21 Ağustos 2014 Perşembe

Derin Sulardan, Yüksek Rakımlara...

Alabalık. Yüksek rakımların hakimi. İsmi de cismi de avcısında heyecan uyandıran, akıl sır bırakmayan nadide balık. Ben Anadolu’ya alabalık tutmaya gidiyorum dediğimde, hasta yatağında ‘sana akıl sır ermez diyen keferetsiz komşum Mustafa ağanın dediğindeki gibi alabalık avcısına ne akıl nede sır erer.

Anadolu’nun yolları uzayıp gidecekti alabalıklara. Niyetine girmiştim tam bir ay öncesinden. Değerli abim Süleyman Karaca’nın gel Yozgat’a birlikte gidelim alabalıklara teklifiyle 31 Temmuz gecesi düşüyordum yollara. Koskoca bir iki yıl olmuştu gitmeyeli alabalıklara. Her hafta alabalığa giden biri için ne kadar da uzun bir süre idi bu. Sabah saatlerinde Yozgat otogarın da beni karşılayan Süleyman abimle iyi bir kahvaltı yaptık. Bu ara eşi Fatma ablamın ellerinden çıkan lezzetli haşhaşlı tatlıları da unutmamak lazım. Bayılıyorum o lezzete. Yolda yeriz diye yanımıza da koymayı unutmamıştı. Sağolsun Süleyman abimin hızlı şoförlüğüyle, muhabbet ederek Kayseri’ye ulaştık. Saat 4’te mesaisini bitiren değerli abim Erol Tunç’u da yanımıza alarak Sarız yollarına düştük.

Pınarbaşı ilçesini geçtik. Sarız’a yakın sağa çekin olta atacağım demeden duramadım. Hemen oltamı bağlayıp sırf bu alabalık macerası için edindiğim bir dolu kelebekten bir tanesini iliştirip dere kenarına uzadım. Ama derede olta atacak su neredeyse hiç kalmamıştı arkadaşlarım bahsetmişlerdi ama bu kadar kötü olduğunu tahmin etmemiştim. İki noktada şansımı deneyip bu kısa avı noktalandırdım. Sarız’a kalan kısacık yolda bu av macerasının beklediğim gibi geçmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Su hakikaten çok azalmıştı. Serpmeyle balık avlayanları da hesaba katarsak vah ki ne vah.




Sarız’a varıp çok sevdiğim değerli dostlarımla buluşmanın keyfi moralimi düzeltti. Hiç gitmemişim gibi, son bıraktığımız yerden muhabbetimize devam ettik. Yemekler, ikramlar, semaverdeki çaylar. Ve tabi ki alabalık muhabbetleri. İlk gece saat bir gibi yatıp saat dörtte Süleyman ve Erol abiyle Bahçecik barajına doğru yola çıkıyorduk.Yolda kıskaçlı köyünde içtiğimiz kelle paçanın ardından gün ağardıktan kısa bir zaman sonra Bahçecik barajında kelebek atmaya başlamıştım bile.

Özlemişim. Doya doya kelebek attım. Birazda fly çalıştım ama her hangi bir hareket olmadı. Zaten yılın bu mevsiminde barajdan pekte bir beklentim yoktu. Fazla oyalanmadan yakınlardaki avlağa, suyu diğerlerine göre biraz daha çok olan ve bünyesinde gökkuşağı alabalık barındıran avlağımıza geçtik. Artık sevdiğim yerde yani deredeydim. Alttan yukarı doğru kelebekler taramaya başladım. Üstü ağaçlarla kaplı derince bölgeye kısacık atışlar yapıyordum ki arkadan bir şeyler kelebeğin arkasındaki yerini alıverdi. İki yıldan beri özlemin çektiğim manzara karşımdaydı. Hayalet gibi bir anda görünen alabalık yine hayalet gibi bir anda kayboluverdi. Heyecan tavan yaptı. Sakince bir daha attım yok bir daha bir daha ama nafile gelmedi.



LRF’ye geçtim.Bu macera için edindiğim 4,5 cm boyunda ve kahverengi renkli ima tribolite silikon yemleri solucana benzerliklerinde dolayı edinmiştim.3 gramlık daiwa zokalarla güzel bir kandırıcı olmuşlardı. Aynı bölgeyi, kamışa verdiğim kısa sert aksiyonlarla bu kurtçukla tarasam da balık kendini bir daha göstermedi. Bende yukarılara doğru yeniden hareketlendim. Bir kelebekle bir LRF ile alabalık yapabilecek her noktayı taramaya başladım. Çok geçmeden derince bir noktaya geldim. Yukarıdan akarak gelen su derenin ortasına doğru eğilen bir söğüt ağacının altından geçiyordu. Harika bir alabalık yeri diye geçirdim aklımdan ve o an oltamın ucunda takılı olan LRF sahtesini usulca söğüt ağacının tamda dibinden derinlere doğru gönderdim.

Hızla batan kurtçuğa ilk aksiyonunu verdirir verdirmez, hızla ileri atılan kurtçuğa, bir şeyler göz yanılması hızında saldırdı ama kurtçuğu avlayamadı. O an adrenalin tavanlara vurdu. Bir daha gönderdim aynı noktaya, aksiyonla birlikte derinlerden bir kez daha çıkan alabalık yanlamaya bir kez daha sahteye daldı ama yine alamadı. Hadi al şunu. Çömeldiğim yerden bir kez daha sahteyi söğüt ağacına dolama riskiyle birlikte tamda suyun derinleştiği yere nokta atışla gönderdim. Makinenin koluna yüklenmeme izin vermedi. Düşer düşmez kurtçuğu avladı. Tam da o an tasmayı verince havalara doğru tüm gücüyle zıplayarak suyun üzerinde şahsına münhasır hareketlerle düştüğü kapandan kendini kurtarmaya çalıştı. Elimdeki hassas spin kamış bütün gücünü bana iletiyordu. Bu direnci kısa zamanda kırarak onu kenara aldım.


LRF ile yakaladığım bu ilk alabalık fotoğraf makinesinin biten şarjına rağmen cep telefonuyla fotoğraflanarak yeleğimin arkasındaki yerini aldı. İlerleyen bölgelerde başka hareket olmadı. Sarız’daki davetli olduğumuz düğünü de hesaba katarak avı bitirip yemek işine girişmek için avlaktan ayrıldık. Sarız’a yakın bir yerde yine bir alabalık deresinin kenarında uzun zamandır özlemini çektiğim soframızı hazırladık. Alabalık ve sebze arkadaşları közde mükemmel bir lezzet sundu bize. Pişirme esnasında serpme atmaya gelenlerle biraz atışıp, komik tehditleriyle biraz canım sıkılsa da keyfimiz kaçmadan yemeğimiz yiyerek Sarız’a döndük.



Gün boyu ve gece devam eden düğünden sonra ertesi gün öğleden sonra değerli abim Celal Yıldız’la birlikte yine Süleyman abimin şoförlüğüyle aynı avlakta yerimizi alıyorduk. Bu sefer avlağın üst bölümlerinde avlandık. Kelebeğe ve sahte kurtçuğa defalarca takip alsam da balık kandıramadım. Porsiyonluk güzel bir ala kelebeğe hırsla saldırıp ağızlasa da iğnelere yakalanmadı. Ve başka tam saldırı almadan avı bitirdim. Uzun zamandır balığa gitmeyen Celal abim ise birkaç adet alabalığı başarıyla kandırdı. Akşam karanlığında avı bitirip yine semaver sefasına doğru yola çıkıyorduk.


