4 Mart 2015 Çarşamba

Levrek Sefa'sı

70 metre yüzerek sudan çıktığımda ne soğuğun şokunu atlatabilmiştim ne de ellerimin arasından kaçıp giden levreğin.Vücudumdan süzülen buz taneciklerini suya atlamadan önce çıkardığım tişort ile kuruladıktan sonra tekrardan eşofmanlarımı giyerek güvenlik kulübesine doğru koşmaya başladım.Isıtıcının önünde geçen 15 dakikalık bir süreden sonra çözülmeye başlamıştım.Haliyle dilimde yavaş yavaş çözülüyordu.Yeterince ısındıktan sonra marinanın güvenlik sorumlusu olan Etem amcaya olayları kah gülerek kah ağlayarak anlatmaya başladım.Tabi ki ağlayan kısmını ben gülen kısmını ise Etem amca oluşturuyordu.

 "Etem Amca gördüğün gibi hava bugün inanılmaz soğuktu.Bizde bunun farkında olarak soğuğun etkilerini ortadan kaldıracak şekilde hazırlanıp meraya vardık.Ama suyun soğukluğunu hiç hesaba katmamıştık.Yeterince teke süzdükten sonra marinayı çevreleyen mendireğin üzerinden usulca ucuna doğru ilerledik.Hedef balığımız yine eşkina ve karagözdü.Bu aralar balıkçılık sevdasına gönlünü kaptıran kardeşim Burak Yılmazbaş'la beraber geldiğimiz için ayrıca istekliydim bu akşam.Oltaları suyla buluşturduktan sonra başladık muhabbete.Kendisinin benim kadar sabırlı olamayacağını bildiğim için yanımızda iki tane de spin kamış getirmiştik.Eğer yemli takımlar oynamazsa liman içinde levreğe spin denemeleri yapacaktık.İki saatlik bence heyecanlı Burak içinse biraz heyecanlı fazlasıyla sıkıcı bir bekleyişten sonra yemli takımlarla balık avlayamayacağımıza kanaat getirip pes ettik.Avlanma prensibimizi değiştirerek sahte yemlerle levreği kandırmayı deneyecektik.

Yemli takıma göre daha hafif kamışlarla atış yapacağımız için bir kaç atışla Burak'a gösterdikten sonra liman içinde denemelere başladık.Açıkçası atışlarım çok umutsuzdu Etem Amca.Burak daha fazla sıkılmasın biraz hareket olsun diye atış yapıyordum.Henüz 6. veya 7.atışta balık yapıştı oltaya.En son levreğimi yaklaşık 1 yıl önce kandırmıştım.Haliyle bir heyecan sardı beni sorma gitsin.(Hikayenin gülen kısmı Etem Amca =) ) Burak, Usain Bolt'a kafa tutarcasına bir deparla mendireğin ucunda unuttuğumuz kepçeyi almaya koştu.Geldiğinde hala balıkla mücadeleye devam ediyordum.Şuana kadar kandırdığım en büyük levrek 2.800 civarıydı rekorumu kıracağım kesindi be Amca.Neyse niye bu haldeyim oraya gelelim.Burak kepçeyi getirdi ama kepçenin sapı 1 metreydi bizim avlandığımız yerin su kesiminden yüksekliği ise yaklaşık 1.5 metreydi. Lrf için kullandığım makineyle atış yapıyordum ve gelirken üşenip misinayı değiştirmemiştim.Üzerinde 0.18 monoflament misina sarılıydı yani balığı kepçelemek için çok vaktimiz yoktu.Burak yere uzandı ve eğilebildiği kadar eğildi.Balığı suyun içinde kepçeyle duvar arasında sıkıştırınca olan oldu.Misina koptu ve balık öylece kaldı.Yaklaşık 75-80 cm'lik bir balıktı.Bu şekilde kepçeye girmesi mümkün değildi.Kafası ve kuyruğu kepçenin dışında hareketsizce duruyordu.
O an hiç bir şey söylemeden üzerimdekileri çıkarmaya başladım.Saniyeler içerisinde don-atlet sudaydım.(Etem Amca yüz ifademe aldırmadan kahkahalarının sesini arttırıyor)Suya atladığımda hissettiğim şey sanki altımdaki buz kütlesi kırılmışta suya düşmüş gibiydi.Resmen şoka girmiştim kıpırdayamıyordum.Neyse ki zor zahmet kendime geldim.Elimi yavaşça kepçeye uzattım ve ne olduğunu anlamadan balık sert bir darbeyle ellerimin arasından kayıp gitti.Neye üzülsem bilemedim.Sudan çıktığımda tek tesellim anlatacak güzel bir o kadar da soğuk bir hikayemin olmasıydı.Şanslı adamsın Etem Amca buz gibi hikayemi sıcağı sıcağına dinleyebildin.Hadi iyi geceler.."

 Islak ve soğuk bir gecenin ardından geçen bir aylık süreçte çok defa levreğe denediysem de bir sonuç alamadım. 4 Aralık akşamı Savaş abiden gelen mesajda önümüzdeki 3-4 gün beraber avlanabileceğimiz yazıyordu.Tam da bu dönemlerde Marmara'nın dört bir yanından levrek raporları geliyordu.İkimizde bunun farkında olarak hemen denemelere başladık.İlk akşam şeytan oltası ve lrf ile şansımızı denedik ama herhangi bir sonuç alamadık.Sabah suyunu denemeye karar verdik.Saat 05.00'te görüşmek üzere meradan ayrıldık.Rüyalarımı levreklerin süslediği bir gecenin ardından sözleştiğimiz gibi 5 sularında oltalarımızı atmaya başlamıştık.İlk gün benim adıma pek hareketli geçmedi ama Savaş Abi ilk vuran balığını sudan çıkaramasa da günün sonunda güzel bir levrek kandırmayı başarmıştı.Yavaş yavaş gün aydınlığa kavuştuğu için avı bıraktık.Yarın sabah 04.30 da tekrardan merada görüşmeye karar verdik.Psikolojik olarak beni etkileyen bütün etkenleri ortadan kaldırmak için Savaş abiden son taktikleri almanın yanında bugün levreği kandırdığı sahteyi de almıştım.Yarın balık kesinlikle bendeydi yani.Heyecan hat safhaya çıktığı için dün gece rüyalarımı süsleyen levrek bu gece uykularımı kaçırıyordu.İki saatlik uykudan sonra 04.30 da tekrardan meradaydık.Mendireğin iki farklı ucundan atış yapmaya başladık.Ben limanın içine doğru atış yaparken Savaş Abi mendireğin dış tarafına doğru suyun nispeten daha sığ olduğu merada sabrediyordu.Fakat o kadar yorgundum ki sahteyi attıktan sonra gözlerimi kapatarak uyku moduna geçiyor makine sarmayı durdurunca tekrardan atış yapıyordum.Savaş Abi merayı tarayarak benden uzaklaşınca bende dayanamayıp oltayı dizlerimin üzerine koyarak bir kenara oturdum.Kısa bir süre şekerledikten sonra Savaş Abi bana yaklaşınca çaktırmadan kalkıp atış yapmaya başladım.Bu sersemliği üstümden atmam için adrenalin patlaması gerekiyordu.

40 dakika gibi bir süre geçmişti atışlarıma hala aynı yerden aynı hızda aynı şekilde çekiyordum.Yine bir öncekileriyle aynı şekilde tekrarlanan atışımda sahtenin aksiyonunda bir değişiklik oldu.Bu fark edilir değişiklik yaklaşık 2 saniye sürdü ve kamışa müthiş bir ağırlık bindi.Beklenen adrenalin bir anda patlamıştı.Süratle kaloma almaya başlayan balığı kontrol edemememden daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir balıkla mücadele ettiğim belliydi.Balığı yönlendirmek bir yana kaloma almasını bile yavaşlatamadım.Savaş Abi balığı kaçıracağımı anlamış olmalı ki yardım etmeyi teklif etti.Fakat bu yardımı kabul etmedim.Balıkçılık hayatım boyunca çok şey öğrendiğim hocamdan nasıl balık kaçırılırın dersini de uygulamalı olarak almış oldum.Yaptığım hataları bir bir anlattı ve bir daha ne yapmayacağımı öğrenmiş oldum.Savaş Abi oltayı eline aldığında balık kayaya girmişti.Bir süre uğraştıysa da çıkaramadı balığı.0,14 ip misina önüne 0,30 şok misina vardı.Olması gerektiği gibi misina kayalara sürterek koptu.Kısa süre içerisinde gerçekleşen bu süreçte heyecandan ayaklarım titreme modunu aşmış resmen yeryüzünden havalanıp tekrardan yeryüzüne iniş yapıyordu.Ne uyku kalmıştı,ne umut ne de mutluluk..





Suya indirdiğim yelkenlerimi kaldırıp tekrardan atış yapmaya başladım.Dün gece uykularımın kaçması yerindeymiş dercesine 4 dakika sonra oltama çok güzel bir balık daha yapıştı.Kısa bir mücadeleden sonra Savaş Abi balığı kepçelemişti. Kaçırdığım balığın etkisiyle küçük bir levrek sandım.Fakat kendi rekorumu kırdığımı balığı gördüğümde anladım.Daha mutlu daha huzurlu bir şekilde atış yapmaya devam ettim.Bir saat sonra avı bitirdiğimizde Savaş Abi'de bende ikişer levrek kandırmayı başarmıştık.Hepinize daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..



