Son zamanlarda yazı yazma konusunda biraz tembellik ediyorum. 2013 baharında gerçekleştirdiğim avlar arasında yazmaya değer gördüğüm bir çok avımı henüz kaleme alamadım. Makul bir mazeret mi bilmiyorum ama balık tutmaktan yazı yazmaya vakit bulamıyorum desem yeridir. Bu sene bahar sezonu bereketli geçiyor. Mart sonundan itibaren lüfer, levrek, baltabaş karagöz, mırmır, azman istavrit, zargana ve turna gibi balıklardan azar azar da olsa nasibimi aldım. 24 Nisan tarihinden beri geçici görevli bulunduğum Tuzla'da da keyifli avlar yapma fırsatı buldum. Çok yoğun olmamakla birlikte hemen hemen her gün istihkak lüferlerimi aldım. Bu sezon şu ana kadar, Tuzla'da kaşık ve maket balıklarla yaptığım at-çek avlarında toplam 23 lüferi kovaya atmayı başardım. Hepsi birbirinden keyifli olmasına rağmen bahar sezonunda Tuzla'da yaptığım lüfer avlarının hikayesini yazmak için bir türlü fırsat bulamadım. Tuzla'daki mesaim yoğun ve yorucu geçiyor. Yeterince dinlenmek için 7 saatlik deliksiz bir uyku uyumaya dikkat ediyorum. Bu da günlerin giderek uzadığı bu günlerde sabah saat 5'te başlayan sabah suyunda olta atabilmek için en geç 22:00'da yatağa yatağa girmiş olmamı gerektiriyor. Bu yüzden çoğu zaman gece karagöz avı ve sabah suyunda at-çek avı arasında seçim yapmak zorunda kalıyorum.
Yeterince mazeret sunduğuma göre 21 Mayıs tarihli avımın hikayesine başlayabilirim. Akşam mesai çıkışı 17:30 gibi hiç bir yere uğramadan doğru mendireğin burnuna geçtim. Genelde lüfer yakaladığımız saat aralığı 19:30-21:00 olmasına rağmen içimden bir ses ava erken başlamamı söyledi. Lüferin sağı solu pek belli olmaz. Bazen alakasız saatlerde öyle güzel av verir ki, o an orada bulunan şanslı balıkçılar hayatlarının en keyifli avlarını yaşar. Bazen de aç bir kofana günün herhangi bir saatinde liman ağızlarında avlanmaya çıkar. Çok sefer, öğlen vakti suyun yüzeyinde sıçrayarak kaçan bir kefali kofananın yutuşuna şahit oldum. İşte o gün de bu ümitlerle erkenden mendireğin burnundaki kayalıklarda yerimi aldım.
İlk olarak 13 cm boyundaki kefal benzeri tombul bir sahteyle denemeye başladım. Balık yakalayacağıma pek inanmadan atıp çekerken bir zamanlar aynı yerde yakaladığım kofanaların hayalini kuruyordum. Aniden önümde kendileri kıyıya vuran yüzlerce gümüşün su üstünde çıkardığı sesle hayal aleminden uyandım. Kargaşanın arkasına baktığımda 1 kg'nin altında ama kofana diyebileceğim büyüklükteki canavarı fark ettim. Oltamı yeni çektiğimden o esnada dışarıda olan maket balığımı vakit kaybetmeden kofananın biraz ilerisine atıp aksiyon yaptırarak yanından çekmeye başladım. Balık sahteyi görür görmez hamle yaptığı halde ısırmadan geri dönerek kıyıdan uzaklaştı. Bir kaç saniye içinde olup bitenler vücudumda ani bir adrenalin patlamasına sebep olmuştu. İşte balıkçılığın en çok da bu yanını seviyorum.
Gördüğüm kofanadan sonra ava daha çok konsantre oldum. Balığın gitmiş olabileceği yönlere doğru aralıksız atışlar yaptım. Balığın dikkatini çekebilmek için ara sıra kamışın ucuyla sert darbeler vurarak sahteye aksiyon yaptırdım. Kofana saldırısının üzerinden 5 dakika geçmişti ki aynı balık olduğunu tahmin ettiğim bir kofana sahtenin peşine takıldı. Saldırması için içimden dualar ettiysem de sahte balığın hemen arkasından kıyıya kadar takip ettiği halde saldırmadan geri döndü. Yine bir adrenalin patlaması, yine bir hüsran...
Kofana ikinci kez sahteye hamle yaptığı halde saldırmadığına göre sahteyi beğenmemiş olabileceğini düşündüğüm için sahteyi değiştirmeye karar verdim. Spin takımımın ucuna bağladığım 18 cm boyundaki yeni sahtemle at-çek yapmaya devam ettim. 15 dk boyunca aralıksız at-çek yaptığım halde vuran olmadı. Belki de balık daha küçük avların peşindeydi. Kamışın ucundaki 18 cm'lik sahte balığı çıkarıp daha önceden çok verim aldığım 22 g'lık bir kaşık taktım. Bu kaşıkla da 15 dk boyunca vuruş alamayınca avı sonlandırmaya karar verdim.
Saat 18:15 olmuştu. Gidip yemek yedikten sonra biraz istirahat eder, belki akşam suyunda tekrar balığa gelirdim. Avda kullandığım sahteleri kutularına yerleştirip sırt çantama koydum. Sırt çantamı sırtıma taktıktan sonra, kepçemi, kovamı, kamışımı ve fotoğraf makinemin çantasını yüklenip mendireğin kayalarını tırmanmaya başladığım sırada liman içine doğru açıkta bir yaygara koptu. Bizim haylaz kofananın önüne kattığı yavru bir kefale havadan da çığlık çığlığa martılar saldırıyordu. Yine bir adrenalin patlaması...
Dönmekten vazgeçip alelacele çantamdan çıkarttığım 18 cm'lik sahteyi spin takımın ucundaki klipse taktım. Bu sahte atış mesafesi bakımından çantamdaki en üstün sahteydi. Oynağın olduğu yere atış yapabileceğim en yakın kıyıya inip ilk atışımı gerçekleştirdim. Böyle anlarda insan her an balık vuracakmış gibi tüm dikkatini elindeki oltaya veriyor. Lüferin kaşığa ya da sahteye vurduğu an heyecandan yüreği hop etmeyen balıkçı var mıdır acaba? İşte o vurma anı tarif edilemez bir duygudur. İlk atışımda sahteyi boş bir şekilde çekip tekrar aynı yere salladım. İkinci atışımda makarayı bir kaç tur çevirmiştim ki yemim olduğu yerde mıhlandı. Yine o tarif edilmez duyguyla yüreğim hop etti. Nihayet kofanayı almıştım. Bu defaki balık bu sezon yakaladıklarımdan çok daha kuvvetli basıyordu. Boşluk vermeden sarmaya başladım. Balığın dışarı fırlamasını engellemek için suyun içine soktuğum spin kamışımın ucu yay gibi eğilmişti. Bir yandan makineyi sararken bir yandan da balığı dışarı atabileceğim uygun bir yer aradım. Oltayı salladığım yerdeki büyük kayaların arasında geniş boşluklar olduğu için balığı oradan kaldırmam riskliydi. Balığın uzakta oluşundan istifade edip dikkatli bir şekilde kayaların üstünden zıplayarak 5 metre ilerimdeki düzlük alana yürüdüm. Nihayet kıyıya 10 metre kala oltanın ucunda mücadele veren balığın ayna gibi parlayan gövdesini gördüm. Gerçekten de kofana ismini hak edecek büyüklükte bir balıktı. Hiç yorulmadan çılgınlar gibi mücadele etse de yüksek devirli makinem sayesinde kolaylıkla kıyıya yaklaştırdığım balığı seri bir hareketle havaya kaldırıp arkamdaki düz alana attım.
Savaş bitmişti. Her zaman değil ama bu defa kazanan ben olmuştum. Yıllardır bu denizde avlarını parçalayarak yiyen canavar bu defa kendisi av olmuş, adil dövüşen bir balıkçıya boyun eğmişti. Bu zaferden sonra o gün av benim için bitti. Bu mutluluk bugün bana yeter deyip yakaladığım balıkla içime sinen birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra misafirhanenin yolunu tuttum.
