20 Kasım 2014 Perşembe

Lüfer Bayramı

Asırlardır süregelen bir festivaldir İstanbul'da lüfer mevsimi. Binlerce yıldır bu topraklardan farklı kültürler, farklı imparatorluklar geçmiş, konuşulan diller, edilen dualar değişmiş ama lüferin bu şehrin kimliğindeki yeri hiçbir zaman değişmemiştir. İşte binlerce yıldır kutlanan bu toprakların en eski bayramının bu seneki son günlerini de geride bırakıyoruz. Kasım'ın ortalarından itibaren lüfer sürülerinin yerini çoğunlukla sarıkanat ve çinekoptan oluşan daha ufak balık sürüleri almaya başladı. Lüfer artık bundan sonra büyük akınlar yerine eskisine göre daha küçük gruplarda, çoğunlukla da çinekop sürülerinin içinden yürüyecek ve Aralık ortasına doğru yatak yapanlar haricinde göçünü tamamlayacak.

Lüfer bayramı ne yazık ki günümüzde artık eski görkem ve ihtişamından uzak kutlanıyor. Eskinin bolluğunun yerini tezgahlarda bir kilo et parasına satılan, kuyumcu vitrinine dizilir gibi dizilen lüferler aldı. Balık öylesine azaldı ve nazlandı ki, kıyı balıkçıları için "lüfer" geçişi çoğu zaman bir anlam ifade etmiyor; birçoğu lüferin arkasından gelecek küçük aile üyelerini, çinekop ve sarıkanatları bekliyor. Tekne balıkçıları ise bazı günler balığın belli akış noktalarında yem yüzdürme avantajlarını kullanıp eski günleri anımsatan lüfer avları yapabiliyor.

Ben de lüfer mevsiminin gelmesiyle birlikte her sene olduğu gibi bu sene de balık peşine düştüm. Kah ıslandım, kah rüzgar yedim, kimi zaman uzun yollara düştüm, kimi zaman evime yürüyüş mesafesindeki yerleri denedim. Bu çabaların büyük bölümü hüsranla sonuçlandı. İlk denemem Eylül ortalarında İstanbul Avrupa yakasında Boğaz'ın Marmara ile birleştiği bir bölgedeydi. Yalan yok, arkadaşımdan gelen istihbarat üzerine bu bölgeye yönelmiştim. Yoksa gecenin 3'ünde kalkıp rüyamda görmüşcesine bu kadar uzakta balığın peşine düşecek halim yoktu. Meraya vardığımda hatırı sayılır bir kalabalık olduğunu, buna karşılık pek de bir hareketlilik olmadığını gördüm. Furyayı ne yazık ki birkaç gece arayla kaçırmıştım. Kaldı ki, sezon başı olduğu için ne ekipman olarak, ne de zihinsel manada balık tutmaya hazır değildim.  Nitekim o gece sabaha kadar süren denemelerimde değil tek bir balık, vuruş dahi alamadım. 

Eylül ayının sonuna yaklaşırken aklımda hep Boğaz'ın Karadeniz girişini yoklamak vardı. Bölgeden gelen olumlu haberlerin artması üzerine nihayet bu düşüncemi yanıma birkaç av arkadaşı alarak bir haftasonu gerçekleştirdim. Ne şans ki, o tarihte rüzgar, hava tahminlerinin çok üstünde eserek oltalarımızı balığın gezdiği sulara ulaştırmamızı engelledi.





Ekim ayı geldiğinde artık lüfer akışı iyice hızlanmıştı. Teknelerden çok verimli av haberleri gelse de, kıyıdan birkaç istisna haricinde çıt çıkmıyordu. Öte yandan sonuçsuz kalan denemelerim de moralimi ve motivasyonumu tüketmek üzereydi. Aklımda son bir yer daha vardı. Burası 3 sene önce tam o günlerde hem sabah, hem akşam suyunda çok güzel lüferler aldığımız bir avlaktı. Ondan sonraki her sene aynı dönemde bu avlağı kontrol ettiysem de bir daha aynı avları yapamamıştım. Ama içimde halen balığın o bölgeye yaslanacağına dair bir umut vardı. Nitekim sabaha karşı avlakta birikmeye başlayan tekneler de boş yere ümit beslemediğimi gösteriyordu. Ne var ki, sonrasında işin rengi değişti, tekneler çoğaldı, çoğaldı, daha da çoğaldı. Sabah hava aydınlandığında onlarca tekne kelimenin tam anlamıyla ayağımın dibinde dolaşmaya başlamıştı. Üstüne üstlük bir de yetmezmiş gibi balık tutuyorlardı. Ben ise oltayı teknelerin arasına düşürebilmek için olmadık cambazlıklar yapıyor, buna rağmen teknelerin boyuna indir bindir yaptığı denizden tek balık alamıyordum. Durum tam bir işkence halini almaya başlamıştı. Spin takımı bırakıp yanımda bulunan surf takıma geçtim. Teknelerden zar zor aralık bulduğum bir anda 150 gramlık kurşunla ağırlaştırılmış sahteyi 30 metre kadar ileri attım ve çekmeye başladım. Birkaç tur sonra sarımım aniden ağırlaştı. Son ana kadar sağımdan birinin oltamı çektiğini düşünüyordum, ta ki sudaki muhteşem parıltıyı görene kadar... Evet, uzun uğraşlar sonucu nihayet sezon açılışını yapmıştım. Tarih belki tam anlamıyla tekerrür etmemiş ancak bana istediğimi vermişti.


Aradığım kıvılcımı bulmuştum. Motivasyonum bitti dediğim yerde küllerinden doğmuştu. Bu hevesle ertesi gün yine aynı avlağa gittim ama bu defa gerçekten oltayı denize düşürebilecek boşluk dahi kalmamıştı. Kıyıdan bir süre teknecilerin avlarını izleyip geri döndüm. O akşam evde otururken ve balığa çıkmayı aklımın ucundan dahi geçirmezken bir his beni dürttü. Bir arkadaşımın uzun zamandır bahsettiği ama benim bir şekilde üşenip gitmediğim bir avlak aklıma geldi. Güneş batmak üzereydi. Arkadaşımla irtibata geçip onun da akşam suyu için aynı yere gittiğini öğrenince arabaya atladığım gibi soluğu Marmara'nın kıyısında aldım. Uzun bir yürüyüşün ardından hava kararmak üzereyken avlağa geldim. Arkadaşım avlakta yerini almış ve çoktan olta atmaya başlamıştı. Balık olup olmadığını sormamıştım ama beni bir an önce kendime bir yer bulmam için yönlendirmesinden bir şeyler döndüğünü anladım. Kendime bir kaya bulup takımlarımı hazırlarken sağımdan bir şapırtı koptu. Suyu böylesine yara yara gelen başka bir balık olamazdı.. Hızlı olmaya çalıştıkça elim ayağıma dolanıyordu. Panikten güç bela takımı hazırlayıp atıp çekmeye başladım. Peşi sıra etrafımda birkaç balık daha çekildi ve balık kesti. O gün balık alamamıştım ama ilerleyen günlerdeki yeni avlağım belli olmuştu.