3 Mart 2015 Salı

Kar Bereketi

Kışın Balkanlar ve Sibirya'dan gelen soğuk hava dalgası genelde Marmara'ya şiddetli rüzgarla birlikte kar da getirir. Hava sıcaklığı nadiren sıfırın birkaç derece altına düşse de rüzgar ve nem yüzünden hissedilen sıcaklık sıfırın çok altındadır. Deniz kenarında, kar çoğu zaman aheste aheste yağmak yerine rüzgarın etkisiyle neredeyse yere paralel şekilde, çarptığı yeri delercesine yağar. Soğuk kulaklarınızı keser, tipi şeklinde yağan kar taneleri yüzünüzü acıtır. Böyle havalarda içinizden dışarı çıkıp kar altında yürümek ya da kar topu oynamak gelmez. Yapılacak en mantıklı şey sıcacık evinizde sıcak bir şeyler içip fırtınanın dinmesini beklemektir. Ya da benim gibi çılgın bir balık tutkunuysanız sımsıkı giyinip baltabaş karagöz hayaliyle soluğu deniz kenarında alabilirsiniz.

Marmara'da deniz suyu sıcaklığının 8-10 dereceye düştüğü kış aylarında çoğu balık türü kıyıları terk ederek yüzey suyuna göre daha ılık olan derin sulara çekilir. Boğazlar ve Galata köprüsü dışında kışın kıyıdan istavrit yakalamak bile çok güçtür. Aralık ortasından itibaren boş dönülen avların sayısı arttıkça şevkler kırılır ve nihayet çoğu balıkçı pes edip bahara kadar balık avına ara verir. Ama pek az balıkçı bilir ki denizlerin paşası levrek ve ağır abisi baltabaş karagöz hiç bir zaman kıyıdan uzun süre uzaklaşmaz. Kışın balığın yerini, beslenme saatini ve aradığı yemi bulmak son derece güç olsa da havayı iyi takip eder ve doğru merada, doğru teknikle sabırla denerseniz mutlaka karşılığını alırsınız.

2008 senesine kadar Marmara'da, belli başlı korunaklı meralar dışında ciddi şekilde azalan baltabaş karagöz ( Diplodus sargus ) nüfusu, bilmediğim bir sebepten dolayı 2008 baharında Marmara'nın tamamında meydana gelen yavru patlamasından sonra tekrar artmaya başladı. O yaz kıyılarda gördüğüm binlerce bireyden oluşan bebek karagöz sürüleri her sene daha da büyümüş olarak oltalarımı ziyaret etmeye devam ediyor. 2015 baharında 7 yaşını dolduracak olan 2008 batını karagözler 2015 başı itibariyle 900-1600 gram arasında geliyor. İşin en güzel yanı da şu ki; 2 yaşından itibaren cinsel olgunluğa ulaşıp nesil yetiştirmeye başladıkları için son birkaç yıldır Marmara'da her boydan baltabaş karagöz yavrusu yakalamak mümkün. Baltabaş karagözler diğer karagöz türleri ve yakın akrabaları olan ispariler gibi yoğun olarak dip tabiatı kayalık, midyelik olan kıyılarda, liman mendireklerinde, iskele ayaklarında ve batıklarda bulunur. Sakin havalarda çok geniş bir alanda dağınık sürüler halinde beslenen baltabaş karagözler kışın soğuk rüzgarlar esip, dalgalar liman mendireklerini dövdüğünde büyük sürüler halinde liman içlerindeki derin meralarda toplanır. Bu tarz havalarda yatak meraları bulunursa avcılığı yazın olduğundan çok daha kolay ve bereketlidir. Ne zaman soğuk rüzgarlar esip hava buz kesse sıcacık evimde oturmak yerine deniz kenarına koşmamın sebebi de işte bundandır.

5 Ocak 2015 günü İstanbul'da soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Hava tahmin raporları akşam saatlerinde başlayan yağışın gece yarısından itibaren kara dönüşeceği uyarısında bulunuyordu. Havada kar ve karagöz kokusu alıyordum. Bir yanım karagöz meramı yoklamamı söylerken bir yanım da misafirhanede kalıp yazı yazmam için beni tutuyordu. Ben bu ikilemde gidip gelirken "What's Up" programı üzerinden oluşturduğumuz "Balıkçı Kahvesi" grubuna mesaj geldi. Sefa'dan gelen görüntülü mesajda kepçenin içinde yatan harika bir karagöz vardı. Anlaşmamız üzerine balığı sudan çıkarır çıkarmaz bilgi vermek için fotoğraflayıp bana göndermiş olmalıydı. Fotoğraftaki zeminden balığı marinanın içindeki yüzer parmak iskeleden aldığını anladım. Birden bire kararsızlığım gidiverdi. Apar topar hazırlanıp arabama atladığım gibi soluğu merada aldım.

Meraya vardığımda Sefa ikinci karagözünü oltadan çıkarmakla meşguldü. Çabucak selamlaşıp kısaca bilgi aldıktan sonra Sefa'nın kovasından aldığım canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını ( 0.33 mm florocarbon misina ve 3 numara çapraz kancadan ibaret çok basit bir takım ) parmak iskelenin ucundan açığa uzanan midye kaplı iki zincirin arasından 5 metre kadar sallayıp yemin doğal bir şekilde dibe batmasını beklemeye başladım. Aradan en fazla 20 saniye geçmişti ki misina parmaklarımın arasından hızla kaçtı. Vuruş beklediğimden çok erken gelmişti. Tasmalama zamanını ayarlayamadığım için balığı kaçıdıysam da moralimi bozmadan yeni bir yem takıp aynı yere gönderdim. Bu sefer pür dikkat balığın vurmasını bekliyorum. Yem dibe yaklaşınca sağlam bir vuruş daha geldi. Misinanın bir miktar parmaklarımın arasından akmasına izin verip tasmaladım. Nihayet özlediğim o muhteşem kuvvet oltanın ucundaydı. Balığın misinayı midye kaplı zincirlere sürtüp koparmasını engellemek için boşluk vermeden çekmeye çalışırken olta bir anda boşalıverdi. Nasıl olduysa balık iğneden kurtulmayı başarmıştı. Peşim sıra Sefa'da sağlam bir karagöze iğne açtırıp kaçırmıştı. Anlaşılan iskelenin altında kalabalık bir sürü vardı. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere gönderip heyecanla beklemeye başladım. Yem dibe inince misina tekrar hareketlendi. Balığın yemi tamamen yutmasını sağlamak için birkaç saniye bekleyip tasmayı vurdum. Yine o muhteşem kuvvetle birlikte gelen adrenalin patlaması. Oltanın ucundaki balık o kadar kuvvetliydi ki boşluk vermeden çekmeye çalışırken misina parmaklarımın arasından kayıyor, balığı yönlendirmekte zorlanıyordum. Çok şükür ki misinayı kestirmeden balığı yüzeye çıkarıp Sefa'nın da yardımıyla kepçelemeyi başardık. İçimi yine o tarif edilmez mutluluk duygusu sardı. Aylar sonra amacıma ulaşmış olmanın mutluluğu ve rahatlığıyla ava devam edip suya iade ettiğim yarım kilonun biraz altındaki karagözden başka vuruş alamayınca avı sonlandırdık.




2015 sezonunu güzel açmış, yazdan beridir peşinde olduğum baltabaş karagözü nihayet kandırmayı başarmıştım. Karla gelen bereketten faydalanmak için sonraki günlerde de karagöz hedefli denemelerime devam ettim. 6 ve 7 ocak geceleri gerçekleştirdiğim avlarda iri bir baltabaş karagözü kepçelemek üzereyken kaçırıp, İstanbul'daki meramda alışık olmadığım çok yakışıklı bir çift bantlı karagözü de ( Diplodus vulgaris ) fotoğraflayıp denize iade ettim. Fırtınanın ilk gününde denk geldiğimiz sürüyü sonraki günlerde bulamasak da cuma akşamından itibaren Değirmendere'de annemin yanında geçireceğim hafta sonu tatilinden önce 8 ocak perşembe gecesi de Sefa kardeşimle birlikte İstanbul'daki meramızı yoklamaya karar verdik.


