can sıkıcıdır. Hele sezon böylesine hareketli başlamışken benim gibi, değil denize, su birikintisine dahi hasret yaşarsanız bir aşamadan sonra devreleri yakma noktasına gelirsiniz. Neyse ki, Ağustos ayının sonlarına doğru bu durumu öngörüp, iznimi balık sezonunun en hareketli olacağını düşündüğüm döneme, yani Ekim sonu, Kasım başına ayarlamıştım. Planımda her zamanki gibi hem İstanbul'da, hem Ege'de avlanmak vardı.

Ekim ayı canavar olarak nitelendirilen iri lüfer ve kofanaların Boğaz'a en yoğun giriş yaptığı dönemdir. Bu balıklar kendi türü de dahil olmak üzere, kendisinden daha ufak tüm balıkları önüne katarak oradan oraya gezdirir. Bir bakarsınız denizde kılçık dahi olmadığını düşündüğünüz anda, aniden önünüz savaş alanına dönüverir. Dakikalar içerisinde kovanızı, livarınızı doldurursunuz. Sonra bir anda balık geldiği gibi yok olur. Bundan dolayıdır ki, bu ay içerisinde ya çok iyi avlar yaparsınız, ya da avdan eliniz tamamen boş dönersiniz. Ekim ayı avları pek orta halli olmaz. Eğer biraz daha ufak balık tutmayı göze alırım, ama garantili av yapayım derseniz o zaman Kasım ayının ortalarından Aralık sonuna kadar olan dönemi seçmeniz daha isabetli olur.

Ağustos ortalarında başlayan palamut akışı, Ekim ayının sonlarına doğru hızını kaybeder. Ekim ayı sonrasında da palamut almak mümkünse de, yakalanan balığın hem miktarı, hem büyüklüğünde düşüş görülür.

Avlandığım Ege sahili için ise, Ekim-Kasım dönemi avlanmak için en uygun ayların başında gelir. Kıyıdan avlanabilen hemen her balık türünü bu dönemde yakalamak mümkündür. Bunun yanı sıra, avcılığından keyif aldığım kalamarlar da bu dönemde kıyılara inmeye başlar.

İznimden önceki son günleri bir yandan gelen balık haberlerini takip ederek, diğer yandan tüm bu olasılıkların hayalini kurarak geçirdim.

18 Ekim 2012

Tatilden haftalar öncesinden her türlü planlamaya başlamıştım. Planlamanın ilk ve en önemli ayağı av malzemelerimin İstanbul'a getirilmesiydi. İstanbul'daki evimi askere giderken boşalttığım için olta takımlarımın hepsini Ereğli'deki eve yollamıştım. Güç bela da olsa bunları İstanbul'a getirtmeyi başardım. Planlamanın ikinci ayağında ise av arkadaşlarımla takvimlerimizi çakıştırmak vardı. Neyse ki bu da çok zor olmadı. İzinler alındı ve programlar yapıldı.

Nihayet 18 Ekim sabahı İstanbul Boğazı'nın mis gibi iyot kokulu esintisini ciğerlerime çekiyordum. İlk işimiz sabahın aydınlanmasına yakın üst sularda sahte balıklarla lüferi aramak oldu. Yarım saatlik denememiz doğru zaman, doğru yer ve doğru takım üçlüsünden en az birinde yanıldığımızı gösterdi. Bunun üzerine rotamızı Boğaz'ın kuzey kıyılarına çevirdik. Hedef balığımız palamuttu. Senelerdir özellikle tekneyi Karadeniz'den çektiğimiz tarihten bu yana palamuttan yana yüzüm gülmüyordu. Hiç yakalamıyor değildim, attığımız sahtelere zaman zaman palamutlar geliyordu ama bunlar alışageldiğim takoz palamutlar değildi. Çingene veya çingene irisi denilebilecek 300-400 gramlık balıklardan büyüğüne denk gelemiyordum. Bu sene ise durum farklıydı. Kiloya yakın palamutlar acemisi, ustası bakmaksızın oltaları şenlendiriyordu. Benim de amacım bu iri palamutlar ile uzun süren hasretime son vermekti. Ancak içimde bir tedirginlik vardı. Palamut yapısı itibariyle sürekli harekete ihtiyaç duyan bir balıktır, haliyle oluşturduğu sürüler de benzer davranış gösterirler. Bir gün çok güzel av veren yerde, ertesi gün palamutun izine rastlayamazsınız. Veya balık daha ufak sürüler halinde ve daha dağınıksa, balığın önünüzden geçtiği dakikalarda hatta saniyelerde oltanızın balığın suyunda olması gerekir. Kısacası, palamut avında diğer avlarda olduğundan daha fazla şans faktörü söz konusudur.

