28 Temmuz 2012 Cumartesi

Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Bodrum (1.Kısım)

Dolabın çekmecelerinde eşyalarımdan birini ararken karşılaştım onunla. Üstü biraz tozlanmış, plastikten şeffaf kısımları da biraz da sararır gibi olmuştu.  İki sene öncesi deklanşör tuşuna basmaya yarayan yayının arızalanmasından bu yana bir köşeye atmıştım fotograf makinemin su altı kılıfını. O gün bugündür de kendisine bozuk mualemesi yapmış, suya sokmamıştım. Aklıma acaba hala çalışıp çalışmayacağı sorusu geldi. Zira uzun süredir bakımını yapmadığım için sızdırmazlığını sağlayan o-ring'ler kurumuş ve çatlamış olabilirdi. Bunu bilmenin tek yolu vardı, denemek. Zaten her gün şnorkelle dalış yapıyordum, üstüne üstlük dalış bölgelerim alışık olmadığım kadar canlıydı. Daha önceki gün 7-8 metrelerde cüssesini gere gere dolaşan bir sinaritle burun buruna gelmiştim. Bir anda içimde bir heyecan parladı. Doğrudan ağırlık yeleğimi ve paletlerimi alıp sahile koştum. Kısa bir kuşanma faslından sonra sıra kritik ana gelmişti. İçinde fotograf makinemin bulunduğu sualtı kılıfını yavaşça suya batırdım. Vida boşluklarında kalan birkaç baloncuk dışında baloncuk çıkmadı. Sualtı kılıfım hala işler durumdaydı. Paleti vurup uzun bir aradan sonra yeniden mavilerin paparazziliğini yapmak üzere yola çıktım.

İlk durağım yeni keşfettiğim eşkina yuvası oldu. Balıkların boylarına bakılırsa bu taşları daha bu sezon mesken tutmuşlardı. Benim için o gün ve ilerleyen günlerdeki en güzel modelliği yaptılar. Sualtındaki sakin duruşları, bir tüyün havada süzülmesini andıran zariflikteki yüzüşleri ile nefesimin sonuna kadar kendilerini hayranlıkla izlettirdiler bana. Eşkinalara fotograflarını çekmek için yaklaşırken dibe belli bir mesafe kala palet çırpmayı bırakıp onların süzülmelerine ortak olmak gerekiyor. Ani bir hareket yapmadığınız müddetçe eşkinalar sizden kaçmıyor, aksine siz yokmuşçasına rahat hareket ediyorlar. İlgilerini çekmek için ses çıkarmayın, bu durumda diğer balıklar eşkinalardan daha hızlı ilgi gösterip ortamı kalabalıklaştırıyor, eşkinalar ise bu kalabalığa girmekten hoşlanmıyor.




Eşkinaların ardından objektifimi etrafta külhanbeyi edasıyla gezen genç orfoz ve lahozlara yönelttim. Ancak ne varsa bu balıklar uzaktan göründüğü kadar cesur davranmadılar, aradaki mesafeyi kısaltmama bir türlü izin vermediler. Diğer yandan herkesin bu hayvanlara benim kadar iyi niyetli yaklaşmadığını düşünüp bu şekilde ürkek davranmalarına sevindim.

Yine orfozları fotograflamak için daldığım bir esnada önceki gün karşılaştığım sinarit ile tekrar karşılaşıp karşılaşmayacağımı aklımdan geçiriyordum ki maviliklerin arasından bana doğru yaklaşan bir karartının olduğunu farkettim. Karartı yaklaştıkça büyüdü, rengi parlak mora çalmaya başladı. İşte beklediğim balık karşımdaydı. En azından 3 kilo ağırlığındaydı. Elimde ne zıpkın vardı, ne başka bir av aleti ama ben yine bu heybetli görüntü karşısında heyecanlıydım. En azından ona ait bir kareyi suyun yüzeyine taşımak istiyordum. Belki heyecanıma yenik düşüp ani bir şekilde objektifi ona doğrultunca bir anda huzursuzlandı. Deklanşörü basana kadar iş işten geçmişti. Kuyruğu bana dönük görüş alanımın sonuna kadar uzaklaşmıştı. Üzülmedim, ne de olsa bir gün yine karşılaşacaktık. Ama bu sene, ama sonraki sene... Ama denizin altında, ama denizin üstünde...