Akşam 18:30 gibi marina içindeki karla kaplı iskelede buluşup 2 saat kadar vuruş alamadan denedikten sonra çay ve sohbet molası vermek üzere avı sonlandırdık. 1 saat sonra ısınmış ve enerji toplamış olarak iskeleye geri dönmüştük. Bir süre aynı iskele deneyip vuruş alamayınca Sefa'nın yanından ayrılıp 10 m sol tarafta kalan başka bir parmak iskelenin üzerinden denemeye devam ettim. Saat 23:30'a yaklaşırken balık yakalama ümidim iyice azalmış, son birkaç kez daha atıp avı sonlandırmayı düşünmeye başlamıştım. Sefa da aynı şeyleri düşünmüş olacak ki oltasını toplayıp benim bulunduğum iskeleye geldi. O geldiğinde canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 10 m'ye yakın bir mesafeye göndermiş, yemin ağır ağır dibe batmasını bekliyordum. Son atışım olduğunu söyleyip oltayı topladıktan sonra avı sonlandırmayı teklif ettiğim sırada parmaklarımın arasındaki misina ağırlaştı. Birkaç saniye misinanın akmasına müsaade ettikten sonra tasmayı vurmamla birlikte oltanın ucundaki o muazzam güç fişekledi. Balığı dipten yükseltmek için hızla misinayı toplamaya çalışırken balıkta bir tuhaflık hissettim. Balık dipte sert kafa darbeleri vurarak mücadele etmek yerine fişekleyip 5 m önümde su üstüne çıkmıştı. Bu kesinlikle karagöz olamazdı. Heyecan ve sevinçle karışık bir ses tonuyla "Sefa levrek bu!" derken balığı usulca Sefa'nın suda beklettiği kepçenin içine soktuğumu hatırlıyorum. -4 derecelik havada saatlerce sabırla beklemenin mükafatını almıştım. Bembeyaz karın üzerine yatırdığım balık kaskatı açtığı yüzgeçleri ve pırıl pırıl pullarıyla o kadar yakışıklı duruyordu ki. İçimden tekrar tekrar şükredip yıllardır hayalini kurduğum şeyi yapmaya, bembeyaz karların üzerinde yatan levreği fotoğraflamaya koyuldum.




İstanbul'da yakaladığım yakışıklı karagöz ve levrekten sonra cuma akşamı vardığım Değirmendere'de de balığa gitmeden duramadım. Yem için canlı teke veya mamun bulma umuduyla gittiğim av bayiinde bulabildiğim tek yem, adının çin kurdu olduğunu ve 40 güne kadar canlı kalabildiğini öğrendiğim ithal bir kurt oldu.  Daha önce hiç kullanmadığım bu yemin avcılığı hakkında tereddüt etsem de başka alternatifim olmadığı için 2 kutu alıp denemeye karar verdim. 21:00 gibi vardığım iskelede denk geldiğim bir abimin kovasında bolca teke olduğunu görünce çin kurtlarını ikinci plana atıp ava alışık olduğum tekelerle başladım. İskelede toplamda 8 kişi olduğumuz halde 3 saat içinde 1 kişi dışında balık alabilen olmadı. Avı sonlandırmama yakın LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 4 gramlık zokayı çin kurduyla yemleyip iskele ayaklarının yakınında dipten 1-2 karış yukarıda sabit duracak şekilde beklemeye başladım. Çok geçmeden güçlü bir vuruş geldiyse de taslama zamanı ayarlayamadığım için balığı kaçırdım. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere indirip bu defa yaklaşık 1 dakikalık bekleyişten sonra vuran balığı tasmalamayı başardım. Gelen 500 g civarı genç bir baltabaştı. Peşi sıra aynı boyda bir balık daha yakalayıp her iki genç balığı da ait oldukları yere iade ettikten sonra avı sonlandırdım.


Çin kurdu ve zokalı takımla 8-10 m derinliğindeki iskele ayaklarından kısa sürede iki güzel balık alınca ertesi gün de aynı merada aynı teknikle denemeye devam ettim. Bu defa avı yarım kilo civarı 3 baltabaş ve LRF takımımın 0.22 mm'lik monoflament misinasını iskele ayaklarına kestirip kaçan çok iri bir balıkla kapattım. Değirmendere'deki son günüm olan pazar akşamı da erkenden iskeleye koştum. 05:30 gibi meraya varır varmaz iskele ayaklarına sarkıttığım iki takımıma da birbiri ardına vuruşlar gelmeye başladı. Çok iri olmayan 5 karagözden sonra nihayet LRF takımımla çok zorlu bir mücadelenin ardından gayet iri kıyım bir baltabaşı kepçelemeyi başardım. Bu şimdiye kadar bu kadar hafif bir LRF takımıyla yakaladığım en iri karagözdü. Avı bırakıp muhteşem güzellikteki balıkla fotoğraf çektirme işine koyuldum.




Kar ve soğuk 1 hafta boyunca Marmara'yı buz keserken ben her gece sevdalısı olduğum denizin kıyısında, Marmara'nın gizemli baltabaş karagözlerinin peşindeydim. Misinayı tutarken soğuktan hissizleşen, kancaya yem takamaz hale gelen parmaklarım bu satırları yazarken keyifle dokunuyor klavyemin tuşlarına. Şimdi kim bilir nice baltabaşlar dolanıyor Marmara'nın midye kaplı iskele ayaklarının arasında. Belki bir sonraki buluşmamız yine karlı bir İstanbul akşamında olur. Kim bilir...

21 Şubat 2015 Cumartesi

Baltabaş Sınavım

Kasım ayının başından itibaren baltabaş karagöz ve eşkina avlarım da güzel bir seri yakalamıştım.Arayı fazla açmadan sık sık ava gidebiliyor ve keyifli avlar geçiriyordum. Taa ki vize haftası başlayana kadar...Vize haftası demek aklımda levrekler-karagözler elimde ise defter kitapla geçecek on gün demekti.

 Yaptığım avlarla aynı güzellikte ilk yedi sınavı geride bıraktıktan sonra son güne iki sınavım kalmıştı.Sona yaklaştıkça iyice aşka gelen balık sevdam sabırsızlığımı yeterince arttırmıştı.Bunun nedeni ise böyle güzel seyreden havalarda son on gün içerisinde balık namına yaptığım tek şey Savaş (Dursun) abimle yapmış olduğum bir iki saatlik balık sohbetiydi.Lrf  tekniğiyle kandırdığı balıkların hikayelerini keyifle dinlerken eline küçük silikon kurtçukları alıp deniz kenarına inmemek mümkün değildi.Fakat ne yapıp ettiysem şuana kadar lrf tekniğiyle ile sadece bir kez balığı kandırmayı başarabilmiştim.


 Son güne kalan iki sınavım beni hem fiziki olarak hem de zihni olarak fazlasıyla yıpratmıştı.Saat 16.00 sularında sınavdan çıktım.Bir buçuk saatlik bir uykuyla duruyordum ama aşk başkaydı elbette.Hiçbir olumsuzluğa aldırış etmemeye karar verdim.Eve dönerken hava bozmaya başladı bu gidiş ile meraya varana kadar patlayacağı da belliydi.Mendireğin ucundan avlanmam mümkün değildi.Balığa gitmemek gibi bir düşünce aklımdan geçemezdi,geçmemeliydi de.Hava muhalefetinden oluşan anlık krizi fırsata dönüştürerek yaptığım bütün hazırlıkları olduğu gibi bıraktım ve şeytan oltasıyla avlanmaya karar verdim.Fırsat diyorum çünkü böyle havalarda koca koca balıkları liman içinde çok defa avlamayı başarmıştım.Evden çıkarken yanıma birkaç tane iğne bir makara misina ve kepçemi aldım.Zor bir haftayı geride bırakmanın huzuruyla yürürken birde güzel bir balık yakalamanın hayaliyle gülümseyerek vardım meraya.

 Teke çıkarmak inanılmaz zorlaşmıştı iri boylarını bulmak ise neredeyse imkansızdı.Her ne kadar olumsuzluklara aldırış etmesem de biraz umutsuzluğa kapılmadım diyemezdim.Bu yüzden teke çıkarmaya fazla gayret sarf etmeyerek yolda gelirken bulduğum pet bardağın içine dört tane teke koyarak yat limanının içine girdim.Hava bozduğu için kısa bir av planlamıştım.Ne kadar kısa olsa da deniz kenarında iyot kokusunu içime çekerken elimdeki misinanın akmasının hayali kurmak son on günün stresini  atmam için yeterliydi.

 Şeytan oltasıyla avlandığım zamanlarda genellikle 0.18 mm-0.26 mm kalınlığında misinalar kullanırım.Bunun sebebi tekenin daha doğal hareket etmesi ve daha uzun atışlar yapabilmekti.Fakat rüzgar yeterince şiddetli bir şekilde arkamdan estiği için mesafe sorunu yaşamayacaktım.Liman içinde dahi su yeterince hareketli olduğu için teke hafif akıntıya kapılıp salınıyordu hayalimdeki levreğin de tekeye atlama ihtimalini düşünerek bu avımda 0.30 mm misina kullanmaya karar verdim.


