25 Ocak 2014 Cumartesi

Kefal Türleri ve Av Teknikleri

Mugilidae familyasından olan kefal balığının denizlerimizde yaşayan yedi türü mevcuttur. Bunlar has kefal (Mugil cephalus, İng: Flathead mullet), pulaterina ya da ince dudaklı kefal (Liza ramada, İng: Thinlipped mullet), sarıkulak ya da altınbaş kefal (Liza aurata, İng: Golden mullet), sivriburun kefal (Mugil saliens, İng: sharpnose mullet), topbaş kefal ya da mavri kefal (Chelon labrosus, İng: Lesser grey mullet), dudaklı kefal (Mugil labeo, İng: Thicklipped mullet) ve rus kefalidir (Mugil soiuy, İng: So-iuy mullet). Dünya genelinde tropikal ve ılıman denizlerin kıyı kesimlerinde yaşayan “Mugilidae” ailesi mensubu yaklaşık 80 kefal türü mevcuttur. 


Kefaller dip tabiatı kum, çamur ve yosunluk olan sığ sularda sürüler halinde yaşar. Nehirlerle denizin birleştiği acı sulara ve denizle bağlantısı olan göllere de girerler. Kefaller 3-4 yaşında yaklaşık 30 cm’ken cinsel olgunluğa ulaşır. Türlerine göre ortalama 60 cm ve 4 kg olabilen kefallerin 100 cm ve 8 kg olanlarına da rastlanır. Rapor edilen en büyük kefal 120 cm ve 12 kg ağırlığındadır. 16 yıla kadar uzun bir ömre sahiptirler. Füze şeklinde bir vücut yapısına sahip olan kefallerin kafası vücuduna oranla büyük ve yuvarlak yapıdadır. Çatal şeklinde kuyrukları ve birbirinden ayrık 2 sırt yüzgeçleri vardır. Sırtı siyah ya da koyu gri, karnı ise beyazdır. Gövdesinde kuyruğuna kadar sırtına paralel uzanan 7 adet koyu renkli bant bulunur. Vücudu derisine iyice intibak etmiş çok iri pullarla kaplıdır. Kalın dudaklı küçük bir ağzı ve iri gözleri vardır. Sularımızda yaşayan kefal türleri genel olarak birbirine çok benzemekle birlikte özellikle bazı türler arasında çok belirgin farklar vardır. 


Has kefalin en belirgin özelliği nispeten iri gözlere ve ağza sahip olmasıdır. Ayrıca has kefalin yüzgeçlerinin rengi daha açık, yan yüzgeçleri ise daha oval ve yukarıya dönüktür. Altınbaş ya da halk arasındaki adıyla sarıkulak kefalin adından da anlaşılacağı gibi solungaç kapağının üzerinde küçük sarı bir leke vardır. Mavri kefalin de solungaç kapağında sarı bir leke bulunmasına rağmen altınbaş kefalinki gibi keskin hatları olmayıp daha büyük ve soluk renklidir. Mavri kefali sarıkulak kefalden ayıran bir diğer özellikse mavri kefalin daha kalın bir vücuda sahip olmasıdır. Pulaterina da altınbaş kefale çok benzemekle beraber vücudu daha basıktır. Ayırt etmesi en kolay olan kefal türüyse rus kefalidir. Gözleri tamamen sarı, kuyruğu küt ve rengi açıktır. Pulları sırt kısmına doğru baklava deseni oluşturur. Uzak doğu kökenli olan rus kefali Karadeniz’e ilk kez üretim amacıyla 1968 yılında Rus bilim adamları tarafından getirildikten sonra Karadeniz’e adapte olarak doğal bir popülasyon oluşturmuştur. Rus kefali adı da buradan gelmektedir. Rus kefali sularımızda yaşayan diğer kefal türlerine nazaran daha fazla büyüyebilmektedir. 


Yetişkin kefaller birbirine yakın boylardaki bireylerin oluşturduğu sürüler halinde 0-10 m arasındaki kıyılarda yaşar. Emici dudakları sayesinde, dipteki kum, çamur ve tortuları karıştırarak beslenirler. Ağızlarına aldıkları kumu solungaç yarıkları arasında süzüp yararlı besinleri ayırdıktan sonra geri tükürerek deniz tabanında ilerlerler. Başlıca besinleri bitkiler, algler ve kurt gibi küçük canlılardır. Nehir ve derelerin denizlerle birleştiği acı sular besin bakımından zengin olduğu için kefallerin yoğun olarak bulunduğu yerlerdir. Liman içleri, rıhtım duvarları, iskele bacakları, kayalık ve kumluk sahiller, kefalleri sürüler halinde beslenirken görebileceğimiz yerlerdir. Özellikle sabah saatlerinde denizin durgun olduğu yerlerde su üstünde hareketsiz yatan has kefalleri görmek mümkündür. Oldukça iri kafaları ve yukarı dönük yanal yüzgeçleri sayesinde has kefalleri ayırt etmek çok kolaydır. Has kefaller peş peşe suyun dışına fırlayarak yan bir şekilde suya düşmeleriyle de ünlüdür. Bu hareketi derilerine yapışan parazitlerden kurtulmak için yaptıkları düşünülmektedir. 