21 Mayıs 2013 Salı
17 Mayıs 2013 Cuma
Hayat Arkadaşımın İlk Trofesi
Benim gibi zamanının büyük bölümünü su kenarlarında balık peşinde koşturarak geçiren bir balık tutkunun eşi olacak bayanın bazı şeyleri göze almış olması gerektiği aşikardır. Şimdiye kadar çok defa aile fertlerim ve yakın arkadaşlarımdan haklı olarak eş seçiminde bu konuyu göz önünde bulundurmam konusunda tavsiyeler aldım. Özellikle annem, eşim olacak bayanın da balıkları seven birisi olması için sürekli dua edip dururdu. Bense evleneceğim kişinin balık tutmaktan hoşlanmasa bile en azından bana saygılı olmasını dilerdim. Şükürler olsun ki nişanlım Yasemin, nikah tarihimiz 20 Mayıs 2013, muhtemelen siz bu yazıyı okurken eşim olmuş olacak, her konuda olduğu gibi balık tutmam konusunda da en büyük destekçim oldu. Benim hayalim balık tutkuma saygılı bir eşken, bu tutkuyu benimle birlikte paylaşan hayallerimin çok ötesinde bir hayat arkadaşı buldum. İşte bu hikaye hayat arkadaşıma balık tutmayı sevdirişimin hikayesidir.
Daha önce hiç balık yakalamamış birisine balıkçılığı sevdirmek istiyorsanız biraz dikkatli olmanız gerekir. Aksi halde o kişiye balıkçılığı sevdirmek yerine nefret etmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin, ilk defa balığa gelen birisine, balık yakalama ihtimalinin çok düşük olduğu bir günde lüfere at-çek yaptırmak risklidir. İlk avında gün boyu at-çek yaptığı halde tek bir balık bile göremeden dönen kişinin şevki kırılabilir. Öte yandan ilk avında bolca balık yakalayarak eğlenen kişi ise şevklenip ilk fırsatta tekrar balık tutmak ister. Bu yüzden yeni başlayanlara balıkçılığı sevdirmek için nispeten kolay avlar seçilmelidir. Ben de Yasemin'de aynı taktiği uyguladım. İlk balık avında onu öyle bir yere götürdüm ki akşam balıktan dönerken söylediği ilk sözler "bana da bir olta alalım" ve "bir daha ne zaman balık tutarız" oldu.
Yasemin'i balığa götürdüğüm yer Gelibolu yarımadasında içi turna dolu doğa harikası bir göldü. 2013 turna sezonunun açıldığı gün, pırıl pırıl bir havada balık tutacağımız yere vardık. Olta atmak için seçtiğim yer gölün karanın içine sokulduğu dar koylardan biriydi. Suların yüksek olduğu bahar aylarında, göl kenarındaki bir çok ağaç suların altında kaldığından, ağaçlık koylar özellikle ufak turnaların saklanması için çok uygun yerler oluşturur. Amacım trofe balık yakalamak yerine Yasemin'e balıkçılığı sevdirmek olduğu için hedefimde nispeten daha bol olan ufak turnalar vardı. Bu yüzden ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Yasemin'e bir kez oltanın nasıl atılacağını gösterdikten sonra kendi oltamı atacağım yere gidiyordum ki Yasemin'den heyecan çığlıkları yükseldi. İlk atışında yakaladığı hayatının ilk turnasını havaya kaldırırken kaçırsa da bu heyecan ona yetmişti. Kaçan balıktan sonra şevkle at-çek yapmaya devam etti. Bir kaç atış sonra da ilk turnasını yakaladı. Yakaladığı 40 cm civarındaki balıkla fotoğraflarını çektikten sonra balığı geri saldık. Yüzündeki mutluluğu görünce içimden oldu bu iş dedim. Yasemin'in balıkçılık aşısı tamamdı. O gün ikimiz toplam 30 civarı turnayı fotoğrafladıktan sonra incitmeden suya iade ettik. Geri dönüş yolunda ikimizde gün boyu at-çek turna yakalamaktan yorgun ama mutluyduk.
İlk balık avı tecrübesinden sonra Yasemin'e de bir olta aldık. Kendi oltasıyla Çanakkale iskelesinden bolca izmarit, istavrit ve ispari yakaladı. İkimiz farklı şehirlerdeyken kendi başına balığa gitme cesaretini bile gösterdi. Kendi başına gittiği ilk avda 6 izmarit ve 1 ispari yakalayarak tavalık balığını çıkarmayı başarırken bana da hayallerimin gerçekleşmesinin tadını çıkarmak kaldı.
5 Mayıs pazar günü Yasemin'le bir fırsatını bulup tekrar Gelibolu'ya turnaya gitmeye karar verdik. Sabahın erken saatlerinde Çanakkale-Kilitbahir feribotunda boğazın muhteşem manzarasına karşı çay, simit ve poğaçadan oluşan kahvaltımızı yaptık. Kilitbahir'den Gelibolu'ya, oradan da turna gölümüze 2 araç değiştirerek 1 saatte vardık. Göle vardığımızda bizi karşılayan manzara tek kelimeyle muhteşemdi. Gölün çevresindeki tarlalar ve otlaklar baharın mucizevi değişimine ayak uydurarak yeşilin her tonuna bürünmüştü. Masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir doğa, kuş sesleri ve önümüzde sürprizlerle dolu bir göl... Bir balık tutkunu için daha huzur verici ne olabilir ki?
İlk etapta birkaç keyiflik küçük turna almak için her ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Bu defa sezon açılışındaki avın aksine atar atmaz balık yakalayamadık. Bir kaç yer değiştirmemize rağmen ilk yarım saat oltalarımıza vuran olmadı. Yarım saatin sonunda nihayet Yasemin küçük bir turna yakalamayı başardı. Küçük de olsa ilk turna moralimizi düzeltti. İlk balığın Yasemin'in oltasına atlaması ise benim için ayrı bir mutluluktu. İlk balıktan sonra da uzun süre balık alamadık. Bir ay önceki balık bolluğundan eser yoktu. Çeşitli silikon kurtlar ve sahte balıklarla denememize rağmen 3 saat içinde 5 tane küçük turna alabildim. Yasemin ise avın başında yakaladığı ilk turnadan sonra oltasına vuran 2 turnayı da dışarı almayı başaramadı. Oltalarımıza vuran turnaların hepsi küçük olduğu için fotoğrafladıktan sonra zaten salıveriyorduk ama şayet büyük bir turna yakalayabilirsek Yasemin'in balık sözü verdiği komşusu Ayşe Teyze'ye götürmeyi planlıyorduk.
Av benim için gayet keyifli geçiyordu. Balık az da olsa böyle güzel bir doğada avlanmak benim için her zaman keyiflidir. Tek korkum Yasemin'in sıkılıp balıktan soğumasıydı. Bu yüzden kendimden çok onun balık yakalamasını istiyordum. Benim korkumun aksine Yasemin hiç sıkılmışa benzemiyordu. Balık yakalayamasa da gayet neşeli bir şekilde at-çek yapmaya devam ediyordu. Yan yana olta attığımız bir ara Yasemin'in oltasına sağlam bir balık yapıştı. Yasemin'in "yakaladım" diye haykırdığını duyduğum anda suyun dışına hatrı sayılır büyüklükte bir turna fırladı. O an içimi bir mutluluk ve heyecan sardı. O turnayı kaçırmadan dışarı almalıydık. Ne kadar doğru yaptım bilmiyorum ama işi garantiye almak için oltayı Yasemin'den alıp mücadeleye başladım. Balığı zorlanmadan kıyıya yanaştırdıktan sonra ayakkabılarımın ıslanması pahasına su kenarına inip balığı elimle dışarı aldım. O anki mutluluğumu tarif bile edemiyordum. Daha önce çok sefer bunun gibi ve daha büyük turnalar yakalamıştım ama bu balığın değeri ayrıydı. Bu balık Yasemin'in trofesiydi. Hayat arkadaşım da bir trofeci olmuştu artık. Gelecekte beraber yaptığımız avlarda da trofe balıklar yakalamaya devam edecekti belki de. Tıpkı bugünkü gibi benim boş döndüğüm günlerde onun yakaladığı balıklarla mutlu olacaktık. Bir ömrü paylaşmanın daha güzel bir yolu olabilir mi?
Yasemin'in yakaladığı yaklaşık 65 cm ve 2 kg'lık turnayla birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra ava devam ettik. Keyfimiz yerine gelmişti. O saatten sonra balık yakalamışım ya da yakalamamışım hiç önemi yoktu. En fazla yarım saat daha olta atıp avı sonlandıracaktık. Hoş bir muhabbet eşliğinde at-çeke devam ederken Yasemin'in oltası ağırlaştı. O "oltam yosuna takıldı" dese de ben misinasının suyun içindeki hareketinden balık yakalamış olduğunu anlayıp sakince çekmesini söyledim. Yasemin "bu balık da büyük galiba" dediğinde balığı görene kadar inanmamıştım. 10 m kadar önümüzde yüzeye çıkan balık Yasemin'in son yakaladığı turnadan biraz küçüktü. Bu defa müdahale etmeden balıkla mücadeleyi Yasemin'e bıraktım. Yasemin'in ustaca kıyıya getirdiği balığı elimle yakalayarak dışarı aldım.
