23 Aralık 2013 Pazartesi

Modern Sazancılık...

Geçtiğimiz ay ufacık bir göl keşfettim. Bu göl Türkiye'nin en kalabalık şehirlerinden birinin tam merkezinde. Hafta sonları günde en az 100 kişi olta atıyor burada. Fotoğraftaki 14.6 kg'lik pullu sazan geçtiğimiz ay bu ufacık gölette yakalandı. Bu boydaki trofe sazanlar her gün yakalanıyor bu gölette. Ne demek istediğimi hemen anladınız değil mi? Bu gölette yakalanan balığı incitmeden geri salmak herkesin uyguladığı bir adet olmuş. Yasakla değil. Cezayla değil. Geleceğini düşünen bilinçli ve başarılı oltacılar her zaman avlandıkları bu göleti koruyarak, örnek olarak, yabancıları uyararak yerleştirmişler bu bilinci. Bindiği dalı kesmemesini öğretmişler herkese. Bu gölette turnaya olta atarken de gözümün önünde 7 ve 9 kg'lik 2 sazan yakalandı. Video ve fotoğraf çekimi yapılıp balıklar tartıldıktan sonra incitmeden suya salındılar. Hayretler içinde kaldım. Kendimi bir an Almanya'da gibi hissettim. Başka yolu yok arkadaşlar bunun. Limitler dahilinde bile olsa adam başı 5 tane anaç sazanı alıkoyup, çamurun içinde fotoğraflayarak olmaz bu işler. Bu bilinç oluşmazsa şanslı olanlarımız hariç ömrümüz boyunca trofe balık hayaliyle yaşar dururuz. Turna, sazan ve yayın gibi uzun ömürlü, yavaş büyüyen, hassas sulak alanlarda yaşayan balıkları alıkoymamalıyız. Yemek için pekala kısa ömürlü ve sayıca bol olan türler seçilebilir. Bu balığı yakaladıktan sonra incitmeden geri salan Akif Mergan arkadaşımızı canı gönülden tebrik ediyorum. Helal olsun. Delikanlı balıkçı böyle olur...


22 Aralık 2013 Pazar

Okuma Hellios HXG - 35

Uzun zamandır gerçekleştirdiğim spin avlarına ait fotoğraflarda beni Okuma Trio 40 S makine ile görmeye alışıksınız. Şükürler olsun ki 2 senedir sorunsuz kullandığım Trio 40 S ile çok keyifli ve bereketli avlar yapma fırsatım oldu. Benim gibi yoğun av yapan ve avdan sonra makineyi tatlı su ile yıkamaya üşenecek kadar tembel biri için bile fazlasıyla dayanıklı bir makine. 2 sene içinde yaptığım yüzlerce ava rağmen halen tıkır tıkır çalışan Trio 40 S makinemi bundan sonra eşim kullanacak. Benim yeni spin makinem ise Okuma Helios HXG - 35. Türkiye'ye yeni gelen bu makine ile Okuma çıtayı biraz yükseltmişe benziyor. Uzun elyaflı karbon fiber teknolojisi ve alüminyum pirinç dişli sisteminin kullanıldığı Helios, standart grafit çerçeveli makinelerden daha hafif ve dayanıklı hale gelmiş. Hellios HXG - 35'in toplam ağırlığı 250 gram. AR-C kafa, 5:0:1 devir oranı, 8+1 paslanmaz çelik rulman, 5.9 kg drag gücü ve 1 turda 73.7 cm misina sarım hızı ile üstün özellikli bir spin makinesi. Ben spin makinesi seçiminde teknik özelliklerin yanında şıklığa da çok önem veririm. Yerde fotoğrafladığım balıkların yanına referans olması için pet şişe gibi objeler yerine avda kullandığım kamış ve makineyi koymayı tercih ettiğim için makinenin göze hitap etmesine özen gösteririm. Helios şıklık konusunda da benden tam not aldı. Umarım yeni sezonda eski makinemle olduğu gibi Helios ile de keyifli ve bereketli avlar yapma fırsatı bulabilirim...

Okuma Helios HXG -  35

Aşağıda da emektar makinem Okuma Trio 40 S ile yaptığım avlara ait bazı fotoğrafları paylaşıyorum...