3-4 yaşında cinsel olgunluğa ulaşan kefaller yumurtlamak için uzun göçler yaparak bir araya toplanır. Çiftleşme esnasında her dişi 0.8-2.6 milyon arasında yumurta bırakır. Erkekler tarafından döllenen yumurtalar çatlayarak suda sürüklenen çok küçük larvalara dönüşür. 2-3 ay sonra sürüklenen larvaların binde birinden az bir kısmı hayatta kalarak çok sığ kıyılara ulaşır. Hayatta kalan yavruların ise yüzde birinden az bir kısmı 3-4 yaşında yetişkin bireyler haline gelir. Yetişkin olmayan kefal yavrusuna ilarya denir. İlaryaların levrek, barakuda, kofana gibi bir çok düşmanı vardır. Yetişkin kefallerin düşmanı ise akya, çıplak, orkinos gibi büyük balıklar ve yunuslardır. 


Kefaller denizlerimizin en güzel balıklarındandır. Çok sığ kıyılarda bile salına, salına yüzmelerini seyretmek ayrı bir keyiftir. Çok zeki ve ürkek bir balık olan kefalin avı bir çok balıkçıya zor görünse de aslında birkaç püf noktası bilindikten sonra çok kolaydır. Kefal avı istisnai durumlar dışında kıyıdan ve çoğu zaman balığı görerek yapılır. Kullanılan başlıca olta takımları şeytan oltası, şamandıralı takım, kıbrıs oltası ve çarpmadır. Yapı itibariyle ürkek bir balık olan kefal misinayı fark ettiği taktirde tedirgin olarak uzaklaşır. Çoğu zaman yemin etrafında bir süre dolaşır, yeme burnunun ucuyla değecek kadar yaklaşır ama dokunmadan tekrar döner. Ya da ağzına aldığı yemi dudaklarının arasında uzun süre emdikten sonra yutmadan geri bırakır. 

Bir çok amatör balıkçının yaptığı en büyük hata yanlış misina seçimidir. Şeytan oltası ya da şamandıralı takımla yapılan kefal avında başarılı olmak için ince ve görünmez misinalar kullanmak şarttır. Örneğin ağırlıkları 300 g’a kadar olan ilaryaların avında 0.18 mm ve daha altında misina kullanılmalıdır. Çok daha ince misinalar kullanıldığı taktirde yakalanan balıklar sudan kepçe yardımıyla alınmalıdır. Daha büyük kefallerin avında ise 0.20 mm’lik misinalar yeterli olacaktır. Şeytan oltası ve şamandıralı takımla yapılan kefal avlarında av sahasının av esnasında yemlenmesi çok önemlidir. Normal şartlarda kumu, rıhtım duvarlarını ya da iskele bacaklarını eşelerken gözlemlediğimiz kefaller önlerine indirdiğimiz yeme rağbet etmeyebilir. Kefallerin yeme ilgi göstermesini sağlamak için bölge bir süre avda kullanılacak yemle yemlenmelidir. Böylelikle kefaller etrafa saçılan yemlerin kokusu ve görüntüsüyle beslenmeye güdülenmiş olur. 



Kefal avında kullanılan yemlerin başında ekmek içi gelse de çeşitli deniz kurtları, derisi soyulmuş yumuşak balık eti ya da karides içi de kullanılabilir. Kefal avı balığın beslenme alışkanlıklarına ve bölgenin yapısına göre çok fazla farklılık gösterdiği için av yöntemlerini de değişen şartlara göre ayrı, ayrı incelemek gerekir. Örneğin av sahasını ekmekle yemlediğimizde kefaller dibe dökülen ekmek parçalarını yediği halde suyun üstünde kalan ekmekleri yemek için yüzeye çıkmıyorsa kullanılması gerek olta takımı şeytan oltasıdır. Şeytan oltasıyla kefal avında kullanılan kanca seçimi de çok önemlidir. Özellikle ufak boy kefallerin avında çok küçük sinek kancalar tercih edilmelidir. Kefalin ağzı cüssesine oranla çok küçüktür. Yemleri de çok ufak parçalar halinde emerek yediği için büyük kanca ve yem kullanmak avın verimini düşürecek, hatta hiç balık yakalayamamamıza sebep olacaktır. Daha büyük kefallerin avında da çok büyük kancalar kullanmaktan kaçınılmalı fakat bu defa kancaların sağlam olmasına dikkat edilmelidir. Aksi taktirde büyük boydaki kefaller sağlam olmayan kancaları kolaylıkla açarak oltadan kurtulabilir. 