Ertesi günün akşamı, bu sefer tedarikli ve planlı olarak aynı yerdeydim. Avlakta erkenden yerimi aldım. Kendime düzgün bir kaya seçtim. Geçen Mayıs ayında mendirekte kayalıkların arasına düşürdüğüm sarıkanatlardan dersimi iyi almıştım. Burada en azından balık düşse bile balığı zapt etmek için zamanım olacaktı. Her şey planlıydı, geriye sadece balığın gelmesi kalmıştı. Daha güneşin ufka kavuşmasına yarım saatten fazla varken ilk balık bindi oltaya. Sanki oltanın bir ucu balığın ağzında, diğeri ise kalbimdeydi. Balığın her hamlesinde misina kalbimi çekiştiriyordu. Balığı sudan kestikten sonra fazla çırpınmasına fırsat vermemek için olduğu gibi elimle yapıştım balığa. Ağzında sahte olan bir balığa yapışmanın ne kadar tehlikeli olduğunun bilincindeydim ancak o an salgıladığım adrenalin beynime sanki bunun bir ölüm kalım meselesi olduğu mesajını veriyordu. Nitekim sahtenin iğneleri elime girmedi ama balık elimi tam baş parmak ile işaret parmağı arasındaki yumuşak bölgeden kaptı. Kaptı ki ne kapmak... Acıyı hissetmiyorum, tek istediğim bir an önce elimi bırakması ve olta atmaya devam edebilmem...Koparacaksan kopar yeter ki elimi bırak diyorum. Hayvan en sonunda çenesini açıyor. Allah'tan çok ciddi bir şey yok. Zaman kaybetmeden at-çek'lere devam ediyorum. Bir atış, iki atış, üç at... Hoop... Bu seferki daha da kuvvetli ama kalama sonuna kadar sıkılı... Balığı kulağından tuttuğum gibi getiriyorum. Karaya alırken korktuğum başıma geliyor ve balık taşın üzerine düşüyor. O andan sonra saniyeler, arka planda kalp atış ritmim eşliğinde yavaş çekim işliyor. Yere düştükten sonra tekrar çırpınmadan balığı zaptetmeliyim. Ben hamle yapmama kalmadan balık debeleniyor. Aşağı düşmesine santimetreler kala ilk hamleyi ayağımla yapıyorum. Bu sefer diğer tarafa fırlıyor, onu da ayağımla karşılıyorum. Dar alanda top çevirmeye çalışan futbolcu gibiyim. En son balığın saliselik bir durgun anında faydalanıp üzerine kapaklanıyorum. Yavaş çekim hayat tekrar normale dönüyor. O zaman kalp atışlarımın aslında ne kadar hızlandığını fark ediyorum. Elim ayağım titreye titreye sahteyi tekrar denize gönderiyorum. Havanın kararmasıyla sarım hızımı azaltıyorum. Önce çok yakın mesafeden bir sarıkanat alıyorum. Hemen ardından tam toplanmak üzereyken aldığım güzel bir lüfer ile kapanışı yapıyorum.





Oyuna ısındım ya, kimse beni durduramaz. Ertesi sabah yine "Allah, Allah!!!" nidalarıyla balık üzerine sefer düzenliyorum. Ama ne olduysa, tek bir vuruş bile alamadan "Allah, Allah???" diyerek geri dönüyorum.

Sonraki birkaç gün merayı yoklayamıyorum. Malum zaman çok sınırlı. Saatler henüz geri alınmadığından ne sabah suyuna kalabiliyorum, ne akşam suyuna yetişebiliyorum. Birkaç gün sonra gözümü karartıp sabah suyuna gidiyorum. Hava aydınlanmaya başladıktan sonra yarım saatim bile yok takımları toplamak için. Gerçi ilk vuruşları gider gitmez, hava daha karanlıkken alıyorum. İlk vuruş karavana... Su üstü yapıp, iğneyi ağzından atıveriyor. Yapacak bir şey yok, kısmetim değilmiş. Havanın yavaşça ağarmasıyla ardı ardına vuruşlar geliyor. Çok kısa sayılacak zamanda üç balığı peş peşe alıp, mesaiye yetişebilmek adına avı noktalamak durumunda kalıyorum.



Ağzım kulaklarımda dolaşıyorum tüm gün. Gören lotodan büyük ikramiye çıktı sanır.Anlatılması mümkün olmayan bambaşka bir hissiyatı var bu balığı yakalamanın. Yakalandığı anda verdiği mücadele, salgılattığı adrenalin öylesine bir bağımlılık yaratıyor ki, balığı yakaladıktan kısa bir süre sonra bile sanki o anı hiç yaşamamış gibi, o heyecanı hiç tatmamış gibi yeniden bir arzu kaplıyor insanın içini. Sonrası malum... Gece, gündüz, dağ, taş, yağmur, çamur demeden kendinizi bu balığın peşinde buluyorsunuz. Ertesi gün de tam böyle bir gün. Tüm senaryolar yağmur, fırtınadan öte bir afetin geleceğini öngörüyordu. Ne yapacağımı bilemez şekilde alarmı sabah 5'e kurarak kafamı yastığa koydum.

Alarmdan önce cama vuran yağmur damlalarının sesiyle uyandım. Kafamı yastıktan dahi kaldırmadan tekrar uykuya dalmak üzere gözlerimi kapattım. Uykuya dalmak üzereyken, zihnimde lüferin sudan çıkmadan önce parladığı o görüntü canlandı. Gözlerimi açtım, yataktan ok gibi fırladım. Saniyeler içinde giyinip kendimi sokağa attım. Sokak arasında rüzgar hissedilmiyordu, yağmur da hafiflemişti. Bağımlılık beni yine denizin kenarına çekiyordu.

Avlağa daha varmadan, kamışların ardı ardına havayı kesme sesleri gelmeye başlamıştı. Bu havada balığa çıkan tek deli ben değildim. Ama sabah hava aydınlanırken yağan yağmurda orada dikilebilecek çok az sayıda deliden biri olacaktım. Duşa girip musluğu sonuna kadar çevirsem, o kadar ıslanamazdım. Bir noktadan sonra "zaten ıslanacağım kadar ıslandım, hiç değilse geldiğime değsin" diyerek yağmura direndim. O ise beni vazgeçirmeye inatmışçasına durmak bilmedi. Neyse ki çok katlı giyindiğimden, en üstteki giysilerim su alsa dahi, ıslaklığı içimde çok hissetmiyordum. Yaklaşık yarım saat kadar sonra yağmur durmuş, gökyüzü yükselmişti. Ben ve azimli dört beş kişi suyu kırbaçlamaya devam ediyorduk ama halen ne gelen vardı ne giden. Artık avı bırakmak için son atışlarımı sayarken olta üstünde durduğum kayanın hemen önünde kilitlendi. Gitti canım sahte demeye kalmadan balığın ayna yapan karnını gördüm. O kadar kısa mesafede dahi bir sağa, bir sola gidip teslim olmadı. Güçlükle balığı sudan kesip, bacaklarımın arasında zaptettim. Boyu 40 santime dayanmış bu güzellik karşısında denilebilecek fazla söz yoktu.


Saniyeler içinde sanki üzerimdeki tüm ıslaklık kurumuş, giysilerim hafiflemişti. Gözümde günü fazlasıyla kurtarmıştım. Devamı gelirse ne ala diyerek yaptığım ikinci atışta olta attığım yerde adeta çakılı kaldı. Sahte sanki kıyıdan geçen bir tekneye takılmış gibi duraksamaksızın kıyıya paralel ilerliyordu. Bu levrek olmalı diye geçirdim içimden. O an avlakta bulunan diğer arkadaşlardan yardım dahi istedim. Ancak bir gariplik vardı, bu balık hiç kafa atmıyordu. Bu şekilde oltayı sürükleyecek bir levreğin çok sağlam kafa atışları olurdu. Balık suyun bulanıklığı içinden belirdiğinde üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Birkaç dakika önce tuttuğumun aynısı ebatta bir lüfer sahteye boylu boylamasına takılmıştı. Bu yüzden sürekli kıyıya yanlamasına yüzmüş ve normalde uygulayacağının çok üstünde bir güç uygulamıştı.



Avın sonucu ıslandığıma fazla fazla değmişti. Saniyeler içinde yaşanan mücadele, saatler boyunca bir kayanın üzerinde sırılsıklam dikilmenin eziyetini unutturuyordu.






Sonraki birkaç gün hava tahminlerinin gözümü korkutması dolayısıyla balığa çıkmaya dahi yeltenmedim. Ne var ki, tahminler gerçekleşmedi, ben ise mis gibi havalarda balığa çıkamadığımla kaldım. Bu esnada hafta ortasındaki 29 Ekim tatilinden faydalanarak yeniden şansımı denemek üzere Karadeniz'e çıktım. Geçen seferkinin aksine tüm şartlar sağlanmasına rağmen bu sefer de balık yoktu.

Son balıkları aldığımdan bir hafta sonrasında ise mevsimin kapanışını yaptım. Kimsenin sahte ile balık alamadığı bir sabah, yanımdaki Hansen Pilgrim kaşığa şans verdim. Kendisi yüzümü kara çıkartmadı ve bana güzel bir lüfer hediye etti.


Sabahki başarısının üzerine aynı günün akşamında da kaşıkla devam etme kararı aldım. Akşam suyunda da avlağa sessizlik hakimdi. Kimsede ne bir vuruş, ne de bir aksiyon vardı. Balık yokluğundan bir yandan yanımdaki arkadaşımla çene çalıyor, diğer taraftan gözüm dalmış bir şekilde kaşığın önümde parıldayarak süzülüşünü izliyordum.  Tam kaşığı sudan kesmek üzereyken derinlerden, bulanığın içinden gelen bir kuyruk darbesi sessizliği bozdu. Saldırı tam önümde olmuştu ve balık oltadaydı. Oltayı sarmama dahi gerek olmadan balığı kenara aldım.