Sabahın ilk ışıklarıyla hepimiz oltalarımızı Boğaz'ın serin sularıyla buluşturduk. Palamut hemen her su katmanında bulunabildiği için avcılığını da buna uygun yapmak gerekiyor. Bu nedenle ilk atışımda kurşunun dibe kaç saniyede indiğini saydım ve sonraki atışlarımda buna uygun olarak sahteyi farklı seviyelerden çektim. Bu esnada avlaktaki diğer balıkçıların takım dibe indikten sonra sahteyi olanca hızıyla aralıksız çektiğini gözlemledim. Geçmiş senelerde teknede yaptığım palamut avlarında palamutun bazen sadece yüksek süratte çapari yediğini, hatta uzaktaki oynağa yetişmek için son gazda giderken bile takıma balık taktırdığımızı bilirim. Balığın yine hız istiyor olabileceğini düşünerek ben de benzer yöntemi, sadece ara ara hızımı yavaşlatıp tekrar artırarak uyguladım. İlk yarım saatte dipten de çeksem, yüzeyden de çeksem, ağır da çeksem, hızlı da çeksem gelen giden olmadı. Bunun üzerine takımda ufak bir değişikliğe gidip, sahteyi küçültme kararı aldım. Amacım, sahtenin görünür hızını artırmaktı. Burada bir parantez açıp görünür hızdan ne kastettiğimi açıklamam lazım. Bir karınca ve bir kaplumbağayı ele alalım. 1 cm'lik karınca 10 sn'de 40 cm yol alırken, 10 cm'lik bir kaplumbağanın 10 sn'de 60 cm yol aldığını farz edelim. Bu durumda kaplumbağanın mutlak hızı, karıncanın hızından fazla olacaktır. Ancak karınca aynı süre içinde boyunun 40 katı kadar yol alırken, kaplumbağa yalnızca 6 katı kadar yol alabilmiştir.Aynı durumu sahte balıklara uyguladığımızda 13 cm'lik bir sahte tek turda 100 cm'lik yol alırken boyunun aşağı yukarı 8 katı kadar mesafe katetmiştir, halbuki 5 cm'lik bir sahte aynı turda boyunun 20 katı kadar yol alacaktır. Bu da küçük sahteye göreli olarak daha hızlı kaçıyor izlenimi verecektir. Değişikliği yapmamın ardından çok geçmemişti ki, sahte balık yaklaşık 20 metre ilerimde çakılı kaldı. Bunu sonrasında palamutun sert kafa atışları izledi. Güzel bir balığa benziyordu. Denizden uzak geçirdiğim günlerin verdiği yükten olsa gerek biraz fazla heyecan yapsam da balığı kıyıya aldım. Yıllardır hasret kaldığım boyda, isminin hakkını verebilecek bir palamuttu.


Balığı ellerimin titremesini zaptederek üçlü iğneden çıkardım. Belki tesadüftü, belki yaptığım değişiklik işe yaramıştı. Her ne olursa olsun mutluydum, önemli olan da buydu. Bir süre daha aynı sahte ile devam ettim. Bu esnada av arkadaşlarımdan Emre de biraz daha ince de olsa bir palamutu kandırmayı başarmıştı. 5 cm'lik sahte ile yeterince ısrarcı olduğuma inanıp, 7 cm'lik sahtelerimi denemeye başladım. İkinci sefer ağırlık biraz daha açıkta bindi oltaya. İlk balığı aldıktan sonra bu bonusu olacaktı, bu yüzden içim rahattı. Çok tedirgin olmadan, keyfini çıkara çıkara, doya doya balığı kıyıya kadar getirdim. Bu seferki öncekinden bir boy daha büyüktü. Sudan kaldırırken oltanın esnemesini iyi hesaplayamayıp balığı duvara çarptırsam da düşmedi.
Şanslı günümdeydim. Öğle saatlerine dek denemelerimize devam etsek de sahilde başka balık çıkmadı. Etrafta pek balık çıkmazken 2 balık güzel skordu. Hatta bunca zaman özlemini çektikten sonra bu boydaki 2 balık her türlü güzel skordu. Uzun zamandır hayalini kurduğum av macerasına çok güzel bir başlangıç yapmıştım.