Şeytan oltasıyla avlanırken doğru misina ve kanca seçimi kadar ekmek içinin kancaya doğru şekilde takılması da önemlidir. Daha önce de bahsettiğim gibi kefal yemi emerek yediği için yemin yumuşak olması şarttır. Eğer yem sertse kefal yemi dudaklarının arasında defalarca emip geri bırakacak, asla yutmayacaktır. Çoğu amatör balıkçı ekmek içini kancaya doğru şekilde takmadığı için kefalin yemi yutmasını sağlayamamakta ve bu nedenle kıbrıs, çarpma gibi farklı yöntemlere başvurmaktadır. Ekmek içini kancaya takarken sıkarak hamur yaparsak çok sert olacağından kefal yemi yutmaz. Genelde amatör balıkçılar bunu yemin daha sağlam olması ve kancadan düşmemesi için yaparlar. Halbuki şeytan oltası ağırlıksız olduğu için misina çekilmediği taktirde ağır, ağır batan yemin kancadan düşmesi çok zordur. Ekmek içi kancaya takılırken sadece bir kere baş ve işaret parmağı arasında ezilerek hafifçe sıkılmalıdır. Hafifçe sıkılan ekmek içi suyla temas ettiği anda şişerek kefalin kolaylıkla yutabileceği yumuşacık bir hal alır. Yem ağır, ağır dibe batarken misina sertçe çekilecek olursa zaten yumuşak olan yem kolaylıkla kancadan düşer. Yemin ani bir şekilde hareket ettirilmesi ürkek bir balık olan kefali de kaçıracağından yemin serbest batışına müdahale edilmemelidir. Beslenmeye güdülenmiş kefal ince ve görünmez misinanın ucunda, ağır, ağır batan ufak ve yumuşak yeme tereddütsüz atlayarak kolaylıkla yutar. Av balığı görerek yapılıyorsa, balıkçı gözünü yemden ayırmamalı ve balık yemi yuttuğu anda tasmalamalıdır. Balık ve yemin görülmediği durumlarda ise kefalin hafif dokunuşlarını hissetmek için balıkçı çok dikkatli bir şekilde beklemelidir. 




Kefal avında kullanılan diğer bir yöntem ise şamandıralı takımla yapılan av şeklidir. Bu yöntem genellikle kefalin su yüzeyine yakın beslendiği durumlarda kullanılır. Özellikle çok derin olmayan meralarda kefaller su üstünden beslenmeye daha yatkındır. Yemlemek için attığımız, su üstünde kalan ekmek kabuklarını yemek için su yüzeyine çıkarlar. Çoğu zaman küçük bir ekmek parçasına onlarca kefal aynı anda saldırır. Bu esnada suyun dışına su sıçrattıkları için amatör balıkçı tarafından kolaylıkla fark edilirler. Böyle bir durumda şamandıralı takım kefallerin yoğun olarak beslendikleri ekmeğin yakınına atılacak olursa, takımın ucundaki yem de su üstündeki ekmekten dökülen parçalar gibi algılanacağından kefaller tereddütsüz olarak yeme saldıracaktır. Bu tarz bir avda kullanılacak şamandıralı takımı oluşturan misina ve kancalar da şeytan oltasında olduğu gibidir. Yemle şamandıra arasındaki mesafe 30-50 cm’i geçmeyeceği için stoperli şamandıra kullanmaya gerek yoktur. Amatör balıkçı isterse şamandıranın altına ikinci bir köstek ve ufak bir kıstırma kurşun da ilave edebilir. Şamandıralı takım sadece kefallerin yüzeyden beslendiği sırada kullanılmaz. Suyun durgun ve bulanık olduğu, kefallerin gözle görülemediği ve nehir ağızları gibi sazlık bölgelerde de şamandıralı takım tercih edilebilir. Balık biraz derindeyse stoperli şamandıra kullanmakta fayda vardır. Kullanılan şamandıranın küçük olması, kefalin hassas vuruşlarını hissetmek açısından önemlidir. Bu takımda da yem olarak ekmek içi, yumuşak hamur, çeşitli deniz kurtları ve balık eti kullanılabilir. 


Kefal avında kullanılan yöntemler arasında belki de en yaygın olanı kıbrıs oltasıdır. Kıbrıs oltası bir beden üzerine peş peşe dizilmiş olan 10-15 adet kancanın büyük bir ekmek parçasının üzerine sarılacak şekilde hazırlanmasıyla oluşan olta takımıdır. Bu av yöntemi kefallerin büyük ekmek parçalarına toplu halde saldırma alışkanlıkları düşünülerek geliştirilmiştir. Kıbrıs oltasında yem su üstünde ya da dipte duracak şekilde ayarlanabilir. Sıralı kancaların beden tarafında silindirik bir mantar bulunur. Ekmek parçası kabuk kısmı altta kalacak şekilde mantarın üzerine sarıldıktan sonra kancalar da ekmeğin üzerine sıkıca sarılarak son kanca ekmeğin üzerine saplanır. Burada dikkat edilmesi gereken husus kancaların bir biri üzerine gelmemesi ve uçlarının balık yemden ufak parçalar almaya çalışırken kolaylıkla balığın ağzına takılacak şekilde ayarlanmasıdır. Bu yöntemle avlanırken kanca balığın dudağına, yanağına, solungaçlarının alt kısmına ya da gözüne takılabilir. Kıbrıs oltasıyla avlanırken avın verimini arttırmak için takımda kullanılan kancaların yeni ve çok sivri olmasına dikkat edilmelidir. Kıbrıs oltasına kurşun ilave edildiği taktirde, köstek uzunluğunu ayarlanarak yemin dipten istenilen yükseklikte durması sağlanabilir. Bu yöntemde balık yeme vururken her hangi bir şekilde tasmalama yapılmayıp, sabırla balığın kancalardan birine takılması beklenmelidir. 