Tam önümde gerçekleşen bu saldırı bana ilham vermişti. Kaşık kıyıya iyice yaklaştığında sarım hızımı azaltıp, kamışın ucunu ise yukarı kaldırıp kaşığın önüme doğru yavaşça süzülmesini sağlıyordum. Yine gözümün daldığı bir esnada ikinci saldırı gerçekleşti. Avına altından takip eden lüfer müthiş bir saldırıyla ağzında kaşıkla birlikte suyun dışına fırladı. Havadaki kıvrılışı, etrafa sıçrattığı su damlaları ve tekrar suya yavaşça düşüşü... Adeta yavaş çekimde olmuştu hepsi. Balık oltaya yakalanmamıştı ama duyduğum heyecan ve tanıklık ettiğim o an, o balığı tutmamdan çok daha değerliydi. Aynı saldırıyı bir daha yaşayabilmek adına at çeklerime ara vermeden devam ettim. Hava kararmak üzereyken kaşığa son bir saldırı aldım. Ama bu saldırıda ancak balığın yarattığı girdabı görebilmiştim.

Böylece lüfer mevsimindeki son balığımı da yakalamıştım. Sonraki birkaç gün avlak tamamen sessizliğe gömülünce ve her yerden sarıkanat haberleri gelmeye başlayınca lüfer sürülerinin Boğaz'ı terk etmeye başladığını anlamıştım. Belki sezonun devamında daha lüfer veya lüferler yakalayacaktım, ancak bundan sonra ağırlık sarıkanatlarda olacaktı.

Bir mevsim, bir festival de İstanbul Boğazı'nda böylece geride kalmıştı. Belki asıl curcunanın, şenliğin uzağındaydım ama yine de kıyıdan kısmetime düşeni almıştım ve bundan da memnundum. Şu kısa hayatımızda kim bilir kaç lüfer mevsimi daha göreceğiz, kaç kez daha bu müthiş hayvanların büyük göçüne şahit olacağız? Her şeyden önemlisi ise kaç lüfer mevsimi daha adına yaraşır şekilde lüferler ile süslenecek?

13 Kasım 2014 Perşembe

Sonbahar Demek Lüfer ve Levrek Demek

Eylülden itibaren hafiften soğuma eğilimine girecek deniz suyu sıcaklığıyla birlikte levrek ve lüfer avlarına ivme kazandıracağımız tartışılmaz bir gerçekti. Bu ayların her günü, benim gibi av yolu sadece at-çekten geçen bir oltacı için kaçırılmayacak kadar değerlidir. Bende bu değerli günlerin daha başında yani eylülden itibaren poyrazı kollayarak avlarıma başladım. Eylülün başlarındaki avlarımda ispendekler keyifli vakit geçirmemi sağladı. Hele bir tanesi su üstü sahteyi öyle bir avladı ki kıyıya getirdiğimde alkışlayasım geldi. Tabi alkışlamak yerine onu suya geri salarak büyümesine imkân vermek asli görevimdi. Ben de aynen öyle yaptım.




Eylül’ün son haftası Biga’daki tek av arkadaşım değerli insan Burak Tolga Özden ile levrek meralarında sıkı avlar yapmaya başladık. Kendisi dalgıçlık yapan ama olta sevdası da tartışılmayacak bir balıkçıdır. Eylülün son haftası yine levrek yapacak meraların birinde akşam suyunda ava çıkıyorduk. Deniz 3-5 poyraz ve mera, denizin açıklarında doğal resiflerin deniz seviyesi boyunca uzanarak önümüzde havuz oluşturduğu taşlık ve kırmalık bir koydu. Atışlarımız bu resifleri belirli bölgelerde geçiyordu. Sahtenin takılma riskine rağmen bu resiflerin üzerinden geçer geçmez bir levreğin çıkma ihtimali yüksekti. Biz de hem uzanabildiğimiz kadar açıkları, hem de önümüzdeki deniz havuzunu en iyi atışlarımızla tarıyorduk. Burak bu koya komşu diğer koylara doğru ilerlemişti ben ise bu koyda kalmıştım. Su üstü sahteleri arka arkaya denemiş ve az dalarlı bir sahte takalı çok olmamıştı. Sahteyi resiflerin hemen dibine düşürüp önümdeki doğal havuzu taramaya başlamıştım. Bu atışların birinde resiflerin hemen yanından bana doğru yola çıkan sahteyi yarı yolda bir şey tek bir hareketle avlayıverdi. Sahteyi avlamasının kamışta yarattığı tepki benim adrenalini tavana zıplatmıştı. Birçok oltacının aksine sol elimle kullandığım oltamı yukarı kaldırıp çetin mücadele eden bu levrekle kıyıda buluşuverdik. Oltadaki çetin mücadelesiyle, o meşhur kıvrılmalarıyla, kendisine asillik ve asilik katan üst yüzgecini kaldırmasıyla denizdeki yeri farklı olan bu balık nazarımda her zaman saygıyı hak ediyor. Sahteyi ağzından çıkarıp balığı alıkoymak üzere söndürüyorum.


Belli bir süre aynı merada kalıp akşam saatlerini başka bir meraya ayırıyoruz. Bu merada Burak’ın ve benim oltama gelen ikişer adet ispendeği incitmeden geri bırakıp, eve dönüyoruz. Ekimin başlarında yavaştan kulağımıza gelen haberler, sert poyrazla birlikte bize hedef saptırtıp denizin tarifi yapılması zor canavarına, yani lüfere götürüyordu. Bu canavarın sıkça uğradığı meraya bir akşamüstü havanın kararmasına az bir vakit kala varıyorduk. En son tuttuğumuz lüferlerin üzerinden geçen zaman,  lüferin oltaya binme hissiyatını çokça özletmişti bize. Vardık. Deniz poyrazla birlikte dalgalarını bize doğru gönderirken biz ise sahtelerimizi ona doğru göndermeye başladık. Havanın kararmasına doğru yanımızdaki balıkçılardan birinin son metrede bir lüfer alması bize moral olsa da havanın tamamen kararmasının sonrasında da herhangi bir vuruş alamadık. Elimizdeki sahtelerden gece karanlığında en rahat fark edilebilenler başta olmak üzere hemen hemen hepsini deneyerek avımıza devam ettik. Bu ara deniz iyice kabardı. Etrafımızda kimseler kalmadı. Biz devam ettik. İyiden iyiye kendini hissettiren rüzgara ve dalgalara rağmen devam ettik. Bir ara sahte değiştirmek için kafa lambamı açtım. Elim, gece pekte fark edilmeyecek renklere sahip yeşil tonlarda hafif parlak hologramlara sahip sahteme gitti. Sağ tarafımdan sertçe esen rüzgara arkamı dönüp, at-çek yapmaya başladım. Gece karanlığında diğer açık renk sahtelere göre görüşü düşük olan sahte kofanalaşma yolunda ilerleyen irice lüferin görüş alanına girmişti. Hiç affeder mi! Tabi ki hayır. O özlediğim vuruşu oltanın ucunda en sert haliyle hissetmemle ‘aldım’ demem bir oldu. Çok uzakta değildi bu biniş. Oltaya binmesiyle birlikte hiç su üstü yapmadan sağ tarafıma doğru o kadar hızlı bir geçiş yaptı ki bir an bunun bir levrek olabileceği aklıma geldi. Bilmeden bana doğru gelmişti. Oltanın ucunu biraz daha kaldırıp onu bana doğru gelmeye zorlamamla birlikte kayanın dibinde çıldırıverdi. Oltaya yüklenip kamışı iki büklüm yaparak onu kayaya koymayı başardım.