İkimizde yeniden çocuklar gibi mutlu olduk. Son balıktan sonra bir kaç atış daha yapıp avı sonlandırdık. Yasemin'in peş peşe yakaladığı günün en büyük 2 turnası avın keyfine keyif katmıştı. Bu turnalar sayesinde Yasemin Ayşe Teyze'ye verdiği sözü de tutmuş oldu. Ben Çanakkale'den döndükten sonraki gün Ayşe Teyze'nin oğlu ve geliniyle birlikte güzel bir ziyafet çekmişler. Bu yazıyı kaleme aldığım şu günlerde tatlı bir telaş içerisindeyim. Yasemin'le bir ömür boyu ayrılmamak üzere hayatlarımızı birleştirmemize bir kaç gün kaldı. Mutlu bir evliliğin eşlerin birbirleriyle arkadaş olmasından geçtiğine inanmışımdır hep. Şükürler olsun ki hayat arkadaşımı buldum. Darısı tüm bekar dostlarımın başına...
Daha önce hiç balık yakalamamış birisine balıkçılığı sevdirmek istiyorsanız biraz dikkatli olmanız gerekir. Aksi halde o kişiye balıkçılığı sevdirmek yerine nefret etmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin, ilk defa balığa gelen birisine, balık yakalama ihtimalinin çok düşük olduğu bir günde lüfere at-çek yaptırmak risklidir. İlk avında gün boyu at-çek yaptığı halde tek bir balık bile göremeden dönen kişinin şevki kırılabilir. Öte yandan ilk avında bolca balık yakalayarak eğlenen kişi ise şevklenip ilk fırsatta tekrar balık tutmak ister. Bu yüzden yeni başlayanlara balıkçılığı sevdirmek için nispeten kolay avlar seçilmelidir. Ben de Yasemin'de aynı taktiği uyguladım. İlk balık avında onu öyle bir yere götürdüm ki akşam balıktan dönerken söylediği ilk sözler "bana da bir olta alalım" ve "bir daha ne zaman balık tutarız" oldu.
Yasemin'i balığa götürdüğüm yer Gelibolu yarımadasında içi turna dolu doğa harikası bir göldü. 2013 turna sezonunun açıldığı gün, pırıl pırıl bir havada balık tutacağımız yere vardık. Olta atmak için seçtiğim yer gölün karanın içine sokulduğu dar koylardan biriydi. Suların yüksek olduğu bahar aylarında, göl kenarındaki bir çok ağaç suların altında kaldığından, ağaçlık koylar özellikle ufak turnaların saklanması için çok uygun yerler oluşturur. Amacım trofe balık yakalamak yerine Yasemin'e balıkçılığı sevdirmek olduğu için hedefimde nispeten daha bol olan ufak turnalar vardı. Bu yüzden ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Yasemin'e bir kez oltanın nasıl atılacağını gösterdikten sonra kendi oltamı atacağım yere gidiyordum ki Yasemin'den heyecan çığlıkları yükseldi. İlk atışında yakaladığı hayatının ilk turnasını havaya kaldırırken kaçırsa da bu heyecan ona yetmişti. Kaçan balıktan sonra şevkle at-çek yapmaya devam etti. Bir kaç atış sonra da ilk turnasını yakaladı. Yakaladığı 40 cm civarındaki balıkla fotoğraflarını çektikten sonra balığı geri saldık. Yüzündeki mutluluğu görünce içimden oldu bu iş dedim. Yasemin'in balıkçılık aşısı tamamdı. O gün ikimiz toplam 30 civarı turnayı fotoğrafladıktan sonra incitmeden suya iade ettik. Geri dönüş yolunda ikimizde gün boyu at-çek turna yakalamaktan yorgun ama mutluyduk.
İlk balık avı tecrübesinden sonra Yasemin'e de bir olta aldık. Kendi oltasıyla Çanakkale iskelesinden bolca izmarit, istavrit ve ispari yakaladı. İkimiz farklı şehirlerdeyken kendi başına balığa gitme cesaretini bile gösterdi. Kendi başına gittiği ilk avda 6 izmarit ve 1 ispari yakalayarak tavalık balığını çıkarmayı başarırken bana da hayallerimin gerçekleşmesinin tadını çıkarmak kaldı.
5 Mayıs pazar günü Yasemin'le bir fırsatını bulup tekrar Gelibolu'ya turnaya gitmeye karar verdik. Sabahın erken saatlerinde Çanakkale-Kilitbahir feribotunda boğazın muhteşem manzarasına karşı çay, simit ve poğaçadan oluşan kahvaltımızı yaptık. Kilitbahir'den Gelibolu'ya, oradan da turna gölümüze 2 araç değiştirerek 1 saatte vardık. Göle vardığımızda bizi karşılayan manzara tek kelimeyle muhteşemdi. Gölün çevresindeki tarlalar ve otlaklar baharın mucizevi değişimine ayak uydurarak yeşilin her tonuna bürünmüştü. Masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir doğa, kuş sesleri ve önümüzde sürprizlerle dolu bir göl... Bir balık tutkunu için daha huzur verici ne olabilir ki?
İlk etapta birkaç keyiflik küçük turna almak için her ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Bu defa sezon açılışındaki avın aksine atar atmaz balık yakalayamadık. Bir kaç yer değiştirmemize rağmen ilk yarım saat oltalarımıza vuran olmadı. Yarım saatin sonunda nihayet Yasemin küçük bir turna yakalamayı başardı. Küçük de olsa ilk turna moralimizi düzeltti. İlk balığın Yasemin'in oltasına atlaması ise benim için ayrı bir mutluluktu. İlk balıktan sonra da uzun süre balık alamadık. Bir ay önceki balık bolluğundan eser yoktu. Çeşitli silikon kurtlar ve sahte balıklarla denememize rağmen 3 saat içinde 5 tane küçük turna alabildim. Yasemin ise avın başında yakaladığı ilk turnadan sonra oltasına vuran 2 turnayı da dışarı almayı başaramadı. Oltalarımıza vuran turnaların hepsi küçük olduğu için fotoğrafladıktan sonra zaten salıveriyorduk ama şayet büyük bir turna yakalayabilirsek Yasemin'in balık sözü verdiği komşusu Ayşe Teyze'ye götürmeyi planlıyorduk.
Av benim için gayet keyifli geçiyordu. Balık az da olsa böyle güzel bir doğada avlanmak benim için her zaman keyiflidir. Tek korkum Yasemin'in sıkılıp balıktan soğumasıydı. Bu yüzden kendimden çok onun balık yakalamasını istiyordum. Benim korkumun aksine Yasemin hiç sıkılmışa benzemiyordu. Balık yakalayamasa da gayet neşeli bir şekilde at-çek yapmaya devam ediyordu. Yan yana olta attığımız bir ara Yasemin'in oltasına sağlam bir balık yapıştı. Yasemin'in "yakaladım" diye haykırdığını duyduğum anda suyun dışına hatrı sayılır büyüklükte bir turna fırladı. O an içimi bir mutluluk ve heyecan sardı. O turnayı kaçırmadan dışarı almalıydık. Ne kadar doğru yaptım bilmiyorum ama işi garantiye almak için oltayı Yasemin'den alıp mücadeleye başladım. Balığı zorlanmadan kıyıya yanaştırdıktan sonra ayakkabılarımın ıslanması pahasına su kenarına inip balığı elimle dışarı aldım. O anki mutluluğumu tarif bile edemiyordum. Daha önce çok sefer bunun gibi ve daha büyük turnalar yakalamıştım ama bu balığın değeri ayrıydı. Bu balık Yasemin'in trofesiydi. Hayat arkadaşım da bir trofeci olmuştu artık. Gelecekte beraber yaptığımız avlarda da trofe balıklar yakalamaya devam edecekti belki de. Tıpkı bugünkü gibi benim boş döndüğüm günlerde onun yakaladığı balıklarla mutlu olacaktık. Bir ömrü paylaşmanın daha güzel bir yolu olabilir mi?
Yasemin'in yakaladığı yaklaşık 65 cm ve 2 kg'lık turnayla birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra ava devam ettik. Keyfimiz yerine gelmişti. O saatten sonra balık yakalamışım ya da yakalamamışım hiç önemi yoktu. En fazla yarım saat daha olta atıp avı sonlandıracaktık. Hoş bir muhabbet eşliğinde at-çeke devam ederken Yasemin'in oltası ağırlaştı. O "oltam yosuna takıldı" dese de ben misinasının suyun içindeki hareketinden balık yakalamış olduğunu anlayıp sakince çekmesini söyledim. Yasemin "bu balık da büyük galiba" dediğinde balığı görene kadar inanmamıştım. 10 m kadar önümüzde yüzeye çıkan balık Yasemin'in son yakaladığı turnadan biraz küçüktü. Bu defa müdahale etmeden balıkla mücadeleyi Yasemin'e bıraktım. Yasemin'in ustaca kıyıya getirdiği balığı elimle yakalayarak dışarı aldım.