Kıbrıs oltasıyla yakalanan balık kancadan çıkarılırken çok dikkatli olunmalıdır. Balık yakalandıktan sonra karışan kancalar balığın ağız çevresinde yumak haline gelir. Dikkatli olunmazsa bu kancalar balığın çırpınmaları esnasında balıkçının eline batarak derin yaralar açabilir. Balık kancadan çıkarıldıktan sonra yumak olan kancaların çözülmesi zahmetli bir iştir. Kancaların daha kolay çözülmesi için ince misina kullanmaktan kaçılmalıdır. Zaman kaybını önlemek adına yedekte bir kıbrıs takımı daha bulundurmakta fayda vardır. 

Çarpma yöntemi de kefal avında kullanılan yöntemler arasındadır. Çarpma yöntemi üçlü kancalarla yapılır. Üçlü kancanın balığın önünden geçtiği sırada hızla çekilerek balığın herhangi bir yerine takılması mantığına dayanır. Genellikle kefallerin sürü halinde dolaştığı bölgelerde kullanılır. Çarpma yöntemiyle kıyıda dolaşan kefaller görülerek çarpılabileceği gibi, kefallerin görülmediği fakat olma ihtimalinin yüksek olduğu yerlerde rastgele çarpma işlemi de yapılabilir. Çarpma yaparken misina sürekli olarak ani gerilmelere maruz kaldığından çarpma takımında kullanılan misinaların kalın ve sağlam olması gerekir. Takımda tek bir çarpma kullanılabileceği gibi peş peşe sıralanmış birden çok çarpma da kullanılabilir. Bu şekilde gece ve gündüz, elle ya da kamışla kefal avlamak mümkün olsa da çok tasvip edilmeyen bir yöntemdir. Özellikle balıkların yumurtlamak amacıyla toplu halde göç yaptığı zamanlarda kullanılması ve balığın ölümcül yaralar alarak oltadan kurtulma ihtimalinin yüksek olmasından dolayı çoğu amatör balıkçı tarafından etik dışı bir av yöntemi olarak kabul edilir.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Kendo Baby Jig

Hafif jiglerle avlanmayı seven ve LRF yöntemini merak edenler için ucuz ve çok avcı bir jig tavsiyesinde bulunacağım. Bu yaz keşfettiğim Kendo baby jigler Türkiye'nin bu alandaki eksikliğini büyük ölçüde gidermişe benziyor. 3, 5, 8.5 ve 10.5 g ağırlıklarında 4 modeli ve 6 farklı rengi bulunan bu jigler en küçük avcı balıkları bile kandırabilecek aksiyon ve çekiciliğe sahip. Bu yaz çok fazla deneme imkanı bulamadığım bu jiglerle çok keyifli avlar yapma fırsatı buldum. Zargana'dan istavrite, melanurdan trale kadar hemen her türlü avcı balığı kandırabileceğiniz bu jigleri denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
















21 Ocak 2014 Salı

Neye Niyet Neye Kısmet -3

Balığa çıkarken yanımıza alacağımız malzemelerin seçimi çok önemlidir. Hedefte belli başlı bir ya da bir kaç balık türü olsa da her ihtimale karşı tedarikli olmak gerekir. Yanımızda götüreceğimiz fazladan bir kaç parça malzeme yükümüzü arttırabilir, çoğu zaman av boyunca hiç kullanılmaz. Ama öyle bir an gelir ki, işte o fazladan taşıdığımız malzemeler hayatımızın en değerli avını yaşamamıza vesile olabilir. Bu konuda geçmişte yaşadığım bazı acı tecrübelerden dersimi aldım. Yıllardır balığa giderken yanıma içinde her türlü takımın bulunduğu bir çanta ve kepçe almaya özen gösteriyorum. İyi kötü ayağımı yerden kesecek bir arabam var çok şükür. Bugünlerde balığa giderken çok zorlanmıyorum. Ama arabamın olmadığı öğrencilik yıllarımda taşımakta zorlandığım onca malzemeyle kilometrelerce yürüdüğümü bilirim. 2009 Eylülünde yaşadığım bu av da iki elim dolu halde uzunca bir yolu yürümek zorunda kalışımın mükafatını aldığım avlardan biriydi.