Ellerimize almaya çalışırken bir an sahteden kurtulup geri dönme korkusunu bize yaşatsa da gecenin tek balığı olarak çantamızdaki yerini aldı. Bir süre daha ava devam edip ertesi sabah yeniden gelecek olmamı da hesaba katarak ava son verdik. Eve gelip yatağa girdiğimde ilk işim telefonun saatini sabah 5’e kurmak oluyor. Sabah 5’te çalan zille birlikte uykunun en tatlı halini de yanıma alıp balık malzemelerimin olduğu çatı katına çıkıyorum. O sıcak yataktan kalkıp soğuk balıkçılık kıyafetlerimi giymeye başladığım an uykum açılıyor. Nasıl açılmasın ki! Geceden kalma hafif nemli ve soğuk kıyafetler uykuyu öyle bir hançerliyor ki uyku sizlere ömür. Simitlerin on dakikası var abi diyen fırıncıda biraz gözlerimi dinlendirip, balık tutma hayali kurmaya başlıyorum. Sıcak simitleri bir türlü hazır olmayan çaysız yiyip, yola çıkıyorum. Hafif müzik eşliğinde vardığım avlağımda kabaran dalgalar, teknecilerin moralini ne kadar bozduysa benim moralimi de bir o kadar arttırıyor. Kısa bir yürüyüşle kayadaki yerimi alıyorum. Artık bu saatten sonra beynimdeki tüm düşünceler geçici olarak servis dışı. Sabahın o saatinde hangi sahteleri kullanacağım konusunda bir şüphem yok. Havanın karalıktan aydınlığa niyetlendiği ilk ana kadar bir hareketlilik olmuyor. Boğazın açığındaki dalgalar fark edilmeye başladığı ilk anlarda, tahmini otuz metre açıklarda güvendiğim sahteye gününü göstermeye niyetli irice bir dişli saldırıda bulunuyor. Tek tasmayla bertaraf ediyorum bu saldırıyı Kabaran dalgaların arasından ağzındaki sahteyle bir o taraf bir bu tarafa takla atarak bana doğru gelen bu canavarı karaya alıncaya kadarki süreç dünyada benden başka kimsenin olmadığı bir süreç.


Karaya gelinceye kadar attığı her takla keyfe keyif katıyor. Zıplamasın engellemek amacıyla yapılan kamışın ucunu suya sokmak yerine, havaya kaldırarak bu sıçramalarına bende eşlik ediyorum. Zıplamadan gelen dişliyi neyleyim. İki büklüm olan kamış, onu karaya çıkarmayı başarıyor. Sıçramalarına devam ederken galsamasından sıkıca tutup ağzından sahteyi çıkarıyorum. Çirkin suratlı bu kızgın dişliyi hemencecik söndürüyorum. Devamında deniz biraz dalgalarını azaltıyor. Saat 9’ a kadar ikinci bir balık için uğraşsam da her hangi bir hareketlilik olmuyor. Uzun zamandır uğramayı düşündüğüm bir levrek merasına geçiyorum buradan. Orada da bir şeyle bulamayınca keyifle eve dönüyorum.


Değerli dostlar. Avlarda sahte seçimi tabi ki at-çek avının en önemli noktasıdır. Doğru sahte seçmek ve seçtiği sahteye de sonuna kadar güvenmek oltacının başlıca görevidir. Ama bazen hedefimizden sapıyoruz. Balık malzemelerini edinmek, balık tutmanın önüne geçebiliyor. Balık malzemesi satın alma hastalığına kapılmayın. Balık tutmak için gereken ilk şey balığa gitmektir.

Balığa giden tüm dostlara rastgele.

Nedim İNAL.

9 Kasım 2014 Pazar

LRF: Değirmendere Güzelleri

Bugünlerde tatlı bir telaş içerisindeyim. Hayat arkadaşım, canım eşim, 30 Ekim 2014 akşamı biricik oğlumuz Deniz Arda bebeği dünyaya getirdi. Şükürler olsun ki eşimin de, oğlumuzun da sağlık durumu çok iyi. Annelerin aksine babalar bebekleri doğana kadar babalık duygusunu tam anlamıyla yaşayamaz derlerdi. Şimdi neden böyle dediklerini çok iyi anlıyorum. Oğlumu doğumhanede ilk defa gördüğümde kucağında durduğu ebenin kolunu emmeye çalışıyordu. O an içimi tarifsiz bir merhamet duygusu sardı. O küçücük, savunmasız yavrucağı gördüğüm an baba olduğumu anladım. Son bir haftadır bütün dünyamız oğlumuz oldu. Öpmeye kıyamadığım için cennet kokan boynunu kokluyorum. Ben bu satırları yazmaya başlamadan önce annesini emerken uykuya daldı. Peşinden eşim de uyuyunca 2 saat sonraki emzirme vaktine kadar yazmak için bilgisayar başına geçtim.

Temmuz başından beri geçici olarak İstanbul Tuzla'da çalışıyorum. Burada yerleşik bir düzenim olmadığı için doğuma bir ay kala eşimi Denizli'deki ailesinin yanına bırakmıştım. Babalık iznime ek olarak ayırdığım senelik iznimi doğumdan 1 hafta öncesine denk getirmeye çalışıp 23 Ekim akşamı mesaiden sonra izne ayrıldım. Gece uzun süreli araba kullanmamayı prensip edindiğim için geceyi annemin Değirmendere'deki evinde geçirip ertesi sabah erkenden Denizli'ye hareket edecektim. Değirmendere'ye uğramışken de arkadaşının nişanı için İzmir'den gelen can dostum Yusuf Opuş'la olta atmamak olmazdı. Yusuf'a yola çıktığımı haber verip Tuzla'dan ayrıldıktan 20 km sonra arabanın ruhsatıyla ehliyetimi iş yerinde unuttuğumu hatırladım. Of ki ne of! Şimdi gel de aynı trafiği yeniden çek! Neyse ki otobana girmemiştim. Geldiğim yolu gerisin geriye dönüp 45 dakika rötarlı bir şekilde Değirmendere'de Yusuf'la buluştuktan sonra vakit kaybetmeden at-çek yapacağımız meraya geçtik.

Meraya vardığımızda akşam ezanı okunmak üzereydi. Akşam suyu lüfer furyasını kaçırmamış olmayı ümit ederek olta atan yaklaşık 100 kişinin arasında Ömer Soyak abimi bulup yanındaki daracık boşluğa girdim. Takımımı hazırlarken öğrendiğime göre henüz merada balık alan olmamıştı. Hızlı bir şekilde hazırlanıp çok güvendiğim 22 g'lık kaşıkla ilk atışımı gerçekleştirdim. 70-80 metrelere gönderdiğim kaşığımı bir kaç tur sarmıştım ki o büyülü vuruş geldi. Akşam suyuna yetişmek için yaşadığım onca stresten sonra oltamı suyla buluşturur buluşturmaz balık almayı beklemiyordum. Üstelik oltanın ucundaki çok kuvvetli bir balıktı. Çok açıktan çektiğim balığın suyun dışına fırlayıp kaşığı atmaması için boşluk vermeden sarmaya çalıştığım halde arada sarmama mani olacak şekilde kuvvetli basıyordu. Anlaşılan oltanın ucundaki güzel bir kaba lüferdi. Kıyıya 10 metre kala suyun dışına vurup vücudunu silkelediyse de oltadan kurtulamadı. Bir kaç tur daha sarıp balığı arkamdaki kayalıklara atmayı başardım. Yaklaşık 100 kişinin saatlerdir boşa atıp çektiği merada ilk atışta akşam suyunun ilk lüferini almış olmanın mutluluğuyla ava devam ettim. Benim peşim sıra çevremde birkaç balık daha alındı. Hava kararmaya yüz tutunca oltamın ucundaki kaşığı çıkarıp açık renkli maket balıklarla yarım saat daha boşa atıp çektikten sonra avı sonlandırdım.



Avdan sonra Yusuf, arkadaşının nişanına bense annemin evine geçtim. Yusuf'un davetli olduğu nişan merasimi bittikten sonra tekrar buluşmayı kararlaştırmıştık. Saat 21:40'ta telefonuma Yusuf'tan mesaj geldi: "Savaş mırmırlar takoz gibi. LRF yapalım yarım saat kadar". Mesajda aynen böyle yazıyordu. Heyecanlı bir şekilde telefona sarılıp Yusuf'u aradım. Anlattığına göre sahil ışıklarının aydınlattığı sığ kumlukta çok iri mırmır sürüleri geziniyordu. Nicedir LRF takımlarıyla iri bir mırmır yakalamanın hasretini çektiğimden teklifini kabul edip sahilde buluşmak üzere evden çıktım. Yusuf'la deniz kenarında buluşunca hemen takım hazırlamaya koyulmak yerine ilk önce balıkların gezdiği yeri görmek istedim. Çok sessiz bir şekilde kenara yaklaşıp ışığın altındaki sığ ve berrak suya bakınca hemen önümde kumu eşeleyen mırmırları gördüm. Yusuf'un anlattığı kadar vardı. Bu boydaki mırmırlar için takozdan daha uygun bir benzetme olamazdı. Hemen arabaya koşup 210 cm, 1-11 g atarlı kamış ve üzerinde 0.16 mm monoflament misina sarılı olan 1000 kariblelik makineden oluşan LRF takımımı hazırlamaya koyuldum.