Kanca Çıkartma Aparatı

Yeni sezonda yakaladığım turnaların tamamını zarar vermeden suya iade etme kararı aldıktan sonra sahte yemi yutan turnaları ölümcül şekilde yaralamadan nasıl kancadan kurtaracağımı düşünmeye başlamıştım. Bu iş için kullanılan penselerin yanında çeşitli kanca çıkartma aparatlarının da olduğunu bildiğim halde daha önce hiç kullanma fırsatım olmadı. Havaların çok soğuk ve turna sezonunun kapalı olduğu şu günlerde çoğu amatör balıkçı gibi ben de yeni sezonda kullanacağım malzemeleri toplayarak oyalanıyorum. Bu sefer yeni edindiğim malzemelerin arasına 2 adet de kanca çıkartma aparatı ekledim. Bu aparatlardan bir tanesini küçük ağızlı balıklar için diğerini ise turna, levrek gibi büyük ağızlı balıklar için kullanmayı düşünüyorum. Umarım yeni sezonda çokça balığı incitmeden suya iade etme mutluluğuna erişebilirim...



Sportif Balıkçılık Ruhu

Geçtiğimiz günlerde Hollanda'da bulunan St. Lawrence nehrinde 2 gün arayla farklı balıkçılar tarafından 2 potansiyel dünya rekoru turna yakalandıktan sonra incitmeden geri salınmış. Geri salınan 130 ve 132 cm'lik turnaların yaklaşık ağırlığı 25'er kiloymuş. Geri salınan bir dünya rekoru demek dünya rekorunun her geçen gün biraz daha gelişmesi demek. Aynı şey kişisel rekorlar için de geçerli. Bugün saldığımız hayatımızın en büyük balığı gelecek sene yeni kişisel rekorumuz olabilir. Turna ve sazan gibi uzun ömürlü ve yavaş büyüyen balıkları lütfen alıkoymayalım. Avdan eve bir şeyler götürmek istiyorsak bu pekala güzel çekilmiş bir kaç fotoğraf veya video kaydı olabilir...

http://www.outdoorhub.com/news/two-new-potential-world-record-muskie-caught-released/



20 Aralık 2013 Cuma

Yakala & Bırak Kültürü Üzerine...

1 Haziran 2013'te yakaladığım 102 cm'lik bu turna kıyıdan yakaladığım balıklar arasında beni en fazla zorlayan balık oldu. 15 dakika süren heyecan dolu mücadelenin sonunda hayallerimin turnasına kavuşmanın verdiği mutluluğu tarif etmekte yetersiz kalıyorum. Bu dev balıkla birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra geri saldım demeyi çok isterdim ama maalesef o gün tek düşündüğüm şey balığı elimden kaçırmamak için solungaçlarına sımsıkı yapışmaktı. Bir turnanın bu boyutlara ulaşması için 20 yıl gibi çok uzun bir zaman geçmesi gerekiyor. Her gün yüzlerce insanın olta attığı ufacık bir barajda yakaladığımız balıkları alıkoyduğumuz taktirde bu boyutlarda turnaların yetişmesi neredeyse imkansız. Bunu geç de olsa anladığım için çok mutluyum. Yıllarca hayalini kurduktan sonra yaşadığım şehirden 1000 km uzaktaki bir barajda yakalayabildiğim bu boydaki turnalardan çocuklarımıza da miras bırakabilmek için bundan sonra hiç bir turnayı alıkoymaya karar verdim. Bunu tek başımıza başaramayacağımız ortada. El ele verip bu bilinci, bu kültürü yaymalıyız arkadaşlar. Yeni sezonda birbirinden güzel trofe turnalar yakalayıp, incitmeden geri salmanız dileğiyle...


10 Aralık 2013 Salı

Tekdir ile Uslanmayanın Hakkı...

Samsun'da 2013 lüfer sezonu bitti biteli aklımda tek bir balık vardı. Aslında Samsun'a tayinimin çıktığı 2011 yazından beri aynı balığı yakalamayı hayal ettiğim halde bu zamana kadar peşinden koşmamış, balığın bir şekilde kendiliğinden bana gelmesini beklemiştim. Oysa ki bu balık öyle tembel tembel oturup başka balıkların peşinde koşanların oltasına şans eseri vuracak bir balık değilmiş. Özel ilgi ve alaka beklermiş. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru yem ile sırf kendisi için sabırla bekleyenlerin oltasına vururmuş. Oltaya vurduğu zaman da balıkçının en küçük bir hatasını bulduğu anda affetmez, sağlam olmayan misinaları koparır, zayıf kancaları dümdüz edip kaçarmış. Kolay bir balık değilmiş sizin anlayacağınız.

Karadenizliler bu balığa kötek der. Yıllar önce İzmit körfezinde yakaladığımda adının minekop olduğunu öğrendiğim bu balığa Samsun'da yaşadığım 3 yıl içerisinde ben de kötek der oldum. Aynı balığa Akdeniz Bölgesin'deki balıkçıların verdiği isimse karakulak. Bu ismi solungaç kapağının üzerindeki siyah lekeden alıyor. Kötek denmesinin mantığını ise anlamış değilim. Ziya Paşa bir şiirinde "nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." demiş. 20 kg'a kadar büyüyebilen bu dev balığın ismi bu şiirdeki ile aynı anlamda kullanılmış olabilir mi acaba?

