Deniz her zaman sürprizlerle doludur. Balıkçıyı şaşırtmayı sever. Hiç ummadığınız anlarda size öyle güzel hediyeler sunar ki, gökte aradığınızı yerde bulmuş hissine kapılırsınız. Bu, bazen hemen yanı başınızda meydana gelen bir beslenme çılgınlığı, bazen de başka bir balık hedefiyle salladığınız oltanıza takılan umulmadık bir balık olabilir. Hemen her balıkçının bu tarz anıları vardır. 19 yıllık amatör balıkçılık hayatımda deniz ana zaman zaman benim için de böyle güzel sürprizler yaptı. Bu sürprizlerin içinde en şaşırtıcı olanlardan biri de 5 Şubat 2010 tarihinde buz gibi bir havada gerçekleştirdiğim gece avında oltama takılan umulmadık bir misafirdi.
2006-2010 yılları arasında Tuzla'da okudum. Okulum yatılı olduğu halde sınav haftaları dışında fırsat buldukça yakınlardaki bir limandan olta atabiliyordum. Kış mevsimi burada kıyı balıkçılığı açısından kısır geçse de poyraz kuvvetli esip, dev dalgalar liman mendireğinin dış cephesini dövdüğünde liman içindeki derin ve kayalık meralarda zaman zaman çok iri baltabaş karagözler alınabiliyor. Özellikle de soğuk ve karlı gecelerde aynı merada trofe boylarda baltabaş karagözler yakaladığım oldu. 2009'u 2010'a bağlayan kış da trofe karagöz hayaliyle aynı merada denemeler yaptım. Özellikle poyrazın sert estiği, havanın buz kestiği gecelerde sevgili dostum Burçak ile sımsıkı giyinip kendimizi deniz kenarına attık. Bulabildiğimiz en iri canlı tekelerle yemlediğimiz 0.28 mm'lik 3 köstekli dip takımlarımızı kıyıdan 25 m kadar salladıktan sonra kayaların arasındaki uygun bir yere sabitleyip gözümüzü kamışlarımızın ucundaki fosforlardan ayırmadan saatlerce sohbet ettik. O sene trofe karagöz yakalayamasak da 300 g civarı porsiyonluk karagözlerden bolca nasibimizi aldık.
Havanın gayet bozuk, dolayısıyla karagöz avı için uygun olduğu 5 Şubat gecesi de Burçak'la birlikte karagöze denemeye karar verdik. O gece sadece benim oltam olduğu halde Burçak beni yalnız bırakmamıştı. Birlikte avda kullanmak üzere yeteri kadar teke yakaladıktan sonra olta atacağımız yere vardık. Şansıma ilk atışımı yapar yapmaz güzel bir vuruş aldım. Gelen porsiyonluk bir karagöz olsa da ümitlenmiştik. İkinci atışımda da vuruşun gelmesi gecikmedi. Aynı boyda bir karagözü daha zorlanmadan dışarı aldım. Anlaşılan güzel bir sürü vardı. Sürünün arasında trofe boyda balıklar da olmasını ümit ederek ava devam ettik. Her vuran balıkta tasmayı vurduktan sonra kuvvetli bir balık hissetmeyi hayal ettiysem de gelen balıklar tornadan çıkmış gibi hep aynı boydaydı. 1 saatlik avın sonunda kovamızda 5 adet porsiyonluk karagöz olmuştu. Bir süre vuruş alamayınca yemlerimi kontrol etmek için oltamı çekip farklı bir yere salladım.
Yine uzun bir süre vuruş alamayınca 10 dakika daha bekleyip avı sonlandırmaya karar verdik. Bu arada kovadaki balıkları fotoğraflama işine koyulmaya karar vermiştim ki kayaların arasına sabitlediğim kamışımın ucu eğiliverdi. Oturduğum yerden fırlayıp tasmayı vurmamla birlikte bu defa sağlam bir balık yakaladığımı anladım. İçimden nihayet trofe karagözü aldım diye geçirirken oltanın ucundaki balıkta bir acayiplik fark ettim. Balık tipik bir karagözün yapacağı gibi dibe basmak yerine yukarı fırlamıştı. Karagöz olmasına imkan yoktu. Bu olsa olsa iri bir levrekti. Yüzeydeki bir mücadeleyi her zaman kayalık dipteki mücadeleye tercih edeceğim için biraz rahatlamış olarak mücadeleye devam ettim. Kısa sürede yorulan balığı kıyıya yaklaştırırken Burçak'tan kepçeyi suyun içine sokup beklemesini istedim. Nihayet kıyıya yaklaştırmayı başardığım balığı Burçak'ın elindeki kepçenin içine sokmaya çalışırken gördüğüm şey karşısında hayretler içinde kaldım. Bu ne biçim bir levrekti. Sipsivri burnu ve yemyeşil sırtıyla şahane bir torikti oltanın ucundaki. "Burçak toriiiiiik!" diye sevinçle bağırırken balığı kepçenin içine sokmayı başardık.