Niyetimde yeni aldığım 2 cm'lik kokulu silikon kurtlarla denemek vardı. Koku esanslı sıvıyla dolu küçük bir kutunun içinde yüzen bu kurtların balıkları cezbeden bir koku yaydığını duymuş ama deneme fırsatı bulamamıştım. LRF takımımın ucuna 6 numara sağlamca bir kanca bağlayıp kutunun içinden çıkarttığım kurtlardan birini taktım. Genelde zoka kullanmadığım durumlarda silikon kurda aksiyon verdirmek için kancanın en fazla 1 karış gerisine ufak bir kıstırma kurşun takarım. Bu defa mırmırları rıhtım duvarının hemen dibindeki çok sığ bölgede gördüğüm için kurşun takmaya gerek duymadım. Usulca kıyıya yaklaşıp gözlerimle suyun dibini tarayarak yürümeye başladım. Kıyı boyunca birkaç adım yürüdükten sonra kıyının hemen dibinde yalnız başına eşelenen bir mırmır görünce yemimi balığın olduğu yere bırakıverdim. Yem kancanın ağırlığıyla ağır ağır batarken kalp atışlarım hızlandı. Nefesimi tutup pür dikkat taslama anını beklemeye başladım. Dibe 1 karış mesafe kala burnunu kuma sokarak eşelenen mırmır yemi fark edip yükseldi ve tek hamlede yuttu. Tasmayı vurmamla birlikte yan yatan balık o kapkalın gövdesini gösterdikten sonra müthiş bir hızla fişekledi. İki büklüm olmuş kamışımla balığın yorulmasını beklerken makinemden sürekli misina boşalıyordu. Nihayet yorulma emareleri göstermeye başlayınca yavaş yavaş sarıp kıyıya yaklaştırdıysam da gücünü toplayıp tekrar fişekledi. İlki kadar uzun olmamakla birlikte makinemden bir miktar daha misina boşalttıktan sonra tamamen yorulup pes etti. Balığın suyun içindeki parıltısını seyrederek sakince, tadını çıkara çıkara kıyıya yaklaştırıp Yusuf'un elindeki kepçenin içine sokmayı başardım.




Kokusundan mıdır bilmem ama şaşırtıcı şekilde yeme aksiyon vermeye gerek kalmadan balık atlamıştı. Gözümün önündeki balığı zahmetsizce kandırıp LRF takımlarıyla yaşamaya hasret kaldığım heyecan dolu bir mücadelenin sonunda takoz gibi bir mırmırı kepçelemeyi başarmıştım. Çabucak birkaç fotoğraf çektirip ava kaldığım yerden devam ettim. Kumluk kıyı boyunca dolaşıp çok yakınlarda eşelenen başka mırmır göremeyince kancanın 1 karış gerisine 1.5 g'lık bir kıstırma kurşun ilave edip uzakları yoklamaya başladım. 10 dakika kadar boşa atıp çektikten sonra 5 m açığımda tedirgin hareketlerle dolanan 8-10 bireylik bir mırmır sürüsü belirdi. Vakit kaybetmeden yemi hareket yönlerinin biraz açığına atıp yavaşça sarmaya koyuldum. Yemimin sürünün arasına girdiğini tahmin ettiğim bir anda kamışımın ucu eğilip makinemin kalama tertibatı ötmeye başladı. Sürünün içinden birini kandırmayı başarmıştım. Etrafta misinanın sürtünüp kopabileceği bir ilişkenlik olmadığı için kafam rahat bir şekilde mücadele ediyordum. Balık kah fişekleyip, kah dinlenerek, kah açığa, kah kıyıya paralel yüzerek 2-3 dakika kadar mücadele verdikten sonra teslim olup kepçenin içine girdi.





Av şahane başlamıştı. Kısa zamanda iki güzel mırmır kandırmış olmanın rahatlığıyla kıyı boyunca mırmır sürülerini aramaya devam ettiysem de uzun süren mücadeleler yüzünden balıklar rahatsız olmuş olacak ki aynı bölgede yarım saate yakın dolaştığımız halde başka mırmır göremedik. Birden aklımıza Çınarlık meydanının önündeki kumluk mera geldi. Daha önce o bölgede de gece mırmır sürülerinin kıyıladığını hatta LRF tekniğiyle birkaç mırmır kandırıldığını duymuştum. 5 dakikalık yürüme mesafesinde olduğu için avı sonlandırmadan önce biraz da o bölgede denemeye karar verdik. Yeni meramıza vardığımızda kıyıdan 5-10 m açıkta tek başına yemlenen yarım kilo civarı bir mırmır dışında başka mırmır göremedik. 2 cm'lik kokulu kurtlarla gerçekleştirdiğimiz atışlarda bir türlü mırmırın dikkatini çekemesek de bolca kayabalığı ve hemen önümüzde kamufle olduğu için yemimi yutana kadar fark edemediğimiz yakışıklı bir pisi balığı kandırıp incitmeden ait oldukları yere geri gönderdik.




23:00 gibi avı sonlandırdıktan sonra Yusuf kardeşimle annemin evine geçip sıcacık çaylarımızı yudumlarken hoş bir sohbet eşliğinde spin ve LRF avları için edindiğimiz sahte yemlerimizi inceledik, eksik malzemelerimizi aramızda paylaştık. Aylar sonra bir araya gelmişken konuşulacak, anlatılacak çok şey vardı ama ertesi sabahki yolculuk için erken yatıp uykumu almam gerekiyordu. İstemeyerek de olsa bir dahaki buluşmamıza dek vedalaşarak ayrıldık...

2 Kasım 2014 Pazar

Dostlarla Keyifli Bir Turna Kaçamağı

Bazen tüm şartlar uygun olsa da hangi balığın peşinden koşacağımıza karar vermekte zorlandığımız olur. Eşimi Denizli'de ailesinin yanında bırakıp çarşamba günü iş başı yaptığım 2014 Kurban Bayramı sonrasındaki hafta sonu da böyleydi. Mevsim itibariyle genel kanı olarak Marmara'da peşinden en koşulası balık lüferdi. Hafta sonu lüfer peşinde koşmak için ailemin yaşadığı yer olan Gölcük'e gidebilir, Cengizhan abimin daveti üzerine Balıkesir'deki merasına konuk olabilir ya da Tuzla'da kalarak şansımı mevcut meramda denemeye devam edebilirdim. Her şekilde lüfer yakalama şansım olsa da hafta içi boş döndüğüm avlardan sonra içimde lüfer avına karşı bir küskünlük olmuştu. Kendimi ne kadar zorlasam da son günlerde sağı solu belli olmayan lüfer peşinde koşmaya ikna edemedim. Ani bir fikir değişikliğiyle benimle Gelibolu'daki meramda turna avlamaya gelecek arkadaş aramaya başladım. Bir kaç telefon görüşmesinden sonra Mustafa Gençtürk ve Kerem Konuralp abilerimle cuma gecesi Gelibolu'ya doğru yola çıkmak üzere sözleştik.

İstanbul'a 350 kilometre mesafedeki merama sabah suyunda varabilmek için gece yarısı yola çıkıp 05:00 gibi meraya vardık. Olta atmaya başlamadan önce havanın aydınlanacağı vakte kadar arabanın içinde uyumaya karar verdiysek de heyecandan uyuyamadım. Herkes uykuya daldıktan sonra avda kullanacağımız malzemeleri alıp dışarıda takım hazırlamaya koyuldum. Gün yavaş yavaş ağarırken heyecanım daha da arttı. Bir an önce sahte yemimi suyla buluşturup o koca ağızlı canavarları yakalamak için sabırsızlanıyordum. Spin takımlarımızı hazırlayıp uçlarına çelik köstekleri bağladıktan sonra arabanın içindekileri uyandırdım. Mustafa abim de Kerem abim de acemi sayılırdı. Daha önce bir kaç kez balık yakalamışlıkları olsa da ikisinin de ne spin ne de tatlı su avı tecrübesi olmuştu. Bu yüzden bu avın ayrı bir değeri vardı benim için. Av arkadaşlarıma daha önce defalarca kere avlandığım bu meranın en verimli yerlerinde, takım çantamdaki en güvendiğim yemlerle hayatlarının en büyük balıklarını yakalatmak için can atıyordum.