Ertesi günü yanlarına uğrayamadığımız dostlarımıza ayırıp günü ısmarlanan bol miktarda çay ve bol bol muhabbetle geçirdik. Ertesi gün planlar Hafız Tapan’la birlikte yapıldı. Hafız Tapan. Sazlıkların korkulu rüyası Hafız. Sarız’ın tek bankasının bence en önemli adamı Hafız. Bu adamın bendeki yeri her daim başkadır. Geceden bölgede kamp kuran Kayserili dostum Rıfat Kayar ve arkadaşı Sami Çelik ile aynı avlakta sabah saat altı gibi buluştuk. Geceden çakan kuvvetli şimşekler ve yağan yağmur suyu etkilememişti. Başka bir avlağa gitmek mi yoksa son iki avımız yaptığımız bu avlakta mı kalmak sorusunun cevabı, mevsim itibariyle avlaklardaki su azlığını da hesaba katarak, garanti olan bu avlakta kalmaktan yana olmuştu.

İlk meramız LRF ile balığı yakaladığım mera oldu. Arkadaşlarım yakalasalar da benim oltaya gelen bir şeyler olmadı Sonrasında günü avlanarak geçireceğimiz bu avlağın üst kısımlarına geçtik. Arabayı park edeceğimiz bölgeye arabadan indim. Nasip çağırıyordu ki indim. Arkadaşlarım yukarılardaki uzun avlaklara bense aşağıya kısa avlağa doğru hareketlendim. Tamda indiğim yerde ırmağın yolun dibine sokulduğu yerde ava başladım. İyice derinleşen ırmağın ağaçların altına girdiği noktaya oltamı soktum. Usul usul akan su burada bir insan boyunu aşacak kadar derinleşiyordu. Atış yapmak ağaçtan dolayı çok zor, yan tarafım yola doğru yükselen yar, suyun içince uzunca salınan yemyeşil yosunlar. Çok kısa bir hilal atışı tamda suyun karşı yakasına. Suyun akışıyla sağıma doğru hilal çizen kelebek derince yerin girişine gelir gelmez hemen topluyorum. Toplamak zorundayım çünkü yosunlar her yerde. İkinci kez savuruyorum. Hem de kısacık. Tam karşıya. Yine aynı hareketle suyun tam da derinleştiği yere gelen kelebeği yosunlara takmadan topluyorum. Bir kez daha atıyorum, tam karşıya, suyun debisiyle aşağı doğru salınan kelebek, derinlerdeki trofeyi uyandırmayı başarıyor.

Kendini iki kez kısacık gösterip kaybolan kelebeğin üçüncü kez kaybolmasına izin vermemeye niyetli olan trofe bir alabalık kelebeği avlamak üzere yerinden ayrılıyor. Ne olduğunu anlayamadan etraf bir anda karışıyor. Kelebeğe tüm gücüyle yükleniyor. Hırsla basıyor. Bu sefer kelebeğin gitmesine izin vermeyecek. O bunları yaparken ben bu mevsimde bu irilikte bir alabalığın buradan çıkacağına pek ihtimal vermiyordum. Kelebeği tek hamlede avlamasıyla, elimdeki 180cm’lik 2-10 gram atarlı shakespeare kamış müthiş bir hızla bükülüyor ve bükülebileceği son noktada kalama görevi devralıp ilk darbeyi sorunsuz atlatıyor. Sık dalların altındayım ve yan tarafım dik bir yar. Balık basıyor ben bir adım yana doğru atıp balığı sudan çıkarma niyetine giriyorum. Ama ilkinde olmuyor ikinci kez balığı sürükleyerek kaldırmaya çalışıyorum. Ben sürükledikçe o aşağılara doğru daha bir basıyor. Takımları sonuna kadar zorluyorum. Fırdöndülü klips başta olmak üzere 0.20’lik sağlam misinam, kamışım ve makinem elinden gelenin en iyisini yapıyor. Balık büyük bedenini kıvıraraktan sudan ayrılıyor ve yarın ortalarına kadar geliyor, Ve aşağı yuvarlanamadan ellerimin arasındaki yerini alıyor.




Galsamasından tutmayı başardığım an hissettiklerimin tarifi yoktur. O kadar yola değen ve bu kadar adrenalin yaşatan balık ellerimde. Hem de bu mevsimde balık o kadar kısırken. Kelebeği gırtlağına kadar yutmuş olması, yukarıda yazdıklarımın kanıtıdır. Ben çok balık peşinde koşan bir avcı hiçbir zaman olmadım. Emin olun istediğim teknikle yakaladığım bu balık solucanla tutulacak onlarca balığa bedel benim için. Devamında birkaç noktada bir karışlık üç dört adet alabalık yakaladım. Bunlardan diğerlerine göre daha irice olanı alıkoyup diğerlerini saldım. Öğle yemeği vakti sağlam bir şekilde bindiren yağmur altında alelacele yemeklerimiz yiyip avı noktalandırıyoruz.

Bu av, yapmaya niyetli olduğum diğer avların benden kaynaklı olmayan sebeplerden dolayı iptalinden dolayı bu maceradaki son avım oldu. Bir gün daha Sarız’da kaldık. Ve 7 ağustos Perşembe sabahı Süleyman abimle tüm dostlarımızla helalleşerek Sarız’dan ayrıldık. Kayseri’de birkaç küçük işimizi hallettikten sonra en son beni Kayseri terminale bırakan değerli abim Süleyman Karaca’yla helalleşip o Yozgat’a ben ise Çanakkale’ye geri dönüş yollarına geçtik. Bu macerada 1 hafta boyunca yanımda bana yoldaşlık eden Değerli abim Süleyman Karaca’ya, Sazlıkların korkulu rüyası alabalığın amansız avcısı Hafız Tapan abime, birlikte çok vakit geçiremesekte muhabbetinden hep keyif aldığı Erol Tunç abime, işlettiği küçük bakkal dükkanında ettiğimiz muhabbetleri ve içtiğimiz çayların yeri hep ayrı olan değerli abim Celal yıldız’a, bizi evlerinde misafir eden Değerli ağabeylerim Ethem Arık’a ve çok iyi bir alabalık avcısı olan değerli Salim Başer’e ve ismini sayamadığım tüm dostlarıma bir kuru teşekkürden çok daha fazlasını borç bilirim. Allah hepinizden razı olsun. Sizin tabirinizle‘hepinizin işi gücü rastgelsin’

Nedim İNAL.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Jigging ( Seğirmte ) Yöntemi

Avcı balıkları kandırmak için yaygın olarak kullanılan sahte yem çeşitlerinden biri de jig adı verilen metal yemlerdir. Metal kaşıklar düz bir şekilde çekildiklerinde sağa sola yatarken güneşten aldıkları ışığı yansıtarak çakarlı bir görüntü oluşturur. Kaşıklar kadar yassı yapılı olmayan jigler ise düz çekime çok uygun değildir. Yapıları itibari ile hızlı bir şekilde dibe batan bu yemler çeşitli aksiyonlarla yukarı aşağı oynatıldığında yüzüş dengesi bozulmuş yaralı balık görüntüsü oluşturarak avcı balıkların dikkatini çeker. Jiglere yaralı balık görüntüsü kazandırmak için yapılan bu hareketlere ise "jigging" ya da Türkçe karşılığıyla "seğirtme" aksiyonu denir.

Jigging aksiyonunda belli bir düzen yoktur. Her balıkçının kendine has bir aksiyon tarzı olabileceği gibi hedef balığa ve avlanılan meranın özelliklerine göre farklı aksiyonlar uygulanabilir. Amaç jigi balığın bulunduğu derinliğe indirdikten sonra balığı cezbetmeye çalışmaktır. Doğada avcı balıkların ilk hedefi durumundaki yaralı balıkları taklit ederek yapılan bu aksiyon civardaki tüm avcıların beslenmeye güdülenerek yeme saldırmasını sağlar. Jigging yönteminin sahte yemlerle yapılan diğer yöntemlere göre avantajlarından biri de dibe hızlı bir şekilde inebilen jigler sayesinde en derin sulardaki balıkları bile avlayabilme olanağı sağlamasıdır. 1 g'dan 500 g'a kadar çok geniş bir aralıkta değişebilen jiglerle yapılan bu yöntem, kullanılan jiglerin ağırlığına ve uygulama şekline göre kendi içerisinde farklı isimler almaktadır. Ben de jigging yöntemini genel anlamıyla "vertical jigging", "shore jigging" ve "light jigging" başlıkları altında anlatmaya çalışacağım.