İkimizde yeniden çocuklar gibi mutlu olduk. Son balıktan sonra bir kaç atış daha yapıp avı sonlandırdık. Yasemin'in peş peşe yakaladığı günün en büyük 2 turnası avın keyfine keyif katmıştı. Bu turnalar sayesinde Yasemin Ayşe Teyze'ye verdiği sözü de tutmuş oldu. Ben Çanakkale'den döndükten sonraki gün Ayşe Teyze'nin oğlu ve geliniyle birlikte güzel bir ziyafet çekmişler. Bu yazıyı kaleme aldığım şu günlerde tatlı bir telaş içerisindeyim. Yasemin'le bir ömür boyu ayrılmamak üzere hayatlarımızı birleştirmemize bir kaç gün kaldı. Mutlu bir evliliğin eşlerin birbirleriyle arkadaş olmasından geçtiğine inanmışımdır hep. Şükürler olsun ki hayat arkadaşımı buldum. Darısı tüm bekar dostlarımın başına...
9 Nisan 2013 Salı
LRF - Baltabaş Karagöz
Senelik iznimin ilk günlerinde ailemi ziyaret etmek için geldiğim Değirmendere'de gerçekleştirdiğim gece avının tadı damağımda kalmıştı. Otobüse yetişmek zorunda olduğum için 1 saatle sınırlı kalan kısacık avda yakaladığım mırmır ve azman istavritlerle keyifli bir sezon açılışı yapma fırsatı bulmuştum. İzin dönüşünde de 1 günlüğüne uğradığım Değirmendere'de tekrar avlanabileceğim için heyecanlıydım. Bu defa zaman sıkıntısı çekmeden gece yarısına kadar olta atabilecektim. Aynı bereketin devam etmesini umarak hazırlıklarımı yapıp olta atacağım saati beklemeye başladım.
Havanın kararmasına yakın 10 gün önce avlandığım iskelede yerimi aldım. Bir önceki avda olduğu gibi spin takımımın ucuna bağladığım 2 g'lık bir zoka ve pembe renkli silikon kurtla deneyecektim. Bu yöntemle avlandığım her zaman olduğu gibi bu defa da yakalamayı en çok arzuladığım balık mırmırdı. Lezzet bakımından çok iddialı olmasa da spin takımın ucundaki iri bir mırmırla mücadele etmenin keyfine doyum olmaz. Silikon kurtla yakaladığım balıklar arasında mücadele bakımından mırmırla rekabet edebilecek tek balık baltabaş karagözdür. Fakat avlandığım merada baltabaş karagöz popülasyonu düşük olduğu ve nadiren oltaya vurduğu için karagözden yana pek ümidim yoktu.
Hava kararmadan önce yaptığım atışlardan sonuç alamadım. Zaten bu yöntemle iyi sonuç alabilmek için havanın kararması gerektiğini daha önce defalarca kere tecrübe etmiştim. Aslında bunun çok basit bir açıklaması var. Balıklar çoğu zaman belli başlı yemlerle beslenmeye güdülenir. Hedefindeki yem neyse onu arar. Gündüz vakti canlı tekeye çok rağbet eden istavrit, mırmır, ispari, karagöz ve levrek gibi balıklar silikon kurda pek vurmaz. Çünkü hedeflerindeki yem tekedir. Silikon kurtların taklit ettiği midye kurtları gündüz vakti midyelerin arasında gizlendiği halde gece gixlendikleri yerden çıkarak serbest bir şekilde dolaşmaya başlar. Dairevi hareketler yaparak suyun içinde gezinen bu kurtlar bir çok balık türünün iştahını kabartır. Dolayısıyla hedef av haline gelir. Balıkların silikon kurda gece daha çok rağbet etmesi de bundandır.
Hava iyiden iyiye kararınca mola verdiğim ava geri döndüm. Silikon yemimi 5 m kadar önüme sallayıp dibe inmesini bekledikten sonra kah küçük zıplatma hareketleri yaptırıp kah ağır ağır sararak yüzeye doğru çekmeye başladım. Silikon yem yüzeye yaklaşırken ilk vuruş geldi. Yüzeye yakın vurmasından ve mücadele şeklinden tahmin ettiğim gibi hatırı sayılır büyüklükte bir istavriti zorlanmadan dışarı aldım. Ben ilk balığımı kancadan çıkarıp ikinci atışımı yaptığım sıralarda öğleden beri gri bulutlarla kaplı olan gökyüzü yağmur çiselemeye başladı. Bunun bahar mevsiminin özelliği olan uzun süreli bir yağışın başlangıcı olduğunu bildiğim halde moralimi bozmadım. Balık olduktan sonra ıslanmaya değerdi.
İri bir mırmır hayaliyle yaptığım ikinci atışımda da ilk balıkla aynı boyda bir istavrit yakaladım. Anlaşılan önümde güzel bir istavrit sürüsü vardı. Mırmır olmasa da hassas spin takım ve silikon kurtla bu boydaki istavritleri yakalamak da gayet keyifliydi ama yine de mırmır yakalama ihtimalimi arttırmak için yemi dipte daha fazla oyalamaya özen gösteriyordum. Sonraki atışlarımda da peş peşe aynı boyda istavritler yakalamaya devam ettim. Dipte vuran her balıkta mırmır ümidiyle heyecanlansam da her seferinde gelen istavrit oldu. 1,5 saat içinde kovamda epey azman istavrit birikmesine rağmen benim aklım hala mırmırdaydı.
Bu arada avın başından beri çiseleyen yağmur şiddetini arttırmaya başladı. Üzerimdeki kıyafetler yavaş yavaş ıslanıp ağırlaşmasına rağmen ava devam etmeye kararlıydım. Pembe renkli silikon kurdumu bir kez daha salladım. 30 saniye kadar yemin dibe inmesini bekledikten sonra makinemin sarma telini kapatıp aksiyon vermeye başladım. Yemi dipten yarım metre kadar kaldırmıştım ki sağlam bir vuruş aldım. Bu defaki kesinlikle istavrit değildi. Kafa atışlarına bakılırsa çok iri bir mırmır almıştım. Balık durmadan aşağı doğru basıp kaloma alıyordu. Balık o kadar kuvvetli basıyordu ki oltanın ucundakinin mırmır değil de başka bir balık olma olasılığını düşünmeye başlamıştım. Oltanın ucundaki güzel bir baltabaş karagöz olabilirdi mesela. Balığı görmek için can atsam da makinemde 0.22 mm monoflament misina sarılı olduğundan acele etmeden balığın yorulmasını beklemeliydim. Balığı bir kaç kez dipten kaldırdığım halde tekrar aşağı fişekleyip kalama aldı. Nihayet yüzeye yaklaştığında tekrar dibe dalmadan önce bir kaç saniye de olsa suyun içindeki parıltısını gördüm. Kesinlikle mırmırdan daha kalın bir balıktı. Marmara'nın ağır abisi baltabaş karagözdü oltanın ucundaki. Balığı gördükten sonra heyecanım daha da arttı. Aklımdan "ya misinayı dişleyip keserse", "ya iskelenin bacaklarına sararsa" gibi korkular geçtiyse de sakin bir şekilde balıkla mücadele etmeye devam ettim. Nihayet balık yoruldu. Aşağı doğru fişeklemeleri güçsüzleşti, yukarı çekişlerime boyun eğmeye başladı. Ağır ağır sarıp suyun yüzeyine çıkardığımda pes edip yan yattı. Şimdi balığı dışarı almak için bir çözüm düşünmeliydim. Yanımda kepçe yoktu. 0.22 mm misinayla balığı yukarı kaldırmayı denemekse yapılacak son şeydi. 10 m kadar ileride iskelenin karayla birleştiği yerdeki kayalıklara bakıp suyun kenarından balığı elimle alabileceğim bir kayayı gözüme kestirdim. Suyun üstünde yatan balığı ağır ağır kıyıya doğru sürükledikten sonra ıslak kayalar üzerinde kayıp düşmemeye dikkat ederek suyun kenarına indim. Daha önce defalarca kere oltanın ucundaki balığı elimle yakalayarak dışarı çıkarmışlığım olmasına rağmen bu defa baltabaş karagözün vücut formundan dolayı çok zorlandım. Heyecan dolu saniyelerden sonra zorla da olsa ensesinden tutmayı başardığım karagözü dışarı çıkarmayı başardım.