Oltalar elimizde ava başlayacağımız yere doğru yürürken bilgilendirme maksatlı bazı uyarılarda bulundum. Herhangi birinin oltasına balık vuracak olursa sakince balığı kıyıya getirecek, balığın kafasını sudan dışarı çıkarmadan kepçenin gelmesini bekleyecek ve yakalanan balıklar hızlı bir şekilde fotoğraflanıp incitilmeden suya iade edilecekti. Tatlı su balıklarının avında %100'e yakın bir istikrarla uygulamaya çalıştığım yakala&bırak disiplinini henüz yolun başında olan bu abilerime de aşılamak istiyordum. Sağ olsunlar hiç itiraz etmeden seve seve balıkları geri salmayı kabul ettiler. Bu işe yeni başlayan hevesdaşlarımla avlanırken yakala&bırak disiplinini kabul ettirme konusunda hemen hemen hiç sorun yaşamıyorum. Bilgiye aç olduklarından her şeyi çok çabuk kavrayıp inanılmaz derecede hızlı yol katediyorlar. Uzun yıllardır bu işin içinde olup kendilerini usta olduklarına inandıran kişiler ise genellikle yeni şeyler öğrenme konusunda isteksiz oluyor.

Suyun kenarına vardığımızda takım çantamdan seçtiğim yapay yemleri çelik kösteklerimizin ucundaki klipslere takıp at-çek yapmaya koyulduk. İlk meramız sığ olduğundan ava fazla ağır olmayan silikon yemler ve az dalarlı maket balıklarla başlamıştık. Çok geçmeden oltama vuran 40 cm civarı bir ufaklık kendisini suyun üstünde gösterdikten sonra kurtulmayı başardı. Hemen ardından Mustafa abi de yemi sudan çıkarmak üzereyken vuran aynı boyda bir turnayı havaya kaldırmaya çalışınca yere düşen balık suya doğru yuvarlanıp kaçtı. Suyun dışında çok hareketli olan turnalar bir şekilde kancayı ağızlarından atmayı başarıyor. Balıkları dışarı alırken kepçe kullanmanın önemini bir kez daha hatırlayıp ava devam ettik. Barajın girişindeki sığlık merada bir süre daha deneyip balık alamayınca daha derin bölgelere doğru olta atarak devam ettik.

4 senedir avlandığım bu merada su seviyesinin bu kadar düştüğüne hiç şahit olmamıştım. Önceki senelerde baraj çevresinde yürürken karanın içine sokulan koyların etrafından dolaşmak için ciddi mesafeler yürümemiz gerekirdi. Koyların bazıları tamamen kuruduğu için yürüme parkurumuz kısalsa da önümüzde aşmamız gereken dik yamaçlı birçok tepe vardı. Olta atarak yürümeye devam ettik. Duraksadığımız her yeni merada heyecanım artsa da beklediğim vuruşları bir türlü alamadık. Nihayet 2 saatin sonunda Mustafa abi hayatının ilk turnasını kepçenin içine sokmayı başardı. Yaklaşık 50 cm'lik çok yakışıklı bir turnaydı bu. Balığın solungaç yarıklarına zarar vermeyecek şekilde solungaç kapağının altındaki boşluktan doğru tutuş şeklini gösterdikten sonra çabucak bir kaç poz fotoğraf çekip balığı ait olduğu yere iade ettik. Bu balık Mustafa abi için spin yöntemi ile yakalanan ilk balık, ilk turna ve ilk yakala&bırak tecrübesi olduğu için çok değerliydi. Rahatlamış ve kendine güveni artmış bir şekilde ava döndü.


Yer değiştirerek olta atmaya devam ettiğimiz ilerleyen saatlerde Mustafa abinin oltasına vuran bir balıkla, benim oltama vuran iki balığı daha dışarı almayı başardık. Mustafa abinin yakaladığı ilk balıkla hemen hemen aynı boylardaki bu balıkları da fotoğraflayıp incitmeden geri saldık. Güneş doğarken barajın yola uzak kıyısının ucundan başladığımız yürüyüşümüz öğlene doğru barajın diğer ucunda bitti. Eğimli arazide saatlerce yürümekten hepimiz yorgun düşmüştük. Arabamız barajın diğer ucunda kaldığından biraz dinlenmek ve yemek molası vermek için 1 km mesafedeki köy kahvehanesine kadar yürümeye karar verdik. Neyse ki yolun yarısında bir traktör durup bizi köye kadar yürümekten kurtardı. Köy merkezindeki bakkaldan aldığımız tazecik ekmekler, kaşar peyniri, zeytin ve köy kahvehanesinde duble bardakta gelen çaylarla kendimize harika bir ziyafet çektik. Bu sıradan öğünümüz bize o kadar lezzetli gelmişti ki Mustafa abimin söylediğine göre hayatı boyunca en keyif aldığı yemeklerden biri bu olmuştu. Kerem abim ise çocukluğundan beri ilk defa böylesine macera dolu bir gün yaşadığını söylüyordu.



Herkes halinden memnun görünse de Kerem abinin balık yakalayamaması içime dert olmuştu. Ne yapıp edip ufak da olsa bir turna yakalamasını sağlamalıydım. Karnımızı doyurduktan sonra barajın köye yakın kıyısındaki genç turnaların yoğunlukta olduğunu bildiğim sığlık merada denemeyi teklif ettim. Teklifime itiraz eden olmayınca tarlaların arasındaki patika yollardan yürüyüp olta atacağımız yere ulaştık. Yeni meramızda yeni heyecanlarla çabucak hazırlanıp takım çantamdaki sığ ve bulanık sular için en güvendiğim yemler olan sarı-yeşil-turuncu tonlardaki az dalarlı maket ve silikon balıklarımızı suyla buluşturduk. Daha ilk atışında Mustafa abi 50 cm civarı yakışıklı bir turna daha kandırdı. Balığı geri salmadan önce fotoğraflama işlemiyle uğraşırken bir balık da Kerem abimin oltasına vurdu. Sakince balığı kepçeleyip dışarı almayı başardık. Nihayet Kerem abi de hayatının ilk turnasını yakalamanın mutluluğunu yaşıyordu. Yaklaşık 45 cm'lik turnasıyla bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra öpüp suya iade etti. Kerem abinin yakaladığı balığın ardından kafam rahat şekilde ava döndükten kısa bir süre sonra peş peşe iki yakışıklı turna yakalayıp hemen önümde saldıran yaklaşık 60 cm'lik bir tanesini de kaçırdım.






Yeni meramız sabah denediğimiz tüm noktalardan daha verimliydi. Balıklar çok iri olmasa da neredeyse her beş atıştan birinde vuruş alıyorduk. Kısa sürede yakalayıp geri saldığımız turnalarla keyfimiz iyice yerine gelmişti. Neşeli bir şekilde muhabbet ederek atıp çekmeye devam ederken Kerem abinin heyecanla "çok büyük bir şey yakaladım" diye bağırdığını duydum. Kafamı çevirip baktığımda oltasının ucundaki balığın hemen önünde suyun dışına fırlayarak oltadan kurtulmaya çalıştığını gördüm. Gerçekten çok güzel bir balık almıştı. Hemen elimdeki oltayı yere bırakıp kepçeyle birlikte yanına koştum. Kerem abi balıkla mücadele ederken ben de sakin olması ve balığı yorması için tavsiyelerde bulunuyordum. Oltaya yakalanmanın şokuyla fişekleyen balık bir miktar kalama alıp duraksadı. Kerem abi sakince sarıp önüne getirince gücünü toplayıp tekrar suyun dışına fırlayarak vücudunu silkeledi. Oltadan kurtulmak için yaptığı manevra bu defa da işe yaramamıştı. Anlaşılan 13 cm'lik parçalı maket balığı sağlam yutmuştu. Yaklaşık 5-6 dakika boyunca yorulmayan balık defalarca kere suyun dışına fırlayarak bize inanılmaz keyifli bir mücadele yaşattırken Mustafa abi de bu anları telefonunun kamerasıyla ölümsüzleştirmeyi başardı. Nihayet teslim olan balığın koca gövdesini zorlanarak da olsa kepçenin içine sokmayı başardık. Kerem abinin o anki mutluluğunu tarif etmek çok güç. Hayatının ilk turna avı deneyiminde yaklaşık 80 cm'lik dev bir turna yakalamıştı. Vakit kaybetmeden bu mutluluğunu ölümsüzleştirmek için fotoğraf çekme işine koyuldum. Anaç bir dişi olduğunu tahmin ettiğim canavarın ağzındaki kancaları uzun ağızlı bir pense yardımıyla çıkarıp, solungaç yarıklarına zarar vermeden ve çok fazla suyun dışında tutmadan kamera kaydı eşliğinde başarılı bir şekilde ait olduğu yere geri gönderdik.