 

7 Ağustos 2012 Salı

Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Datça (2. Kısım)

Tatilimin ikinci durağı Datça'nın Palamutbükü koyuydu. Buraya gelmeye balık tutma veya dalış yapma kaygısı olmadan, sadece çevremden duyduğum tavsiyelerden yola çıkarak karar vermiştim. Gerçekten de koy görmeye alışık olmadığımız, insana kendisini tropik bir adada hissettiren maviliğiyle karşıladı bizi. Odaya yerleşir yerleşmez ilk iş kendimi denize attım. Göz alabildiğine bir berraklıkla kucakladı beni deniz. Dipteki çakıl taşları, üzerlerinde tek yosun kalıntısı dahi olmaksızın mermer gibi parıl parıldı. Bu emarelerin ne anlama geldiğini biliyordum. Bir deniz çölüydü burası. Sudaki organik madde miktarı çok az olduğu için deniz böylesine berrak, taşlar bu denli yosunsuzdu. Bunun yanında burada yaşayan canlıların sığınabileceği ne doğru dürüst bir kayalık, ne de eriştelik vardı. Çakılla başlayan ve kumluk devam eden dip yapısı açığa doğru göz alabildiğince uzanıyordu. Anca kıyıdan 100 metre kadar açılınca parça parça eriştelikler başlıyordu. Deniz ilk bakışta adeta bir çöl gibi tamamen cansız gibi görünüyordu. Ama nasıl çöl içinde kendine özgü onlarca türü saklıyorsa, buranın da birçok farklı türe ev sahipliği yaptığından emindim. Aynı çöldeki gibi burada da yaşam kumların içinde gizliydi. Burada yaşayan tüm canlılar var olma savaşında kuma bağımlıydılar. Avlanan da, avlayan da kendini kumda saklıyordu. Ancak bunun bilincindeki gözlerle bakıldığında buradaki hayatı görmek mümkündü. Ben de bu gözle çıktım yola.

Buradaki yaşamı, karadaki çöllerle benzer kılan diğer bir unsur da barındırdığı canlıların çoğunun zehir taşımasıydı. Nitekim ülkemiz sularının en zehirli ailesi trakonyalar bölgede en çok karşılaştığım türlerin başında geliyordu. Yaptığım dalışlarda iki farklı trakonya türüne rastladım.

Trachinus draco (Trakonya)
Trachinus radiatus (Yaldızlı trakonya)

Trachinus radiatus (Yaldızlı Trakonya)

Trakonyalara dalış esnasında dahi çok dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Pek çok canlı gibi trakonyalar da kendilerini tehdit altında hissetmedikleri müddetçe tehlikeli olmaz. Yine de bu türe mensup bireyler sırt yüzgeçlerindeki zehrin gücünün farkındadır, ve bu silahlarına haklı bir güven duyarlar. Kendini huzursuz hisseden trakonya ilk aşamada ya kendini kuma gömme, ya da bulunduğu yerden uzaklaşma gibi barışçıl yollara başvurur. Eğer taciz sürerse, kendine tehdit oluşturan canlının yakın çevresinde dolanarak dikenlerini temas ettirmeye çalışır. Bu nedenle trakonyaya olabildiğince sakin bir şekilde ani hareketlerden kaçınarak yaklaşmak ve ısrarcı davranmamak gereklidir.