Yat limanının üç tarafını çepeçevre saran iskeleler duba şeklindeydi.Kıyıya paralel geniş bir hat ve bu hat üzerinden de kıyıya dik bir şekilde parmak iskelelerden oluşuyordu.Kıyıya dik olan iskelelerinde en uç kısmı zincirlerle dibe sabitlenmişti.Ortası boşluk olduğu için dikkat etmem gereken en önemli faktör ses yaparak iskelenin altındaki balıkları kaçırmamaktı.Başarılı bir sızma operasyonuyla sessiz, sakin ve yavaş adımlarla iskelenin ucuna ilerledim.Saat 17.55 gibi ucunda sadece teke olan iğneyi sallayarak ivme kazandırdıktan sonra suyla buluşturdum.Yaklaşık 3 dakika sonra bir iki tırtıkladıktan sonra balık öyle kuvvetli bastı ki adrenalin bir anda tavan yaptı.Başladım mücadeleye balık iskelenin direk altına kaçmak yerine sağ tarafımdaki yatın altına doğru yol aldı.Zincirlere dolaşma ihtimali ortadan kalktığı için rahatlasam da balığı durduramıyordum.Bir süre daha yorulmadan bu hızla giderse kontrol edemeyeceğim belliydi ve öyle oldu 45 sn. bir mücadeleden sonra bir anda misina boşaldı.İğneyi kesmemişti normal bir durum değildi ama vakit kaybetmeden ikinci tekeyi takıp attım.Henüz yem dibe ulaşmadan müthiş bir vuruş daha geldi heyecanla misinayı tutunca iskelenin üstünde duran makara suya fırladı.Elimdeki balık ilk balığa göre çok daha hızlı yol alıyordu ve açığa doğru yüzüyordu sakinliğimi korumak için balıkla konuşmaya başlamıştım bile.. İşte levrek sensin oğlum gel bakalım senden almam gereken bir intikam var.. Ve yine aynı son elimdeki misinanın boşalmasıyla çöküşe geçtim.Bu sezon levrekten yediğim ikinci darbeydi.Boş misinayı toplarken ki hayal kırıklığımı siz tahmin edin.Kendimi hızla toplayarak bir yandaki iskeleye geçtim.Henüz iki potansiyel balığım vardı ve saatte 18.05 olmuştu.Tekrardan oltamı yemledim ve suyla buluşturdum.Beklemeye başladıktan iki dakika sonra tek hamleden oluşan bir vuruşla misinam ilk başta gerildi ve hızla akmaya başladı.Üç teke üç vuruş bu gecenin hakkını yememeliydim kesinlikle.Daha dikkatli bir şekilde balığı yönlendirmeye başladım.Çekirge de iki sıçralamalık hakkını kullanmıştı ne de olsa.Zaman geçtikçe balığı yormuş ve yaklaştırmayı başarmıştım zincire takılmazsa bu sefer sudan kesecektim.Dört dakika geçmişti balık iyice yorulmuş fakat su üstüne çıkmamıştı ayağa kalktım ve kamış olmadığından zincire takılmaması için ellerimi de kaldırarak balığı yukarıya doğru çekmeye başladım.En sonunda balığı su üstüne çıkarmayı başarmıştım son bir kez daha fişeklemesine izin vermeden kepçelemeyi başarmıştım balığı.


Yaklaşık altı dakika süren keyifli bir mücadelenin galibi ben olmuştum.Kepçenin içinde yatan asil savaşçı ise 1.370 gramlık bir baltabaştı.Ava başlayalı henüz 17 dakika olmuştu ama yeterince keyifli bir av yaptığıma kanaat getirerek son tekeyi usulca denize bıraktım ve avı sonlandırdım.Daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..                                                                            

20 Şubat 2015 Cuma

Sabah Sürprizi

"Neye niyet, neye kısmet." Bu sözü balık tutarken çok sık hatırlıyorum. Balık tutarken hatırladığım diğer bir söz de, çocukken bir dönem teknesiyle balığa çıktığım Şükrü amcanın "Denizle pazarlık olmaz." sözü. Ne hayallerle çıktığınız avdan tek bir vuruş bile almadan dönebilir ya da hiç ummadığınız bir zamanda ummadığınız balıklar yakalayabilirsiniz. İşin özeti şu ki, doğru zamanda doğru yerde hazır bulunursanız ödülünüzü alırsınız. Bilgi birikimi ve tecrübe her zaman yeterli olmaz. Bazen sadece şanslı olmak gerekir. Tıpkı 24 aralık sabahı şans eseri gerçekleştirdiğim av gibi.

Aralık başında 3 sabah üst üste yakaladığım hatırı sayılır boydaki levreklerden sonra uzun bir süre aynı merada levrek hedefli at-çek denemelerine devam ettim. Her sabah güneş doğmadan 2 saat önce başladığım avlardan vuruş dahi almadan dönmek ilk başlarda şevkimi kırmasa da aradan 2-3 hafta geçtikten sonra yorucu bir hal almaya başladı. 24 aralık sabahı da 5:30 gibi başladığım avda vuruş alamayınca sıkılıp gün ağarmaya yakın avı sonlandırdım. Arabamı, mesai öncesi sıcacık yatağımda 1 saat kestirme hayaliyle misafirhaneye doğru sürerken ani bir kararla direksiyonu başka bir meraya kırdım. Niyetim çok hafif LRF takımım ve 2 gramlık zokaya iliştirilmiş kokulu silikon kurtlarla birkaç kaya balığı ya da lapin kandırıp yeni aldığım fotoğraf makinesi ve 50 mm sabit lensi test etmekti.

Görüntü itibariyle gerçek midye kurdundan hiç bir farklı olmayan 7 cm'lik kokulu kurdumu dibe indirir indirmez beklediğim küçük vuruşlar geldi. Boş geçen birkaç ısırıktan sonra yakaladığım ufacık kırmızı ağızlı kaya balığının kancayı yutmadan sadece kurdu ısırarak suyun dışına çıktığını görünce çok şaşırdım. Ufaklığın birkaç fotoğrafını alıp ait olduğu yere gönderdikten sonra yemimi tekrar dipte hafif hafif oynatmaya başladığım anda sol açığımda bir girdap fark ettim. O esnada kamışımın ucuna baktığım için açıktaki girdabı neyin yaptığını fark edememiştim. Tekrarlanacak mı diye pür dikkat girdabın oluştuğu yeri izlerken bu defa aynı şey sağ açığımda gerçekleşti. Yine net görememiştim. Küçük balıklara saldıran avcı bir balık mı, yunus mu yoksa suya dalan bir karabatak mı diye düşünürken cevap geldi. Birden bire yüzlerce zargana ok gibi suyun dışına fırlayıp kaçışmaya başladı. Peşleri sıra suyun dışında fırlayan onlarca lüferle saniyeler içinde deniz yüzeyinde koca bir alan can pazarına döndü. Hemen arabaya koşup ucunda klipsi hazır bekleyen spin kamışımı ve maket balık kutumu kaptığım gibi saldırıların olduğu yere döndüm. Birkaç saniye kutunun içindeki yemleri inceledikten sonra 125 mm'lik zargana taklidi olan bir tanesinde karar kılıp can pazarının hemen gerisine atışımı yaptım.

Beslenmeye güdülenmiş lüfer sürülerinin satıhtaki küçük balıklara toplu olarak saldırdığı bu anlar bir spinciyi en çok heyecanlandıran anlardandır. Gözü dönmüş lüferler jilet keskinliğindeki dişleriyle önlerine çıkan her şeyi kesip parçalayarak dakikalar içinde onlarca balığı mideye indirebilir. Satıhtaki oynakların arasından geçen sahte yemin de boş geçme ihtimali çok düşüktür. Oynağın 10 metre kadar gerisine düşürüp hızla sarmaya başladığım yemim oynağın içine girdiği anda vuruş geldi. Balığın suyun dışına fırlayıp yemi ağzından atmasına müsaade etmemek için kamışımın ucunu suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Kuvvetine bakılırsa oltanın ucundaki gayet kaba bir lüferdi. Kıyıya yaklaşınca sağlı sollu manevralarla mücadele veren lüferin pırıl pırıl gövdesi göründü. Kamışın ucunu sudan çıkarmadan birkaç tur daha sarıp tek hamlede dışarı aldım. Lüfer saldırısı tüm hızıyla devam ederken vakit kaybetmeden balığı oltadan çıkarıp ikinci atışımı yaptım. Oynağın arasından geçen yemim yine saldırıya uğradıysa da bu defa balık oltadan kurtulmayı başardı. Oynak giderek küçülüp yer değiştirirken sürüden bir balık daha alabilmek için seri hareketlerle sürüyü takip ediyordum. Nihayet 4. atışımda ilkiyle aynı boyda bir lüfer daha kandırmayı başardım. Kancayı derin yutan ikinci lüferi kancadan çıkarmakla uğraşırken su sathındaki kargaşa sona erdi. Aynı yerde gerçekleştirdiğim 2-3 atışta vuruş alamayınca sürün kaymış olabileceğini düşündüğüm tarafa doğru yer değiştirip atışlara devam ettim. Birkaç boş atıştan sonra hızlı devirde sardığım yemim yine olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Yarım kilo civarı olan üçüncü lüferi de dikkatli bir şekilde sarıp dışarı almayı başardım.




Her şey birkaç dakika içinde olup bitmişti. Hiç beklemediğim bir zamanda, mevsim itibariyle lüferin terk ettiğini düşündüğüm bir yerde piyango tadında bir av gerçekleştirmiş, yeni fotoğraf makinem ve lensimle kaya balığı fotoğraflamayı hayal ederken, 3 yakışıklı lüferle birbirinden güzel fotoğraflar çekmek nasip olmuştu. Bunlar 2014 senesinde yakaladığım son lüferler oldu. Antalya'ya temelli yerleştiğim vakit lüferin boğazlardan yukarı ( anavaşya ) ve aşağı ( katavaşya ) göçünü uzaktan hüzünle seyredeceğim. Bir sonraki buluşmamıza değin "Elveda boğazın sultanı!"