Kerem abinin trofesi avın keyfine keyif kattı. Gün boyu yakaladığımız onlarca çok iri olmayan turnanın üzerine günün ödülü oldu. İşin en güzel kısmı da geri saldığımız balıkların hiç birinin ölümcül yara almamış olmasıydı. Geceyi Gelibolu'da bir otelde geçirip ertesi günün tamamını aynı merada avlanarak geçirmek istediysek de Pazar günü Mustafa abinin İstanbul'da bir toplantıya katılması gerektiği için avı sonlandırmak zorunda kaldık. Geri dönüş yolunda arabamızın içinde bagaja doldurduğumuz ölü balıklar yerine gülen suratlar, hafızalardan silinmeyecek anılar ve fotoğraf makinemizin içindeki birbirinden güzel fotoğraflar vardı. Şimdi o ava ait bir de bu öykü var.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Bodrum'da Sonbahar

Yaz son kalan kırıntılarını da toplayıp giderken, yerini sonbaharın huzuru ve dinginliğine bırakıyor. Kumsallarda çocuk sesleri yok artık, güneşlenen insanlar da. Güzün sarı sıcağından faydalanmak isteyenler sahildeki kahvelerde deniz manzarası eşliğinde çaylarını yudumluyor. Yaz giderken deli poyrazını da yanında almış götürmüş. Dalgalar birkaç ay sonra döveceği sahilleri nazikçe okşuyor. Doğa bir dahaki bahara kadar kendini yenilemek üzere dinlenmeye çekilmeden evvel son hazırlıklarını tamamlıyor. Denizdekilerde de aynı telaş var. Sular hala sıcak ama bir şeyler değişmek üzere. İçindekiler de bunun farkında. Sürüler toplanıyor ve açıklardan kıyılara yöneliyor. Yazın huzuru, çok yakında yerini kaosa terk edecek.

---

Pürüzsüz bir kadife gibi deniz. Günün ilk ışıklarıyla motorlarını çalıştıran balıkçılar pruvalarını sabah pusunun ardındaki Yunan adalarına çeviriyor. Bizim sular ne yazık ki artık karın doyurmuyor, bu yüzden paraketelerini Yunan'a yaklaşabildikleri en yakın taşlara seriyorlar. Benim ise ayağım bugünlük karada. Menzilim anca sahte balığın ulaşabildiği yer kadar. Alacakaranlıktan başlıyorum çalışmaya. Envai çeşit maket balıklar yüzdürüyorum. İşveli işveli süzülüyorlar yarı aydınlık sabah denizinde, ama peşlerine takılan yakışıklı yok. Böyle olmaması gerekti. En azından bir hareket, bir takip emaresi görmeyi bekliyordum. Peki, diyorum kendi kendime, burada tek bir tane bile olmadığına göre, hepsi başka bir yerde, başka bir şeylerin peşinde olsa gerek. Kafamda bir ışık beliriyor. Dün sahilde gördüğüm gümüş sürüsü aklıma geliyor. Hala aynı yerde olabilirler. Eğer öyleyse bu da bizim balıkların nereye gittiğini açıklar. Aklıma gelen fikrin heyecanıyla koşar adım gümüşleri gördüğüm bölgeye, burnun diğer kıyısına geçiyorum. Deniz burada da sakin ama su yüzeyinde hafif bir titreşim var. Bu rüzgar değil diye içimden geçirmeme kalmadan balık kabarıyor. Ardı ardına üç dört yerde daha gümüşler kendilerini can havliyle suyun dışına atıyor. Sakinliğimi korumaya çalışarak, oynağın birkaç metre ardına kıyıya paralel bir atış yapıyorum. Su çok sığ. Balığın kaldırdığı su kütlesinden sahteye yaklaştığını görebiliyorum. Mesafe azalıyor, azalıyor ve saldırı menziline giriyor. Vuracak mı, geri mi dönecek? Kader anı... Ve saldırı gerçekleşiyor. Birkaç saniye mücadeleden sonra olta boşalıyor. Bir anlık tereddüttün ardından anlıyorum, bana doğru yüzüyor. Oltanın boşluğunu aldığımda önümde beliriyor. Güpegündüz ve hemen dibimde olmasına karşın, koyu renkli kum zeminin üstünde o kadar güzel kamufle ki, şeklini şemalini, ebatını algılaması birkaç saniyemi alıyor. Balığı kuma yatırarak kolaylıkla kıyıya alıyorum. Etrafta bir sürü kedi, köpek olmasına rağmen balığı sağlama almakla uğraşmıyorum, bir an önce atışlara beklemeden devam ediyorum. Halbuki o kadar da ders almıştım geçmişte, hala akıllanmamışım demek ki. Gümüşlere saldırılar devam ediyor, arada sahte yeme dönüp bakan da olmuyor değil ama belli ki az önce türdeşlerinin başına gelenlerden dolayı biraz tedirginler. Önce takipler bitiyor, sonra denizdeki kovalamaca seyrekleşiyor. Güneş denize vurmadan bir de koyun dışını denemek istiyorum. On beş dakikalık bir yürüyüşün ardından yarım adanın arka tarafına geçiyorum. Kuzeye açık bu bölgede deniz karışık, dalgalı ve bol köpüklü. Daha ilk atışta, sahtenin ilk düştüğü yerden takip alıyorum. İnatla, neredeyse sahte karaya çıkana kadar takip ediyor. Arada bir iki dokunup yokluyor da, ama oltaya takılmıyor. Aradan çok zaman geçmeden ikinci vuruş, sol çaprazımda gerçekleşiyor. Balığın dalgaların arasından fırlayan kuyruğunu görüyorum. Çatallı bir kuyruk, belki bir akya, belki de bir zargana azmanı. Bu da sadece bir dokunuş olarak kalıyor. Bir de yerimi değiştirip kayalıkların üzerinden denemeye karar veriyorum. Patlayan dalgaların serpintisinden uzak bir yere konumlanıp atışımı yapıyorum. Daha ilk atışta sahtenin düştüğü yerden devasa bir yüzgeç suyu yararak uzaklaşıyor. Şansa bak, ata ata hayvanın kafasına attık koca sahteyi. Hevesim katlanarak artıyor. Sözde dalgalardan uzak bir kayayı seçtim ama üç dalgada bir baştan aşağıya sırılsıklam ıslanıyorum. Son olarak pahalı bir sahtemi de denizde bırakmam sonucunda takatim tükeniyor ve geri dönüyorum.


Ben at-çek yaparken boşta duran şeytan oltasını midesine indiren ve maalesef kurtaramadığım sargoz
---

Kıyıda rüzgar yumuşak olmasına rağmen, liman dışında deniz sert. Muhtemelen açıklardaki bir fırtınanın ölü dalgaları bunlar. İki gün boyunca şansımızı zorluyoruz, limanın dışına çıkıp boyumuzun ölçüsünü aldıktan sonra geri dönüyoruz. Nihayet, üçüncü gün deniz yatar gibi oluyor. Sabah şafak sökerken yine spindeyim. Kıyıda levreklerin şovu var, ancak tek bir tanesi bile sahte yemlere dönüp bakmıyor. Ani bir kararla arabaya gidip spin takımı bırakıp yerine tekne takımlarını alıyorum. Kısa bir yürüyüşün ardından tekneye varıyorum. Hazırlıklar tamam. İpleri çözüyorum. Motor bir iki inat ediyor ama o da çalışıyor. İşte "özgürlük" hissinin benim için yer yüzündeki tanımı... Alabildiğine bir sonsuzluğun içinde tekne suyun üzerinde sessizce akıyor. Öfkesinden arınmış bir şekilde kucaklıyor beni deniz. Motora gaz verip bu dinginliği bozmak istemiyorum. Arkadan sırtı takımını salıp yavaşça meraya doğru seyrediyorum.