Kendimi dalışa ve fotografa öylesine kaptırmıştım ki, üşüdüğümü çok sonra farkedebildim. Dönüşe geçmenin zamanı gelmişti. Kıyıya yaklaşırken ispendekler karşıladı beni. İlk başta yaklaşma konusunda tereddütlü davransalar da, sabırlı bir şekilde bekleyince birkaçı yanıma yaklaşıp poz verdi. Poz verenlerin en yakışıklısı da sanırım buydu.



Ertesi akşam yine sudaydım. Sırasıyla aklıma kazıdığım tüm taşları gezdim. Eşkinalar yerli yerindeydi, orfozlar yine ürkekti, sinarit ise ortalarda yoktu.
Ben de bunun üzerine fotograf malzememi kıyıya daha yakındaki taşların arasında aramaya karar verdim. Fotograf avının güzel yanı avınızın değerli olması için illa ekonomik değerinin olması veya trofe boylarda olmasına gerek duymaması. Bazen ufacık bir kayabalığı dahi harika bir kare sunabiliyor.

Kayaların arasında dolaşırken bir yazılı haniyi gözüme kestirdim. Bu balıklar son derece cesur ve meraklı olduğu için fotograf için de güzel pozlar veriyorlar. Haninin fotograflarını çekmeye başlayacağım esnada bir anda kayaların arasından bir kıpırdanma farkettim. Küçük bir ahtapot benim flaşlarımdan rahatsız olmuş olacak, kayaların arasında saklandığı yerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Benim haniler bir anda ahtapotun etrafını sardılar. Sanki ahtapotun kendi bölgelerinde bulunmasından rahatsız oluyor gibiydiler. Buna rağmen yine de ahtapota karşı temkinli hareket ediyorlardı. Bu esnada benim de güzel fotograflar çekmeme fırsat verdiler.






Ahtapotu geride bıraktığımda artık tatilin Bodrum faslını da geride bırakma zamanı gelmişti. Ama daha sırada Datça vardı ve ben sualtında fotograf çekmenin tadına bir kez daha varmıştım.  

Devamı: Sualtı Fotograf Avcılığına Dönüş: Datça (2. Kısım)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Denizlere Kısa Bir Veda

Buraya en son yazdığım yazının ardından yaklaşık 3 ay geçmiş. O yazıyı yazarken askerliğimi 5 ayda tamamlayıp, Eylül'de de balık sezonunun başlangıcında buraya yeni yazılarla dönmeyi planlıyordum. Tanrı plan yapan kuluna yukarıdan gülermiş, benimki de o hesap kısa dönem askerlik beklerken, bir anda kendimi yedek subay olarak Tuzla Piyade Okulu'nda, oradan da Türkiye'nin en doğu ucunda buluverdim. Dolayısıyla 2012-2013 balık sezonunu başlamadan büyük oranda kapatmış bulunuyorum. Tabi ki arada yaptığım ve yapmayı planladığım ufak kaçamakları saymazsak...

Bu kaçamaklardan ilki 15 günlük dağıtım iznim oldu. Aylarca denizden uzak kalacağım için bu tatilde her zamankinden daha da çok denizle içli dışlı oldum. Balığa gittim, yüzdüm, şnorkel yaptım. Bunların haricinde bu tatilde çok uzun zamandır elimi sürmediğim housing'imi tozlu yerinden çıkararak sualtı çekimlerine yeniden başladım. Bu çekimleri ve sualtı hayatı ile ilgili gözlemlerimi burada ayrı bir başlık altında yayınlayacağım.