Trakonyaları neredeyse yaptığım tüm dalışlarda kafamı her çevirdiğim yerde gördüm. Neyse ki bu bölgede denizin hızlı derinleşmesi ve trakonyaların hepsinin insan boyunu geçen yerlerde bulunması denize girenler için olası kazaları önlüyordu.
Kumluk alanda denize girenler için diğer bir tehdit ise vatozlardır. Sanılanın aksine her vatoz türü zehirli değildir. Sadece bazı vatoz türleri kuyruk kısmında bulundurduğu zehirli dikeni bir savunma silahı olarak kullanır. Dalış yaptığım bölgede de rina adıyla da bilinen dikenli vatozlara çokça rastladım. Boyca büyük olmasalar bile sualtında uçan halıyı anımsatan yüzüşleri ile bana muhteşem bir seyir zevki sundular. Vatozlara tepe bölgesinden çok yaklaşılmadığı müddetçe tehlike arz etmezler. İnsanlara karşı fazla çekingen olmamakla beraber, çok rahatsız edilirse genelde ortamdan hızlı bir şekilde uzaklaşırlar.
Dikenli vatoz (Dasyatis pastinca)

Dikenli vatoz (Dasyatis pastinaca)
Dikenli vatoz (Dasyatis pastinaca)

İlk birkaç dalıştan sonra gözüm kuma alıştı. Artık kuma saklandığını zanneden birçok balığı rahatlıkla seçer duruma gelmiştim. Ama bir balık vardı ki, kendim bile nasıl gördüğüme şaşırdım. Gözleri hariç kendisini tamamen kuma gömen bu balığı 5-6 metre yukarıdan seçebilmiştim.

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)
Sularımıza Kızıldeniz üzerinden gelen balon balığı ailesinin nispeten daha ender görülen cüce bir türüydü bu balık. Diğer yandan, ilk kez sualtında bir balon balığıyla karşılaşıyordum. Bu yüzden kendisini art arda dalışlarla ve flaşlarla uzunca bir müddet taciz ettim. Benden kurtulmak adına çareyi gözden uzaklaştığı her fırsatta kendini kuma gömüp saklanmakta buldu. Yine de istediğim fotografları alana kadar uzunca bir süre benden kurtulamadı.

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)

Balon Balığı (Torquigener flavimaculosus)
Balon balığı da herhangi bir dikeni olmasa dahi iç organlarında yer alan toksik madde nedeniyle bu çölün zehirli güzellikleri arasında sayılabilir.
Balon balığını geride bırakıp kumlukta yol almaya devam ettim. Dipte yatan pisi balıklarını mükemmel kamuflajlarına karşın rahatlıkla fark edebiliyordum. Bölgede tek tür pisi balığı ile karşılaştım.


Pisi Balığı (Bothus podas)

Kamufle olan diğer balıklar gibi pisi balıkları da, hemen hemen temas mesafesine gelene kadar kamuflajını bozmuyor. Hatta bazı sualtı avcıları kalkan ve dil balığını bu özelliklerinden yararlanarak elle yakalayabilmekte. Benim amacım avlanmak olmadığı için pisi balığının huzurunu çok kaçırmadan uzaklaştım.

Dalışlarımda en çok rastladığım türlerden bir diğeri ise lapin ailesinin sularımızdaki en ilginç görünümlü türü olan ustura balığıydı. Sevimli görünümlerine karşın özellikle sahasını korumakta oldukça agresif olan bu balık, herhangi bir tehlike anında ise kendini inanılmaz bir hızla kuma gömüyor. Ustura balığı trakonya veya balon balığı gibi vücudunu kısmen kuma gömen balıklardan farklı olarak tamamen kumun içinde kayboluyor; istediğiniz kadar kumu eşeleyin izine rastlayamıyorsunuz.


Ustura balığı (Xyrichthys novacula)

Ustura balığı beyazdan, pembe ve yeşile kadar çok farklı renklerde görülebiliyor. Herhangi bir kaynaktan doğrulamasam da parlak renklerin birçok balık türünde olduğu gibi erkeklerde üreme zamanında dişilere gösteriş yapma amacıyla belirginleştiğini düşünüyorum.

Kumluktan bir süre sonra sıkılıp açıktaki erişteliklere palet vurdum. Kumluk alanlarda erişte tarlaları ve kayalıklar, çöldeki vahalar gibi birçok canlıyı etrafına toplar. Buradaki eriştelikte de çeşitlilik kumluğa göre nispeten artıyordu ancak balıkların çoğu kupes, ispari, papaz balığı gibi fotografçılık açısından pek fazla şey vaadetmeyen türlerdi. Eriştelikler arasındaki gezintime devam ederken karşıma fosforlu mavilikleriyle izmaritler çıktı. Onlar erişteler arasındaki yavru balıkların peşinden koşarken ben de onların peşinden koştum. Ortaya da birkaç güzel kare çıktı.