Birisi gelip de bana "Kışın ortasında, gece yarısı, liman içinde, klasik dip oltasına teke takarak torik yakalanır mı?" diye sorsa hiç ihtimal yok derdim. Muhtemelen siz de aynı cevabı verirdiniz. Ama deniz bu, sürprizlerle dolu. Bazen siz balığa gitmezsiniz, o gelir sizi bir şekilde bulur.
13 Ocak 2014 Pazartesi
10 Ocak 2014 Cuma
Avcıyı Avlamak
Birçok balığın sudan çıktıktan sonra yem kustuğuna şahit olmuşsunuzdur. Peki hiç bir yemin yürüyerek balığın ağzından çıktığına şahit oldunuz mu?
İskorpit büyük ağzı ve diş yapısı nedeniyle avını tek parça halinde çiğnemeden midesine gönderir. Güçlü yutağı bir yandan avın kaçmasını engellerken, diğer yandan da avı ezer. Yem en son mideye geldiğinde burada en sert kabukluyu dahi eritecek güçte enzimler ile karşılaşır. Bu şanslı yengeç ise tam bu esnada, kendisini avlayan iskorpitin bizim oltamıza saldırmasıyla kaçma şansı buldu. Günün sonunda iskorpitin de, yengecin de hayatlarına yeniden başlamak üzere bir şansları olmuştu.
İskorpit büyük ağzı ve diş yapısı nedeniyle avını tek parça halinde çiğnemeden midesine gönderir. Güçlü yutağı bir yandan avın kaçmasını engellerken, diğer yandan da avı ezer. Yem en son mideye geldiğinde burada en sert kabukluyu dahi eritecek güçte enzimler ile karşılaşır. Bu şanslı yengeç ise tam bu esnada, kendisini avlayan iskorpitin bizim oltamıza saldırmasıyla kaçma şansı buldu. Günün sonunda iskorpitin de, yengecin de hayatlarına yeniden başlamak üzere bir şansları olmuştu.
8 Ocak 2014 Çarşamba
Yepyeni El Yapımı Maket Balıklar
Geçtiğimiz günlerde "Maket Balık Ustaları" adıyla paylaştığım yazımda bahsettiğim Reha Bey ve babası yepyeni el yapımı maket balıklar üretmişler. Yeni modellerde daha çok lüfer, kofana ve trofe boydaki avcı balıkları hedef alan zargana tipi uzun yapılı maket balıklara ağırlık verilmiş. Yüzey dokusu ve işçiliğiyle her biri birer sanat eseri olan bu maket balıklar çok balığın canını yakacağa benziyor. Bilmeyenler için tekrarlamakta fayda görüyorum. Reha Bey'e facebook'tan "Fishhunter Adana" ismiyle ulaşabilirsiniz. Bu iki sanatçı abimi bir kez daha tebrik etmek istiyorum. Ellerine, emeklerine sağlık...
7 Ocak 2014 Salı
2014 Açılışı
At-çek avcılığı amatör balıkçılığın en çok sabır gerektiren branşlarının başında gelir. Kimi zaman saatler süren sonuçsuz denemeler avcının o gün orada balık olmadığı, ne denerse denesin balık avlayamayacağı gibi yanlış düşüncelere kapılmasına sebep olabilir. Halbuki balık bazen bir sonraki atış kadar, bazen ise takım kutusunda bulunan başka bir sahte kadar yakındır.
...
Avlağa henüz hava aydınlanmadan, saat 6'ya yaklaşırken gelmiştik. Deniz de, hava da hareketsizdi. Günün ilk ışıklarıyla ortaya çıkan sisle kaplı manzara denizden ziyade gölde avlandığımız hissini veriyordu. Levrek için tüm şartlar olumsuz gibi görünse de, iki gün önce yağan yağmurdan dolayı denizin halen bulanık olması bizi ümitlendiriyordu. Arkadaşımla avlağın iki ayrı köşesine gittik. Ben dere ağzının daha çamurumsu bulanıklığında avlanmayı tercih ederken, o kayalık kısımdaki nispeten daha berrak suda çalışmaya başladı.