Köteğin öyle tembel tembel evde oturarak, güzel havalarda en yakın sahilden salladığım yemli takımlara vurmayacağını anlamam biraz zaman aldı. Samsun'dan lüfer sürülerinin tamamen çekildiği kasım başından itibaren nicedir hayalini kurduğum Karadeniz'in ağır abisini yakalamanın planlarını yapmaya başladım. Nadir bulunan balıkların avında başarılı olmanın birinci kuralı doğru mera seçimidir. Boşa kürek çekmemek için köteğin yaşam alanlarını araştırıp halen av verdiği meralarda sabırla denemeliydim. Lüfer sezonu boyunca Özkan Gadiş abimle uzun olta çektiğimiz doğal dökmelik meranın üzerinde dolaşırken sürekli mevzu kötekten açılırdı. Ben sordukça Özkan abi anlatır, üzerinde uzun olta çektiğimiz merada yıllar önce yaptığı kötek avlarını, botu sürükleyen, misinaları patlatan dev köteklerin hikayesini dinledikçe heyecanlanırdım.

Daha bir kaç sene öncesine kadar çok bol ve büyük köteklerin avlandığı bu meradaki kötek popülasyonu son bir kaç yıl içinde ciddi biçimde azalmış. Özkan abinin tespitine göre bu azalmanın sebebi doğal dökmeliğin üzerinin dibe takılıp kopan ağlarla örtülmüş olması. Koca koca eşkinalara, köteklere ev sahipliği yapan mağaraların, aç gözlü insanların bıraktığı ağlar yüzünden kapanmış olduğunu öğrenince üzüldüm. Ama yine de deniz canlılarının değişen şartlara ne kadar çabuk uyum sağladığını bildiğim için aynı merada hala güzel kötekler yakalanabileceğinden umutluydum. Hem kim bilir daha ne balıklar vardı bu merada? Uzun oltayla canlı zargana çekerken yakaladığımız levrekleri, Metin Kaptanın zarganasına vuran 1800 g'lık eşkinayı , Özkan abinin anlattığı dişleri dökülmüş tabak gibi isparileri düşününce dökmelikte yemli yapma isteğim daha da arttı.

Derinliği 8-10 metreyi geçmeyen merada küçük bir fırdöndü üzerinde 10 g'lık gezer kurşun ve altında 1 metre köstek ucunda 3 numara çelik kanca olan basit bir takımla denemeye karar verdim. Misina kalınlığı konusunda ise Özkan abi ile bir türlü uyuşamadık. Ben her türlü balık avında kullanılabilecek en ince misinayı kullanmaktan yana olduğum için bu avda 0.28 mm'lik monoflament misinanın yeterli olacağını savundum. Özkan abi'nin şiddetle savunduğu en az 0.35 mm'lik misina fazla kalın olduğu için avcılığı düşüreceğini düşünüyordum. Özkan abiye göre ise benim kullanmayı planladığım 0.28 mm'lik misinanın iri bir kötek karşısında hiç şansı yoktu. Özkan abi haklı olabilirdi. Bu denli kayalık bir merada kötek gibi sert bir balıkla mücadele etmenin zor olacağı kesindi ama ben yine de kendi bildiğim gibi yapmaya karar verdim.

Dökmelik üzerindeki ilk yemli avımız çok hareketli geçti. Botumuzu Özkan abinin belirlediği bir kerterizde 2 adet kaldırım taşıyla sabitledikten sonra kendi hazırladığımız yemli takımları iri boy canlı tekeler ile yemleyip denize koyverdik. Akşam üzeri başlayıp hava karardıktan 1 saat sonra sonlandırdığımız avda bolca ispari ve çok iri sayılmayacak bir kaç eşkina yakaladık. Sadece en iri isparileri ve kancayı yutan eşkinaları alıkoyup onlarca balığı geldikleri yere iade ettik. Özkan abinin misinayı tuttuğu elini aşağı çekecek kadar sağlam asılıp oltadan kurtulan balığın ne olduğunu ise asla öğrenemeyeceğiz. İstediğimiz büyüklükte eşkinalar ve kötekler yakalayamasak da son derece keyifli bir av geçirip umudumuzu sonraki avlara taşıdık.




Yasemin Hanım ve sudan yeni çıkmış balıklar... 