11 Şubat 2015 Çarşamba

İstanbul -3 / Karagöz +3

Genç bir balık sevdalısı olarak ardımda bıraktığım koca bir yıla baktığımda hedeflerime ulaşamasam da güzel avlar yaptığımı düşünüyorum. 2013 yılının son gecesi koyduğum hedeflerde 2014' ten beklentim; 5 kg levrek, 2.8kg baltabaş ve 90 cm yayındı.Karagözde 2 kg'mı  geçemediğim yayın avlayamadığım ve levrekte de çok yaklaşsam da hedefimi aşamadığım bir yıldı 2014. Bunun  yanında üç yıldır  her sayısını heyecanla beklediğim dergimizin Şubat ve Aralık sayılarını amatör balıkçı unvanımın yanı sıra amatör yazar olarak da okudum. Yılın ilk aylarında ortalığı kasıp kavuran lrf tutkusu ile yanıp tutuşurken ilk lrf avımı da yapmış oldum.2014 'ün kapanışı ise çok fiyakalı oldu.Bu yılı müthiş bir levrek avıyla kapadım. Bu tempoyu yakalamışken 2015 yılına da hızlı başlamamak mümkün değildi.

Yılbaşı tatili uzun sürdüğü için yeni yılın ilk denemesini 5 Ocak sabahı yapabildim. Gün doğumuna kadar yaptığım 1 saatlik spin denemesinde dondurucu soğuk sebebiyle tek vuruş sıfır  balık ile  avı sonlandırdım. İstanbul'da yeni yıl Sibirya soğukları ile gelmişti. Ellerimi cebimden çıkaramadığım bu havada balığa gitmek pek de akıl kârı gibi durmuyordu ama  hava resmen balık  kokarken evde durmak da olmazdı. 

Sıcaklık eksi derecelerde olduğu için kimse bana eşlik etmiyor ve gitmeme de engel olmaya çalışıyorlardı.Bu havada balığa gelecek tek kişi vardı o da Savaş Abi :) Savaş Abi gelmesine gelirdi de , o geldiğinde de karagözün gelmemesi gibi tecrübeyle sabitlenmiş bir durum da vardı.Ne zaman karagöze denesek anlam verilemeyecek bir şekilde balık kesiyor veya hava bozuyordu. Geçen sayıda yazmış olduğum ''Baltabaş Sınavım'' yazısında yaptığım avın ertesi akşamında yine Savaş abi ile birlikte denemeye karar verdik.Ava başladığımızda hava sıfırdı ve böyle yatık havada liman içinde balık alamayacağımıza kanaat getirip mendireğin ucundan şamandıra ile avlanmaya karar verdik bu iki mera arasında elimizde oltalarla 25 dakikalık bir yolu yürümemiz gerekiyordu.Yürüyüşe başladığımızda hava yavaş yavaş kıpırdamaya başladı. Meraya vardığımızda ise  yağmurdan fazlası ile ıslanmış rüzgardan da oltaların başında duramaz haldeydik bu sona alışık olduğumuz için oltaları topladık ve bu gece olmadı ama bir gece olacak diyerek vedalaştık. En son yaşadığım olay böyle olunca çağırmamaya karar verdim. Çünkü ikimizin ayağının karagöze ağır geldiği belliydi.

Yarım saat teke süzdükten sonra 10-12 adet teke kovadaydı. Ellerim donduğu için teke süzmeyi bıraktım ve  yaklaşık beş dk ellerimi ısıttıktan sonra tekeyi sallandırıp suya gönderdim. Şeytan oltasında daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi teke sadece kendi ağırlığı ile dibe doğru yavaşça süzülürken hedef balığın radarına girer ve çok büyük ihtimalle henüz dibe oturmadan avcı balığın saldırısına maruz kalır. Bu merada da avlanırken eğer sürü yatak yapmışsa oltayı atar atmaz vuruşlar gelemeye başlardı. Yaklaşık 10 dk geçtiği halde hiç bir hareket yoktu. Eksilerde olan hava sıcaklığı da bu duruma eklenince ava devam etmek olacak gibi değildi. Son olarak lrf de kullandığım aksiyonu şeytan oltası ile denemeye karar verdim.Su sıcaklığının daha yüksek olduğu bahar aylarında tekeyi 3-4 metre önüme sallayarak balık tutabilirken yüzey suyunun çok soğuk olduğu ve balığın dibe yatak yapabileceği böyle bir havada tekeyi 10-12 metre ileri atıp yavaş yavaş dipte zıplatarak veya ağır ağır çekerek beklemeye başladım. On saniyelik bekleme süresi ile tekeyi yarım metre çekip bırakırken bir kaç cılız vuruş aldım. Tekeyi sudan çıkardığımda kafası parçalanmış fakat kopmamıştı. Tekrardan yemleyerek aynı şekilde çekmeye başladım . Yine aynı cılız vuruşlar ara ara sertleşerek devam etti ve bu sefer yem gitmişti.

Vuruşlara bakılırsa ispari olabileceğini düşündüm. Soğuktan ellerimi hissedemediğim için son bir kez daha denedim. Zor zahmet süzdüğüm tekeleri telef eden canlının ne olduğunu öğrenmeden gitmeye de niyetim yoktu aslında hafif bir vuruş geldikten sonra tasmalasam mı diye düşünürken yine aynı vuruşlar gelmeye  devam etti. Sert bir vuruştan sonra misina gerildi ve hızlıca akmaya başladı . Misinayı tuttuğumda kafa atışlarından ispari falan olmadığı belliydi. Oltanın ucundaki, samimiyetimizin ileri seviyede olduğu yakın bir dostumdu. Keyifli bir mücadeleden sonra balığı sudan çıkardım.Hiç vakit kaybetmeden hemen balığın resmini Whatsapp'tan Savaş Abiye gönderdim. Parmaklarım ciddi derecede hissetme duygusunu kaybetmişti . Balığın ağzındaki iğneyi 10 dk uğraşarak anca çıkarabildim.Kısa bir seansla ellerimi ısıttıktan sonra tekrardan oltayı yemleyerek hedefe gönderdim telefonu cebimden çıkarttığımda Savaş Abinin mesajlarını ve çağrılarını görünce geldiğini anladım ve geri dönüş yaparak nerde olduğumu ve nasıl avlandığımı söyledim.

Balığı aldıktan sonra tekrardan oltayı atabilmem yaklaşık 15 dk sürmüştü ve bu süreçte mera yeterince dinlenmişti.Yine ispari vari tırtıklamalar devam ediyordu. Ara ara sert vuruşlar geldiğinden karagöz olduğu belliydi. Aniden misina yol alıyor fakat kısa bir mücadeleden sonra iğne boşalıyordu. Ellerim iyiden iyiye hissetme duygusunu kaybetmeye başlamıştı ki bir anda kendimi ilkine göre çok daha sert olan bir mücadelenin içinde buldum.Yüksek dozda adrenalin ile vücuduma müthiş bir sıcaklık hakim olmaya başladı.Her zamanki gibi en büyük derdim iskelenin ucundaki zincirlerdi. Balık dibe doğru yüzmek yerine sol tarafa doğru yüzünce biraz rahatlasam da kepçeye girene  kadar tedirginliğim devam etti.Artık yorulmuştu ve  kuzu kuzu süzülerek kepçenin içine girdiğinde içimi yeniden sıcacık bir huzur kaplamıştı.İğne her iki balığın da üst çenesine takılmıştı.Çok sert bir kemik olduğu için bu kısma iğnenin batması da çıkması da çok zordur. İki tane balık yakalamanın yanı sıra 4 tane balığı da kaçırmıştım. Kaçırdığım balıklarında bir süre misinadan yol alıp bırakmasını iğnenin üst çenesine denk gelip saplanamadığına yordum.İkinci balığı iğneden çıkarttıktan sonra bir süre daha ellerimi ısıtmak için beklerken Savaş Abi geldi ve birlikte ava devam edeceğimiz için havanın soğukluğu biraz daha katlanılabilir olmuştu.


Savaş Abi 01 no çelik iğne ve 0.33 mm misina kullanırken bende 04 no iğne ve 0.30 mm misina kullanıyordum.Benim yaşadıklarımın aynısını Savaş Abi de 3-4 kez yaşadı.Balık ufak ufuk vurunca hemen tasmalıyor ve hızlıca çekmeye başlıyordu.İlk 4 balık iğneden kurtulmuştu.Ben ise daha küçük iğne kullandığım için bu ufak vuruşlara müsaade edip iğneyi yutmasını bekliyordum.Yine aynı teknikle avlanırken  bir yandan da Savaş Abiyle birbirimizi kendi yöntemlerimizin doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorduk.Savaş abi gelmeden yakaladığım iki kuzu iskelenin üstünde yattığı için "Bak abi şahitlerimde var" diyerek kendimi desteklemeyi de ihmal etmiyordum tabii ki.Avımız sohbetlerle daha keyifli hale gelmeye başlamıştı.İlk iki balığa göre çok daha kuvvetli bir vuruşla ortamın sıcaklığı aniden yükseldi.Suya düşmek üzere olan makarayı Savaş abi son anda yakaladı.Böyle havalar trofesiz olmazdı zaten.Balık misinadan yol alırken terlemeye başlamıştım bile.Savaş abiye "Abi artık benim gibi avlanın " diye şaka bile yapamadan misina boşalmıştı.Takımı sudan çıkardığım zaman iğnenin düzleştiğini gördüğümde çok şaşırdım.İlk defa bir karagöze iğne açtırıyordum. İğneyi dişimle düzelttikten sonra tekrar yemlemek üzere iken  Savaş abinin "Bir kere açılan iğne hep açılır" ikazıyla tecrübe haneme bir sayı daha ekleyerek ellerim donduğu için iğneyi Savaş abiye bağlatıp ava devam ettim.Hala 4 no iğneden vazgeçmemiştim.Teknik açıdan tatlı bir rekabet devam ederken Savaş Abi en sonunda sağlam bir tasmayla çok güzel bir baltabaş aldı.Benim aldığım balıklar gibi üst çeneden değil dudağından  yakalanmıştı.