Bir saate yaklaşan sürenin sonunda benim bulunduğum bölgede hiçbir aksiyon olmamıştı. Uzaktan av arkadaşımı da takip ediyor, aynı durumun onun için de geçerli olduğunu görebiliyordum. Takım çantamdaki su üstü, dalarlı, batarlı, yandan çarklı ne kadar sert sahte varsa hepsini denedikten sonra pes edip malzemelerimi topladım ve arkadaşımın avlandığı iskeleye gittim. Avlağa tek arabayla gelmiştik. Beraber dönmek için onun da avı noktalamasını bekliyordum. Kafamda avı bitirmiştim ancak oyalanmak için çantamda hemen hiç kullanmadığım silikon yemleri deniyordum. Rastgele seçtiğim, kuyruğu, kafası gözü olmayan, balık mı, kurt taklidi mi olduğunu anlamadığım, pek şekilsiz bir silikonu jighead ile birleştirip denize gönderdim. Bir yandan silikona kafama göre aksiyonlar verirken, bir yandan da arkadaşımla çeşitli sahtelerin verimliliği üzerine konuşuyorduk. "Bugüne kadar hiç silikonla levrek alama..." cümlemi tamamlamaya fırsat kalmadan olta bir anda olduğu yere zımbalandı, hemen ardından da bilindik kafa darbeleri gelmeye başladı. Şaşkınlıktan sadece "Abi, balık..." diyebilmiştim. Zamanlama karşısında ikimiz de serseme dönmüştük. Bu yakaladığım ilk levrek değildi, pek büyük olmadığını da sezebiliyordum. Daha önce silikonla levrek almamış olmam da durumu ilginç kılmıyordu. Ancak hem umudumuzun tükendiği, hem de tam isminin geçtiği bir anda gelmesi nedeniyle oldukça heyecanlanmıştım. Balığı yakalamıştım ancak ufak bir sorunum vardı. Avlanmakta olduğumuz, denize "T" şeklinde uzanan iskelenin uç kısmında üzerinde yürünecek tahtalar yoktu. Bu yüzden biraz ters bir noktadan atışlarımı yapıyor ve ona göre oltamı çekiyordum. Balık oltaya bindiği gibi kendini iskelenin tahtası olmayan, dolayısıyla ulaşamadığımız kısmındaki ayaklara sürdü. Ben balığın kafasını çevirmeye çalışırken balık kendini iskelenin ayağına dolamıştı bile. Balık tahmin ettiğim gibi kilonun biraz altında bir levrekti. Normal şartlarda kaçsa çok da üzüleceğim bir balık değildi. Ancak bu avın bir hikayesi vardı ve o hikaye mutlu sonla bitmeliydi. Av arkadaşım kepçenin sapıyla balığa uzanmaya çalıştı. Balığa ulaşamamıştı ancak balık ürküp dolandığının ters yönüne gitmeye başlamıştı. Ayağın etrafında iki tur attıktan sonra balık boşa çıkmıştı. Ondan sonrasını getirmek de zor olmadı.
...
Yazının başlığında belirttiğim 2014 açılışını ise bir gün önce yaptım. Yine balık boylarının tatminkar olmadığı, ancak takiplerin ve vuruşların sıklığından dolayı oldukça keyifli bir avdı. Kıyıya aldığım iki balıktan ufak olanı denize iade ettim.
2013'ün de açılışını levrekler ile yapmıştım ancak devamını aynı güzellikte getirememiştim. 2014'ün hepimize unutulmayacak avlar ve anılar armağan etmesini dilerim.
...
Avlağa henüz hava aydınlanmadan, saat 6'ya yaklaşırken gelmiştik. Deniz de, hava da hareketsizdi. Günün ilk ışıklarıyla ortaya çıkan sisle kaplı manzara denizden ziyade gölde avlandığımız hissini veriyordu. Levrek için tüm şartlar olumsuz gibi görünse de, iki gün önce yağan yağmurdan dolayı denizin halen bulanık olması bizi ümitlendiriyordu. Arkadaşımla avlağın iki ayrı köşesine gittik. Ben dere ağzının daha çamurumsu bulanıklığında avlanmayı tercih ederken, o kayalık kısımdaki nispeten daha berrak suda çalışmaya başladı.
Bir saate yaklaşan sürenin sonunda benim bulunduğum bölgede hiçbir aksiyon olmamıştı. Uzaktan av arkadaşımı da takip ediyor, aynı durumun onun için de geçerli olduğunu görebiliyordum. Takım çantamdaki su üstü, dalarlı, batarlı, yandan çarklı ne kadar sert sahte varsa hepsini denedikten sonra pes edip malzemelerimi topladım ve arkadaşımın avlandığı iskeleye gittim. Avlağa tek arabayla gelmiştik. Beraber dönmek için onun da avı noktalamasını bekliyordum. Kafamda avı bitirmiştim ancak oyalanmak için çantamda hemen hiç kullanmadığım silikon yemleri deniyordum. Rastgele seçtiğim, kuyruğu, kafası gözü olmayan, balık mı, kurt taklidi mi olduğunu anlamadığım, pek şekilsiz bir silikonu jighead ile birleştirip denize gönderdim. Bir yandan silikona kafama göre aksiyonlar verirken, bir yandan da arkadaşımla çeşitli sahtelerin verimliliği üzerine konuşuyorduk. "Bugüne kadar hiç silikonla levrek alama..." cümlemi tamamlamaya fırsat kalmadan olta bir anda olduğu yere zımbalandı, hemen ardından da bilindik kafa darbeleri gelmeye başladı. Şaşkınlıktan sadece "Abi, balık..." diyebilmiştim. Zamanlama karşısında ikimiz de serseme dönmüştük. Bu yakaladığım ilk levrek değildi, pek büyük olmadığını da sezebiliyordum. Daha önce silikonla levrek almamış olmam da durumu ilginç kılmıyordu. Ancak hem umudumuzun tükendiği, hem de tam isminin geçtiği bir anda gelmesi nedeniyle oldukça heyecanlanmıştım. Balığı yakalamıştım ancak ufak bir sorunum vardı. Avlanmakta olduğumuz, denize "T" şeklinde uzanan iskelenin uç kısmında üzerinde yürünecek tahtalar yoktu. Bu yüzden biraz ters bir noktadan atışlarımı yapıyor ve ona göre oltamı çekiyordum. Balık oltaya bindiği gibi kendini iskelenin tahtası olmayan, dolayısıyla ulaşamadığımız kısmındaki ayaklara sürdü. Ben balığın kafasını çevirmeye çalışırken balık kendini iskelenin ayağına dolamıştı bile. Balık tahmin ettiğim gibi kilonun biraz altında bir levrekti. Normal şartlarda kaçsa çok da üzüleceğim bir balık değildi. Ancak bu avın bir hikayesi vardı ve o hikaye mutlu sonla bitmeliydi. Av arkadaşım kepçenin sapıyla balığa uzanmaya çalıştı. Balığa ulaşamamıştı ancak balık ürküp dolandığının ters yönüne gitmeye başlamıştı. Ayağın etrafında iki tur attıktan sonra balık boşa çıkmıştı. Ondan sonrasını getirmek de zor olmadı.