Vertical Jigging ( Dikey Seğirtme ): İngilizce'de dikey anlamına gelen "vertical" kelimesinden de anlaşılacağı gibi çoğunlukla tekneden dikey olarak yapılan jigging yöntemidir. Daha çok, akya, orfoz, lahoz, sinarit, fangri mercan, trança ve orkinos gibi derin sulara inebilen büyük balıkların avında kullanıldığı için 100 g üzeri jigler ve kuvvetli takımlarla yapılır. Büyük balık hedefli vertical jigging yönteminde tek ya da iki parçalı kısa, sağlam jigging kamışları, kuvvetli makineler, 0.35-0.40 mm sağlam örgü misinalar ve 10-20 m, 0.60 mm ve üzeri kalınlıklarda şok misinaları kullanılır. Takımın avcılığını arttırmak için şok misinasının florocarbon ( görünmez ) olması çok önemlidir. Görünmezlik sağlamasının yanında şok misinasının bir görevi de balığın ani hareketlerini absorbe etmektir.


Vertical jigging yönetimnde dikkat edilemesi gerek diğer bir nokta ise mera seçimidir. Dip tabiatı kayalık ve yükseltilerle çevrili olan, aniden derinleşen meralar ve dipteki batıkların çevresi en uygun meralardır. Sonar ( Fish finder) cihazları yardımıyla bu tarz meraları bularak koordinatlarını kaydeden ve bu meralar arasında süratli bir şekilde yer değiştirerek deneyebilme kabiliyetinde olan balıkçıların başarılı olma ihtimali çok daha yüksektir. Vertical Jigging yöntemi tekne stopta iken yapılsa da akıntı ve rüzgarı hesap ederek tekneyi doğru meranın üzerinde tutabilmek önemlidir. Aksi taktirde kısa süre içinde sonar ekranında görülen balık sürüleri ve mera kaybedilebilir.


80 m civarı ve üzeri derinliklerde kullanılan jigler genellikle 100-250 g arasında değişir. İnce uzun yapılı, tombul veya ahtapot şeklinde olabilen bu jiglerde genellikle kafa kısmından kısa bir köstekle ilave edilen geniş ağızlı tekli kancalar kullanılır. Bunun sebebi serbest haldeki tekli kancaların daha sağlam ve takılma ihtimalinin düşük olmasıdır. İstenirse bu kancaların sayısı ikiye çıkarılabilir ya da balıkları cezbetmek için kancalara püsküllü silikonlar ilave edilebilir. Suyun durumuna, meranın derinliğine ve hedef balığa göre çok fazla değişkenlik gösteren renk seçiminde balıkçı tecrübelerine, güdülerine ve şansına güvenmelidir.


Tekneden sarkıtılan jig dibe indikten sonra çeşitli aksiyonlarla bir miktar dipten yukarı toplandıktan sonra tekrar dibe inmesi beklenir. Balığın derinliği biliniyorsa bu derinliklerden 15-20 m'den fazla uzaklaşmamakta ya da dipteki taşlara yakın avlanmakta fayda vardır. Vertical jigging yönteminde çok farklı aksiyonlar uygulanabilir. Kısa zıplatmalarla süratli yukarı çekme, aynı derinlikte bekleyerek büyük zıplatmalar yaptırma , bir kaç zıplatma üzerine bir kaç tur sarma ya da bir kaç zıplatma üzerine jigi düşmeye bırakma gibi farklı aksiyonlar denenebilir. Sonuç olarak yaralı bir balık sürekli aynı hareketlerle kaçamayacağı için aksiyonun şekli balıkçının yaratıcılığına kalmıştır. Görüş mesafesinin düşük olduğu bulanık sularda aksiyon hızını düşürmek ve canlı renklere sahip olan jigler kullanmak avın verimini arttırabilir. Ciddi kondisyon isteyen bir iş olan bu yöntemde şans faktörü de çok büyüktür. Bazen herkes balık yakalarken siz boş dönebilir ya da kimsede balık yokken trofeyle dönen siz olabilirsiniz.


Shore Jigging ( Kıyıdan Seğirtme ): Shore Jigging yöntemi de jigging yönteminin kıyıdan yapılan şeklidir. Genellikle 100 g ve daha hafif jiglerle çok sığ olmayan kıyılarda uygulanır. Bu yöntemle kıyıdan avlanabilecek tür çeşitliliği fazla olduğundan kullanılan malzemeler de çok fazla değişkenlik gösterir. Kullanılacak jigin ağırlığına ve hedeflenen balığa göre 60 g'dan 200 g'a kadar atarı olan kamışlar tercih edilebilir. Liman mendirekleri, iskeleler, rıhtımlar ve aniden derinleşen kıyılar bu yöntem için en ideal yerlerdir. Denizde ve tatlı sularda bir çok balığın avında çok verimli olan shore jigging yönteminde her zaman sürprizlere açık olmak gerekir. Özellikle Ege ve Akdeniz'de avlanırken oltaya çok büyük balıkların vurması işten bile değildir. Böyle durumlarda sağlam olmayan takımlarla balığı dışarı almak çok zordur. Çok kalın takımlar kullanmak da nispeten küçük balıkların avında verimi düşürebilir. Bu yüzden hedef balığınızı doğru belirlemeli, ince takım kullanmayı seçtiyseniz sarı kuyruk, sinarit ve orkinos gibi çok büyük balıklar vurduğunda kaçırmayı göze almalısınız.





Shore jigging yönteminde de çok çeşitli aksiyonlar uygulanır. 1 kez vurdurup boşunu alma, peş peşe 2 veya 3 kez vurdurup boşunu alma, jigi vurdurarak dipten bir miktar yükselttikten sonra tekrar dipletme gibi farklı aksiyonlar kullanılabilir. Burada da amaç jigin yaralı bir balık gibi hareket etmesini sağlamaktır. Özellikle aniden derinleşen ve dip tabiatı kayalık olan meralarda jigi dipletmek risklidir. Dibe takılmaları önlemek için kamışın ucu yukarıda tutularak aksiyon verilmeli ve jigin dipten mesafesi iyi ayarlanmalıdır. Keza aniden derinleşen kayalık meralarda vuran orfoz, lahoz gibi balıkların kayaların arasına girmesine fırsat vermemek için de sert uçlu, uzun kamışlar kullanmak ve mücadele boyunca kamışın ucunu yukarıda tutmak gerekir.



Light Jigging: Light jigging yöntemi de shore jigging yöntemiyle benzer olmakla birlikte bu yöntemde kullanılan jigler çok daha hafiftir. Kesin bir ayrım yapmak çok doğru olmasa da 1 g'dan 20 g'a kadar olan çok hafif jigler ve hafif spin takımlarla yapılan jigging yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Hafif jiglerle kıyıdan yakalanabilecek balık çeşitliliği çok daha fazladır. Son zamanlarda ülkemizde de çok popüler hale gelen ve her geçen gün daha fazla kişi tarafından uygulanmaya başlanan LRF ( Light Rock Fishing ) takımları ve çok hafif jglerle istavritten lapine, karagözden mırmıra kadar çok farklı türde balığı kandırmak mümkündür.