Saatlerdir yağan yağmurun altında sırılsıklam olmuş ama mutlu bir adamdım. Deniz yine cömert davranmıştı bana. Heyecanların, mutlulukların en büyüğünü yaşatıp yüzümü güldürmüştü. Fotoğraf makinesini yağmurdan korumaya özen göstererek yakaladığım karagözle çabucak bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra ava geri döndüm. En fazla 20 dakika daha olta sallayıp bir kaç azman istavrit daha alıp avı sonlandırdım. Ben avdan dönerken de iskelenin dibi balık kaynıyordu ama bir gün için bu kadar balık, bu kadar mutluluk yeterdi bana. Onlar ait oldukları yerde yüzmeye devam etsinler. Kim bilir belki ilerde tanışırız kendileriyle...
Havanın kararmasına yakın 10 gün önce avlandığım iskelede yerimi aldım. Bir önceki avda olduğu gibi spin takımımın ucuna bağladığım 2 g'lık bir zoka ve pembe renkli silikon kurtla deneyecektim. Bu yöntemle avlandığım her zaman olduğu gibi bu defa da yakalamayı en çok arzuladığım balık mırmırdı. Lezzet bakımından çok iddialı olmasa da spin takımın ucundaki iri bir mırmırla mücadele etmenin keyfine doyum olmaz. Silikon kurtla yakaladığım balıklar arasında mücadele bakımından mırmırla rekabet edebilecek tek balık baltabaş karagözdür. Fakat avlandığım merada baltabaş karagöz popülasyonu düşük olduğu ve nadiren oltaya vurduğu için karagözden yana pek ümidim yoktu.
Hava kararmadan önce yaptığım atışlardan sonuç alamadım. Zaten bu yöntemle iyi sonuç alabilmek için havanın kararması gerektiğini daha önce defalarca kere tecrübe etmiştim. Aslında bunun çok basit bir açıklaması var. Balıklar çoğu zaman belli başlı yemlerle beslenmeye güdülenir. Hedefindeki yem neyse onu arar. Gündüz vakti canlı tekeye çok rağbet eden istavrit, mırmır, ispari, karagöz ve levrek gibi balıklar silikon kurda pek vurmaz. Çünkü hedeflerindeki yem tekedir. Silikon kurtların taklit ettiği midye kurtları gündüz vakti midyelerin arasında gizlendiği halde gece gixlendikleri yerden çıkarak serbest bir şekilde dolaşmaya başlar. Dairevi hareketler yaparak suyun içinde gezinen bu kurtlar bir çok balık türünün iştahını kabartır. Dolayısıyla hedef av haline gelir. Balıkların silikon kurda gece daha çok rağbet etmesi de bundandır.
Hava iyiden iyiye kararınca mola verdiğim ava geri döndüm. Silikon yemimi 5 m kadar önüme sallayıp dibe inmesini bekledikten sonra kah küçük zıplatma hareketleri yaptırıp kah ağır ağır sararak yüzeye doğru çekmeye başladım. Silikon yem yüzeye yaklaşırken ilk vuruş geldi. Yüzeye yakın vurmasından ve mücadele şeklinden tahmin ettiğim gibi hatırı sayılır büyüklükte bir istavriti zorlanmadan dışarı aldım. Ben ilk balığımı kancadan çıkarıp ikinci atışımı yaptığım sıralarda öğleden beri gri bulutlarla kaplı olan gökyüzü yağmur çiselemeye başladı. Bunun bahar mevsiminin özelliği olan uzun süreli bir yağışın başlangıcı olduğunu bildiğim halde moralimi bozmadım. Balık olduktan sonra ıslanmaya değerdi.
Bu arada avın başından beri çiseleyen yağmur şiddetini arttırmaya başladı. Üzerimdeki kıyafetler yavaş yavaş ıslanıp ağırlaşmasına rağmen ava devam etmeye kararlıydım. Pembe renkli silikon kurdumu bir kez daha salladım. 30 saniye kadar yemin dibe inmesini bekledikten sonra makinemin sarma telini kapatıp aksiyon vermeye başladım. Yemi dipten yarım metre kadar kaldırmıştım ki sağlam bir vuruş aldım. Bu defaki kesinlikle istavrit değildi. Kafa atışlarına bakılırsa çok iri bir mırmır almıştım. Balık durmadan aşağı doğru basıp kaloma alıyordu. Balık o kadar kuvvetli basıyordu ki oltanın ucundakinin mırmır değil de başka bir balık olma olasılığını düşünmeye başlamıştım. Oltanın ucundaki güzel bir baltabaş karagöz olabilirdi mesela. Balığı görmek için can atsam da makinemde 0.22 mm monoflament misina sarılı olduğundan acele etmeden balığın yorulmasını beklemeliydim. Balığı bir kaç kez dipten kaldırdığım halde tekrar aşağı fişekleyip kalama aldı. Nihayet yüzeye yaklaştığında tekrar dibe dalmadan önce bir kaç saniye de olsa suyun içindeki parıltısını gördüm. Kesinlikle mırmırdan daha kalın bir balıktı. Marmara'nın ağır abisi baltabaş karagözdü oltanın ucundaki. Balığı gördükten sonra heyecanım daha da arttı. Aklımdan "ya misinayı dişleyip keserse", "ya iskelenin bacaklarına sararsa" gibi korkular geçtiyse de sakin bir şekilde balıkla mücadele etmeye devam ettim. Nihayet balık yoruldu. Aşağı doğru fişeklemeleri güçsüzleşti, yukarı çekişlerime boyun eğmeye başladı. Ağır ağır sarıp suyun yüzeyine çıkardığımda pes edip yan yattı. Şimdi balığı dışarı almak için bir çözüm düşünmeliydim. Yanımda kepçe yoktu. 0.22 mm misinayla balığı yukarı kaldırmayı denemekse yapılacak son şeydi. 10 m kadar ileride iskelenin karayla birleştiği yerdeki kayalıklara bakıp suyun kenarından balığı elimle alabileceğim bir kayayı gözüme kestirdim. Suyun üstünde yatan balığı ağır ağır kıyıya doğru sürükledikten sonra ıslak kayalar üzerinde kayıp düşmemeye dikkat ederek suyun kenarına indim. Daha önce defalarca kere oltanın ucundaki balığı elimle yakalayarak dışarı çıkarmışlığım olmasına rağmen bu defa baltabaş karagözün vücut formundan dolayı çok zorlandım. Heyecan dolu saniyelerden sonra zorla da olsa ensesinden tutmayı başardığım karagözü dışarı çıkarmayı başardım.
Saatlerdir yağan yağmurun altında sırılsıklam olmuş ama mutlu bir adamdım. Deniz yine cömert davranmıştı bana. Heyecanların, mutlulukların en büyüğünü yaşatıp yüzümü güldürmüştü. Fotoğraf makinesini yağmurdan korumaya özen göstererek yakaladığım karagözle çabucak bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra ava geri döndüm. En fazla 20 dakika daha olta sallayıp bir kaç azman istavrit daha alıp avı sonlandırdım. Ben avdan dönerken de iskelenin dibi balık kaynıyordu ama bir gün için bu kadar balık, bu kadar mutluluk yeterdi bana. Onlar ait oldukları yerde yüzmeye devam etsinler. Kim bilir belki ilerde tanışırız kendileriyle...
7 Nisan 2013 Pazar
Turnalı, Levrekli Bir Gün...
Nihayet beklenen haber geldi. Mart başından beri ara ara denediğim halde sonuç alamadığım için bir hafta öncesinde denemeyi bıraktığım bahar levreği furyası benim meramdaki ilk avını vermişti. Haberi alır almaz içimi bir heyecan dalgası sardı. Geçtiğimiz bahar mevsiminde geçici olarak şehir dışında görevli olduğumdan furyayı kaçırmıştım. Bu sene de 3 ay sürecek olan İstanbul görevimin başlamasına 10 gün kaldığı için Samsun'dan ayrılmadan önce keyifli bir levrek avı yapmayı umuyordum. Bir gece öncesinde merada levrek yakalandığı haberi beni öyle heyecanlandırmıştı ki tüm konsantrasyonumu levreğe vermek için arkadaşlarla önceden planladığım turna avı organizasyonunu iptal etmeyi bile düşünmüştüm. Fakat bu düşüncemden çabuk sıyrıldım. Cumartesi sabahı 04:30'da arkadaşlarımla buluşup 40 km mesafede bulunan daha önce hiç avlanmadığım bir merada öğlene kadar turnaya denedikten sonra eve dönüp levrek için takım hazırlayacak, ardından avda kullanmak üzere teke yakalayacak ve akşam hava kararmadan levrek avına başlayıp gece yarısına kadar levreğe deneyecektim. Balık peşinde uzun ve yorucu bir gün geçirecek olsam da hafta sonu yapacak daha keyifli bir işim yoktu.