Güzel bir Ramazan gecesinde saat gece yarısına yaklaşırken uyku tutmadı. Nicedir benimle balığa çıkmak isteyen sevgili dostum Emre Aydın'la birlikte yakındaki bir liman içinde olta atmaya karar verdik. Amacım çarpmayla, denizin pürüzsüz olduğu gecelerde liman ışıklarının aydınlattığı su yüzeyinde dolaştığını bildiğim kefalleri avlamaktı. Yanıma bir kamış ve bir kaç yedek çarpma almam yeterli olacağı halde yine bir sürü malzemeyi yüklenip meranın yolunu tuttuk. Meraya vardığımızda kefaller yine yerlerindeydi. Rıhtım boyunca dolaşarak uygun pozisyondaki kefallerin hareketlerini hesaplayıp biraz önlerine ve ilerilerine attığım çarpmayı doğru zamanlamayla çekmek suretiyle herhangi bir yerlerine taktırmaya çalıştım. Açıkçası çocukluğumdan beri uyguladığım beceri isteyen bu işte usta sayılırdım. Kısa süre içinde yarım kilonun üzerinde 4 kefal çarptıktan sonra son bir kefal daha çarpıp avı sonlandırmaya karar verdim. Çok geçmeden çarptığım 5. kefali hemen suyun dışına almak yerine eğlenmek için biraz suyun içinde gezmesine izin verdim. Oltanın ucundan kurtulmak için çeşitli manevralar yapan balığı seyrederken aniden koca bir levreğin saldırısına uğradı. Levrek önce oltanın ucundaki yarım kilo civarı balığın kafasından ısırdı. Kafasından ısırdığı balığı yutamayacağını anlayınca bırakıp seri bir hareketle kuyruğundan ısırmaya çalıştı. Yine başarılı olamayınca kaçmasına engel olduğum balığı bir kaç saniye izledikten sonra ağır ağır uzaklaştı.

Şok olmuştum. Hayatımda ilk defa oltamın ucundaki balığa bu büyüklükte bir levrek saldırıyordu. Üstelik balık yutabileceğinden çok büyük olduğu halde ısrarla denemeye devam etmişti. Oltanın ucundaki kefalin kurtulmak için yaptığı manevraların cazibesine kapılmış olmalıydı. Yaralı balıkların avcı balıkları nasıl cezbettiğine bir kez daha şahit olmuştum. O an ilk aklıma gelen canlı bir balığı şeytan oltasına takıp atmak oldu. Ama kovamda uygun boyda bir balık yoktu ve yemim olmadığı için yakalamam zaman alırdı. Bir kaç saniye düşündükten sonra yanımda getirdiğim çantamın içindeki maket balıklarla denemeye karar verdim. Çantamın içindeki maket balıkların arasından seçtiğim 12 cm'lik ilaryaya (kefal yavrusu) benzeyen bir tanesini oltamın ucuna takıp vakit kaybetmeden salladım. İlk iki atışımda maket balık önüme gelene kadar vuruş ya da takip alamadım. Üçüncü atışımda da her an balık vuracakmış gibi heyecanla çektiğim maket balığım görüş mesafeme gelene kadar hiç bir hareket olmadı. Önüme kadar gelen maket balığı tekrar sallamak için sudan kaldırmaya hazırlandığım esnada koca bir levrek dipten fırlayıp maket balığımı yuttu.

Yakalanmanın şokuyla bir anlık olduğu yerde kalan balık şoku atlatır atlatmaz açığa doğru fişekleyip gözden kayboldu. Aman Allah'ım bu nasıl bir kalama alma! Yaklaşık bir dakika boyunca makinemin kalaması hiç susmadı. Heyecandan dizlerimin zangır zangır titrediğini hatırlıyorum. İlk fişeklemede makinemden 100 metreye yakın misina boşaltan balık yorulma emareleri gösterince sarmaya başladım. 5 dakikaya yakın süren mücadelenin sonunda rıhtım duvarının dibine yaklaştırdığım balığı Emre'nin yardımıyla kepçelemeyi başardık. İkimizde mutluluktan havalarda uçuyorduk. Hiç aklımızda yokken ani bir kararla çıktığımız avda trofe boyda bir levrek yakalamıştık. Bir kaç dakika önce oltamızın ucundaki kefale saldıranla aynı boydaki levreğin ağzındaki maket balığı bile çıkartmadan fotoğraf çektirme işine koyulduk.