20 yılı devirdiğim balıkçılık sevdasında çok farklı yöntemler deneme ve birbirinden keyifli avlar yapma fırsatı buldum. En çok hangi yöntemi sevdiğim sorulsa kesin bir cevap veremesem de sahte yemlerle yapılan yöntemler diye bir genelleme yapabilirim. Belki de oltayı atıp beklemek yerine hareket ederek avlanmayı sevdiğimdendir. Metal jiglerle avlanmak diğer tüm yöntemlerden daha fazla hareket ve beceri gerektirdiğinden olsa gerek jigging yönteminin benim içimdeki yeri ayrı. Bu yöntemi şimdiye kadar hiç denemediyseniz ve balıkçılık hayatınıza hareket katmak istiyorsanız metal jiglerle tanışma zamanınız gelmiş demektir.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Muhteşem Üçlü

Balıklar vahşi hayvanlardır. Aynı bir domuz, bir kurt gibi insana görünmeyi sevmezler. Gün içinde kalabalıktan uzakta, derinlerde, kovuklarda, mağaralarda, erişte tarlalarının içlerinde saklanırlar. Ne zaman ki denizden el ayak çekilir, insan sesleri, motor gürültüleri susar, o zaman aynen dağda aç kalan kurtlar gibi insanların gün boyunca dibi karıştırdığı, artıklarını bıraktığı ve bu artıklar ile beslenen çokça ufak balığın bulunduğu kıyılara yanaşırlar. Bu nedenle özellikle yaz mevsiminde yırtıcı balıkları avlamak için en uygun zaman insanların varlığının en az olduğu gecenin sabaha yakın saatleridir.

Aylardan Ağustos olsa bile Ege'nin esintisi sabaha karşı insanın içine işliyor. İskelenin kenarına oturup ayaklarımı denize sarkıtıyorum, el oltamı çıkarıyorum. Balıkçılığın en yalın ve en sevdiğim hali bu... 6 yaşındaki çocuk da olsanız, kelli felli adam da olsanız avlanma şekliniz aynı... Ama av yönteminin basit olması, avın basit olduğu anlamına gelmiyor. Aksine yöntem ve takım ne kadar basitse, av potansiyeliniz o kadar yüksek oluyor.

Yanımdaki donmuş mamundan birkaç tanesini denize atıp önce avlağı yemliyorum. Sonra irice boylardan birini seçip düzgünce iğneye yerleştiriyorum. Yemi denize göndermeden önce son aşamada mamunun serbest sallanan kafa kısmını kopartıyorum. Mamun bayat veya donup çözülmüş olduğunda balıklar gevşeyen kafa kısmından ısırıp tüm yemi kolayca iğneden sökebiliyorlar. Buna engel olmak adına bu kısmı koparmak vuruşların yakalanmaya dönme oranını oldukça yükseltiyor.

Misina parmaklarımın ucundan yavaşça hareket ediyor. 6 yaşımdan bu yana misina tutan parmağımın bildiği bir şey varsa bu büyük bir balık. Büyük balık ya oltaya bir anda asılır, ya da onu alıp dolaştırmaya başlar. Küçük balık gibi tıkırdamaz, ısrarcı bir şekilde oltanın ucundaki yemle uzun süre oynamaz. Parmaklarımı hafifçe gevşetiyorum. Balığın kendine güveni iyice artıyor ve hızlanıyor. İşte şimdi tasmalama zamanı. Oltayı ne çok sert, ne de çok hafif, balığın damağına geçmesine yetecek güçte çalınıyorum. Ağırlığı hissetmemle balığın fişeklemesi bir oluyor. Özlediğim bir balık bu. Bir melanur. Suyun derinliği 3 metre var veya yok. Mücadele sahası kısıtlı. Balığın çok gezmesine fırsat vermeden karaya alıyorum. Yarım kiloya yakın kallavi bir melanur. Öylesine tepiniyor ki zaptetmek mümkün değil. Keşke bu balıklar kuzenleri olan sinarit, trança gibi 8-10 kilolara ulaşsalar. Eminim o zaman bu balığın mücadelesi ile hiçbir balık boy ölçüşemezdi.

Havanın aydınlanmasına az vakit var. Uzaktan şafak sökmeye başladı. Ne zaman toplanıp spin yapmaya başlasam diye plan yapıyorum. İçimden bir balık daha alayım kalkarım diyorum. Deniz ana beni çok bekletmiyor. Oltamda vuruş dahi hissetmeden derinliğini kontrol etmek için hafiften yukarı çektiğim anda parmağıma bir ağırlık oturuyor. Çipura... Bu balık ile şeytan oltasında mücadelenin tarifi imkansız. Melanur 100 metre sprinter ise, çipura grekoromen güreşçi, komple kastan oluşan bir kaba kuvvet... Mücadelesi keyifli ama zorlayıcı olmaktan uzak. Bu da yarım kilo civarı...

Gece avında görevi tamamladım. Sıra sabah suyunda... Tercihim takım çantamdaki Duel Hardcore Minnow 150... Müthiş bir menzili var. Ne zamandır su üstü sahte dışında balık almaya hasret kaldım. Hiç beklenmedik bir anda oltanın bir anda olduğu yere zımbalanması ve sonrasında gelen kafa darbeleri... Ben hayal kurmaya devam ederken, hayalim bir anda gerçek oluyor. Hava daha karanlık sayılır, balığın geldiği mesafe ise hayli uzak. Kesin turna... Yalnız ufak bir sorun var. Balığın vurduğu yerin çok yakınında yemli oltam duruyor. Balık buna dolaşırsa sorun olabilir. Uyanık davranıp balığı hemen oltanın üzerinden aşırıyorum. Balık büyük değil ama çok hareketli. Kıyıya geliyor. Kepçeyle usulca alıyorum.





Üç farklı, üçü de birbirinden güzel balıklar...Hepsinin yaşattığı heyecan birbirinden farklı. Hiçbirini bir diğerine değişemem. Sanıyorum bu da balık tutmayı niye başka hiçbir uğraşa, tutkuya değişmeyeceğimin nedeni... 

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Karanlıktan Aydınlığa

Nefes alamıyorum. Göğsüm inip kalkmaya devam ediyor ama ciğerlerime dolan ıslak havanın bana hiçbir faydası yok. Balıklar da karaya çıktığında böyle hissediyor olmalı. Gözlerim dışarı açılan bir kapı, pencere arıyor. Son bir çaba ile zifiri karanlığı delip ulaşabildiğim ilk aydınlığa uzanıyorum. Pencereyi açıyorum. Karadan suya dönen balık gibi en başta bir sersemliyorum, başım dönüyor. Birkaç nefes sonra kendime gelebiliyorum. Sivrisineklere aldırmadan pencereyi sonuna kadar aralayıp, yatağıma geri oturuyorum. Saati kontrol ediyorum. Gece, gündüze olan yolu anca yarılamış. Sevmiyorum sabaha uzak bu saatleri. İnsan kendi sesini en çok gecenin sessizliğinde dinliyor. Ama akla en güzel fikirler, en güzel sözler, en güzel hikayeler de bu saatte düşüyor. Keşke o an aklımdan geçenleri kaydeden bir kayıt cihazı olsa... Göz kapaklarımı düşerken yakalıyorum. Son bir güçle kendimi oturduğum yataktan koparıyorum.

Meyhanelerden dökülen son sarhoşlar yalpalayarak evlerine dönerken benim günüm daha yeni başlıyor. Önümdeki toprak yolun sonu deniz... Yolda içimi ürperten bir esinti vuruyor yüzüme. Deniz de benim gibi huzursuz ve uykusuz... Liman dışında gürleyen dalgaların kalıntıları koyun içini çalkalıyor. İyice yaklaşıyorum kıyıya. Durmayı planladığım yerde belli belirsiz birkaç silüet... Bu saatte hayırdır inşallah deyip yanlarına varıyorum. Ellerinde birkaç kasnak, toplanıyorlar. Rüzgar olta atmalarına izin vermemiş. Bana da ayrıcalık tanıyacağını sanmıyorum, ama hemen pes etmeyeceğim. Önce yemliyi gönderiyorum, sorun yok. Sonra spin takımı hazırlıyorum. Ama bunu uzağa göndermek öyle pek kolay olmayacak. Çantamdan rüzgara karşı en mukavemetli sahteyi seçiyorum. Bir iki atıyorum, ama göndermek istediğim noktanın çok uzağında kalıyor.El mecbur o bana gelmezse, ben ona gideceğim. Simsiyah sulara girip 7-8 adım yürüyorum. Su artık belime geliyor. Deniz geceleyin onunla en haşır neşir insan için bile ürkütücü... Ayak bileğime dolananlar sanki erişte ve yosunlar değil, denizin derinliklerinden gelen mığrılar, mürenler, ahtapotlar... Hayal gücümü bu fikirlerden uzaklaştırıp ava odaklanmaya çalışıyorum.