...
Yazının başlığında belirttiğim 2014 açılışını ise bir gün önce yaptım. Yine balık boylarının tatminkar olmadığı, ancak takiplerin ve vuruşların sıklığından dolayı oldukça keyifli bir avdı. Kıyıya aldığım iki balıktan ufak olanı denize iade ettim.
2013'ün de açılışını levrekler ile yapmıştım ancak devamını aynı güzellikte getirememiştim. 2014'ün hepimize unutulmayacak avlar ve anılar armağan etmesini dilerim.
5 Ocak 2014 Pazar
Alanya Kuzusu
Balıkçılığın en güzel yanlarından biri de her avın kendine has bir tadının olmasıdır. Birbirinden farklı renk, vücut formu ve davranış özelliklerine sahip milyonlarca balık türünün her birinin ayrı güzelliği olduğu gibi her balığın her insana yaşattığı zevk de aynı değildir. Kimi balıkçı için avcılık değeri olmayan bir balık türü başka bir balıkçının hayallerini süsleyebilir. Benim için doğru yöntemle yakalandığı taktirde en küçük balık bile değerlidir. Vücuduma anlık adrenalin miktarını ölçebilecek bir cihaz bağlasalar LRF takımıyla yaptığım iskorpit avında bazı lüfer avlarıma kıyasla daha fazla heyecanlandığımı görürler. Ama bazı avlar vardır ki yaşattığı heyecan başka avlarla mukayese bile edilemez. Yakalanma anında duyulan aşırı heyecanla birlikte ani bir adrenalin patlaması yaşanır. Kalp atışları hızlanır, kan basıncı yükselir, göğüste yanma ve dizlerde titreme meydana gelir. Oltanın ucundaki insandan daha kuvvetli olan balıkla çoğu zaman dakikalar süren heyecan dolu ve yorucu mücadeleler verilir. Her zaman yaşama şansı bulamadığımız bu tarz büyük balık avlarının zevki bambaşkadır. 2011 baharında Alanya'da geçen bu hikaye de böyle bir avın hikayesi.
2010 yılında mezun olduktan sonra 7 ay süreyle mesleki eğitim kursu gördüğüm Antalya'da Akdeniz'e özgü bir çok balık türünü yakalama şansı buldum. Bu dönem içerisinde fırsat bulabildiğim bazı haftasonları Alanya'dan kalkan tekne turları ile dikey seğirtme ( Vertical Jigging ) yöntemini de tecrübe etmeye çalıştım. 150-200 g ağırlığındaki jiglerle 60-120 m arasındaki derinliklerde gün boyu denemeler yaptığım 2 avda hiç bir balığı kandıramasam da yılmadan denemeye devam ettim. 3. jigging turunda da öğlene kadar teknedeki 5 kişiden balık alabilen olmadı. Yer değiştirerek ava devam ederken sonarda balık tespit ettiğimiz bir uçurumun üzerinde durup jiglerimizi 80 m derinliğe gönderdik. Jiglerimiz dibe iner inmez kendimize özgü aksiyonlara başlayarak sonar ekranında gördüğümüz balıkları kandırmaya çalıştık. Aksiyon yaptırarak dipten bir miktar yukarıya kaldırdığım jigimi tekrar dibe indirip jigging aksiyonuna devam ettim. Ben 150 g'lık jigime aksiyon yaptırırken teknenin kıç tarafında duran Mustafa Kaptan'dan "Aldım!" diye bir ses yükseldi. Mustafa kaptanın oltasının bükülmesine bakılırsa sağlam bir balık almışa benziyordu.