Kasım ayının başında gerçekleştirdiğimiz ilk yemli avımızdan sonra işlerimiz ve hava müsaade ettiği müddetçe aynı merada yemli takımlarla avlanma devam ettik. Çok şükür ki bereketli meramız bizi hiç boş çevirmedi. Halk arasında kakara kukara diye tabir edilen, ispari, izmarit, istavrit gibi çok büyük olmayan karışık balık türleriyle kovalarımızı limitler dahilinde doldurduk. Yazılı hani, eşkina ve lapin gibi güzellikleriyle denizlerimize renk katan türlerin Karadeniz'de bu kadar bol olmasına hem şaşırdık hem de sevindik. Zaman zaman yemli takımlarımız sudayken dökmeliğin üzerinde oynak yapan dev levreklerin cazibesine kapılıp peşlerine düştük. Sonuç olarak kötek hedefiyle çıktığımız yemli avlardan kovalar dolusu balıkla dönmemize rağmen hedefimize ulaşamadık.






1 Aralık Pazar sabahı da güzel havayı fırsat bilip Özkan abi ile yemliye denemeye karar verdik.  Saat 08:00 gibi botumuzun bağlı olduğu liman içinde buluşup avda kullanacağımız tekeleri çıkarttıktan sonra "Vira bismillah!" deyip olta atacağımız dökmeliğe doğru açıldık. Denize açılmadan önce Özkan abi ile ortak bir karar almıştık. Ne olursa olsun kötek hedefimizden şaşmayacaktık. Bundan önceki avlarımızda kısa sürede beklemekten sıkılıp ya kakara kukara yakalamak için yemlerimizi küçültüyor ya da demir toplayıp muhtelif canlı ve sahte yemlerle levreğe sürütme yapıyorduk. Bu defa çok istisnai bir durum olmadığı sürece başka balığa yönelmeyeceğimize söz verip oltalarımızı suyla buluşturduk.

0.28 mm'lik 2 köstekli dip takımımın kancalarını yem kovasındaki en iri tekelerle yemlediğim halde olta suya iner inmez kakara kukaralar yemlere hücum etti. Oltalarımıza ilk gelenler gayet iri bir ispari ve yazılı hani oldu. Her iki balığı da denize salıp ava devam ettik. İri ve canlı teke izmaritleri oltadan uzak tuttuğu halde iri isparilere, yazılı hanilere, iskorpitlere ve yöre halkının govit dediği yassıkafa kayabalıklarına yem olmaktan kurtulamıyordu. Kakara kukaraları oltadan uzak tutmak için her bir kancaya çift teke takarak denemeye başladım. Çift tekeyi takınca kakara kukara vuruşları seyreldi. Bir ara spin kamışımın ucu aşağı doğru yavaşça esnedi. Tasmalamak için kamışın ucunu sertçe kaldırdığımda olta dipte mıhlanıp kaldı. Anlık bir heyecan yaşadıktan sonra oltamın dibe takıldığını anladığım halde kamışın ucunu iyice büküp Özkan abiyi işletmeye karar verdim. Özkan abi heyecanla kepçeye sarıldıktan sonra numara yaptığımı anladı. İkimiz de bastık kahkahayı.

Öğlene doğru yemlerimizi yiyen kakara kukaralardan sıkılmaya başladıysam da kendime verdiğim sözü hatırlayıp sabırla beklemeye devam ettim. Zaten Özkan abinin apartman toplantısı, benim de başka işlerim olduğu için 12:30'da avdan dönmeyi kararlaştırmıştık. Saatimi kontrol ettim. Saat 12:01'i gösterirken yem kovamızda hala epey teke olduğunu fark ettim. Yem tasarrufu yapmamıza gerek yoktu. Kovadaki en iri tekelerden 4 tanesini alıp kancalarımı çifter çifter yemledikten sonra aşağıya sarkıttım. 1-2 dakikalık bir bekleyişten sonra oltamın ucu hafifçe eğildi. Tasmayı vurduğumda olta yine dipte mıhlanıp kaldı. Bu defa dibe takılmamıştı. Hayalini kurduğum balıkla nicedir tatmak istediğim mücadeleye kavuşmuştum nihayet. Tasmayı taktığım andan itibaren kamışımı iki büklüm yapan balık sürekli aşağı doğru basıyordu. Bir süre balığı çekmek yerine makinemden aldığı kalamayla yorulmasını bekledim. 30 saniye boyunca çok hızlı kalama alan balık biraz sakinleşir gibi olunca temkinli bir şekilde çekmeye başladım. Başını yukarı çevirdiğim balığı ağır ağır suyun yüzeyine yaklaştırmaya çalışırken bir kez daha fişekleyip dibe daldı. Fişekleme mesafesinin kısalığından balığın yorulduğu belliydi. Yorulan balığı sakince çekip yüzeye çıkartmayı başardım. Özkan abi yüzeyde hareketsiz yatan balığı kepçeleyip botun içine alınca derin bir "oh!" çektim. Mücadelenin heyecanıyla dizlerim titrerken hayranlıkla kepçenin içinde yatan balığı seyrediyordum. Bembeyaz gövdesinin üzerindeki altın sarısı şeritleri ve yelpaze gibi açtığı yüzgeçleriyle tam da hayallerini kurduğum güzellikte bir kötekti.