Sabah kararlaştırdığımız saatte buluşup turna meramıza vardık. Avlanacağımız mera eski kum ocaklarına yağmur sularının birikmesiyle oluşmuş bir göletti. Sazların arasında kalmış bu ufacık göleti görür görmez içimi bir huzur kapladı. İyi ki gelmişim dedim içimden. Sabahın sessizliği içinde 4 arkadaş dağılıp kamışlarımızın ucuna taktığımız çeşitli sahte yemlerle at-çek yapmaya başladık. Çok geçmeden ilk balık bana geldi. 40 cm olan yasal limitin biraz altındaki bu balık kesinlikle hayatımda yakaladığım en yakışıklı turnaydı. Göletin su şartlarından mı, bitkilerle kaplı dip tabiatından mı bilmem ama balığın renk ve desenleri daha önce yakaladığım turnalardan çok farklıydı. Doğa harikası bu küçük ve hassas göletten yakaladığım balıkları boyuna bakmaksızın salmalıydım. Yakaladığım ilk balığın yemi ölümcül şekilde yutmadığına şükredip çabucak bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra incitmeden suya saldım.
Öğlene kadar göletin çevresini olta atarak dolandık. Tahmin ettiğim gibi çok hassas bir ekosisteme sahip olan göletteki turna popülasyonu az miktarda ve genç balıklardan ibaretti. 4 kişi toplam 9 balık yakalayabildik. Benim oltama vuran 4 balıktan 2 tanesi dışındaki tüm balıklar limit altıydı. Balıkların tamamını geri salmayı istediysek de bir tanesi geri salınamayacak kadar yaralı olduğu için alıkoymak zorunda kaldık. Biz balıkları geri salarken şaşkın gözlerle bizi izleyen diğer amatör balıkçılara da umarım örnek olmuşuzdur. Trofe balık yakalayamasak da muhteşem renklere sahip genç turnalarla birbirinden güzel fotoğraflar çektirme şansı bulduğumuz avdan mutlu bir şekilde döndük.
Öğle saatlerine doğru sonlandırdığımız turna avından döner dönmez yemek yeyip biraz dinlendikten sonra akşamki avın hazırlıklarına başladım. Yerine göre değişmekle birlikte Karadeniz'de bahar levreği biraz nazlıdır. Sahte balığa sonbahardaki kadar iştahlı saldırmaz. Bu dönemde levreğe denerken benim favori yemim iri ve canlı tekedir. Rıhtım ve iskele ayakları gibi nispeten derin yerler dışında canlı tekeyle avlanırken genellikle şamandıralı takım kullanmayı tercih ederim. Eğer uzun atışlar yapmam gerekiyorsa şamandıra seçimim ağır top şamandıralardan yana olur. O gün deneyeceğim mera da çok sığ olduğundan top şamandıra altında 1 m'lik 0.24 mm serbest beden ve ucunda tek kancadan ibaret olan bir takım hazırladıktan sonra teke çıkarmak üzere liman içinde bildiğim sığ ve yosunluk bir bölgeye gittim. 1 saatlik uğraş sonucunda yeterince iri teke yakalayıp akşamki avı beklemeye başladım.
Heyecandan akşam olmak bilmedi. Saat 18:00 gibi vardığım merada, bir gece önce levrek alan arkadaşımla beraber iki kişiydik. Havanın kararmasına yaklaşık 1 saat kala oltalarımızı atıp beklemeye koyulduk. Uzun bir süre oltalara dokunan olmadı. Zaten hava kararmadan balık vuracağını pek tahmin etmiyordum. Ara ara yemleri kontrol etmek ve akıntıdan kayan şamandıraların yerini değiştirmek için oltaları çekmemiz dışında hiç bir hareket yoktu. Levrek avının sabır işi olduğunu bildiğimiz için sabırla bekledik. Saat bir gece önceki levreğin yakalandığı vakti gösterdiğinde dikkatimizi toplayıp ava biraz daha konsantre olduk. Ben oltamı çekip yemimi kontrol ettikten sonra tekrar salladım. Şamandıralarımızın üzerinde fosfor bulunmadığı için oltalar elimizde pür dikkat bekliyorduk. Nihayet arkadaşım ilk vuruşu aldı. Sağlam bir tasma vurup mücadeleye başladığını görünce oltayı bırakıp elime aldığım kepçeyle beklemeye başladım. Kesik kesik kaloma almasına bakılırsa 1 kg civarı bir balıktı. Elimde kepçe, balığı görmeyi beklerken, balıkla mücadele eden arkadaşımın elinde tuttuğu olta birden boşalıverdi. Oltayı çekip kontrol ettiğinde kanca sağlam duruyordu. Balık kancadan kurtulmuştu. Bazen her şeyi doğru yapsak bile balık kaçabiliyor. Bu da balıkçılığın bir cilvesi.
Arkadaşım saatlerce bekledikten sonra oltasına vuran tek levreği kaçırmanın üzüntüsüyle yeni bir yem takıp oltasını salladı. Genelde levrekler sürü halinde dolaştığı için peş peşe oltaya vurma ihtimali yüksektir. Bunu bildiğimiz için her ikimiz de ava daha çok konsantre olduk. Çok geçmeden arkadaşımın oltasına bir balık daha vurdu. Bu sefer de kaçmaması için dua ederek dikkatli bir şekilde kıyıya getirdiği 1 kg civarındaki levreği kepçelemeyi başardık. Arkadaşımı tebrik edip oltamın başına döndüm. Her an oltama bir balık vuracakmış gibi heyecanla bekledim. İkinci balıktan sonra bir süre ikimizin oltalarına da vuran olmadı. Sürünün geçmiş olma ihtimalini düşünerek üzüntü duymaya başladığım sırada kayaların arasına dik bir şekilde sabitlediğim kamışımın ucu eğildi. Yerimden fırlayıp tasmayı taktığımda oltanın ucundaki ağırlığın o tarif edilmez mutluluğunu yaşadım. Adrenalin saniyeler içinde tüm vücuduma yayıldı. Kayaların üzerinde dengemi sağlayıp mücadeleye başladım. Balık oltaya yakalanmanın şokuyla fişekleyip bir miktar kaloma aldı. Sakinleşmesini bekledikten sonra ağır ağır sarmaya başladım. Kah fişekleyip kah dinlenerek 2 dk kadar mücadele veren balık sonunda yorulup usulca kepçenin içine girdi.
Balık henüz canlı ve yüzgeçleri açıkken bir kaç fotoğraf çektirip kafam rahatlamış bir şekilde ava döndüm. Fazlasıyla zevkimi almıştım. O dakikadan sonra başka balık vurmasa da olurdu ama oltayı atar atmaz bir balık daha yapıştı. Birinci balığın heyecanı geçmeden yeni bir heyecan dalgası sardı vücudumu. Bu defa daha sakin bir şekilde tadını çıkara çıkara mücadele ettim. Balık kaçsa bile üzülmeyecek kadar kafam rahattı. Aslına bakarsanız sağlam ağız yapısı ve sakin karakterinden dolayı levreğin kancadan kurtulma ihtimali çok düşüktür. Doğru kanca seçimiyle bu ihtimal çok daha aşağılara çekilebilir. Nitekim çok güvendiğim kancam beni utandırmadı. İlk yakaladığım balıkla hemen hemen aynı boydaki ikinci balığı da kepçelemeyi başardım. Gece karanlığında saatlerce sabırla beklememin mükafatını almış, güzel bir sezon açılışı yapmıştım. Oltamı, iri ve canlı yeni bir tekeyle yemleyip balıkları aldığım noktaya salladıktan sonra yakaladığım balıklarla fotoğraf çektirme işine koyuldum. İki elimde alt çenelerinden tuttuğum birer levrek ile gülümsüyordum fotoğraf makinesine.
Güneşin doğuşuna sazların arasında gizlenmiş cennet bahçesini andıran ufacık bir gölet kıyısında, batışına ise ciğerlerimi iyot kokusuyla doldurduğum en sakin ruh haline bürünmüş Karadeniz kıyısında şahit oldum. Omzumda sırt çantam ellerimde kova, olta ve kepçeyle karanlık kıyıdan yürürken sahip olduğumuz bu güzellikleri görebildiğim için Allah'a bir kez daha şükrettim.
Sabah kararlaştırdığımız saatte buluşup turna meramıza vardık. Avlanacağımız mera eski kum ocaklarına yağmur sularının birikmesiyle oluşmuş bir göletti. Sazların arasında kalmış bu ufacık göleti görür görmez içimi bir huzur kapladı. İyi ki gelmişim dedim içimden. Sabahın sessizliği içinde 4 arkadaş dağılıp kamışlarımızın ucuna taktığımız çeşitli sahte yemlerle at-çek yapmaya başladık. Çok geçmeden ilk balık bana geldi. 40 cm olan yasal limitin biraz altındaki bu balık kesinlikle hayatımda yakaladığım en yakışıklı turnaydı. Göletin su şartlarından mı, bitkilerle kaplı dip tabiatından mı bilmem ama balığın renk ve desenleri daha önce yakaladığım turnalardan çok farklıydı. Doğa harikası bu küçük ve hassas göletten yakaladığım balıkları boyuna bakmaksızın salmalıydım. Yakaladığım ilk balığın yemi ölümcül şekilde yutmadığına şükredip çabucak bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra incitmeden suya saldım.