Hava aydınlanıyor. Göz kapaklarıma gecenin yorgunluğu oturmuş. Gece karşılaştığım dört beş kişilik grup rüzgar azalınca tekrar geri dönüp oltalarını atıyor. Hareket alanım çok kısıtlı, ister istemez geriliyorum. Yakaladıkları bozuk paradan hallice balıkları torbaya dolduruşlarını seyrediyorum.  Balıkçıya gitseler ıskarta balık kasasından aynı balıkların kilosunu iki üç liraya alabilirler halbuki. Suçlamıyorum, aşağılamıyorum. Sabahın bu kör saatinde orada olduklarına göre onlar da oltanın ucundaki parıltının sevdalısı belli ki. Sadece yolun başındalar ve biraz daha fazla bilince sahip olmaları gerek. Bunları düşünürken yemli bekleyen oltanın yere eğilerek verdiği selamla kalp atışlarım hızlanıyor. Oltayı elime alır almaz ucundaki "gücü" hissediyorum. En başta kendine güveni tam. Kendisini kıyıya doğru çeken gücü alt edebileceğini hissedip olanca gücüyle açığa ve derine kuyruk vuruyor. Her hamlesinde bir parça ileri gitmeyi başarıyor, ama kurtulduğunu sandığı o anda tekrar aynı kuvvet onu kıyıya çekmeye devam ediyor. İşlerin yolunda gitmediğini ve açığa kuyruk vuracak gücü kalmadığını anlayınca bu defa panik oluyor. Kıyıya paralel bir o yana, bir bu yana kaçıyor. Ama bunun ona hiçbir faydası yok. Artık karnının taşlara sürttüğünü ve yüzgeçlerinin bir kısmının suyun dışında olduğunu hissedince yolun sonunun geldiğini anlıyor. Son hamle suyun dışından geliyor. Vücudunu o güne kadar hiç tanımadığı bir dokunuş sarıyor. Onun hikayesi burada sona eriyor, ama benim hikayem henüz bitmiş değil. Birkaç dakika sonra aynı sahne başrol oyuncularından birisi değişerek tekrar sergileniyor.





---

Solungaçları hareket etmeye devam ediyor ama aralarından geçen su artık yeterince oksijene sahip değil. Yaklaşık yarım saattir içinde beklediği bu karanlık ve küçük alan, zaman ilerledikçe daha da karanlık ve küçük bir hal alıyor. Her şeyin bittiğini düşündüğü o anda etrafını aniden alabildiğine ışık kaplıyor. Onu denizden çıkaran dokunuş yeniden vücudunu kavrıyor. Kendini tekrar suda bulduğunda bu sefer etrafında taşlar, yosunlar ve diğer balıkları görüyor. Tam kendine gelebilmiş değil, ama kuyruk vuracak gücü kendinde buluyor. Birkaç dengesiz kuyruk darbesi sonrasında kendini toparlayıp gözden kayboluyor.





27 Temmuz 2014 Pazar

Gelibolu Canavarı

Emre Cide'yle tanışmamız neredeyse 10 yıl öncesine dayanıyor. Sanal ortamda başlayıp gerçek bir dostluğa dönüşen 10 yıllık arkadaşlığımız süresince farklı şehirlerde yaşamamıza rağmen çok sefer görüşme ve birlikte av yapma fırsatımız oldu. Hangimizin şanssızlığıdır bilinmez 2014 baharında İzmit Körfezi'nde LRF takımlarıyla gerçekleştirdiğimiz bereketli azman istavrit avına kadar birlikte kayda değer bir av yapamamıştık. Nihayet şanssızlığımızı kırmış olmayı ümit ederek işim icabı İstanbul'da bulunacağım 3 aylık süre zarfında da beraber av yapmak için fırsat kollamaya başladık.

İlk teklif Emre'den geldi. Daha önce çok fazla tatlı su balıkçılığı tecrübesi olmamasına ve önceki konuşmalarımızda ilgi duymadığını söylemesine rağmen şaşırtıcı bir şekilde hafta sonu 2 gün boyunca Gelibolu'daki turna meramda at-çek yapmayı teklif edince biraz tereddüt ettim. Yılın en sıcak dönemine denk gelen temmuz ayının 2. hafta sonunda turnaların beslenme aktivitelerini düşürerek derinlere inmiş olma ihtimali beni düşürse de en verimli turna merama gitmek için yol arkadaşı bulmuşken fırsatı kaçırmak istemedim. Böylelikle meramın yaz aylarındaki balık durumu hakkında da bilgi sahibi olabilir ve belki de güzel bir canavar yakalayabilirdim. Telefonla arayıp güncel turna durumu hakkında bilgi aldığım arkadaşlarımdan da olumlu haberler duyunca kesin kararımızı verdik. Cuma akşamı Emre'nin Beylerbeyi'ndeki evinde buluşup gece yarısı Gelibolu'ya doğru yola koyulduk

Gün ağarırken vardığımız meranın en derin kısmına geçip sağlam bir jighead ve üçlü asist kancayla donattığımız 15 cm'lik silikon yılan balığı sahteleriyle at-çek yapmaya koyulduk. Trofe turna avlarında vazgeçilmez yemim olan bu sahteleri 30-40 m ileri sallayıp dibe indirdikten sonra ağır ağır sararak, arada yukarı aşağı zıplatma aksiyonları yaptırarak canavar turnaları kandırmaya çalıştık. Daha 4. atışımı yapmıştım ki kıyıdan 20 m açıkta dipte bir vuruş aldım. Balığın ağırlığını ve sağlam kafa darbelerini hissedince oltanın ucundakinin güzel bir balık olduğunu anladım. Makineme sarılı olan 0.16 mm'lik ipime güvendiğim için çok fazla kalama verme gereği duymadan balığı ağır ağır dipten kaldırırken kepçeyi hazırlamış olan Emre'yle birlikte heyecanlı bir şekilde yüzeye yaklaşan balığı beklemeye başladık. Nihayet yüzeye çıkan balığı görünce heyecanımız daha da arttı. Oltanın ucundaki yaklaşık 90 cm ve 5 kg'lık bir canavardı. Bir kaç saniye suyun üstünde yatan balık sağlam bir şapırtı koparıp aşağı fişekledi. Makinemden 10 m kadar kalama alan balık sakinleşince tekrar dikkatli bir şekilde yüzeye çıkardım. Kıyıya biraz daha yakalaşan balığı yakından inceleyince kepçeleme işinin hiç de kolay olmayacağını anladık. Gerçekten çok iri bir balıktı. Gücünü toplayan balık suyun üstünde bir yaygara daha koparıp tekrar aşağı fişekledi. Makinemden gayet rahat bir şekilde kalama alırken birden bire her şey bitti. Olta boşalmıştı. Kancalarda açılma yoktu ama bir şekilde balık kurtulmuştu.

Çok fazla moralim bozulmadı. Bu meradan şimdiye kadar hiç boş dönmemiştim ve önümüzde daha 2 uzun gün vardı. Aynı yerde biraz daha denedikten sonra Emre'yle ters istikamete doğru kıyı boyunca yer değiştirerek denemeye devam ettik. Bir ara 100 m uzağımdaki Emre'ye baktığımda balıkla mücadele eder gibi hareketler yaptığını gördüm. Daha sonra suya eğilip bir şeyler yaptıktan sonra sudan bir balık çıkardı. Aramızda epey mesafe olmasına rağmen güzel bir balık yakaladığını anladım. Hemen fotoğraf makinesini alıp yanına koştum. Bir kaç kare fotoğraf çekiminden sonra balığın ölçümlerini yapıp suya iade ettik. 60 cm ve 1.4 kg'lık yeni turna rekorunu suya iade eden Emre'nin turna aşısı tamamdı. Keyfimiz yerine gelmiş olarak ava devam ettik.