Ben bu satırları yazarken hava tahmin siteleri Karadeniz'de tam fırtına ve yer yer 7 metre dalga uyarısı yapıyor. Samsun'a yılın ilk karı yağmaya başladı. Sürekli penceremden sokak lambasının ışığına bakıp düşen kar tanelerinin çoğalmasını ve sokakların beyaza bürünmesini bekliyorum. Bu güzel kış gecesinde soğuğu ve dev dalgaları dert etmesem de aklımın bir köşesinde hep botu sürükleyen kötekler var. Fırtına dininceye kadar sıcacık evimde huzurluyum. Deniz durulduğunda ise soğuktan uyuşan parmaklarla yem takmaya devam...

28 Kasım 2013 Perşembe

Gelibolu Turnaları...

Balıkçılık hayatım boyunca çok sefer yalnız av yapmak zorunda kaldım. Çoğu zaman oltama büyük bir balık takıldığında yanımda kepçe tutacak kimse yoktu. Üç dakika yerine beş dakika uğraşıp tek başıma çıkardım balıklarımı. Issız meralarda avlanırken başıma bir şey gelecek olsa yardım edecek kimsemin olmadığı avlar da yaptım. Çok şükür ki şimdiye kadar balık tutarken büyük bir kaza yaşamadım. Ama bu hiç bir zaman yaşamayacağım anlamına gelmiyor. Özellikle tehlikeli ve ıssız meralarda avlanırken av arkadaşı şart. Her şeyden öte insan bazen sadece konuşmak için bir arkadaşa ihtiyaç duyuyor. Balık tutarken yaşadığı heyecanı paylaşacak birine... Ben avda çok konuşurum mesela. Özellikle de büyük bir balık çekerken susturabilene aşk olsun. Koca balığı sessiz sedasız çekip dışarı alanlara hayret ediyorum.

Eskiden daha sık yalnız av yapardım. Şimdilerde ise mümkün olduğunca yanımda av arkadaşım olmasına özen gösteriyorum. Onca av arkadaşım arasında bir tanesi var ki, onun yeri apayrı benim için. Hayat arkadaşım Yasemin. Bu yaz yakaladığım hayallerimin turnasını ona borçluyum. Hazır söz açılmışken eşime bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Balık tutkuma bu kadar saygılı ve destekleyici olmasaydı, evlendikten sonra balığa çıkabildiğim gün sayısında ciddi bir düşüş olurdu. O bana olan desteğini sürdürdüğü sürece ben de aradaki dengeyi sağlamak için özen gösteriyorum. Tıpkı yakın zamanda eşimin mesaisi devam ederken çıktığım 10 günlük iznimde olduğu gibi. Eşim, mesleğimin senelik izinlerim dışında şehir dışına çıkmama mani olduğunu bildiği için 10 günlük iznim süresince şehir dışında avlanmama müsaade ettiği halde iznimin ilk 5 gününü Samsun'da eşimle birlikte geçirmeyi tercih ettim. İznimden kalan 5 günümde ise yazdan beri hayallerini kurduğum Gelibolu'daki turna avlağıma gitmenin planlarını yapmaya başladım.

Turna sevdasına Samsun'dan atlayıp Gelibolu'ya gitmeyi kafaya koymuştum bir kere ama onca yolu katedip tek başıma av yapmak istemiyordum. Bu seyahati planladığım aylar öncesinden bir çok arkadaşıma teklifte bulunduğum halde kimseden net bir cevap alamamıştım. Sonuçta herkesin işi gücü vardı ve haklı olarak ancak seyahat tarihi yaklaştığı zaman net cevap verebileceklerini söylüyorlardı. İlk başta aklımda kalabalık bir arkadaş gurubuyla av yapmak olduğu halde tarih yaklaştıkça kimseyi bulamayacağımdan korkmaya başladım. Bana eşlik edecek birini bulamazsam seyahati iptal etmek zorunda kalacaktım. Bunu hiç istemediğim için aynı teklifi çeşitli yollarla başka arkadaşlarıma da yapmaya devam ettim. Teklifimi ortaya sunduğum yerlerden biri de Balıkçı Kahvesi idi. Balıkçı Kahvesi benim bir kaç ay önce telefonumda yüklü olan "What's Up" programı üzerinden oluşturduğum bir sohbet grubu. Şimdilik 12 üyesi bulunan Balıkçı Kahvesi'nde günlük av raporlarımızla birlikte fotoğraflarımızı paylaşıyor, av tekniklerine değiniyor, birbirimizin sorularını cevaplıyor, kısacası balık üzerine her şeyden konuşuyoruz. Sevgili Murat Sezal abim de Balıkçı Kahvesi'nin üyelerinden biri. İstanbul'un Avrupa yakasında yaşayan Murat abim çocukluk yıllarından beri denizle iç içe, balıkçı kültürü içinde büyümüş olan usta balıkçılardan. Özellikle denizde spin ve uzun olta ile lüfer avında çok tecrübeli olduğu halde daha önce hiç tatlısu tecrübesi olmamış. Hem bu eksikliğini gidermek istediğinden hem de spin avcılığına olan düşkünlüğünden teklifimi ilk kabul eden Murat abi oldu.