Yakaladığımız levrekten sonra yarım saat daha at-çek yapıp vuruş alamayınca avı sonlandırdık. Emre'yle avdan döndükten sonra sahur vaktine kadar biraz zaman geçirdik. Sabahın 4'ü gibi sahur yemeğimizi yedikten sonra aklımız yine balıklara gitti. Ertesi günün tatil olmasını fırsat bilip uyumak yerine kendimizi tekrar limana attık. Bir kaç saat önce levreği yakaladığımız yerden başlayarak liman mendireğinin ucuna kadar at-çek yaparak yürüdük. Sabah ezanı okunduktan sonra geceyi liman içinde avlanarak geçiren levreklerin limandan çıkış yapacağını düşündüğüm için mendirek burnunda denemeye devam ettim.  Emre'yle sohbet ederek at-çek yapmaya devam ederken kıyıdan 20 m kadar açıkta sağlam bir vuruş daha aldım. Kamışımın ucu yine yay gibi eğilip makinemden misina boşalmaya başladı. Bu defaki balık da en az ilk balık kadar sağlam asılıyordu. Oltamın ucundaki gecenin ikinci trofe levreğiyle mücadele ederken sanki her zaman yaşadığım bir durummuş gibi telaşsız ve rahattım. Kah fişekleyip kah teslim olan balıkla sakin bir şekilde mücadele edip Emre'nin elindeki kepçenin içine sokmayı başardım.


Senelerdir kim bilir kaç gece balıkta sabahladık, kaç günümüz at-çek yapmakla geçti? Onca hazırlık yapıp trofe balık hayaliyle başladığımız avların çoğunda beklediğimizi bulamadık, boş döndük. Bazen de hiç hesapta yokken trofe balıklar tuttuk, kovalarımızı doldurduk. İşte böyle acayip bir tutku bu. Hesaplar her zaman tutmuyor. Bazen sadece nasibinde olanı tutuyor insan...

16 Ocak 2014 Perşembe

Ege'de İlk Av (Ağustos'10)

Balık Günlükleri fikrini hayata geçirmeden önce de çeşitli platformlarda avlarımı paylaşıyordum. Maalesef bu yazıların bir kısmı bulundukları sayfaların kapanması nedeniyle tarihe karıştı. Diğer yazılarımı hem aynı akıbete uğramaması, hem de eski anılarımı tekrar canlandırması için buradan paylaşmak istedim.

(4-9 Ağustos 2010)

---
Ailemin Nisan ayında Bodrum Gümüşlük'e taşınmasından bu yana fırsat buldukça sık sık yanlarına gidip geliyorum. Ancak genelde kaldığım sürenin haftasonuyla sınırlı olmasından ötürü bugüne denk ciddi bir avlanma denemesi yapamamıştım. Nihayet yıllık izinden istifade rahat rahat olta atmak için fırsat buldum.

Yeni avlak, yeni balıklar, yeni takımlar... Kaç senedir balık tutarsanız tutun, gittiğiniz yeni avlağın acemisisinizdir. Bu noktada tecrübe uyum sağlama hızını belirler. Karadeniz'de ilk lüferimi 9-10 yaşımda tutmuşumdur. Karadeniz için hemen hemen 15 senelik bir tecrübem söz konusu.. İstanbul'a yerleşeli ise 7 sene oldu. Buradaki ilk 1-2 senemde zaten çok sık Ereğli'ye gidip geldiğim için İstanbul'da kıyıdan olta atma gereği duymamıştım. Yani Boğaz ve çevresi kıyı avcılığı için de tecrübemin geçmiş 5 seneye dayandığını söyleyebilirim. Bunun dışında Marmara'nın geri kalanı, Ege ve Akdeniz için tecrübem sadece bir kaç sefer olta atmaktan ibaret. Ege ve Akdeniz'i daha çok bu denizlerde yaptığım dalışlardan tanımaktayım.

Ailemin yılın büyük bölümünde Bodrum'da yaşayacak olması ve Ereğli'de bağlı olan teknemizi de buraya taşımamız benim balıkçılığım için de yeni bir sayfa açmam anlamına geliyor. Hem kıyı, hem açık deniz avlarında başarılı olabilmek için katetmem gereken uzun bir yol var. Açık deniz taşlarını, kıyı avlaklarını ve kısmen yeni yöntemleri öğrenmem gerekiyor.

Daha önceki gidişlerimde burada çeşitli gözlemler yapma fırsatı bulmuştum. Bölgede avlananlarla yaptığım sohbetlerde koyun içinde genellikle kefal ve sarpa çıktığını, bunun dışında pek balık olmadığını belirtmişlerdi. Gümüşlük koyunun içi sıklıkla erişteliklerle kaplı. Bu yüzden klasik dip oltasını her yerde çalıştırmak mümkün değil. Bu gittiğimde her şeyden önce maske-şnorkel yardımıyla dip oltasıyla avlanmaya uygun yerleri tespit ettim. Uygun avlak olarak eriştenin nispeten seyrek olduğu, 1 metrelik sığlıktan 8-10 metreye dik inen bir yamacı seçtim. Sığ olsun, derin olsun tüm derinliklerde yamaç bölgeler her zaman daha fazla balığın dikkatini çeker. Hemen her sabah 5.30-9:30 arasında bu bölgeden olta attım.

Takımım beden ve köstekler 0,28 FC misina olmak üzere, çift köstek 5 numara Owner Seigo'dan ibaretti.