Önümüzde çok güzel bir sürü olduğu için ava devam etmek istiyorduk fakat hissedilen soğuk ciddi derecede hissizleştirmişti beni.Soğuktan yem takamayacak durumda olduğum için yemi de Savaş Abi taktı.Son atışımdı bu ve son bir balık daha yapıştı oltama.Bu gece gerçekten farklıydı.Avlandığım merada balığın bu kadar süre kalması gerçekten mucizeydi ama şansta bir o kadar uzağımdaydı.Balık bu seferde misinayı zincire doladı ve kesti.En çok korktuğum hazin son en sonunda başıma gelmişti.Yine de çok keyifli bir av yapmanın mutluluğuyla avı sonlandırdık.En sonunda Savaş Abiyle güzel bir karagöz avı yapabilmiştik.İstanbul'un  -3 derece hava sıcaklığında 3 tane karagöz gecemizi yeterince ısıtmıştı. Daha güzel avlar yapmanız dileğiyle rastgele...                  



           

29 Ocak 2015 Perşembe

Fırtına Sonrası Shore Jigging Bereketi

Nihayet hayallerim gerçek oldu. 2014 temmuz başı itibariyle hayranı olduğum şehre, Antalya'ya, yeniden taşındım. Taşındım yerine evimi taşıdım desem daha doğru olacak. Zira evimi yerleştirir yerleştirmez işim icabı geçici olarak İstanbul'a yerleştiğim için hayallerimi bir süre ertelemek zorunda kaldım. 2014 aralık ortasına kadar evime dönme fırsatım olmadı. Kısacık bir tatil kaçamağıyla evime döndüğümde ise oltamı Akdeniz'in bereketli sularıyla buluşturmak için can atıyordum.

Antalya'ya varışım tam da şiddetli bir yağış ve fırtına sisteminin bitişine denk geldi. Günlerdir süren sağnak yağmur ve fırtına dinmiş olsa da deniz hala karışıktı. Fırtınadan arta kalan soluğanların ( ölü dalga ) dövüp, köpük köpük karıştırdığı kayalık kıyılarda, büyüğünden küçüğüne bir çok balık türünün iştirak ettiği beslenme çılgınlıklarının meydana gelme ihtimali yüksektir. Bunu Antalya'daki meramda daha önce defalarca kere tecrübe etmiş, bu tarz havalarda özellikle shore jigging yöntemiyle çok keyifli ve bereketli avlar gerçekleştirmiştim. Şans eseri, mevsim ve deniz durumu itibariyle çok verimli bir döneme denk gelen bu birkaç günlük Antalya ziyaretimde de ağırlıklı olarak aynı teknikle avlanmak niyetindeydim. Daha önceleri karşılarında aciz kaldığım büyük balıklarla mücadele edebilmek için edindiğim 2 parçalı 274 cm, 120 g atarlı bir kamış ve 5500 kalibre kuvvetli bir makineden oluşan yeni shore jigging takımlarım ve 18-60 g arasında değişen farklı marka ve modelelerdeki jiglerimle güzel balıklar kandırabilmeyi umuyordum.

Antalya'ya varışımın ertesi sabahı soluğu liman mendireğinin dış tarafına bakan kayalıklarda aldım. Soluğanlar tam da istediğim gibi kayaların aşağısına inmeme müsaade etmeyecek şekilde kıyıyı dövüyordu. Vakit kaybetmeden yüksekçe bir kayanın üzerine çıkıp heyacanlı bir şekilde oltamı suyla buluşturdum. Yaklaşık 70-80 m mesafelere gönderdiğim 28-30 gram ağırlığındaki jiglere yaralı balık aksiyonları yaptırarak 1 saat kadar atıp çektiğim halde istediğim vuruşlar gelmeyince oltamın ucundaki jigi daha hafif bir tanesiyle değiştirdim. Yarım saat kadar deneyip hafif jiglerle de vuruş alamayınca şansımı liman içinde denemeye karar verdim. Yeni meramda liman rıhtımından önüme sarkıttığım 10.5 gramlık jig daha ilk atışımda dibe takılıp koptu. Sıkıcı başlayan avı biraz eğlenceli hale getirmek için yakışıklı bir yazılı hani hedefiyle 2 gramlık zokaya 5 cm boyunda pembe bir silikon kurt iliştirip önüme sarkıttım. Silikon kurdu dibin hemen üzerinden yukarı aşağı oynatarak rıhtım boyunca yürümeye başlamıştım ki oltamın ucu kuvvetli bir balık tarafından aşağı basıldı. Beklediğimden çok daha kuvvetli bir vuruştu bu. Yazılı hani olmasına imkan yoktu, kuvvetine bakılırsa kiloya yakın bir lahoz olmalıydı oltanın ucundaki. Birdenbire bütün sıkıntım geçmiş, saniyeler içinde içimi bir heyecan ve mutluluk duygusu sarmıştı. Balık durmadan aşağı doğru basarken ben de mağaraya girmesine müsaade etmemek için balığı dipten yükseltmeye çalışıyordum. Nihayet balık yüzeye yaklaştığında sabırsızlıkla bulanık suyun içindeki karartıyı görmeyi beklerken oltanın ucundaki balık tüm ihtişamıyla parladı. Lahoz değildi. Göz alıcı renkleriyle muhteşem bir sinarit palazıydı bu. Sevincim bir kat daha artmış şekilde balığı kaldırıp dışarı aldım. İleride ne denli bir canavara dönüşeceğinin ispatı niteliğindeki sivri dişleri ve parlak pullarının üzerindeki renk cümbüşüyle asalet timsali olan bu güzel balığı çabucak telefonumun kamerasıyla fotoğraflayıp ileride çok daha ciddi bir mücadelede karşılaşmak üzere ait olduğu yere gönderdikten sonra avı sonlandırdım.


Aynı günün akşamı da LRF takımlarıyla birkaç güzel balık kandırma umuduyla liman içindeydim. Hedefimdeki melanurları yemli takımlarla da kolaylıkla yakalayabileceğimi bildiğim halde her zaman avcılığından daha çok keyif aldığım minyatür sahte yemlerle denemeyi seçtim. Hava kararmak üzereyken vardığım merada 8.5 ve 10.5 gram ağırlığındaki jiglerle verim alamayınca takım çantamdaki, çok güvendiğim, 2.5 cm ve 1.5 g ağrlığındaki karides takliti yemle denemeye karar verdim. Liman rıhtımından 10 m açığa gönderdiğim karides sahtesine dipten 1-2 m yukarıda düzensiz zıplatma hareketleri yaptırarak melanurları kandırmaya çalıştım. Karides sahtesiyle ikinci atışımda beklediğim vuruş geldi. Makarasında 0.16 mm monoflament misina sarılı olan çok hafif LRF takımımla trofe keyfi yaşatan bir mücadelenin ardından hatrı sayılır büyüklükteki melanuru dışarı almayı başardım. Balığı fotoğraflama işlemiyle uğraşırken hava tamamen kararınca koyu renkli karides sahtesinin avlanma zamanının geçtiğine kanaat getirip ava 2 gramlık bir zokaya iliştirdiğim 2 cm'lik koku esanslı silikon kurtla devam ettim. Çok geçmeden güzel bir melanur daha kandırıp sonraki yarım saat içinde başka vuruş alamayınca avı sonlandırdım.




Ertesi sabah, gün ağarırken, tral sürülerinin merama uğramış olmasını ümit ederek mendireğin dış tarafındaki yerimi aldım. Makinesinde 0.26 mm monoflament misina sarılı olan spin takımımla 70-80 m mefaseye gönderdiğim 30 gramlık jigi diplettikten sonra shore jigging aksiyonlarıyla çekmeye başladım. Jigi yarı mesafeye kadar çektiğimde nihayet hasret kaldığım o güçlü vuruş geldi. Aksiyon verirken yukarı doğru sertçe vurdurduğum kamışım sağlam bir kayaya takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Bu kesinlikle o balıktı. Çılgınlar gibi sağa, sola ve aşağı basan bu balık kilo üzeri bir tral olmalıydı. Misinanın kayalara sürtünüp kopmasını önlemek için kamışı yukarı kaldırıp olabildiğince hızlı sarmaya çalışıyordum. Heyecan dolu birkaç dakikanın ardından kıyıya yaklaştırdığım balığı görünce yanılmadığımı anladım. Çok yakışıklı bir tral oltanın ucunda hiç yorulmamışcasına sağa sola fişeklemeye devam ediyordu. İyice önüme yaklaştırıp kepçe kullanmadan dikkatli bir şekilde dışarı aldım. Hayranı olduğum balığı çabucak ağzındaki jigle fotoğraflayıp oltadan çıkardıktan sonra ikinci atışımı gerçekleştirdim. Jig aynı yerden geçerken yine balık yapıştı. Anlaşılan önümde kalabalık bir sürü vardı. Aylardır hayalini kurduğum bu özel anı kaçırmamak ve fırsattan istifade yeni aldığım jigleri denemek için balığı dışarı alıp 28 g'lık yeni bir jig taktıktan sonra vakit kaybetmeden vuruş aldığım noktanın 5 m açığına gönderip aksiyona başladım.