Davet ettiğim arkadaşlarımdan başka gelen çıkmayınca Gelibolu'ya Murat abi ile birlikte gitmeye karar verdik. 29 Ekim Cumhuriyet bayramı gecesi otobüsle Samsun'dan ayrılıp ertesi sabah İstanbul'da indim. Gün boyu İstanbul'daki arkadaşlarımı ziyaret edip avda kullanmak üzere bir kaç parça malzeme aldıktan sonra akşam üzeri, mesaisi biten sevgili dostum Emre Cide'nin Beylerbeyi'ndeki evine konuk oldum. Mutfaktaki hünerlerini bir kez daha gösteren Emre'nin, bir kaç gün evvel Bodrum'da yakaladığı kalamarlar ve evinin önündeki boğaz kıyısından yakaladığı istavritlerle güzel bir ziyafet çektik. Yazdan beri görmediğim Emre ile akşam yemeği üzerine yaptığımız hoş sohbetten sonra saat 22:00 gibi Murat abimle Avrupa yakasında buluşmak üzere yola koyuldum.

Murat abi ile gece yarısına doğru Florya'da buluşup yola çıkmadan önceki son hazırlıklarımızı yapmak üzere Murat abinin iş yerine geçtik. Sütlü kahvelerimizi yudumlarken makineme yeni aldığım 0.28 mm monofilament misinamı sardıktan sonra Murat abinin sahte yemleri arasından turna avı için uygun olanlarını seçtik. Yanımıza alacağımız bir kaç parça malzemeyi de hazırladıktan sonra Gelibolu'ya doğru yola çıktık. Ara sokaklardan geçip ana yola çıktığımızda böbrek üstü bezlerim adrenalin salgılamaya başladı. Yüz küsür kilometre hızla dibine kadar girdiğimiz bir kaç araba ve makas hareketlerinin etkisiyle oturduğum koltuğa yapışıp dua etmeye başladım. Korktuğumu anlayan Murat abinin "merak etme ben eski ralli pilotuyum" sözü de içimi rahatlatmaya yetmedi. Neyse ki çok geçmeden trafik yoğunluğu azalınca yolumuza sabit hızda sakin bir şekilde devam ettik.

Murat abi daha önce çok sefer Gelibolu'da avlanmış, Saros Körfezinin en bakir kıyılarında at-çek yöntemiyle lüferden levreğe, torikten yazılı orkinosa trofe boyda bir çok balık yakalamış. Bazı dönemler hemen her haftasonunu Saroz'da avlanarak geçirdiğinden İstanbul-Gelibolu arasındaki yolu da ezberlemiş. Önceleri farklı balıkların hayaliyle direksiyon salladığı yollardan bu defa turna hayalleri kurarak, eski bereketli avlarımızın anılarını paylaşarak geçtik. Birer kase çorba içmek ve ihtiyaç gidermek için durduğumuz bir sefer dışında mola vermeden 4 saatte Gelibolu'ya ulaştık. Avlanacağımız barajın kıyısına vardığımızda saat sabahın beşiydi. Havanın aydınlanmasına bir saatten fazla zaman vardı. Hem zorlu arazide yürürken önümüzü görebilmek hem de gün boyu dağ bayır dolaşarak olta atabilmemizi sağlayacak enerjiyi depolamak için oturduğumuz koltuklarda hava aydınlanana kadar uyumaya karar verdik.