Gözüm Mustafa Kaptanın üzerinde dalgın ve özensiz bir şekilde jigging aksiyonuna devam ederken oltamın ucu muazzam bir kuvvetle büküldü. Hiç beklemediğim bir anda gelen bu vuruşla heyecandan yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu. Olayın şokunu atlatır atlatmaz "Ben de aldım!" diye bağırdım. Balık o kadar sağlam basıyordu ki oltayı biraz gevşek tutsam elimden fırlayıp gidecek gibiydi. Aşırı heyecan ve balığı kaçırma korkusuyla vücudum adrenalinle doldu. O zamana kadar oltanın ucunda hissettiğim en kuvvetli balıktı bu. Kamışım iki büklüm olmuş halde sürekli makaramdan ip boşalıyordu. 10 dakika boyunca sürekli aşağı basıp kalama alan balık yorulma emareleri göstermeye başlayınca ağır ağır sarmaya başladım. Biraz sakinleşir gibi olan balığı bir miktar yukarı çektikten sonra tekrar aşağı basıp kalama aldı. Balık kah aşağı basıp kah teslim oluyordu. Mustafa Kaptan'la aynı anda oltamızın ucundaki balıklarla mücadele ederken "Balık çok yukarıda yapıştı, kuzu mu bu?" diye sorduğumu hatırlıyorum. Jigging turlarına çıkarken en büyük hayalim Antalya yöresinde kuzu denilen sarı kuyruklardan ( Seriola dumroli ) iri bir tane yakalamaktı. Mustafa kaptanın "Kuzu, kuzu!" cevabını duyunca daha da heyecanlandım. Balığı kaçırmaktan çok korktuğum için balık hala çok derinde olduğu halde teknedeki diğer balıkçılardan kakıcı hazır etmelerini rica ettim.
15 dakikalık bir mücadeleden sonra balığı bir miktar tekneye yaklaştırmayı başardım. İyice yorgun düşen balık artık hiç kalama almadan ağır ağır yüzeye çıkıyordu. 0.40 mm'lik örgü misina bitip 0.70 mm'lik monoflament şok misinasının makinenin içine girdiğini görünce balığın yüzeye çıkmasına 20 metre kaldığını anladım. Tam o esnada Mustafa kaptan "Allah kahretsin, kaçırdım ben!" diye bağırdı. O kadar uğraştığı balık gitmişti. Artık balıkla mücadele eden bir tek ben kalmıştım. Balığı kaçırdıktan sonra Mustafa kaptan da yardım etmek için yanıma geldi. Artık Akdeniz'in berrak sularının derinliklerinden daireler çizerek yüzeye yaklaşan balığı görebiliyorduk. Kocaman pırıl pırıl gövdesiyle çok yakışıklı bir kuzuydu oltanın ucundaki. Hayallerimdeki balığa kavuşmama çok az kalmıştı. Sakin bir şekilde sarmaya devam edip balığı tamamen suyun yüzeyine çıkarınca Mustafa kaptan kakıcı solungacından takıp teknenin içine aldı.
O an neler hissettiğimi tahmin edersiniz. Bir anda onca yorgunluk, umutsuzluk ve korkudan eser kalmadı. Yıllardır hayalini kurduğum kuzu teknenin içinde yatıyordu. Amacıma ulaşmıştım. O an tek düşündüğüm şey yerde yatan balığı kucağıma alıp fotoğraf çektirmekti. Ben de öyle yaptım. 19 Mart 2011 tarihinde yakaladığım bu kuzunun fotoğrafları halen albümümün en güzel fotoğrafları arasındaki yerini koruyor...
2010 yılında mezun olduktan sonra 7 ay süreyle mesleki eğitim kursu gördüğüm Antalya'da Akdeniz'e özgü bir çok balık türünü yakalama şansı buldum. Bu dönem içerisinde fırsat bulabildiğim bazı haftasonları Alanya'dan kalkan tekne turları ile dikey seğirtme ( Vertical Jigging ) yöntemini de tecrübe etmeye çalıştım. 150-200 g ağırlığındaki jiglerle 60-120 m arasındaki derinliklerde gün boyu denemeler yaptığım 2 avda hiç bir balığı kandıramasam da yılmadan denemeye devam ettim. 3. jigging turunda da öğlene kadar teknedeki 5 kişiden balık alabilen olmadı. Yer değiştirerek ava devam ederken sonarda balık tespit ettiğimiz bir uçurumun üzerinde durup jiglerimizi 80 m derinliğe gönderdik. Jiglerimiz dibe iner inmez kendimize özgü aksiyonlara başlayarak sonar ekranında gördüğümüz balıkları kandırmaya çalıştık. Aksiyon yaptırarak dipten bir miktar yukarıya kaldırdığım jigimi tekrar dibe indirip jigging aksiyonuna devam ettim. Ben 150 g'lık jigime aksiyon yaptırırken teknenin kıç tarafında duran Mustafa Kaptan'dan "Aldım!" diye bir ses yükseldi. Mustafa kaptanın oltasının bükülmesine bakılırsa sağlam bir balık almışa benziyordu.