Bir kaç atış sonra kıyıdaki otların arkasında bir vuruş daha aldım. Bu seferki 50 cm civarı bir ufaklıktı. Suyun dışında çok tutmadan geri salıp ava devam ettik. Çok geçmeden Emre'de kullandığı 12.5 cm ve 35 g'lık silikon alabalık sahtesiyle yakışıklı bir ufaklık kandırınca daha iri balıkları aramak için ayrıldık. Yaklaşık 300 m mesafedeki baraj bentlerine ulaşana kadar yolda bir kaç ufaklık daha yakalayıp incitmeden geri saldım.



Barajın bentlerine yaklaştığımda kıyıya çapraz, uzun bir atış gerçekleştirip dipten ağır ağır sarmaya başlamıştım ki sağlam bir vuruş geldi. Bu seferki de güzel bir balıktı. Balıkla mücadele ederken kepçeyi yetiştirmesi için Emre'ye bağırdıysam da sesimi ulaştıramayınca balığı kepçesiz çıkartmak zorunda olduğumu anladım. Heyecan dolu 5 dakikalık bir mücadelenin sonunda kıyıdaki sığlığa yaklaştırdığım balığı galsamasından kavrayıp dışarı almayı başardım. Sabah kaçırdığım balıktan 2 saat sonra nihayet onun kadar büyük olmasa da güzel bir turna yakalamayı başarmıştım. Vakit kaybetmeden elimdeki balıkla geldiğim yolu geri dönüp Emre'nin yanına vardım. Yakaladığım balıkla bir kaç güzel fotoğraf çektirip ölçümlerini yaptıktan sonra kamera kaydı eşliğinde balığı ait olduğu yere gönderdik. 80 cm ve 3.1 kg gelen bu balık keyfimi iyice yerine getirmişti. Biraz daha olta atıp başka vuruş alamayınca oltalarımızı toplayıp yemek yemek ve dinlenmek üzere yakındaki bir köy kahvesine doğru yola koyulduk.





Öğlen yemeğimizi köy kahvesinde yaptıktan sonra akşam suyuna kadar dinlenmek için arabamızı bir ağacın gölgesine çekip biraz şekerleme yapmaya niyetlendik. Yazın sıcağında yanmamak için arabanın camlarını yarıya kadar açık bırakıp tatlı bir uykuya dalmak üzereyken kara sineklerin istilasıyla uyandık. Yüzümüze, kollarımıza, bacaklarımıza üşüşen sinir bozucu sinekler yüzünden uyuyamayınca öğlen vakti tekrar meranın yolunu tuttuk. Gün boyu parçalı bulutlu olan gökyüzü tamamen kara bulutlarla kaplanmıştı. Meraya inmeden önce arabayı bıraktığımız yerde oltalarımızı hazırlama işine koyulduğumuz sıra, barajın karşı tarafında kalan tepenin silikleştiğini fark ettik. İndiği yerde barajın üzerini köpük köpük beyaza boyayan yağmur duvarı üzerimize doğru ilerlerken oltaları dışarıda bırakıp arabanın içine sığındık. Arabanın camına düşen bir kaç iri yağmur damlasının peşinden bardaktan boşalırcasına yağmur indirdi. 15 dakika boyunca hiç konuşmadan yağmurun sesini dinledik. Yağmur dindiğinde arabadan çıkıp gözlerimizin önünde yatan büyülü maviliği seyrederek tepeden aşağı, mutlu olduğumuz yere doğru yürümeye başladık.

İlk durağımız sabah suyunda 80 cm'lik turnayı aldığım yerdi. Yarım saat kadar denediğimiz merada vuruş alamayınca baraj bendinin üzerinden yürüyüp karşı tarafa geçmeye karar verdik. Barajın karşı kıyısındaki yamaç aşırı dik olduğu için yamaç boyunca en fazla 20 m ilerleyip at-çeke başladık. Bir süre silikon yılan balığıyla atıp çektiğim halde derinlik fazla olduğu için yemi dipten çekmede sorun yaşayınca silikon yılan balığını çıkarıp 35 g'lık yassı turna kaşığıyla denemeye başladım. Bir kaç boş atıştan sonra tekrar kaşığı atabildiğim kadar uzağa atıp dibe batmasını bekledim. Yarı yola kadar düz bir şekilde çektiğim kaşığı tekrar dipletip etraftaki balıkların ilgisini çekmek için bir kaç zıplatma hareketi yaptırdıktan sonra ağır ağır sarmaya başladım. "Bu derinliklerde kim bilir ne canavarlar yaşıyordur?" diye düşünerek dalgın dalgın sararken oltamın ucu muazzam bir kuvvetle eğildi. Yine o korkuyla karışık heyecan hissiyle balığın gücünün karşısında kendimi aciz hissettim. Balık tüm kuvvetiyle aşağı basarken "Emre çok büyük bir şey aldım, çok büyük!" diye bağırıyordum.

Yaklaşık 10 dakika boyunca balığı göremeden mücadele verdim. Nihayet balık yüzeye çıktığında hayretler içinde kalan Emre'nin kurduğu ilk cümle "Savaş dinozor bu!" oldu. Geçen sene yakaladığım 102 cm'lik kişisel turna rekorumdan çok daha uzun ve kalın bir balıktı. Her ihtimale karşın elimde balığın görüntüsünün kalmasını istediğim için Emre'den mücadelemi kameraya kaydetmesini rica ettim. Bir yandan kamera kaydı eşliğinde balıkla mücadele ederken bir yandan da balığı nasıl dışarı alacağımıza karar vermeye çalışıyorduk. Bu gibi durumlarda sakin olmak ve doğru kararlar vermek gerekir. Panik halinde yapılan yanlış hareketler oltanın ucunda baygın halde yatan balığın yoktan yere kaçmasına sebep olabilir. Kaşığın kancası, balığın burnunun üzerinden takıldığı için balığı kepçelemek neredeyse imkansızdı. Zaten ufacık olan kepçeye balığın kafasının gireceği bile şüpheli olduğundan kepçe seçeneğini iptal ettik. Suya girme ihtimalime karşın ceplerimi bir kenara boşaltıp balığı alabileceğim uygun bir sığlık aramaya başladım. Dikkatli bir şekilde kıyıya paralel yürüyüp iyice yorulan balığı gözüme kestirdiğim uygun bir sığlığa yaklaştırdıktan sonra oltayı Emre'ye verdim. Sırada balığı suyun içinde yakalamak vardı. Arkasından dolandığım balığı kıyıya sıkıştırıp üzerine atıldım. Suyun içinde balıkla güreştiğim anların ayrıntısını tam hatırlayamasam da bir şekilde balığı etkisiz hale getirmeyi başarmıştım. En son hatırladığım şey; balığın üzerinde yatarken Emre'nin telefonuyla fotoğrafımı çekmeye çalışmasıydı.


O an tek düşündüğüm şey rekor olabilecek büyüklükteki bu balıkla bir birinden güzel fotoğraflar çektirip ölçümlerini yaptıktan sonra suya iade etmekti. Geri salacağım balığın solunum organına zarar vermemek için parmaklarımı solungaç yarıklarından içeri sokmak yerine nazikçe solungaç kapağının altındaki boşluktan sokup sudan dışarı çıktım. Fotoğraf çekilme faslına geçmeden önce kısa bir konuşma yapmak için Emre'den tekrar kamerayı açmasını rica ettikten sonra tam konuşmaya başlamıştım ki göğsümden yere kadar uzanan 110 cm üzerindeki dev balık bir çırpınışta elimden kurtuldu. Yere düşen balık eğimli arazide suya yuvarlanırken ben de peşi sıra atlayıp suya kadar uçtum. Doğrudan suya dalan balığı yakalamak için son bir gayret suya dalıp iki elimle balığın kapkalın gövdesini tuttuysam da parmaklarımın arasından sıyrılıp derinlere doğru daldı.  Sırılsıklam sudan çıktığımda, Emre "Savaş hepsini kaydettim." diyordu. Beni teselli etmek için bu görüntüler fotoğraftan çok daha değerli dese de o dev balığın fotoğrafını çekemediğim için üzgündüm. Tekrar tekrar izlediğim videonun son kısmında yumruklarımı yukarı kaldırıp gülerek "Olsun!" diyorum. Balık suya doğru yuvarlanırken istem dışı olarak bir de küfür savurmuşum. Güler misin, ağlar mısın?