İzmarit (Spicara maena)

İzmarit (Spicara maena)

Tatilin son günü denizden çıkma vakti geldiğinde bir süre denizle kıyının birleştiği yerde durup küçük dalgaların kıyıya vuruşunu izledim denizin altından. İki farklı dünyanın keşiştiği çizgideydim. Bir tarafta kendimi ait hissettiğim, diğer tarafta ise ait olduğum dünya vardı. İçimde hep o çizgide kalma isteği vardı. Ama bir süreliğine ait olduğum dünyaya geçmeye mecburdum. Ben de hiç değilse denizden uzak kaldığım günler için bu anı ölümsüzleştirmeye karar verdim. Birkaç ay sonra tekrar buluşma sözüyle denize veda ettim.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Bodrum (1.Kısım)

Dolabın çekmecelerinde eşyalarımdan birini ararken karşılaştım onunla. Üstü biraz tozlanmış, plastikten şeffaf kısımları da biraz da sararır gibi olmuştu.  İki sene öncesi deklanşör tuşuna basmaya yarayan yayının arızalanmasından bu yana bir köşeye atmıştım fotograf makinemin su altı kılıfını. O gün bugündür de kendisine bozuk mualemesi yapmış, suya sokmamıştım. Aklıma acaba hala çalışıp çalışmayacağı sorusu geldi. Zira uzun süredir bakımını yapmadığım için sızdırmazlığını sağlayan o-ring'ler kurumuş ve çatlamış olabilirdi. Bunu bilmenin tek yolu vardı, denemek. Zaten her gün şnorkelle dalış yapıyordum, üstüne üstlük dalış bölgelerim alışık olmadığım kadar canlıydı. Daha önceki gün 7-8 metrelerde cüssesini gere gere dolaşan bir sinaritle burun buruna gelmiştim. Bir anda içimde bir heyecan parladı. Doğrudan ağırlık yeleğimi ve paletlerimi alıp sahile koştum. Kısa bir kuşanma faslından sonra sıra kritik ana gelmişti. İçinde fotograf makinemin bulunduğu sualtı kılıfını yavaşça suya batırdım. Vida boşluklarında kalan birkaç baloncuk dışında baloncuk çıkmadı. Sualtı kılıfım hala işler durumdaydı. Paleti vurup uzun bir aradan sonra yeniden mavilerin paparazziliğini yapmak üzere yola çıktım.

İlk durağım yeni keşfettiğim eşkina yuvası oldu. Balıkların boylarına bakılırsa bu taşları daha bu sezon mesken tutmuşlardı. Benim için o gün ve ilerleyen günlerdeki en güzel modelliği yaptılar. Sualtındaki sakin duruşları, bir tüyün havada süzülmesini andıran zariflikteki yüzüşleri ile nefesimin sonuna kadar kendilerini hayranlıkla izlettirdiler bana. Eşkinalara fotograflarını çekmek için yaklaşırken dibe belli bir mesafe kala palet çırpmayı bırakıp onların süzülmelerine ortak olmak gerekiyor. Ani bir hareket yapmadığınız müddetçe eşkinalar sizden kaçmıyor, aksine siz yokmuşçasına rahat hareket ediyorlar. İlgilerini çekmek için ses çıkarmayın, bu durumda diğer balıklar eşkinalardan daha hızlı ilgi gösterip ortamı kalabalıklaştırıyor, eşkinalar ise bu kalabalığa girmekten hoşlanmıyor.




Eşkinaların ardından objektifimi etrafta külhanbeyi edasıyla gezen genç orfoz ve lahozlara yönelttim. Ancak ne varsa bu balıklar uzaktan göründüğü kadar cesur davranmadılar, aradaki mesafeyi kısaltmama bir türlü izin vermediler. Diğer yandan herkesin bu hayvanlara benim kadar iyi niyetli yaklaşmadığını düşünüp bu şekilde ürkek davranmalarına sevindim.