Yakın çevreden taze mamun, boru kurdu gibi yemleri bulmak mümkün değildi. Turgutreis'ten almış olduğum dondurulmuş mamun ise kıyıdan atışlar için hiç uygun değildi. Yem olarak çoğunlukla taşların arasından topladığım madyaları ve balıkçıdan aldığım kalamar ayaklarını kullandım. Bu bölgeden alabildiğim tek kayda değer balığı da kalamar ayağıyla aldım. Bunun dışında kullandığım tüm yemler, sağlamlığıyla ünlü madya dahil olmak üzere ufak balıkların hışmına uğradı. 5 gün bıkıp usanmadan yaptığım kıyı denemelerinin 2. günü sabah hava aydınlanırken aldığım kilo civarı çipura Gümüşlük'ün bana hoşgeldin hediyesi oldu.






Diğer günlerde buradan yapmış olduğum denemeler sonuç vermedi. Almış olduğum birkaç lidaki, ufak sargoz ve çeşitli türlerdeki ıskarta balığı denize iade ettim.

Dip yemlisi haricinde gündüzleri iskele dibinde görmüş olduğum melanurlar bana kırk takla attırmış olmalarına karşın oltama yüz vermemişlerdi. Turgutreis'teki malzemeciye bu balıkları nasıl yakalayabileceğimi sorduğumda bana kıbrıs oltasını önermesi pek aklıma yatmamıştı. O kadar uyanık bir balığı kıbrıs gibi kaba bir takımla yakalamak bana pek mümkün gelmiyordu. Şansımı bir de gece denemeye karar verdim. Takımı olabildiğince sade tutarak bu huylu balığı ürkütmemeye çalıştım. Malzemecinin bana önermiş olduğu 0,35 misina yerine 0,24 naylon misina, kıstırma kurşun ve kıstırmanın 15 cm kadar altına koyduğum tek iğne ve dondurulmuş mamun ile avlandım. Akşam karanlık çöktükten hemen sonra beklediğim vuruş oltanın ucundaydı. Tartıda genelde 250-350 gram civarı olan bu balıkların oltada verdiği mücadele tarifsizdi. Melanurların arasında gelen sargozlar da çok iri olmamasına rağmen ava renk katıyordu. 2 gecelik avımda ufak sargoz ve melanurları, ve av sonunda kovada canlı kalan tüm balıkları denize iade ettim.














Bu sırada oltama takılan kardinal balığını da (Apogon imberbis) fotograflayıp denize iade ettim. Gündüz dalışlarında kaya gölgelerinde ve mağaralarda sıkça rastlanan bu balık, gece buralardan çıkarak aktif biçimde avlanıyor.





Bu avlar dışında yine dalışla yerini tespit ettiğim bir çupra merasında şansımı denedim.. Avlağın derinliği 7-8 metre civarı, ve dibi tamamen eriştelikti. Avlakta bulunan kilo ve üstü çipuralar daha ziyade orta suda geziyorlardı. Şamandıralı stoperli düzenekle takımı eriştelerin üzerinde tutup bu çipuralardan birkaçını avlamayı hedeflesem de bu konuda başarılı olamadım.

6 günlük av maceram son tutmuş olduğum bu melanurlarla sona erdi. En başta dediğim gibi acemisi olduğum bir deniz için çok da kötü sayılmayacak bir başlangıçtı. En azından yanımdan geçen diğer oltacıların "Burada böyle balık çıkıyor muymuş?" diye şaşırması bile yetti. Tekneyi denize indirdiğimizde çok daha büyük tecrübelerin beni beklediğine eminim. Şimdilik bu kadar...

14 Ocak 2014 Salı

Mahmuzlu Camgöz

Mahmuzlu camgöz ( Squalus acanthias ) denizlerimizdeki en yaygın köpek balığı türlerinden biridir. Başta Marmara ve Karadeniz olmak üzere bütün denizlerimizde bolca bulunur. Mahmuzlu camgözler çok obur balıklardır. Ağızlarına uygun olan hemen her şeyi yerler. Menülerinin en başında ise mezgit balıkları gelir. Bütün gün mezgit sürülerinin peşinde oldukları için mezgite atılan yemlere ya da oltaya yakalanan mezgitlere saldırdıkları olur. Özellikle avcılığı yapılmasa da mezgit merasında iri bir kanca ile kumun üzerine yatırdığımız mezgit ya da istavrite vurması uzun sürmez. Çok keskin olan dişlerine misinayı kestirmemek için çelik beden ya da uzun palalı kancalar kullanmak gerekir. Doğup büyüdüğüm yer olan Değirmendere'de büyük bir balıkla mücadele özlemi duyduğum her zaman yakalamaktan büyük keyif aldığım bir balıktır.