Yaz ayları Güney Ege bölgesinde kıyı avcılığı açısından pek fazla şey vaadetmiyor. Hem deniz suyu sıcaklığının yüksekliği, hem sahillerdeki hareketlilik ve gürültü kıyı balıklarını açığa yönlendiriyor. Yine de bu dönemde yemli avcılık ile sargoz, melanur ve çok olmasa da çupra yakalamak mümkün. Sevenleri için kefal ve sarpa da bu dönemde güzel av veriyor.
Yaptığım avlardan biraz bahsetmek gerekirse, Gümüşlük'teki geleneğimi bozmayarak ilk gün açılışını güzel bir sürprizle yaptım. Saat 4.30 gibi başladığım avda ilk önce iskeleden şeytan oltasıyla avlandım. Geceden kalıp iskelede avlananlar o saate kadar bir şey alamamış olsalar da moralimi bozmadım. Belki şans, belki değil, yerime geçer geçmez, porsiyon boyda iki adet sargoz aldım. Ardından gün ışımaya başladı ve vuruşlar güçsüzleşti. Bunun üzerine yerimi değiştirdim. Aslında aklımda madya ile avlanmak vardı ama yanıma ne olur ne olmaz diye sübye ve kalamar da almıştım. Madyanın elden çıkmayan boyası ve kokusu nedeniyle ilk sübyeyi kullanmaya karar verdim. Her zaman olduğu gibi oltayı atar atmaz ufak balıklar yemleri didikliyor, yemin iğnede duruşu bozulunca da vuran olmuyordu. Yarım saat kadar bu şekilde devam ettikten sonra güneşin suya vurmasına yakın çok güçlü bir vuruş aldım. 2 sene önce almış olduğum kiloluk çupradan bu yana beklediğim bir vuruştu bu. Balığı zaptetmek güçtü, yakalandığını anlayınca eriştelere doğru kaçmaya başladı. Oltanın eriştelere dolaşması durumunda balığın kolaylıkla kurtulabildiğini önceki deneyimlerimden çok iyi biliyordum, ama bu sefer balığı kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Konumumu balığı kıyıya paralel çekecek kadar kaydırarak önce erişte riskini ortadan kaldırdım. Artık işim kolaydı. Oltanın ucundaki güzel bir çupra veya sargoz olmalıydı. Ama balık kıyıya gelince yanıldığımı farkettim. Karda kışta, sabah ayazında peşinde taklalar attığım levrek, neredeyse güneşin denize vurduğu vakitte köstekli dip oltasına gelmişti. Yaklaşık 750-800 gram civarı bir ispendekti. O an bu işin herhangi bir matematiğinin olmadığını tekrar anladım. Bazen her şeyi doğru yaparsınız; doğru yerde, doğru takımla, doğru zamanda orada olursunuz ama balık tutamazsınız. Bazen de, en olmayacak yerde en olmadık balığı tutarsınız. Bugün de o günlerden biriydi. Levrek geldikten sonra belki yanına bir çupra da gelir, çeşidi arttırız diye aklımdan geçse de gelen giden olmadı.


Yaz mevsiminin en sevdiğim taraflarından biri hemen avlandığınız noktada herhangi bir hazırlığa gerek duymadan, maske ve şnorkel yardımıyla keşif yapılabilmesi. Bu dalışlarımda çok sayıda çupra ve melanur görünce tatilimin geri kısmında da çok güzel avlar yapacağımı ümit etmiştim. Ancak çupra beni tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Melanurlar arasında da istediğim boyda ancak birkaç tane yakalayabildim.



Zamanın ne getireceği belli olmaz ama şu an görünen o ki en azından birkaç ay daha denizden ve balıktan uzak kalacağım. Bu süre zarfında burada av raporlarından ziyade araştırma yazılarına ve genel konulara değinmeyi planlıyorum. Ama belli mi olur, bakarsınız buralarda da kendime bir avlak buluverir, sazanlarla alabalıklarla karşınıza çıkarım.


4 Nisan 2012 Çarşamba

Levrek Denizde Güzeldir

Sabah döndüğümde beni kapıda babam karşıladı. Elimde oltadan başka bir şey göremeyince alaycı bir ifade ile gülümseyip balık nerede diye sordu. Ben de her zaman olduğu gibi denizde diye cevapladım. Balıktan eli boş döndüğümde yaşadığımız rutin diyalogtan biraz farklıydı bu seferki ancak. Evet, balık gerçekten denizdeydi ama aynı zamanda omzuma astığım küçük çantanın içindeydi.

Çok uzun zamandır denizden ve balıktan uzaktım. Soğuk geçen kış, balık yokluğu, yoğun iş temposu ve daha bir çok bahaneden ötürü elime Ocak başından bu yana olta almamıştım. Bu dönemde biraz bunalmış olmalıyım ki, ani sayılabilecek bir kararla gelecek sene Ağustos ayında bitecek askerlik tecilimi bozdurup, Nisan ayında askere gitmek üzere karar aldırdım. Haliyle Mart sonu itibariyle işimden ayrılıp, evimi boşaltıp Bodrum yolunu tuttum. Her zaman heyecanla yaptığım bu yolculuk bu sefer biraz buruktu. Her ne kadar çok keyif almasam da İstanbul'daki yaşamımı, konforumu en az 6 aylığına terk ediyor, bilmediğim bir yolculuk öncesi son rahat günlerimi geçirmek üzere yola çıkıyordum. Mevsim itibariyle de balık avlamaya çok müsait bir dönem olmayınca içimde bu tatilin heyecanı iyiden iyiye azalıyordu.