Öğlen vakti yakaladığımız dev balıktan yarım saat sonra avı sonlandırıp gece kalacağımız oteli ayarlamak üzere Gelibolu'nun merkezine geçtik. Otel odamızı ayarlayıp biraz dinlendikten sonra saat 18:00 civarı akşam suyu için tekrar meraya döndük. Tahminimin aksine akşam suyu bereketsiz geçti. Yaklaşık 2.5 saat çeşitli sahtelerle yer değiştirerek atıp çektiğimiz halde tek bir vuruş dahi alamadık. Hava tamamen kararmaya yakın ümitsiz bir şekilde son atışlarımızı yaparken nihayet 12.5 cm'lik silikon alabalık sahtesiyle güzel bir vuruş aldım. Bu seferki balık çok hırçındı. Suyun üzerinde defalarca kere taklalar atıp oltadan kurtulmaya çalıştıysa da kocaman sahteyi çok derin yuttuğu için kurtulmayı başaramadı. Öyle ki sahtenin sırtındaki tek kanca ve karının altındaki üçlü kanca balığın solungaç yarıklarına ölümcül şekilde dolandığı için balığı geri salamadık. Alıkoymak zorunda kaldığımız 75 cm ve 2.4 kg'lık balığı Gelibolu sahilindeki balıkçılardan birinde pişirtip 2 kişi güzel bir ziyafet çektik.



Balık peşinde uykusuz geçen bir günün ardından çok yorulmuş olacağız ki ertesi sabah ikimiz de telefonlarımızın alarmını duymamışız. Saat 07:00 gibi Emre'nin sesine uyandığımda yataktan kendimi zor kaldırdım. 08:00 gibi vardığımız merada 2 saat boşa atıp çektikten sonra pes edip avı sonlandırdık. İstanbul'a geri dönüş yolunda üzerimdeki tatlı yorgunluk ve doymuşluğa rağmen daha yolu yarılamadan bir sonraki avı düşünmeye başlamıştım. Şu satırları yazarken bile içimi kıpır kıpır yapan bir şeyler var. Bekleyin beni turnalar, 5 gün sonra yanınızdayım...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Gecenin Kralı

Dostlar selamlar,
Çoğu kez damdan düşercesine aniden verdiğim balığa gitme kararlarım, neticesin de hafızamın bir kenarında kalacak kadar güzel av günleri olarak av hayatımda ki yerini almakta. Yine öyle bir günde akşam yediye beş varken yola çıktım.

Deniz hafif çırpacak ve bir levrek su üstü sahtemi avlayacak hayalimi de yanıma almayı unutmadım.Vardım. Deniz çırpsa da tatsızdı,  su üstü sahtem de bir o kadar tuzsuz. Hava tamamen kararıncaya kadar levrek merasındaydım. Farklı sahtelerle en iyi atışlarımı yaptım, Ama nafile, bir sonuç alamadım. Avlak değiştirdim.
Eve de dönebilirdim ama balık fikri gecenin karanlığı gibi ağır basmıştı.




Bu ikinci avlakta Lrf takımını da yanıma aldım. Gece kandırılabilecek birçok balık olduğunu biliyorum. Belki bir çipura, belki bir eşkina veya iri bir mırmır. At-çek takımımla uzakları, Lrf ile de yakın mesafeleri tarayacağım. İlk olarak uzun mesafe koşucusu olan at-çek takımımla uzaklara varıyorum. Birkaç sahte değiştiriyorum. Gecenin karanlığında kendini gösterebilecek sahteler bunlar. İlla ki çok açık renkle olmak zorunda değiller. Kendini gösterebildiği kadar kamufle ederek te avcılığını kanıtlamış sahteler

Bir hareket yok. Sıra Lrf’de. Yakın mesafelere Mebaru aji ve kasagu 5 cm’lik silikon sahtelerle tarama vakti. Dibe batırıp sahteyi, çok ağır bir şekilde sarıyorum. Çok değil en fazla 15 metrelik atışlar yapıyorum. Yaptığım atışların birinde dipten ağır ağır çektiğim silikona bir şeyler asılıyor. Takılma değil bu. Hafif bir tasma atıp balığı yakalıyorum. Yavru alabalık gibi çırparak gelen balığı kayaya çıkarıyorum. İlk düşündüğüm bunun iri bir istavrit olduğu. Ama kafa lambasını açtığımda küçük bir kral olduğunu görüyorum. Levreğin en küçük modeli. Üzerinde yavru olduğunun göstergesi olan siyah benekleri. Baklacı diyorlar buralarda. Nasibe bak!
Hiç bu kadar küçüğünü yakalamamıştım.



Devamında Lrf ile kısa bir zaman daha devam ettim. Bu ara rüzgar biraz arttı. İlkbahar olsa da geceler hala biraz serin. Lrf takımını kenara koyup asıl takımı elime alıyorum. İşte benim takımım bu. Bana güven veren, elime aldım mı denizdeki tüm predatörlerle mücadele edecek güveni veren takım bu. Sahteyi takıp dalganın tam ortasına gönderiyorum. Gecenin kralı orada. Gecenin karanlığında süzülüyor. Sudaki her şeye saldırabilir. Öylede oluyor sahte görüş alanına girer girmez olduğu yerden fişekliyor ve makinenin ilk turunda sahteyi avlıyor. Nerden mi biliyorum? Her seferinde öyle oluyor da ondan. Makinenin ilk turunda ve hep aynı noktada.

Elimde üç metrelik Abu Garcia vendetta, okuma V sistem kamışa göre daha sert. Böyle bir sürprize karşı bugün bu kamışı tercih etmiştim. Balığı karaya almada daha bir önemi ortaya çıkıyor. Güzel iki kafa darbesinden sonra yukarı doğru atlıyor, Sesini duyuyorum ama görmüyorum onu. Görüş alanımda değil. Ama gelişinden ‘ben senin bildiğin dişlilerden değilim’ dercesine geliyor.

Direniyor. Kurtulmaya çalışıyor. Sudaki çırpınmalar yakınlaşınca, bunun hakkı kayanın üzeri olmalı, düşerse bu gece uyku haram dedirtecek kadar iri bir balık olduğu anlaşılıyor. Son bir hamle ile gecenin karanlığında, gecenin kralını kayaya çıkarıyorum. Sahte balık çirkin yüzüne sıkıca yapışmış. Çırpınmaları nafile. Avlamış sahteyi. Sahte de O’nu. Bu iş bu kadar deyip eve dönüyorum gece yarısı. Bu iş hakikaten de bu kadar


Herkese rastgele.
Nedim İNAL

10 Temmuz 2014 Perşembe

Çanakkale Turnası

Trofe balık avcılığı bilgi birikimi, tecrübe ve en çok da sabır isteyen bir iştir. Başta aşırı avcılık olmak üzere çeşitli sebeplerden dolayı uzun ömürlü balık türlerinden çok azı ömrünü tamamlayarak trofe boyutlara ulaşabilir. Av baskısının olduğu nispeten küçük ve hassas sulak alanlarda bu oran daha da düşer. Yazın su seviyesinin iyice düştüğü küçük sulama barajlarına yasa dışı yollarla ağ seren vicdansızlar meradaki anaç balıkların tamamını bitirebilir. Ne yazık ki günümüzde halkı bilinçsiz, denetim ve ihbar mekanizması zayıf olan bir çok yöremizde göl, baraj ve nehirlerimiz talan edilmiş durumdadır. Balık popülasyonu düşük ve yavru balıktan ibaret olan bu tarz meralarda trofe balık peşinde koşmak samanlıkta iğne aramaktan farksızdır.