Yine orfozları fotograflamak için daldığım bir esnada önceki gün karşılaştığım sinarit ile tekrar karşılaşıp karşılaşmayacağımı aklımdan geçiriyordum ki maviliklerin arasından bana doğru yaklaşan bir karartının olduğunu farkettim. Karartı yaklaştıkça büyüdü, rengi parlak mora çalmaya başladı. İşte beklediğim balık karşımdaydı. En azından 3 kilo ağırlığındaydı. Elimde ne zıpkın vardı, ne başka bir av aleti ama ben yine bu heybetli görüntü karşısında heyecanlıydım. En azından ona ait bir kareyi suyun yüzeyine taşımak istiyordum. Belki heyecanıma yenik düşüp ani bir şekilde objektifi ona doğrultunca bir anda huzursuzlandı. Deklanşörü basana kadar iş işten geçmişti. Kuyruğu bana dönük görüş alanımın sonuna kadar uzaklaşmıştı. Üzülmedim, ne de olsa bir gün yine karşılaşacaktık. Ama bu sene, ama sonraki sene... Ama denizin altında, ama denizin üstünde...

Kendimi dalışa ve fotografa öylesine kaptırmıştım ki, üşüdüğümü çok sonra farkedebildim. Dönüşe geçmenin zamanı gelmişti. Kıyıya yaklaşırken ispendekler karşıladı beni. İlk başta yaklaşma konusunda tereddütlü davransalar da, sabırlı bir şekilde bekleyince birkaçı yanıma yaklaşıp poz verdi. Poz verenlerin en yakışıklısı da sanırım buydu.



Ertesi akşam yine sudaydım. Sırasıyla aklıma kazıdığım tüm taşları gezdim. Eşkinalar yerli yerindeydi, orfozlar yine ürkekti, sinarit ise ortalarda yoktu.
Ben de bunun üzerine fotograf malzememi kıyıya daha yakındaki taşların arasında aramaya karar verdim. Fotograf avının güzel yanı avınızın değerli olması için illa ekonomik değerinin olması veya trofe boylarda olmasına gerek duymaması. Bazen ufacık bir kayabalığı dahi harika bir kare sunabiliyor.

Kayaların arasında dolaşırken bir yazılı haniyi gözüme kestirdim. Bu balıklar son derece cesur ve meraklı olduğu için fotograf için de güzel pozlar veriyorlar. Haninin fotograflarını çekmeye başlayacağım esnada bir anda kayaların arasından bir kıpırdanma farkettim. Küçük bir ahtapot benim flaşlarımdan rahatsız olmuş olacak, kayaların arasında saklandığı yerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Benim haniler bir anda ahtapotun etrafını sardılar. Sanki ahtapotun kendi bölgelerinde bulunmasından rahatsız oluyor gibiydiler. Buna rağmen yine de ahtapota karşı temkinli hareket ediyorlardı. Bu esnada benim de güzel fotograflar çekmeme fırsat verdiler.






Ahtapotu geride bıraktığımda artık tatilin Bodrum faslını da geride bırakma zamanı gelmişti. Ama daha sırada Datça vardı ve ben sualtında fotograf çekmenin tadına bir kez daha varmıştım.  

Devamı: Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Datça (2. Kısım)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Denizlere Kısa Bir Veda

Buraya en son yazdığım yazının ardından yaklaşık 3 ay geçmiş. O yazıyı yazarken askerliğimi 5 ayda tamamlayıp, Eylül'de de balık sezonunun başlangıcında buraya yeni yazılarla dönmeyi planlıyordum. Tanrı plan yapan kuluna yukarıdan gülermiş, benimki de o hesap kısa dönem askerlik beklerken, bir anda kendimi yedek subay olarak Tuzla Piyade Okulu'nda, oradan da Türkiye'nin en doğu ucunda buluverdim. Dolayısıyla 2012-2013 balık sezonunu başlamadan büyük oranda kapatmış bulunuyorum. Tabi ki arada yaptığım ve yapmayı planladığım ufak kaçamakları saymazsak...

Bu kaçamaklardan ilki 15 günlük dağıtım iznim oldu. Aylarca denizden uzak kalacağım için bu tatilde her zamankinden daha da çok denizle içli dışlı oldum. Balığa gittim, yüzdüm, şnorkel yaptım. Bunların haricinde bu tatilde çok uzun zamandır elimi sürmediğim housing'imi tozlu yerinden çıkararak sualtı çekimlerine yeniden başladım. Bu çekimleri ve sualtı hayatı ile ilgili gözlemlerimi burada ayrı bir başlık altında yayınlayacağım.