Gümüşlük'e geldiğim gün üzerimde aşırı bir yorgunluk vardı. Ertesi gün sabah erken kalkıp balığa gitmeyi aklımdan bile geçirmeden yatağa attım kendimi. Gözümü açtığımda saat 12'ydi. Güneş tüm odayı ısıtmış, dışarıdan cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu. Bodrum'un en sevdiğim zamanıdır bahar ayları. Ülkenin kuzeyi daha kış uykusundan uyanamamışken, çoktan canlanmış bir doğa görmek insana en kötü zamanında bile enerji verir. Öyle de oldu. Balkona çıkıp derin bir nefes aldım ve içimdeki tüm bitkinliği o nefesle dışarı attım. Merdivenlerden aşağı inip çoktan hazır bekleyen kahvaltı sofrasında güzel bir kahvaltı ettim. Benden daha keyiflisi yoktu artık. Dışarıdaki havanın güzelliğini kaçırmadan kendimi dışarı attım. Her zamanki gibi ilk durağım Gümüşlük iskelesiydi. Daha iskeleye adımımı basar basmaz teknelerin tonoz ipleri arasında salınan 700-800 gramlık bir levrek karşıladı beni. Çok geçmeden de ailenin diğer üyeleri. Levreğin en çok bulunması gereken sonbahar kış aylarında bile iskelenin altında nadiren levrek görürken şimdi 5-6 tane levrek  salına salına iskelenin etrafını turluyordu. İçlerinde çok büyük balıklar yoktu gerçi, ama bu bile damarlarımdaki kanın akışını hızlandırmaya yeterdi. İçimden çok bilmiş bir ses sürekli "bu mevsimde sahteye vurmaz" dese de onu dinlemeye hiç niyetim yoktu. Akşam eve döner dönmez ilk işim ertesi sabah için takımları hazırlamak olacaktı.

Akşam önce sahteleri elden geçirdim, bazılarının halkaları kısmen paslanmış olsa da sorun çıkarabilecek düzeyde değillerdi. Oltadan yana sıkıntım yoktu. Ancak iş ertesi sabah ne giyeceğime gelince ortalık karıştı. İstanbul'daki evimin taşınması esnasında balıkta giydiğim kıyafetlerimin hiçbiri gelmemişti. Üstüne üstlük tulum çizmem de evin temizliği esnasında çöplerin arasına karışıp çöpü boylamıştı. İşler tam da istediğim gibi ters gidiyordu, hiç sesimi çıkarmadım. Bugüne kadar ne zaman her şeyim tastamam balığa çıksam hüsranla sonuçlanmıştır. Ne zaman eksik ekipmanla balığa gitsem bir şekilde av iyi geçmiştir. İnternetten Bodrum'daki gün doğum saatini kontrol edip 1 saat öncesine alarmımı kurdum. Yataktan kalkıp hazırlanmam, arabayı çalıştırıp avlağa varmam her şekilde yarım saati bulacaktı. Bu sayede en verimli vakit olan gün doğumundan yarım saat öncesinde sahteyi yüzdürüyor olacaktım. Bu noktada işler tam planladığım gibi gitti. Günün ilk ışıkları arkamdaki tepelerin ardındaki karanlığı delmeye başlarken ben at çeke başlamıştım. Sahteyi attığım yerin sol tarafı aşırı sığlık, sağ tarafında ise tekneler bağlı.  Bu durum atış açımı oldukça sınırlandırıyor. Bunun üstesinden suya girerek geliyordum ancak maalesef kasık çizmesi olmayınca suya da girmem mümkün olmadı. Önce 10 cm kırmızı kafa Pelican Nitro'yu yüzdürdüm. Tahmini 30 cm kadar dalan bu sahte önümdeki sığlıkta çok takılma yapınca yerini Ima Komomo Slim 9,5 cm'e bıraktı. 15-20 cm kadar dalan bu sahte ani hareketleri pek sevmiyor. Yavaş sarım ve yumuşak aksiyonlarda ise harika iş çıkarıyor. Denizin siyahlığının griye döndüğü vakite kadar etrafımda birkaç oynak dışında kaydadeğer bir şey olmadı. Bu oynakların yerini tespit ettiysem de oynakların hep tonozlu tarafta olmasından dolayı cesaret edip oltamı atamadım. Çok geçmeden bu sefer tam tersi tarafta kıyıya paralel 10-15 metre ötemde bir hareketlenme oldu. Bu alan oldukça sığ olmakla beraber takılmasını göze alıp sahteyi tam oynağın üzerine gönderdim. Daha ilk turu sarıp ne olduğunu anlamadan balık sahtenin üstündeydi. Kalamayı açma gereği bile duymadım. Yaklaşık 650-700 gramlık ispendeği doğrudan karaya aldım. Her zamanki gibi ilk işim karaya yeni çıkan balığı fotograflamak oldu. Fotograflama faslı bitip balığı güvenli bir yere alacakken arkamdan aniden fırlayan hınzır bir kedi neredeyse kendi cüssesindeki balığı tek hamlede ağzına aldı. İkimiz de avcı içgüdüsüyle hareket ettik, kediyi daha hareket edemeden ensesinden yapıştığım gibi balıktan uzaklaştırdım. Benim kol kuvvetim, onun da pençesi... İkimizde birbirimizin canını biraz yaktık, ama kazanan doğal olarak ben olmuştum. Balığı kepçeye koyup denize sarkıttım. Diğer yandan at-çek'e devam ettim.