Öğle saatlerine doğru sonlandırdığımız turna avından döner dönmez yemek yeyip biraz dinlendikten sonra akşamki avın hazırlıklarına başladım. Yerine göre değişmekle birlikte Karadeniz'de bahar levreği biraz nazlıdır. Sahte balığa sonbahardaki kadar iştahlı saldırmaz. Bu dönemde levreğe denerken benim favori yemim iri ve canlı tekedir. Rıhtım ve iskele ayakları gibi nispeten derin yerler dışında canlı tekeyle avlanırken genellikle şamandıralı takım kullanmayı tercih ederim. Eğer uzun atışlar yapmam gerekiyorsa şamandıra seçimim ağır top şamandıralardan yana olur. O gün deneyeceğim mera da çok sığ olduğundan top şamandıra altında 1 m'lik 0.24 mm serbest beden ve ucunda tek kancadan ibaret olan bir takım hazırladıktan sonra teke çıkarmak üzere liman içinde bildiğim sığ ve yosunluk bir bölgeye gittim. 1 saatlik uğraş sonucunda yeterince iri teke yakalayıp akşamki avı beklemeye başladım.
Heyecandan akşam olmak bilmedi. Saat 18:00 gibi vardığım merada, bir gece önce levrek alan arkadaşımla beraber iki kişiydik. Havanın kararmasına yaklaşık 1 saat kala oltalarımızı atıp beklemeye koyulduk. Uzun bir süre oltalara dokunan olmadı. Zaten hava kararmadan balık vuracağını pek tahmin etmiyordum. Ara ara yemleri kontrol etmek ve akıntıdan kayan şamandıraların yerini değiştirmek için oltaları çekmemiz dışında hiç bir hareket yoktu. Levrek avının sabır işi olduğunu bildiğimiz için sabırla bekledik. Saat bir gece önceki levreğin yakalandığı vakti gösterdiğinde dikkatimizi toplayıp ava biraz daha konsantre olduk. Ben oltamı çekip yemimi kontrol ettikten sonra tekrar salladım. Şamandıralarımızın üzerinde fosfor bulunmadığı için oltalar elimizde pür dikkat bekliyorduk. Nihayet arkadaşım ilk vuruşu aldı. Sağlam bir tasma vurup mücadeleye başladığını görünce oltayı bırakıp elime aldığım kepçeyle beklemeye başladım. Kesik kesik kaloma almasına bakılırsa 1 kg civarı bir balıktı. Elimde kepçe, balığı görmeyi beklerken, balıkla mücadele eden arkadaşımın elinde tuttuğu olta birden boşalıverdi. Oltayı çekip kontrol ettiğinde kanca sağlam duruyordu. Balık kancadan kurtulmuştu. Bazen her şeyi doğru yapsak bile balık kaçabiliyor. Bu da balıkçılığın bir cilvesi.
Arkadaşım saatlerce bekledikten sonra oltasına vuran tek levreği kaçırmanın üzüntüsüyle yeni bir yem takıp oltasını salladı. Genelde levrekler sürü halinde dolaştığı için peş peşe oltaya vurma ihtimali yüksektir. Bunu bildiğimiz için her ikimiz de ava daha çok konsantre olduk. Çok geçmeden arkadaşımın oltasına bir balık daha vurdu. Bu sefer de kaçmaması için dua ederek dikkatli bir şekilde kıyıya getirdiği 1 kg civarındaki levreği kepçelemeyi başardık. Arkadaşımı tebrik edip oltamın başına döndüm. Her an oltama bir balık vuracakmış gibi heyecanla bekledim. İkinci balıktan sonra bir süre ikimizin oltalarına da vuran olmadı. Sürünün geçmiş olma ihtimalini düşünerek üzüntü duymaya başladığım sırada kayaların arasına dik bir şekilde sabitlediğim kamışımın ucu eğildi. Yerimden fırlayıp tasmayı taktığımda oltanın ucundaki ağırlığın o tarif edilmez mutluluğunu yaşadım. Adrenalin saniyeler içinde tüm vücuduma yayıldı. Kayaların üzerinde dengemi sağlayıp mücadeleye başladım. Balık oltaya yakalanmanın şokuyla fişekleyip bir miktar kaloma aldı. Sakinleşmesini bekledikten sonra ağır ağır sarmaya başladım. Kah fişekleyip kah dinlenerek 2 dk kadar mücadele veren balık sonunda yorulup usulca kepçenin içine girdi.
Balık henüz canlı ve yüzgeçleri açıkken bir kaç fotoğraf çektirip kafam rahatlamış bir şekilde ava döndüm. Fazlasıyla zevkimi almıştım. O dakikadan sonra başka balık vurmasa da olurdu ama oltayı atar atmaz bir balık daha yapıştı. Birinci balığın heyecanı geçmeden yeni bir heyecan dalgası sardı vücudumu. Bu defa daha sakin bir şekilde tadını çıkara çıkara mücadele ettim. Balık kaçsa bile üzülmeyecek kadar kafam rahattı. Aslına bakarsanız sağlam ağız yapısı ve sakin karakterinden dolayı levreğin kancadan kurtulma ihtimali çok düşüktür. Doğru kanca seçimiyle bu ihtimal çok daha aşağılara çekilebilir. Nitekim çok güvendiğim kancam beni utandırmadı. İlk yakaladığım balıkla hemen hemen aynı boydaki ikinci balığı da kepçelemeyi başardım. Gece karanlığında saatlerce sabırla beklememin mükafatını almış, güzel bir sezon açılışı yapmıştım. Oltamı, iri ve canlı yeni bir tekeyle yemleyip balıkları aldığım noktaya salladıktan sonra yakaladığım balıklarla fotoğraf çektirme işine koyuldum. İki elimde alt çenelerinden tuttuğum birer levrek ile gülümsüyordum fotoğraf makinesine.
Güneşin doğuşuna sazların arasında gizlenmiş cennet bahçesini andıran ufacık bir gölet kıyısında, batışına ise ciğerlerimi iyot kokusuyla doldurduğum en sakin ruh haline bürünmüş Karadeniz kıyısında şahit oldum. Omzumda sırt çantam ellerimde kova, olta ve kepçeyle karanlık kıyıdan yürürken sahip olduğumuz bu güzellikleri görebildiğim için Allah'a bir kez daha şükrettim.
29 Mart 2013 Cuma
LRF - Bahar Bereketi
Baharın gelişine hiç bu kadar sevinmemiştim. Kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmak gibi kötü bir üne sahip olan Mart ayının da çıkmasıyla birlikte bahar mevsimi kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Baharın gelmesiyle birlikte karadaki mucizevi değişimin bir benzeri de denizin altında yaşanıyor. Havanın ısınması, çiçeklerin açması, parkların rengarenk lalelerle bezenmesi bir yana beni asıl sevindiren denizin altındaki değişim oldu. Yaklaşık 3 aydır balıktan uzak kalışımın sıkıntısını geçtiğimiz günlerde Samsun'da gerçekleştirdiğim keyifli zargana avıyla atmıştım. Mart ayının son günlerine denk gelen senelik iznimin Kocaeli'de ailemle geçireceğim kısmı ise İzmit körfezinde av yapmak için güzel bir fırsat olabilirdi. Özellikle son bir kaç yıldır bahar ayları İzmit körfezinde son derece bereketli geçiyor. Bu berekette, arıtma tesislerinin kurulmasıyla birlikte körfez sularının temizlenmesinin ve körfezde gırgır avcılığına getirilen yasağın etkili olduğunu düşünüyorum.
Bir önceki sene Mart sonlarına doğru Gölcük'te 2.5 g'lık zokayla aksiyon verdiğim silikon kurtlarla bereketli azman istavrit avları yapmıştım. Hatta kısa bir dönemle sınırlı kalan denemelerimde aynı yöntemle bir kaç iri mırmır ve baltabaş karagöz yakalama şansı da bulmuştum. Sadece iki gününü Kocaeli'de geçirebilecek olsam da bu seneki iznim de geçen sene güzel balık aldığım döneme denk geldiği için heyecanlıydım. Kocaeli'deki iznimin ilk gününü olta atmadan, işlerimi halletmeye ve ailemle ilgilenmeye ayırdım. İkinci günün akşamı ise 10:30'daki otobüs saatimden önce olta atmak için 1-2 saat vaktim kalmıştı. Bu vakit aralığında bir önceki sene aynı dönemde yaptığım avlardan edindiğim tecrübelere istinaden hafif zokalar ve silikon kurtlarla deneme yapmaya karar verdim.. Hedefimde her biri 200-500 g arasında değişen bu bölgeye özgü azman istavritler vardı. Eğer şanslıysam aynı yöntemle iri bir mırmır, karagöz ya da levrek de yakalayabilirdim. Her balık değerlidir ama ne zaman bu bölgede aynı yöntemle avlansam gönlümden iri bir mırmır yakalamak geçer.