Gözüm Mustafa Kaptanın üzerinde dalgın ve özensiz bir şekilde jigging aksiyonuna devam ederken oltamın ucu muazzam bir kuvvetle büküldü. Hiç beklemediğim bir anda gelen bu vuruşla heyecandan yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu. Olayın şokunu atlatır atlatmaz "Ben de aldım!" diye bağırdım. Balık o kadar sağlam basıyordu ki oltayı biraz gevşek tutsam elimden fırlayıp gidecek gibiydi. Aşırı heyecan ve balığı kaçırma korkusuyla vücudum adrenalinle doldu. O zamana kadar oltanın ucunda hissettiğim en kuvvetli balıktı bu. Kamışım iki büklüm olmuş halde sürekli makaramdan ip boşalıyordu. 10 dakika boyunca sürekli aşağı basıp kalama alan balık yorulma emareleri göstermeye başlayınca ağır ağır sarmaya başladım. Biraz sakinleşir gibi olan balığı bir miktar yukarı çektikten sonra tekrar aşağı basıp kalama aldı. Balık kah aşağı basıp kah teslim oluyordu. Mustafa Kaptan'la aynı anda oltamızın ucundaki balıklarla mücadele ederken "Balık çok yukarıda yapıştı, kuzu mu bu?" diye sorduğumu hatırlıyorum. Jigging turlarına çıkarken en büyük hayalim Antalya yöresinde kuzu denilen sarı kuyruklardan ( Seriola dumroli ) iri bir tane yakalamaktı. Mustafa kaptanın "Kuzu, kuzu!" cevabını duyunca daha da heyecanlandım. Balığı kaçırmaktan çok korktuğum için balık hala çok derinde olduğu halde teknedeki diğer balıkçılardan kakıcı hazır etmelerini rica ettim.
15 dakikalık bir mücadeleden sonra balığı bir miktar tekneye yaklaştırmayı başardım. İyice yorgun düşen balık artık hiç kalama almadan ağır ağır yüzeye çıkıyordu. 0.40 mm'lik örgü misina bitip 0.70 mm'lik monoflament şok misinasının makinenin içine girdiğini görünce balığın yüzeye çıkmasına 20 metre kaldığını anladım. Tam o esnada Mustafa kaptan "Allah kahretsin, kaçırdım ben!" diye bağırdı. O kadar uğraştığı balık gitmişti. Artık balıkla mücadele eden bir tek ben kalmıştım. Balığı kaçırdıktan sonra Mustafa kaptan da yardım etmek için yanıma geldi. Artık Akdeniz'in berrak sularının derinliklerinden daireler çizerek yüzeye yaklaşan balığı görebiliyorduk. Kocaman pırıl pırıl gövdesiyle çok yakışıklı bir kuzuydu oltanın ucundaki. Hayallerimdeki balığa kavuşmama çok az kalmıştı. Sakin bir şekilde sarmaya devam edip balığı tamamen suyun yüzeyine çıkarınca Mustafa kaptan kakıcı solungacından takıp teknenin içine aldı.
O an neler hissettiğimi tahmin edersiniz. Bir anda onca yorgunluk, umutsuzluk ve korkudan eser kalmadı. Yıllardır hayalini kurduğum kuzu teknenin içinde yatıyordu. Amacıma ulaşmıştım. O an tek düşündüğüm şey yerde yatan balığı kucağıma alıp fotoğraf çektirmekti. Ben de öyle yaptım. 19 Mart 2011 tarihinde yakaladığım bu kuzunun fotoğrafları halen albümümün en güzel fotoğrafları arasındaki yerini koruyor...
3 Ocak 2014 Cuma
Maket Balık Ustaları
Geçtiğimiz günlerde Adana'da yaşayan Reha adında bir sanatçıyla tanıştım. Reha Bey'in icra ettiği sanat dalı hepimizi yakından ilgilendiriyor. Reha Bey bir maket balık ustası. İçinizde onu facebook'tan "Fishhunter Adana" adıyla tanıyanlar olabilir. Bu sanatı 27 yıldır maket balık ustası olan babası Fuat bey'den öğrenmiş. 12 yıldır babasıyla birlikte kendi imalathanelerinde maket balık imalatı yapıyorlar. Kendileri de amatör balıkçı olan baba oğulun uzun yıllar süren araştırmaları ve çalışmaları sonucunda ortaya her biri sanat eseri değeri taşıyan son derece avcı el yapımı maket balıklar çıkmış. Tasarladıkları maket balıkların aksiyonunu test etmek için imalathanelerinde bir havuz bile mevcut. Reha Bey'e kendi ürettikleri maket balıkların en önemli özelliğinin ne olduğunu sorduğumda "Sağlamlık, atış mesafesi ve tercihe göre ürettiğimiz 5-35 cm arasında çok geniş bir ürün yelpazesi" cevabını aldım.
Müşterilerinin önerilerine çok önem veren Reha Bey ve babası imal ettikleri maket balıklarda en çok iş yapan renkleri kullanmayı tercih ediyormuş. Reha Bey piyasadaki maket balık modellerini taklit etmekten kaçındıklarının özellikle altını çiziyor. Şimdiye kadar babasıyla birlikte yaklaşık 500 farklı model üretmişler. İçi su ve hareketli sim dolu şeffaf modeller, pervaneli pervanesiz su üstü modelleri, gagalı modeller, parçalı modeller, maket karidesler ve fly tipi tüylü kancalar gibi bir çok farklı tipte maket balık modelleri mevcut. Reha Bey'in üzerinde çok uğraştığını söylediği 2 parçalı zargana ise tek kelimeyle muhteşem. Boş zamanlarında imalathanelerindeki havuzda bu zarganayı yüzdürüp hayranlık verici aksiyonunu seyrediyormuş.