Üçüncü atışımda gelen üçüncü vuruş diğerlerinden daha kuvvetliydi. Balık aşağı doğru olanca gücüyle bastıkça esneyen misinamla birlikte sinirlerim de gerilmiş bir şekilde balığı yükseltmeye çalışıyordum. Korkuyla karışık heyecan dolu bir mücadelenin ardından diğerlerinden daha irice olan bu trali de dışarıya almayı başardım. Takım değiştirme zamanım gelmişti. Boylarına göre çok ciddi mücadele veren traller için bile makinemdeki 0.26 mm monoflament misina riskliyken bu takımla iri bir sinarit, akya, sarı kuyruk ya da lahoz karşısında hiç şansım yoktu. Spin takımımı kenara bırakıp aynı jigi makinesinde 0.18 mm 8 kat örgü ip ve 2 metre 0.40 mm florocarbon şok lider olan shore jigging takımımın ucuna bağladıktan sonra dördüncü atışımı gerçekleştirdim. Her an vuruş gelecekmiş gibi heyecanla beklediysem de bu defa boş geçti. Belli ki sürü kaymıştı. Birkaç saniye denizi izleyip sol çaprazımda su yüzeyinde kaçışan balıkları fark edince atış yapacağım yönü belirledim. Atışımı gerçekleştirdiğim anda su yüzeyi kaçışan yüzlerce yavru balık ve onlara saldıran trallerle karıştı. Aksiyon vermeye bile gerek görmeden hızlı bir şekilde sarmaya başladım. Jig beslenme çılgınlığının ortasından geçerken öyle bir vuruş geldi ki heyecandan yüreğim yerinden çıkacaktı. Balığın kuvveti karşısında adrenalin seviyem tavan yaptı. İpimin sağlamlığına güvenip korkmadan asılmaya başladım. Nihayet kıyıya getimeyi başardığımda karşılaştığım balık beklediğimden çok küçüktü. Günün en büyük trali olmasına rağmen mücadele olması gerekenden çok daha çetin geçmişti. O an durumun ipten kaynaklandığını anladım. Monoflament misinadan farklı olarak esnemesi sıfır olan örgü iple balığın bütün darbelerini oltamın ucunda hissetmiş, bu nedenle oltanın ucundakinin daha büyük bir balık olduğu yanılgısına kapılmıştım.






Beslenme çılgınlığı tüm hızıyla devam ederken oltamı tekrar suyla buluşturmadan önce telefonla Recep Kartal abimi arayıp balık durumu hakkında haberdar ettikten sonra 28 gramlık farklı model bir jig takıp ava devam ettim. Vuruşlar ardı ardına devam etti. Örgü misinam sayesinde vuran her balıkta korkusuzca ve oltanın ucundaki balığın tüm hareketlerini hissetmenin keyfini çıkararak mücadele ettim. Yakaladığım her balığı fotoğraflayıp ölümsüzleştirme işiyle oyalanırken bir nevi sürüye de kaçma şansı tanıyordum. Recep abim meraya vardığında 6. tralimi fotoğraflamakla meşguldüm. Ona da kullandığım jiglerden birini verip vakit kaybetmeden ava devam ettik. Yarım saat içinde birlikte 4 balık daha kandırıp avı sonlandırdık. Nicedir hayalini kurduğumdan daha bereketli bir av yaşarken, uzun süredir çantamda duran 4 farklı jigin de testini gerçekleştirme fırsatı bulmuştum.




Antalya'da bulunduğum takip eden iki sabah suyunda da aynı merada, aynı yöntemle şansımı denedim. İlk gün 3, ikinci gün 1 adet yakışıklı tral daha kandırdıktan sonra tatilim sona erdi. Şükürler olsun ki kısacık Antalya kaçamağımda birbirinden güzel fotoğraflar eşliğinde yazıya dökmeye çalıştığım bu unutulmaz avı yaşama şansı buldum. Antalya'ya temelli yerleştikten sonrası için shore jigging takımlarıyla yakışıklı sarı kuyruklar ( Seriola dumroli ) yakalamanın hayalini kuruyorum. Kim bilir, belki bir sonraki Antalya maceramın konusu bu olur...




6 Ocak 2015 Salı

Aralık Paşaları

Spin yöntemiyle levrek avı bilgi, tecrübe ve sabır isteyen bir iştir. Hele ki levreği Marmara'da kovalamak niyetindeyseniz daha da sabırlı olmanız gerekir. Levreğin menüsünün başında gelen teke, yengeç, mamun ve midye kurdu gibi kolay avlar bu denizimizde bolca bulunur. Bu nedenle Marmara'daki levrekler büyük ve hızlı avlara her zaman rağbet etmez. Marmara bölgesindeki nüfus yoğunluğu beraberinde av baskısı, deniz trafiği, ışık ve gürültü kirliliğini de beraberinde getirir. Bunların hepsi zaten ürkek ve hassas bir balık olan levreği sessiz, sakin, kuytu yerlere iter. Levrek hedefindeki bir oltacı için birinci adım levreğin yatak yaptığı yerleri bulmak olmalıdır. Dere ağızları, büyük liman mendireklerinin iç ve dış kısımları, dip tabiatı kum, yosun, midyelik karışımı olan sığlıklar levreğin sevdiği meralardır. Ama iş bu kadarla bitmez. Ekonomik değeri çok yüksek olan levreğin üzerindeki av baskısı ne yazık ki bu güzel balığın bir çok meradan tamamen silinmesine sebep olmuştur. Bu yüzden haklı olarak çoğu oltacı bildiği levrek meralarını kimseyle paylaşmaz. İş levreğin yatak yaptığı yeri bulmakla da bitmez. Levrek yılın herhangi bir zamanında, günün herhangi bir saatinde yeme vurabilir. İşte bu yüzden levrek hedefindeki bir spincinin en çok ihtiyacı olan şey sabırdır. Kimi zaman tek bir levrek için saatlerce, günlerce, aylarca sabırla atıp çekmek gerekebilir.

İstanbul'da okuduğum yıllar öncesinden bildiğim, zamanında çok büyük levrekler yakaladığım bakir bir meram var. İşim icabı 2014 yaz ortasından itibaren geçici olarak İstanbul'da yaşadığım süre içerisinde bu merayı yoklamamak olmazdı. Ağustos ortasından itibaren levrek hedefli at-çek denemelerine başladım. Haftada en az 1-2 sefer olacak şekilde özellikle gün batımından, gün doğumuna kadar olan aralıkta denemeler yaptım. Tüm ısrarlarıma rağmen önceki senelerde en verimli avlarımı gerçekleştirdiğim eylül, ekim ve kasım aylarını boş geçip umudumu kesmek üzereyken, genç ve hevesli bir hobidaşım olan Sefa Yıldırım ile tekrar şevke geldim. Yalnız başıma gittiğim avlarda 1 saat boşa atıp çektikten sonra sıkılıp avı bırakırken Sefa ile 2-3 saat boyunca sıkılmadan at-çek yapabiliyorduk. Aralık başında, gün batımından gece yarısına kadar olan zaman aralığında gerçekleştirdiğimiz 2 avdan boş döndükten sonra 4 aralık sabahı şansımızı gün doğumdan önceki periyotta denemeye karar verdik.

05:00'da meraya vardığımızda hava puslu, deniz süt limandı. Umutsuzca, yapmak zorunda olduğumuz bir görevi icra edercesine atıp çekmeye başladık. İkimizin oltasının ucunda da 145 mm'lik süt beyaz renkte uzun, ince yapılı maket balıklar takılıydı. Ava başladıktan yaklaşık yarım saat sonra kıyıya 10 m kala oltam olduğu yerde mıhlanıp kaldı. İlk başta sahteyi dibe taktığımı düşündüysem de balığın kafa darbelerini hissedince adrenalin seviyem yükseldi. Aylardır beklediğim vuruş nihayet gelmişti. Misinanın kıyıdaki kayalıklara sürtünüp kopmasını engellemek için kamışın ucunu havaya kaldırıp balığı su yüzeyine çıkarmaya çalışarak mücadeleye başladım. Balık yüzeye çıkıp su üstünde sağlam bir şapırtı koparınca rahatladıysam da bu rahatlamam kısa sürdü. Çok zorlamadığım halde balık oltadan kurtulmayı başardı. Karanlıkta balığının boyutunu seçememiştim bile. Kaçırdığıma değil de balığı göremediğime üzülerek ava devam ettim.