Meraya vardığımda motoru stop edip tekneyi akışa bırakıyorum. Yanımda yem olarak donup çözülmüş, çamur kıvamında 30-40 adet mamun var. Oltamı yemleyip denize gönderdikten sonra arkama yaslanıy, ılık ılık esen sabah rüzgarının keyfini çıkarıyorum. Tekne yavaşça tarıyor merayı, tararken de olta dipte bulunan taşlara, otlara sürtüp ara sıra ağırlaşıyor. Oltanın iyice ağırlaştığı bir esnada elimdeki bedeni hafifçe tartıyorum. Ağırlığın azalmadığı ama misinanın geldiğini hissedince çekmeye başlıyorum. Olta o denli ağır ki parmaklarımı kesiyor. Ama diğer taraftan ağırlık dışında hiçbir direnç veya kafa atışı da duymuyorum. Son metrelerde direnç başlıyor. Oltaya yol veriyorum. Gerilim azaldıktan sonra tekrar asılıyorum. Bir noktaya kadar getiriyorum, bir yerden sonra tekrar aşırı ağırlaşıyor, çekemez oluyorum. En son elimin kesilmesini göze alıp var gücümle yeniden yükleniyorum. Direnci kırıyorum, ağır ağır olsa da geliyor olta. Çok heyecanlıyım. Gelen her neyse beni şaşırtacağı kesin. Birkaç kulaç sonra derin mavinin içinden bir beyazlık görünüyor. Demek ki ahtapot değil diye geçiriyorum içimden. Mesafe azaldıkça beyazlığın yanına bir de kahverengi ekleniyor, ve giderek silüetin boyu uzamaya başlıyor. Her şeyi anlıyorum: 1 metrelik mığrıyı, ona ilave çektiğim pareketeyi... Ama o mığrıyı ensesinden nasıl yakalamış olduğuma hala akıl sır erdiremiyorum. Mığrıyı salıyorum ancak dibe gidemiyor, bunun üzerine biraz dinlenip şoku atlatması için geçici bir süreliğine livara alıyorum. Yarım saat kadar sonra kendine geldiğinde tekrar dibe uğurluyorum.


Yaşadığım heyecanın ardından kaldığım yerden devam ediyorum. Ufak tefek vuruşlar geliyor. Hepsi kakara kukara: avuç içini geçmeyen karagözler, mercanlar, ıskataryalar, hanozlar... Bir süre bunlar ile oyalandıktan sonra sıkılıyorum. Epey bir açığımda bulunan uzun süredir aynı noktada çakılı birkaç tekne dikkatimi çekiyor. Gitsem mi, gitmesem mi diye bir süre tereddüt ettikten sonra şansımı orada denemeye karar veriyorum.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuğun ardından teknelerin bulunduğu bölgeye varıyorum. Mera, kasnağıma sarılı bedenin limitlerini zorluyor. 150 gramlık kurşun 1-1,5 dakikalık bir yolculuğun ardından dibe oturuyor. Kasnakta kalan son 15-20 metrelik misinayı da kurşun havalandıkça veriyorum. Gelen ilk misafirler hanoz oluyor. Kösteklerin canına okuyup gidiyorlar. Sonrasında vuruşlar sertleşiyor ve mercanlar teker teker içeri girmeye başlıyor. Balıklar pek iri sayılmaz, oltadan ayıkladıklarımın çoğunu denize gönderiyorum. Bu ara aklıma oltaya kalamar zokası iliştirmek geliyor. Kalamar zokasını takar takmaz iki atışımda da kalamar gelince hevesleniyorum, ama devamı gelmiyor. Öte yandan balık neredeyse mamunun kokusunun bulaştığı boş iğneye gelecek. Yemimi en küçük kırıntısına kadar kullanarak öğleni ediyorum.



Ertesi günler aynı merada, taze yem yokluğundan dolayı, yine leş yemler ile keyifli avlar yapıyorum. Mercan avının aslında bir esprisi yok, merayı bulduktan sonra klasik yemli avı. Bunun yanında bulunduğumuz bölgede jiginden, canlı yem sırtısına kadar çok farklı ve çok verimli yöntemler denemek mümkün. Ama her şey bir anda olmuyor. Her yeni bölge, her yeni avlanma stili belirli bir birikim ve tecrübe istiyor. Kıyı avlarında bu tecrübeyi sağladığımı söylemek mümkünse de, tekne için her şey daha yeni başlıyor.


Güzeller güzeli minik bir trança, nam-ı diğer antenli mercan... Dibe inemediği için içim acıyarak alıkoymak durumunda kaldım.

Sırtıda hedefim lambuka ve sinaritti ama kısmette turna varmış.

Kısa tur bir akşam avı... Karagöz ve ıskataryalar fotograftan sonra salındı.

Av sonu...

Azman istavrit

20 Ekim 2014 Pazartesi

Son Gün Macerası

İznimin son gününde son bir kez balık peşine düşme niyetindeydim. 20 günlük iznimde kimi sabah çapariyle palamut kovaladığım, kimi zaman akşam zokayla dişli peşine düştüğüm Halil abiden niyetimi nihayete erdirecek telefon geldi. Kısa sürede çok iyi arkadaş olduğumuz Halil abinin teknesiyle hırçın karadeniz sularında ilk tekne balıkçılığı deneyimlerimi yaşadım. Halil abi palamutçu, ben lüferci; sonunda planladığımız uzun olta avımızı iznimin son gününde
gerçekleştirecektik.

Saat 16.00 da Halil abinin çekeğinde buluşmak üzere sözleştik. Alelacele işlerimi tamamlayıp yola
çıktım. Yine de geç kalmıştım, gittiğimde Halil abi tekneyi suya atmış beni bekliyordu. Vakit kaybetmeden engin maviliklere açıldık. Meramıza gelene kadar son hazırlıkları yapmaya koyulduk. Halil abi favori sahtesi Duel Hardcore Minnow u hazırladı. Bende yeni edindiğim Yozuri Crystal Minnow kırmızı kafaya sanş verdim. Yaprak zarganaları sahtelerimizin arkasına takıp vardığımız meramızda suyla buluşturduk.

Daha 5 dakika geçmeden Halil abi ilk balığı aldı. Bu sezonun en iri lüferiydi, ''Neredeyse kofana olacakmış'' diyerek livarımıza koyduk. Yaklaşık yarım saat geçtikten sonra takımımı kontrol etmek için çektiğimde sahtemin arkasındaki yemin olmadığını gördüm. Takımımı tekrar yemleyerek suyla buluşturdum. Bu arada Halil abi ikinci, hemen ardından üçüncü balığı aldı. O balıkları alırken bende kameramanlık yapıyordum. Kısa bir süre sonra beklenen an geldi. Misinadaki ağırlık inanılmazdı, belki de ilk uzun olta deneyimim olduğundandır. Hemen ayağa fırlayıp hiç boşluk vermeden çekmeye başladım. Heyecendan nasıl hızlı çektiysem balık bi anda yüzeye çıkıp sudan dışarı fırladı. Hemen misinayı olabildiğince suya yaklaştırıp balığı tekrar suya indirdim. Son bir hamleyle balığı tekneye almayı başardım. O anki heyecanım inanılmazdı. Yakaladığım en büyük lüferdi bu. Halil abinin ilk balığı boyundaydı bu lüfer de.



Hava kararırken dördüncü balığını alan Halil abinin keyfine diyecek yoktu. Palamutçu Halil abiyi Lüferci yaptık galiba derken, birer tane sarıkanat alınca avımızı sonlandırarak 5 lüfer ile geri dönüşe geçtik. Gecenin karanlığında zokacıların ışıkları arasından geçerek, çalkantılı karadenize lüferleri emanet edip limana girdik. Tekneyi karaya aldıktan sonra bir kaç kare fotoğraf çekerek Halil abiyle vedalaşıp helalleştik. Tabi bir sonraki beraber yapacağımız avda buluşmak dileğiyle.

Yazar: Ömer Gedikli