Nasıl bir uyku uyuduğumuzu az çok tahmin edebilirsiniz. Rüyalarımıza giren turnalar, 10 dakikada bir uyanıp saate bakmalar ile geçen 1 saatin sonunda ikimiz de alarma gerek kalmadan uyandık. Uyandığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Biz son hazırlıklarımızı yaparken yavaş yavaş ağaran gün sislerin ardında saklanan barajı ortaya çıkardı. Artık maceraya hazırdık. İçinde sahte yemlerimiz, çelik kösteklerimiz, fotoğraf makinemiz, pensemiz, şerit metremiz, kumanyamız ve işimize yarayabilecek her türlü malzemenin bulunduğu çantalarımızı yüklenip spin kamışlarımız elimizde su kenarına doğru yürümeye başladık. Amacımız barajın yola uzak kalan kıyısına geçip olta atarak en bakir yerlerine ulaşmaktı. Hedefe ulaşmak için barajın içine doğru uzanan irili ufaklı tepelerin arasında kalan koyları atlamamız gerekiyordu. Bu da yer yer seksen dereceye ulaşan inişli çıkışlı arazide en az 10 kilometre yürümemiz anlamına geliyordu. İki balık tutkunu için bundan daha güzel bir sabah sporu olabilir mi?

Kısa bir yürüyüşten sonra barajın karşı kıyısına geçeceğimiz dar ve sığlık alana ulaştık. Olta atmaya başlayacağımız yere doğru heyecanlı bir şekilde yürüyorduk ki aniden çok yakınımızdan gelen köpek sesleriyle irkildik. Seslerin geldiği yöne baktığımızda hemen önümüzdeki tepenin üzerinde bize bakarak havlayan 2 çoban köpeğini gördük. Murat abi de ben de köpek fobisi olan insanlar değiliz. Hatta Murat abinin bahçesinde beslediği dogo argentino cinsi bir köpeği bile var. Korktuğumuzu belli etmeden yürümeye devam ederken tepenin üzerindeki köpeklerin sayısı 3'e çıktı. Elimize yerden sağlam birer odun alıp gözümüzü, sürekli havlayan köpeklerden ayırmadan yürümeye devam ettik. Derken tepenin üzerindeki köpeklerden bir tanesi bize doğru koşmaya başladı. Murat abinin "Savaş bir tanesi buraya koşuyor, ne yapacağız?" derken sesinin titremesinden ne kadar korktuğu belli oluyordu. Ne yalan söyleyeyim ben de korktum. Ama bu gibi durumlarda yapılacak en son şeyin kaçmak olduğunu bildiğimden elimizdeki odunları ve spin kamışları havaya kaldırıp olduğumuz yerde kalmayı tavsiye ettim. Biz durunca köpek de 10 m ilerimizde durdu. Artık köpeğin havlamalarının arasında çıkardığı korkunç hırıltıyı da duyabiliyorduk. Suyun kenarından yolumuza devam etmek için köpeğe biraz daha yaklaşmamız gerekiyordu. Bunca yolu geldikten sonra bir köpek yüzünden geri dönecek halimiz yoktu. Bir süre hareketsiz bekledikten sonra cesaretimizi toplayıp gözümüzü köpekten ayırmadan yavaşça yolumuza devam ettik. Köpekler arkamızdan havlamaya devam etse de çok şükür ki bir daha saldırma teşebbüsünde bulunmadılar.

Nihayet sığlık alanı geçip olta atılabilecek yerlere ulaştık. Barajın yola yakın kısmında çok vakit harcamak istemediğimizden çantalarımızı sırtımızdan indirmeden bir kaç atış yapıp yolumuza devam ettik. İlk koya ulaştığımızda koyun iç kısmına doğru yaptığım atışlardan birinde 40 cm civarı bir turna yakalayıp incitmeden suya iade ettim. Yakaladığım balık ufak da olsa Murat abiyi heyecanlandırmaya yetmişti. "Koyların içi bu boyda turnalarla dolu, mutlaka yakalarsın sen de." diyerek moral vermeye çalıştım. Bir kaç atış sonra Murat abi de hayatının ilk turnasını sudan çıkarmayı başardı. Limitlerin çok az üzerinde olan ilk turnasıyla birbirinden güzel fotoğraflar çektikten sonra balığı suya iade ettik. Murat abi de siftah yaptığına göre gönül rahatlığıyla dev turnaların dolaştığı bakir yerlere doğru yolumuza devam edebilirdik. Gelibolu yarımadasının tertemiz havasını ciğerlerimize çekip ağaçların arasından kıvrılarak ilerleyen keçi yollarını takip ederek önümüze çıkan ilk tepeyi aşmaya koyulduk.


İlk tepenin ardındaki daracık koya ulaştığımızda suyun kenarına inmeden gözlerimle koyun sığ ve berrak olan bölümünün dibini taradım. Aradığım şeyi görünce kalp atışlarım hızlandı. Dipte yatan 70-80 cm civarındaki turnayı sessizce Murat abiye göstermeye çalışırken hareketlenip bulanık bölgenin içinde kayboldu. Heyecanla suyun kenarına inip aralıksız at-çek yapmaya koyulduk. Turnanın ne kadar obur ve ısrarcı bir balık olduğunu bildiğim için balığın mutlaka ikimizden birinin oltasına vuracağını düşünüyordum. Yanılmışım. 15 dakika boyunca daracık koyun çıkışı dahil her yerine olta attığımız halde ikimiz de vuruş alamayınca çantalarımızı yüklenip bir sonraki tepeyi aşmak üzere yola koyulduk.