Bazılarını elime alma şansı bulduğum bu el yapımı maket balıklarda benim en çok dikkatimi çeken özellikler vücut formları, boya kalitesi ve yüzey dokusu oldu. Henüz sahada denememiş olsam da ağırlık transfer sistemi dahi kullanılmış olan bu el yapımı maket balıkların atış mesafesi ve aksiyon yönünden çok üstün oldukları ortada. Fishhunter Adana'nın facebook albümlerinde o kadar çok maket balık modeli var ki şu an kara kara hangilerini paylaşacağımı düşünüyorum. Çok küçük bir bölümünü paylaşabildiğim fotoğrafları inceledikten sonra neden sanat eseri dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Tutkuyla yapılan bir işin meyvelerinin bu kadar güzel olmasına şaşırmamak gerek. Bu iki sanatçı abimi tebrik edip başarılarının devamını diliyorum...
Müşterilerinin önerilerine çok önem veren Reha Bey ve babası imal ettikleri maket balıklarda en çok iş yapan renkleri kullanmayı tercih ediyormuş. Reha Bey piyasadaki maket balık modellerini taklit etmekten kaçındıklarının özellikle altını çiziyor. Şimdiye kadar babasıyla birlikte yaklaşık 500 farklı model üretmişler. İçi su ve hareketli sim dolu şeffaf modeller, pervaneli pervanesiz su üstü modelleri, gagalı modeller, parçalı modeller, maket karidesler ve fly tipi tüylü kancalar gibi bir çok farklı tipte maket balık modelleri mevcut. Reha Bey'in üzerinde çok uğraştığını söylediği 2 parçalı zargana ise tek kelimeyle muhteşem. Boş zamanlarında imalathanelerindeki havuzda bu zarganayı yüzdürüp hayranlık verici aksiyonunu seyrediyormuş.
Bazılarını elime alma şansı bulduğum bu el yapımı maket balıklarda benim en çok dikkatimi çeken özellikler vücut formları, boya kalitesi ve yüzey dokusu oldu. Henüz sahada denememiş olsam da ağırlık transfer sistemi dahi kullanılmış olan bu el yapımı maket balıkların atış mesafesi ve aksiyon yönünden çok üstün oldukları ortada. Fishhunter Adana'nın facebook albümlerinde o kadar çok maket balık modeli var ki şu an kara kara hangilerini paylaşacağımı düşünüyorum. Çok küçük bir bölümünü paylaşabildiğim fotoğrafları inceledikten sonra neden sanat eseri dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Tutkuyla yapılan bir işin meyvelerinin bu kadar güzel olmasına şaşırmamak gerek. Bu iki sanatçı abimi tebrik edip başarılarının devamını diliyorum...
30 Aralık 2013 Pazartesi
Belgesel Tadında Bir Av
Amatör balıkçılığın en güzel yanlarından biri de çok az insanın görme şansı yakalayabildiği doğal güzelliklere tanıklık etmenizi sağlamasıdır. Bu kimi zaman güneşin doğuşudur, kimi zaman devasa bir balık sürüsüdür; bazen avcı bir balığın avlanma anıdır, bazen yunuslar ile yarışmaktır. Çoğu insanın anca belgesellerde görebildiği bu anlara şahitlik etmek benim nazarımda balık tutmaktan çok daha keyiflidir.
Geçtiğimiz hafta Pazar akşamı yapacak daha iyi bir aktivite bulamayınca spin takımlarımı yanıma alıp biraz deniz havası solumaya karar verdim. İlk başta aklımda daha önceki senelerde tam bu zamanlar güzel av yaptığım bir nokta vardı. Ancak her ne olduysa motora binmek için Üsküdar'a geldiğimde üşendim ve şansımı Üsküdar motor iskelesi civarında denemeye karar verdim. Akşam ezanının okunmasıyla spin takımımı monte etmiş, at çeklere başlamıştım.
Aradan yarım saat geçmiş, yolunu şaşıran bir tane çinekop dışında ziyaretçim olmamıştı. Gelirken çok ümitli olmadığım için de çabuk sıkılmaya başlamıştım. Eve dönünce ne yiyeceğimin planlarını yaparken yanımdaki motorla iskele arasındaki boşluktan ardı ardına gelen tiz çığlık sesleri dikkatimi çekti. Gelen ses panik halindeki bir martının sesine benziyordu. Herhalde hayvancağız araya bir yere sıkıştı diye düşündüm. Oltamı bir kenara bırakıp sesin geldiği doğrultuya yöneldim. Projektörün aydınlattığı suya baktığımda ortada bir şey yoktu. Ses iskelenin altından geliyordu. Aynı ses motora binen genç bir çiftin de dikkatini çekmişti. Aramızda birkaç metre olmasına rağmen onların görüş açısı benden daha iyiydi. Sesin kaynağını görüp göremediklerini sordum. Kendilerinin de sesin kaynağını göremediklerini söylediler. Ancak ses hala aynı şiddette, aynı yerden gelmeye devam ediyordu. Sonra bir anda genç çiftten kız olan tiksintili bir ifadeyle "Ayy, kocaman bir fare galiba." dedi. Kızın bunu demesiyle suyun aydınlığından kocaman bir cüssenin geçmesi bir oldu. Bu bir su samuruydu. Daha önce 2009 yılında Tarabya'da lüfere yemli olta attığım bir gece karşılaşmıştım. O günden sonra onunla tekrar karşılacağımı biliyordum ancak bu karşılaşmanın bu kadar gürültülü ve hareketli bir ortamda olmasını beklemiyordum. Su samurunun suyun altında görünmesiyle karanlıkta kaybolması da bir oldu. Birkaç dakika geçmeden aynı ses iskelenin diğer tarafında bekleyen motorların arasından gelmeye başladı. Oltayı bir kenara bırakıp, sesin peşine düştüm. Sisn şiddetinden çok yakınımda olduğunu bilmeme rağmen o bölge çok karanlık olduğu için bir daha onu göremedim. Sonrasında gelen ses de kesildi zaten.