Özellikle tatlı sularda trofe peşinde koşmak için av baskısının düşük olduğu geniş, el değmemiş ya da yakala&bırak disiplininin yaygın olduğu meralar seçilmelidir. Şayet yakınlarınızda böyle meralar yoksa imkanlarınızı zorlayarak günü birlik ya da uzun süreli seyahatler düzenlemeli ya da benimki gibi anlayışlı bir eşiniz varsa tatillerinizden bir kısmını balığa göre planlamalısınız. Bu yazının da konusu olan Çanakkale turna turumun hikayesine başlamadan önce eşime büyük bir teşekkürü borç biliyorum. "Benim tutkuma, yaşam tarzıma saygı göstererek onca yolu benimle geldiğin, ben Çanakkale'de balık peşinde koşarken 5 gün boyunca hiç şikayet etmediğin için teşekkür ederim sevgilim."

28 Nisan gecesi Çanakkale'ye vardığımızda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ertesi günlerde hava tahmin siteleri yoğun bir yağış göstermese de günlerdir süren yağmurun olta atacağım barajı çamur rengine bulamış olma ihtimali yüksekti. Bu da balıkların sahte yemi görmesini engelleyerek hiç balık yakalayamadan dönmeme sebep olabilirdi. Biraz moralim bozulsa da konsantrasyonumu bozmamaya çalışarak ertesi sabah erkenden soluğu merada aldım. Trofe balık alma ihtimalimi arttırmak için gözüme kestirdiğim sarp bir yamaçtan aşağı inip ulaşımı zor bir merada saat 10:00'a kadar çeşitli sahte yemlerle denemeler yaptığım halde limitleri kıl payı geçen 4 küçük turna dışında balık kandıramayınca ümidimi akşam suyuna bırakarak avı sonlandırdım. Aynı gün akşam suyunda meranın en tecrübeli turna avcılarından Korhan İstek ve Bahadır Ünalan abilerimle buluşup yakın zamanda çok iri balıklar aldıkları bir merada denedik. 3 kişi 3 saat boyunca atıp çektiğimiz halde 40 cm civarı ufak bir turna dışında balık kandıramadık. İstediğim balığı yakalayamasam da uzun süredir birbirinden başarılı yakala&bırak avlarını takip ettiğim abilerimle beraber olta atmak bile benim için büyük bir zevkti.


Ertesi sabah av arkadaşım, Üniversite öğrenimi için Çanakkale'de bulunan kadim dostum Hüseyin'di. Gün aydınlanırken geldiğimiz merada av verimsiz başlayınca yer değiştirip geçtiğimiz sene hayatımın trofesini yakaladığım koyda denemeye başladık. Uzun bir süre burada da vuruş olmadı. Canım sıkılmış bir şekilde kıyıya paralel salladığım 20 cm'lik silikon yılan balığını sararken Hüseyin'e "Şimdi şu ağaç köklerinin dibinden bir canavar çıkıp sahteyi yutsa..." der demez oltam olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Dibe mi takıldı diye oltayı kaldırınca canavar gibi, kapkalın, koca kafalı bir turna dipten yükseldi. O an kendimi çok tuhaf hissettim. Sanki dualarım kabul olmuş, cümlemi bitirir bitirmez hayalimdeki balık oltama vurup mücadelesiz bir şekilde suyun üstüne çıkıvermişti. Hüseyin önce şaka yaptığımı zannetse de balığı görünce onun da eli ayağına karıştı. Nasıl olduysa sakin bir şekilde suyun üstüne çıkan balık olayın şokunun atlatır atlatmaz fişekleyip bir miktar kalama aldıktan sonra tekrar sakinleşti. 1 dakikadan kısa bir süre içinde 1 m'nin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim balığı kepçelemeye hazır şekilde önüme getirmeyi başardım. Hüseyin'e sakince kepçeyi suya sokup beklemesini söylediysem de o heyecandan kepçeyi balığın kafasının üzerinden geçirmeye çalışınca sahtenin boşta kalan kancaları kepçenin toruna takıldı. En korktuğum şey olmuştu. Panik halinde balığın devasa gövdesini kepçenin içine sokmaya çalışırken bir kaç kafa darbesiyle ağzını yırtıp kurtulmayı başardı. Sahteyi kepçenin içinde bırakıp kurtulan balığın gidişini izlerken tek yapabildiğim hırsımdan kamışın ucunu hafifçe balığın sırtına vurmak oldu. O kapkalın gövde, o yemyeşil benekler, o koca ağız hafızamdan bir türlü silinmiyor. O balık Çanakkale'ye gelme sebebimdi. Kepçelemeyi başarabilseydim çabucak bir kaç kare fotoğraflarını çekip zarar vermeden suya geri gönderecek ve sonraki günlerde kafam rahat bir şekilde ava devam edecektim. Ne kadar üzülsek de nafile. Kısmette olmayınca olmuyor.

Sonraki günlerde hem sabah hem de akşam suyunda en az 10 farklı merada denediğim halde istediğim boyda bir balık yakalayamadım. Ümidim son güne kalmıştı. Sabah suyunda av yaptıktan sonra eşimle beraber yola çıkacak ve büyük ihtimalle uzun bir süre bu güzel şehre dönemeyecektik. Çanakkale'den ayrılmadan önce görüşmeyi çok istediğim Cihan Sarı adında genç ve başarılı bir oltacı daha vardı. Son avımda bana eşlik etmesi için akşamdan telefonlaşıp sabah suyu için sözleştik.

Sabah erkenden Cihan'ın daha önce 70-80 cm civarı balıklar aldığı bir merada atıp çekmeye başladık. Su biraz bulanık olduğu için sahte seçimimi fosforlu beyaz renkte 15 cm'lik silikon yılan balığından yana kullanmıştım. Avın hemen başında Cihan 50 cm civarı bir turna yakalayıp incitmeden geri saldı. Cihan'ın ardında ben de peş peşe 50 ve 55 cm'lik 2 turna yakalayıp suya iade ettim. Av gayet keyifli başlamıştı. Çanakkale'deki son avımda bir de trofe alsam mutluluğumun tuzu biberi olacaktı.


İlk başladığımız yerdeki balıklarların boyutu bizi tatmin etmeyince olta atarak kıyı boyunca yürümeye başladık. Ben merayı adım adım deneyerek yürürken Cihan biraz ileriden olta atmaya başladı. Başladığım yerden 50 m kadar uzaklaşmıştım ki kıyıdan 5 m açıkta güzel bir vuruş aldım. İlk vuruşun peşinden gelen sağlam kafa darbeleriyle birlikte vücudum adrenalinle doldu. Bu balığı da kaçırırsam resmen yıkılırdım. Heyecanla bağırıp 100 m uzağımda olta atan Cihan'ı yardıma çağırdım. Koşarak yanıma gelen Cihan kıyıya getidirdiğim balığı tecrübeli bir şekilde kepçeleyip dışarı aldı. Kaçırdığım balık kadar büyük olmasa da kepçenin içinde yatan turna da çok heybetli ve yakışıklı bir balıktı. Balığın zarar görmesi için toprağın üzerine yatırmadan, solunum organlarına zarar vermemeye özen göstererek çabucak bir kaç fotoğrafını çekip kamera çekimi eşliğinde yaşam alanına iade ettik.




Çok şükür ki Çanakkale'den yine trofesiz dönmedim. 2. günün sabahı kaçırdığım dev turnadan sonra moral bozukluğu ve stresle geçen 5 günün sonunda mükafatımı aldım. Bende bu aşk olduğu sürece balık peşinde koşmaya devam edeceğim. Kah kaçıracağım, kah yakalayacağım. Kah üzüleceğim, kah sevineceğim. Bundan sonra daha büyük trofeler yakalayabilecek miyim bilmiyorum ama ömrüm boyunca heyecan duymak için bir sebebim olacağı kesin.