Otobüs saatinden önceki hazırlanma zamanımı da hesaba katarsam balıkta oyalanmak için 1-1.5 saatlik bir vaktim vardı. Bu bölgede balığın hangi saatte vurmaya başlayacağı belli olmadığından bu süre zarfında güzel bir şeyler yakalayabilmeyi umuyordum. Akşam hava karardıktan sonra saat 8 gibi önceden verim aldığım bir iskeleden olta atmaya başladım. Pembe renkli silikon kurta aksiyon vermek için kullandığım zokamı kıvrık palalı bir kancaya 1.5 g'lık kıstırma kurşun ilave ederek kendim hazırlamıştım. Aklımda azman istavritten çok mırmır olduğu için silikon kurtu dibe yakın yüzdürerek aksiyon veriyordum. Henüz ikinci atışımı yapmıştım ki sağlam bir vuruş aldım. Oltanın ucundaki balığın kafa atışlarından istavrit olmadığını hemen anladım. Kısa bir mücadeleden sonra güzel bir mırmır tüm asaletiyle suyun üstünde yatıyordu. Kepçe kullanmaya gerek görmeden balığı dikkatli bir şekilde iskeleye aldım. Vaktim çok kısıtlı olduğu için balıkla çabucak bir kaç fotoğraf çektirip tekrar oltamı salladım. Balıksız geçen uzun kış aylarından sonra bu fırsatı iyi değerlendirmeliydim. Bu arada ilk balıktan sonra kendi hazırladığım 1.5 g'lık zokaya bir kıstırma daha ilave ederek 3 g'a dönüştürdüm. Amacım silikonu daha kolay dibe indirerek dipte aksiyon vermekti. Bir kaç atış sonra dipte sağlam bir vuruş daha aldım. Şansıma ikinci balık da ilk yakaladığım balık gibi 600 g civarı bir mırmırdı. Peş peşe iki mırmır yakaladığıma göre dipte kalabalık bir sürü olmalıydı. İçimden bir ses bu avın bereketli geçeceğini söylüyordu.
Üçüncü vuruşta yakaladığım balık sert kafa darbeleri vurmak yerine düz bir şekilde sağa sola yüzüyordu. Mırmır olmadığı belliydi. Mücadele şeklinden anladığım gibi 250 g civarı yakışıklı bir azman istavriti zorlanmadan dışarı aldım. 15 dk içinde 3 güzel balık yakalamanın verdiği keyifle ava devam ettim. Dördüncü vuruş diğerlerinden çok daha kuvvetli oldu. Kaloma açmasına bakılırsa oltanın ucundaki çok iri bir mırmır, eşkina ya da karagözdü. Birkaç fişeklemenin ardından yorulup yüzeye yaklaşan balık gücünü toplayıp tekrar dibe fişeklediyse de sonunda iyice yorulan balığı yüzeye çıkararıp kepçelemeyi başardım. 800-900 g arası koca kafalı bir mırmırdı bu. Dördüncü balıktan sonra keyfim iyice yerine gelmişti. Çok kısa süre içinde 3 iri mırmır ve 1 azman istavrit almıştım. Artık yarım saat daha olta atıp avdan gönül rahatlığıyla dönebilirdim.
Bir önceki sene Mart sonlarına doğru Gölcük'te 2.5 g'lık zokayla aksiyon verdiğim silikon kurtlarla bereketli azman istavrit avları yapmıştım. Hatta kısa bir dönemle sınırlı kalan denemelerimde aynı yöntemle bir kaç iri mırmır ve baltabaş karagöz yakalama şansı da bulmuştum. Sadece iki gününü Kocaeli'de geçirebilecek olsam da bu seneki iznim de geçen sene güzel balık aldığım döneme denk geldiği için heyecanlıydım. Kocaeli'deki iznimin ilk gününü olta atmadan, işlerimi halletmeye ve ailemle ilgilenmeye ayırdım. İkinci günün akşamı ise 10:30'daki otobüs saatimden önce olta atmak için 1-2 saat vaktim kalmıştı. Bu vakit aralığında bir önceki sene aynı dönemde yaptığım avlardan edindiğim tecrübelere istinaden hafif zokalar ve silikon kurtlarla deneme yapmaya karar verdim.. Hedefimde her biri 200-500 g arasında değişen bu bölgeye özgü azman istavritler vardı. Eğer şanslıysam aynı yöntemle iri bir mırmır, karagöz ya da levrek de yakalayabilirdim. Her balık değerlidir ama ne zaman bu bölgede aynı yöntemle avlansam gönlümden iri bir mırmır yakalamak geçer.
Otobüs saatinden önceki hazırlanma zamanımı da hesaba katarsam balıkta oyalanmak için 1-1.5 saatlik bir vaktim vardı. Bu bölgede balığın hangi saatte vurmaya başlayacağı belli olmadığından bu süre zarfında güzel bir şeyler yakalayabilmeyi umuyordum. Akşam hava karardıktan sonra saat 8 gibi önceden verim aldığım bir iskeleden olta atmaya başladım. Pembe renkli silikon kurta aksiyon vermek için kullandığım zokamı kıvrık palalı bir kancaya 1.5 g'lık kıstırma kurşun ilave ederek kendim hazırlamıştım. Aklımda azman istavritten çok mırmır olduğu için silikon kurtu dibe yakın yüzdürerek aksiyon veriyordum. Henüz ikinci atışımı yapmıştım ki sağlam bir vuruş aldım. Oltanın ucundaki balığın kafa atışlarından istavrit olmadığını hemen anladım. Kısa bir mücadeleden sonra güzel bir mırmır tüm asaletiyle suyun üstünde yatıyordu. Kepçe kullanmaya gerek görmeden balığı dikkatli bir şekilde iskeleye aldım. Vaktim çok kısıtlı olduğu için balıkla çabucak bir kaç fotoğraf çektirip tekrar oltamı salladım. Balıksız geçen uzun kış aylarından sonra bu fırsatı iyi değerlendirmeliydim. Bu arada ilk balıktan sonra kendi hazırladığım 1.5 g'lık zokaya bir kıstırma daha ilave ederek 3 g'a dönüştürdüm. Amacım silikonu daha kolay dibe indirerek dipte aksiyon vermekti. Bir kaç atış sonra dipte sağlam bir vuruş daha aldım. Şansıma ikinci balık da ilk yakaladığım balık gibi 600 g civarı bir mırmırdı. Peş peşe iki mırmır yakaladığıma göre dipte kalabalık bir sürü olmalıydı. İçimden bir ses bu avın bereketli geçeceğini söylüyordu.
Üçüncü vuruşta yakaladığım balık sert kafa darbeleri vurmak yerine düz bir şekilde sağa sola yüzüyordu. Mırmır olmadığı belliydi. Mücadele şeklinden anladığım gibi 250 g civarı yakışıklı bir azman istavriti zorlanmadan dışarı aldım. 15 dk içinde 3 güzel balık yakalamanın verdiği keyifle ava devam ettim. Dördüncü vuruş diğerlerinden çok daha kuvvetli oldu. Kaloma açmasına bakılırsa oltanın ucundaki çok iri bir mırmır, eşkina ya da karagözdü. Birkaç fişeklemenin ardından yorulup yüzeye yaklaşan balık gücünü toplayıp tekrar dibe fişeklediyse de sonunda iyice yorulan balığı yüzeye çıkararıp kepçelemeyi başardım. 800-900 g arası koca kafalı bir mırmırdı bu. Dördüncü balıktan sonra keyfim iyice yerine gelmişti. Çok kısa süre içinde 3 iri mırmır ve 1 azman istavrit almıştım. Artık yarım saat daha olta atıp avdan gönül rahatlığıyla dönebilirdim.
Son yarım saat içinde 4 azman istavrit daha yakalayıp avı sonlandırdım. İlk defa LRF yöntemiyle bir avda birden fazla mırmır yakalıyordum. Bu kadar kısa süre içerisinde böylesine keyifli ve bereketli bir av yapmanın verdiği mutlulukla otobüsüme yetişmek üzere evin yolunu tuttum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