O kalabalıkta, o motorların hengamesinde ne arıyordu bilmiyorum. Neden o kadar can havliyle ses çıkardığını da bilmiyorum. Belki bir yavrusu vardı ve onu arıyordu, belki yakınlardaki başka bir türdeşiyle haberleşiyordu. Tek bildiğim İstanbul'un en orta yerinde bile bu canlıları halen görebiliyor olmanın müthiş bir his olduğu. O gün eve belki balıksız döndüm, ama bu av benim 2013 yılındaki en güzel ikinci avımdı. En güzeli hangisi miydi? O da bir başka yazıma...
Geçtiğimiz hafta Pazar akşamı yapacak daha iyi bir aktivite bulamayınca spin takımlarımı yanıma alıp biraz deniz havası solumaya karar verdim. İlk başta aklımda daha önceki senelerde tam bu zamanlar güzel av yaptığım bir nokta vardı. Ancak her ne olduysa motora binmek için Üsküdar'a geldiğimde üşendim ve şansımı Üsküdar motor iskelesi civarında denemeye karar verdim. Akşam ezanının okunmasıyla spin takımımı monte etmiş, at çeklere başlamıştım.
Aradan yarım saat geçmiş, yolunu şaşıran bir tane çinekop dışında ziyaretçim olmamıştı. Gelirken çok ümitli olmadığım için de çabuk sıkılmaya başlamıştım. Eve dönünce ne yiyeceğimin planlarını yaparken yanımdaki motorla iskele arasındaki boşluktan ardı ardına gelen tiz çığlık sesleri dikkatimi çekti. Gelen ses panik halindeki bir martının sesine benziyordu. Herhalde hayvancağız araya bir yere sıkıştı diye düşündüm. Oltamı bir kenara bırakıp sesin geldiği doğrultuya yöneldim. Projektörün aydınlattığı suya baktığımda ortada bir şey yoktu. Ses iskelenin altından geliyordu. Aynı ses motora binen genç bir çiftin de dikkatini çekmişti. Aramızda birkaç metre olmasına rağmen onların görüş açısı benden daha iyiydi. Sesin kaynağını görüp göremediklerini sordum. Kendilerinin de sesin kaynağını göremediklerini söylediler. Ancak ses hala aynı şiddette, aynı yerden gelmeye devam ediyordu. Sonra bir anda genç çiftten kız olan tiksintili bir ifadeyle "Ayy, kocaman bir fare galiba." dedi. Kızın bunu demesiyle suyun aydınlığından kocaman bir cüssenin geçmesi bir oldu. Bu bir su samuruydu. Daha önce 2009 yılında Tarabya'da lüfere yemli olta attığım bir gece karşılaşmıştım. O günden sonra onunla tekrar karşılacağımı biliyordum ancak bu karşılaşmanın bu kadar gürültülü ve hareketli bir ortamda olmasını beklemiyordum. Su samurunun suyun altında görünmesiyle karanlıkta kaybolması da bir oldu. Birkaç dakika geçmeden aynı ses iskelenin diğer tarafında bekleyen motorların arasından gelmeye başladı. Oltayı bir kenara bırakıp, sesin peşine düştüm. Sisn şiddetinden çok yakınımda olduğunu bilmeme rağmen o bölge çok karanlık olduğu için bir daha onu göremedim. Sonrasında gelen ses de kesildi zaten.
O kalabalıkta, o motorların hengamesinde ne arıyordu bilmiyorum. Neden o kadar can havliyle ses çıkardığını da bilmiyorum. Belki bir yavrusu vardı ve onu arıyordu, belki yakınlardaki başka bir türdeşiyle haberleşiyordu. Tek bildiğim İstanbul'un en orta yerinde bile bu canlıları halen görebiliyor olmanın müthiş bir his olduğu. O gün eve belki balıksız döndüm, ama bu av benim 2013 yılındaki en güzel ikinci avımdı. En güzeli hangisi miydi? O da bir başka yazıma...
Yukarıdakiler her ne kadar farklı su samuru türleri de olsa, çıkardıkları ses ülkemizde yaşayan Avrupa su samurunun (Lutra lutra) çok benzer.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







