Kaçan balıktan sonra daha bir şevkle atıp çekmeye başladık. 1 saat boyunca yer değiştirerek denediğimiz halde ikimiz de başka vuruş alamadık. Sabah ezanı okunmuş ama henüz havada aydınlanma emareleri başlamamıştı. Dalgın bir şekilde atıp çekmeye devam ederken sağlam bir vuruş daha aldım. Vuruş açıkta ve derinde geldiği için balık olduğundan emindim. Kalp atışlarım yeniden hızlandı. Bu seferkini de kaçırmamak için içimden dualar etmeye başladım. Oltanın ucundaki balık ağır ama kendinden emin bir şekilde kalama alıyordu. Amacım balığı açıkta yorduktan sonra dibe dalmasına müsaade etmeden kıyıdaki sığ kayalığa yaklaştırmaktı. Heyecan dolu birkaç dakikanın ardından balığın hareketleri yavaşlayınca sakin bir şekilde sarmaya başladım. Balık su sathını yararak kıyıya yaklaşırken her an dibe fişekleme riskine karşın kamışımın ucunu olabildiğince havada tutuyordum. Balık kıyıdan 5 m mesafeye geldiğinde Sefa'ya beklemesi gereken yeri gösterip kepçeyi suya 45 derece açıyla sokmasını söyledim. Balık usulca kepçeye doğru yaklaşırken büyüklüğünü görmek için sabırsızlanıyordum. Nihayet balık kepçenin içine girerken kapkalın gövdesini fark ettim. O an dünyalar benim oldu. Kepçenin içinde çok yakışıklı bir paşa yatıyordu. Şükürler olsun ki aylar süren denemelerimin mükafatını çok güzel bir levrekle almıştım. Sefa'ya teşekkür edip vakit kaybetmeden ava devam etmesini hatırlattıktan sonra kepçenin içindeki büyüleyici balığı seyre daldım. 15-20 dakika daha atıp çektikten sonra avı sonlandıran Sefa'nın yardımıyla birbirinden güzel fotoğraflar çekerek bu unutulmaz avı ölümsüzleştirdik.





Sonunda balığın havasını ya da beslenme saatini bulmuştuk. Bu, birkaç gün sürecek bir furya olabileceği gibi o güne özel bir olay da olabilirdi. Sefa'yla beraber takip eden günlerde de aynı zaman diliminde denemeye karar verdik. Ertesi sabah yine aynı saatte aynı meradaki yerimizi alıp at-çeke başladık. Moral olması için bir önceki gün balığı aldığım süt beyaz sahteyi Sefa'ya verip kendi takımımın ucuna aynı modelin altı turuncu, yanları süt beyaz, sırtı sarı renkli olanını takmıştım. Yarım saat kadar boşa atıp çektikten sonra saat 05:30 gibi 10 metre ilerimdeki Sefa'nın panik halinde "abi yapıştı!" diye bağırdığını duydum. Kamışının ucu yay gibi eğilmiş, makinesi müthiş bir süratle misina boşaltıyordu. Avdan önce makinesinin kalama sıkılığını bana ayarlattığı için oltasının ucundakinin dev bir balık olduğuna emindim. Sefa'nın daha önce bu büyüklükte bir balıkla mücadele etmediğini bildiğim için mücadele kısmını devralmayı teklif ettiysem de "ben hallederim abi" diyerek teklifimi geri çevirdi. Balık hızla makarayı boşaltarak sığ kayalığa paralel bir şekilde ilerlerken Sefa tecrübesizliğinden kayaların üzerinden balığın peşi sıra koşmak, misinayı tutup balığın hızını yavaşlatmak ya da balığın yönünü değiştirmek gibi manevraları yapamayınca balık misinayı kayalara sürtüp koparmayı başardı. Belki de olması gereken buydu. Mücadeleyi bana bırakmış olsa balığı çıkarabilecektik belki ama bu acı tecrübeyi yaşayarak öğrenme şansını kaybetmiş olacaktı.

Moral bozukluğuyla kopan sahtesinin yerine atış mesafesi bakımından daha üstün ve dalma derinliği biraz daha fazla olan sırtı sarı, karnı ve yanları parlak renkli 125 mm ve 21 g'lık başka bir sahte takıp ava devam etti. Kaçırdığı balığın üzerinden en fazla 15 dakika geçmişti ki bir vuruş daha aldı. Bu seferki balık ilkinden çok daha sakin görünüyordu. Sefa balıkla mücadele ederken ben de gerekli yönlendirmeleri yaparak mücadelesine destek oluyordum. 2-3 dakikalık bir mücadelenin ardından balığı usulca kepçenin içine sokmayı başardık. Hatırı sayılır büyüklükteki bu levrek Sefa'nın hayatı boyunca yakaladığı en büyük levrekti. Vakit kaybetmeden keyfimiz yerin gelmiş bir şekilde ava dönüp atıp çekmeye devam ettik. Kısa bir süre sonra kıyıdan 10 m kadar açıkta ben de günün ilk vuruşunu aldım. Kısa ama keyifli bir mücadelenin ardından 2 kilo civarındaki balığı kepçelemeyi başardık. Av çok keyifli başlamıştı. Anlaşılan merada beslenmeye güdülenmiş güzel bir levrek sürüsü vardı. Morallerimiz yüksek bir şekilde atıp çekmeye devam ettik. Sabah ezanının okunmasına az bir vakit kala ilk yakaladığımdan biraz küçükçe bir levrek daha kandırmayı başardım. Kapanış ise sabah ezanından yaklaşık 10 dakika sonra Sefa'dan geldi. Sefa'nın son aldığı balık da hemen hemen benim ikinci aldığım balıkla aynı boydaydı.





Sefa'yla birlikte gün doğumundan önce gerçekleştirdiğimiz ikinci spin avında 5 vuruş alıp 4 güzel levreği daha dışarı çıkarınca, balığın beslenme saatini bulduğumuza kesin kanaat getirdik. Her ikimiz de hayal ettiğimizden fazlasını yakaladığımız için rahatlamıştık. Bundan sonraki günlerde boş dönsek de üzülecek halimiz yoktu ama yine de ertesi sabah aynı heyecanı yaşamak için can atıyorduk. Heyecandan rüyamızda bile levrek kovaladığımız kısa bir uykunun ardından 05:00 gibi aynı meradaki yerlerimiz aldık. Bu defa benim oltamın ucunda da Sefa'nın bir önceki gün kullandığı 125 mm ve 21 gramlık maket balığın süt beyaz olanı takılıydı. Meraya varır varmaz yaklaşık 50 metrelere gönderdiğim sahtemle atıp çekmeye koyuldum. Önceki günlerde olduğu gibi sahte yeme aksiyon yaptırmadan düz ve ağır tempoda sarıyordum. Ava başlayalı henüz birkaç dakika olmuştu ki kıyıya 10 metre kala beklediğim vuruş geldi. Kafa darbelerinden anladığım kadarıyla çok iri bir balık değildi. Kolayca su üstüne çıkardığım balığı kalama almasına müsaade etmeden çekmeye karar verdim. Balık kafasını sağa sola sallayarak usul usul kıyıya gelirken yem ağzından fırlayıverdi. Balık kurtulmuştu. O an yaptığım hatanın farkına vardım. Şayet balığı bir an önce çekmeye çalışmak yerine ters istikamette yüzüp dibe dalmasına müsaade etseydim sahte yemin boşta kalan kancaları da balığın yanağına takılabilir, böylece balığın kurtulma ihtimali azalabilirdi. Neyse ki kaçan balık çok büyük olmadığı için dersimi alıp fazla üzülmeden ava devam ettim.

Aynı kayanın üstünden farklı sektörlere doğru atışlarıma devam ederken 05:30 gibi bir vuruş daha aldım. Bu defa daha dikkatliydim. Balığın birkaç sefer aşağı fişeklemesine müsaade edip boştaki kancaların yanağına takılmasına fırsat verdim. Kısa bir mücadelenin ardında kepçeye sokmayı başardığımız balık neredeyse sahte yemin üstündeki tüm kancalara takılmıştı. Sefa atıp çekmeye devam ederken ben de arka tarafta karga burun yardımıyla balığın ağzındaki kancaları çıkartma işine giriştim. Neredeyse 5 dakikalık uğraştan sonra balığı oltadan kurtarıp sahtemi yeniden suyla buluşturur buluşturmaz bir vuruş daha geldi. İlkiyle hemen hemen aynı boydaki bu balığı da kepçeledikten sonra 07:00'a kadar başka vuruş alamayınca avı sonlandırdık.



Tahmin edebileceğiniz gibi takip eden günlerde de aynı saatlerde, aynı merada levrek kovaladık. Ve yine tahmin edebileceğiniz gibi her güzel rüyanın sonu olduğu gibi, 3 günlük rüyamız da son buldu. Sonraki günlerde Sefa'yla ne kadar denediysek de başka vuruş alamayınca hedef değiştirmeye karar verdik. Bugünlerde pruvamızda Marmara'nın ağır abisi baltabaş karagözler var. Bu gece ( 5 Ocak 2015 ) birkaç tanesini kandırmayı başardık bile. Onların hikayesi de başka yazıya...