Karadeniz'de trol avcılığının serbest olduğu bölgelerde nesli büyük ölçüde azalmış olsa da Marmara denizi gibi trole kapalı sahalarda halen aşırı miktarda bulunmaktadır. Oltaya yakalandığı zaman çok haraketli olan mahmuzlu camgözlerin birinci ve ikinci sırt yüzgeçlerinin önünde bulunan mahmuzlardan ( İğne ) sakınmak gerekir. Aksi halde bu mahmuzlar insan vücudunda çok derin ve iyileşmesi uzun süren yaralar açabilir. Besin piramidinin tepesinde bulunan mahmuzlu camgözler günümüze kadar denizlerimizde yaşamayı sürdürebilen sayılı büyük balıklardan olduğu için özenle korunması gereken türlerdir. Mahmuzlu camgözler omurgalılar arasında en uzun gebelik süresine sahip olan hayvanlardır. 24 aylık gebelik süresinden sonra 8-10 adet yavru dünyaya getirirler. Cinsel olgunluk yaşlarının 20 yıl civarında oluşu da bu balıkları çok hassas türler haline getirir. Oltaya yakalandığında kancayı çok sert olan etinden çıkartmak için pense tarzı bir aparat kullanmakta fayda vardır. Salındıktan sonra yaşamlarına devam etmelerini sağlamak için uzun süre suyun dışında bekletmemek gerekir. Şimdiye kadar yakaladığım 100'ün üzerinde mahmuzlu camgözün neredeyse tamamını incitmeden suya iade ettim. Hepimiz aynı hassasiyeti gösterirsek bu güzel canlıları çocuklarımızın da görmesine imkan tanımış oluruz.



Lüferine Sahip Çık

Gördüğünüz en büyük lüfer ne kadardı? Tezgahta da olsa fotoğraftakilrer gibi bir kofana gördünüz mü hiç? Bunca yıllık amatör balıkçıyım, ben görmedim. Çoğunuzun da görmediğine eminim. Boğazlarımızdaki lüfer katliamı devam ettiği sürece bu büyüklükte kofanaları bizim sularımızda görmek mucize olur. Aslında çok ender de olsa sularımızda fotoğraflardakilere yakın boyda kofanalar var. Onlar da boğazlardan göç etmeyip Ege ve Akdeniz'de yatak yapan bireyler. Sadece bu bile sorunun kaynağını gözler önüne seriyor.





Daracık bir boğazdan göç etmek zorunda olan lüfer yavruları burada dünyanın en teknolojik av vasıtaları ile limitsiz şekilde avlanıyor. Bir gırgır teknesinin tek ağ serişinde 500 bin tl'lik balık yakalayabildiğini biliyor muydunuz? Üstelik bu devasa tekneler yedek tekneleri sayesinde uzun süre neredeyse hiç karaya uğramadan aralıksız avlanabiliyor. Lüfer nerede, gırgır ağaları orada. Daha büyüyüp üreme şansı bulamadan ilk göçlerinde geçmek zorunda kaldıkları daracık boğazda etrafları çevriliveriyor. Henüz 20 cm ve 80 g iken milyonlarcası küpeştelerine kadar dolduruyor gırgır teknelerini. Gırgır ağaları için çok karlı iş doğrusu. Onlar ceplerini doldurup filolarına milyarlık yeni gemiler eklerken vatandaştan balığa verecek 25-30 tl'si olanlar 15 tanesi ancak bir kilo gelen çinekoplarla lüfere olan hasretlerini gidermeye çalışıyor. Peki ya dar gelirli vatandaş ne yapıyor? Onlar da hamsinin küçüğünü, mezgitin eziğini, uskumrunun ithalini yiyebiliyor ancak.




Böyle giderse korkarım lüferin sonu da bizim yerli uskumrulara benzeyecek. Bir kaç on yıl öncesine kadar Marmara ve boğazlarda çaparileri iğne iğneye dolduran uskumrular artık Çanakkale boğazından yukarıya çıkmaz oldu. Ne olurdu sanki salına salına gezinselerdi Marmara'da, Karadeniz'de. Babalarıyla balığa çıkan çocukların ilk tuttuğu balık uskumru olsaydı. Bir tanesiyle bir kişinin karnı doysaydı. Ta Norveç'lerden buzların içinde gelen uskumruları yemek zorunda kalmasaydık. Ne kılıç kaldı geriye, ne de orkinos. Göç yolu boğazlardan geçen bütün balıkları teker teker yok ediyoruz. Sırada lüfer var. Bugün satın alıp yiyemesek de kilosu 100 tl'ye satılan lüferleri tezgahta görebiliyoruz. Böyle giderse çocuklarımız hiç göremeyecek. Sorunun çözümü çok basit aslında. Lüferi kurtarmanın tek yolu zorunlu göç koridoru olan boğazları gırgır ve çevirme ağlarına kapatmak ve lüfer avlanma limitini 28-30 cm'e çıkartmaktan geçiyor. Böylelikle lüferi 80 g yerine 300 g iken ve en az 1 sefer üreme şansı bulduktan sonra avlamış oluruz. Basit mantık. 1 sene bekle, 1 balıktan 4 kat et ve milyonlarca yeni nesil elde et. Mecliste bunu yapabilecek babayiğit var mı sizce? Varsa gösterin alnından öpeyim...