Yaz ayları Güney Ege bölgesinde kıyı avcılığı açısından pek fazla şey vaadetmiyor. Hem deniz suyu sıcaklığının yüksekliği, hem sahillerdeki hareketlilik ve gürültü kıyı balıklarını açığa yönlendiriyor. Yine de bu dönemde yemli avcılık ile sargoz, melanur ve çok olmasa da çupra yakalamak mümkün. Sevenleri için kefal ve sarpa da bu dönemde güzel av veriyor.
Yaptığım avlardan biraz bahsetmek gerekirse, Gümüşlük'teki geleneğimi bozmayarak ilk gün açılışını güzel bir sürprizle yaptım. Saat 4.30 gibi başladığım avda ilk önce iskeleden şeytan oltasıyla avlandım. Geceden kalıp iskelede avlananlar o saate kadar bir şey alamamış olsalar da moralimi bozmadım. Belki şans, belki değil, yerime geçer geçmez, porsiyon boyda iki adet sargoz aldım. Ardından gün ışımaya başladı ve vuruşlar güçsüzleşti. Bunun üzerine yerimi değiştirdim. Aslında aklımda madya ile avlanmak vardı ama yanıma ne olur ne olmaz diye sübye ve kalamar da almıştım. Madyanın elden çıkmayan boyası ve kokusu nedeniyle ilk sübyeyi kullanmaya karar verdim. Her zaman olduğu gibi oltayı atar atmaz ufak balıklar yemleri didikliyor, yemin iğnede duruşu bozulunca da vuran olmuyordu. Yarım saat kadar bu şekilde devam ettikten sonra güneşin suya vurmasına yakın çok güçlü bir vuruş aldım. 2 sene önce almış olduğum kiloluk çupradan bu yana beklediğim bir vuruştu bu. Balığı zaptetmek güçtü, yakalandığını anlayınca eriştelere doğru kaçmaya başladı. Oltanın eriştelere dolaşması durumunda balığın kolaylıkla kurtulabildiğini önceki deneyimlerimden çok iyi biliyordum, ama bu sefer balığı kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Konumumu balığı kıyıya paralel çekecek kadar kaydırarak önce erişte riskini ortadan kaldırdım. Artık işim kolaydı. Oltanın ucundaki güzel bir çupra veya sargoz olmalıydı. Ama balık kıyıya gelince yanıldığımı farkettim. Karda kışta, sabah ayazında peşinde taklalar attığım levrek, neredeyse güneşin denize vurduğu vakitte köstekli dip oltasına gelmişti. Yaklaşık 750-800 gram civarı bir ispendekti. O an bu işin herhangi bir matematiğinin olmadığını tekrar anladım. Bazen her şeyi doğru yaparsınız; doğru yerde, doğru takımla, doğru zamanda orada olursunuz ama balık tutamazsınız. Bazen de, en olmayacak yerde en olmadık balığı tutarsınız. Bugün de o günlerden biriydi. Levrek geldikten sonra belki yanına bir çupra da gelir, çeşidi arttırız diye aklımdan geçse de gelen giden olmadı.


Yaz mevsiminin en sevdiğim taraflarından biri hemen avlandığınız noktada herhangi bir hazırlığa gerek duymadan, maske ve şnorkel yardımıyla keşif yapılabilmesi. Bu dalışlarımda çok sayıda çupra ve melanur görünce tatilimin geri kısmında da çok güzel avlar yapacağımı ümit etmiştim. Ancak çupra beni tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Melanurlar arasında da istediğim boyda ancak birkaç tane yakalayabildim.



Zamanın ne getireceği belli olmaz ama şu an görünen o ki en azından birkaç ay daha denizden ve balıktan uzak kalacağım. Bu süre zarfında burada av raporlarından ziyade araştırma yazılarına ve genel konulara değinmeyi planlıyorum. Ama belli mi olur, bakarsınız buralarda da kendime bir avlak buluverir, sazanlarla alabalıklarla karşınıza çıkarım.