Tepeleri aştıkça karşımıza çıkan koylarda kısa süreli denemelerde bulunup nihayet barajın insanların ulaşabileceği en bakir bölgesine ulaşmayı başardık. Sırtımızda çantalarla zorlu arazide yaptığımız 1 saatlik yürüyüşten yorgun düşsek de dev turnaların hayaliyle dinlenmeden at-çek yapmaya koyulduk. Yarım saat kadar çeşitli sahte yemler ile yaptığımız at-çek denemelerinden sonuç alamayınca daha derin bölgelerde denemek için yeni aldığım 20 cm boy ve 38 g ağırlığındaki silikon yılan balığı sahtesi ile denemeye karar verdim. Bu yem ile 2. atışımı gerçekleştirdiğim sırada yanımda olta atan Murat abi "Aldım!" diye bağırdı. Balık oltaya yakalanır yakalanmaz yüzeyde sağlam bir şapırtı koparıp koca gövdesini gösterdikten sonra oltadan kurtulmuş bir şekilde suya daldı. Mücadele çok kısa sürmüştü. Murat abi kaçırdığı balığın üzüntüsüyle oltasını çekerken ben de vakit kaybetmeden oltamın ucundaki 20 cm'lik yılan balığı sahtesini balığın kaçtığı yerin biraz arkasına sallayıp sarmaya başladım. Makineyi bir kaç tur sarmıştım ki beklediğim vuruş geldi. İlk başta balığın ağırlığını tam kestiremesem de 20 cm'lik sahteye saldırdığına göre dev bir turna yakaladığımı düşünerek heyecanlı bir şekilde mücadeleye başladım. Çok zorlanmadan kıyıya getirdiğim balık tahminimden küçük olsa da tatmin edici boydaydı. Yola çıkarken yanımıza kepçe almayı unuttuğumuz için suyun kenarına kadar getirdiğim balığı usulca ensesinden kavrayıp dışarı aldım. 61 cm'lik bu turna büyük ihtimalle Murat abinin kaçırdığı balıktı. Aramızda şakalaşıp günün ilk güzel balığıyla bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra mutlu bir şekilde ava geri döndük.

Savagear real eel 20 cm...
Savagear Real Eel Firetiger...



Yakaladığımız balıktan sonra şevke gelip daha büyük turnaların hayaliyle at-çek yapmaya devam ettik. Bir kaç atış sonra çok güvendiğim yılan balığı sahtemi dibe takıp koparttım. Yanımda aynı sahte yemin yedeği olmadığı için takım çantamdaki diğer sahte yemlerle devam etmek zorunda kaldım. 1 saat kadar ikimiz de tek bir vuruş bile alamadan atıp çektikten sonra Nihayet Murat abi sağlam bir vuruş aldı. Kalama almasına bakılırsa bu defaki balık daha büyüktü. Murat abinin sakince mücadele edip yorduktan sonra kıyıya yaklaştırdığı balığı dışarı çıkarmasına yardım ettim. İlk turna avında hatrı sayılır bir trofe yakalayan Murat abinin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Oltaları bırakıp 72 cm'lik canavarla uzun bir fotoğraf çektirme işine koyulduk.




Savagear 3 D Prey 95 Fire Perch
Öğlene doğru vücudumuz yorulma emareleri göstermeye başladı. 2 gece üst üste yaptığım yolculuklar, uykusuz gecenin ardından engebeli arazide yaptığımız uzun yürüyüş ve zayıf yapılmış kahvaltı sonucunda enerjimin tükenmeye başladığını hissettim. Düşlediğimiz turnaları yakalamış olmanın da verdiği rahatlıkla kendimizi daha fazla yorgun hissetmeden önce olta atarak geldiğimiz yolu geri dönmeye karar verdik. Dönüş yolunda da aştığımız her tepenin ardında önümüze çıkan koylarda olta atıp yakaladığımız 50 cm'i geçmeyen turnaları incitmeden geldikleri yere iade ettik. Akşama doğru sonlandırdığımız avdan sonra Gelibolu'da karnımızı doyurup karanlığa kalmadan İstanbul'un yolunu tuttuk. Esenler otogarına vardığımızda üzerimizde bir gece önceki heyecan yerine tatlı bir yorgunluk vardı. İlk fırsatta Gelibolu'da tekrar olta sallamak üzere sözleşerek ayrıldık.