Amacıma yine ulaşmıştım. Bundan sonra gelenin gidenin olmaması çok da önemli değildi. Olmadı da nitekim. Balığı sudan çıkarıp mezat taşına yatırdım. Balık tüm yüzgeçlerini, galsama kapaklarını açmıştı. Vücudu bir heykel gibi kaskatıydı, pulları sabah güneşinde ışıl ışıl parlıyordu. Karada olmasına rağmen çırpınmıyordu hiç. Bu şartlarda çırpınarak kurtulamayacağını biliyor, lüzumsuz yere asaletini bozmak istemiyor gibiydi. Birkaç fotografını çektim. Önceki gün suda gerine gerine gezen levrekleri dakikalarca hayran hayran izleyişim aklıma geldi. Ben denizdeki levreği seviyordum, tabaktaki levreği değil. Hiç tereddüt dahi etmeden balığı kavradığım gibi denize usulca iade ettim. Etrafımda bu yaptığımı şaşırarak izleyecek kimseler yoktu kedilerden başka. Muhtemelen kavga ettiğim kedi içinden güzel bir küfür etti. Levrek bıraktığım yerde bir süre kaldıktan sonra yine asaletini bozmadan yavaşça çekip gitti. Amatör balıkçılığın asıl güzelliğinin öldürmekte değil, bağışlamakta olduğunu tekrar hatırladım. Boş kovayı mezat tezgahının altına bırakıp büyük bir keyifle evin yolunu tuttum.

5 Şubat 2012 Pazar

Kırgın

Bu yazıya Gebze’de kar fırtınası nedeniyle 2,5 saat yolda mahsur kaldığım esnada başladım. Karayel ile güçlenen tipi, gökyüzünden yağdırdığı kar yetmezmiş gibi, bir de çevredeki karı yola süpürüyor, zaten kilitlenmiş yolu iyice gidilmez hale getiriyordu. Fırtına aslında bir gün evvelinden başlamıştı. Daha önceki akşam aklımdan tam kırgın havası diye geçiriyordum; hatta balığa olan düşkünlüğü nedeniyle uğraşmayı sevdiğim bir arkadaşıma yalandan “Kabataş’ta balık kırılmış, kepçeyi al koş” diye takılmıştım. İki günü aşkın süredir devam eden kuvvetli fırtına, üzerine nehirlerden ve şehir şebekesinden denize karışan tonlarca kar suyu… Hepsi olası bir kırgının habercileriydi. Ben de yolda geçireceğim sıkıntılı saatleri bu yazıyı yazarak değerlendirmeye karar verdim.


İstanbul'da kırgın denince akla gelen ilk resim... Kırgında su yüzüne vuran torikleri kepçeleyen balıkçı... Muhtemelen 50'li-60'lı yıllardan kalma. O günler ile günümüzdeki kırgınları kıyaslayınca balık nüfusundaki azalma anlaşılabiliyor. Artık kırılacak balık bile kalmamış.
Sıcaklık, tuzluluk ve sudaki oksijen oranı balıkların yaşamını doğrudan etkileyen faktörler arasında ilk sıraları alır. Balıklar besinden önce bu etkenlere bağlı olarak yaşam alanlarını belirler; söz konusu faktörlerin herhangi birinde hayatta kalmasını zorlaştıracak bir değişim olması durumunda ise bulunduğu yaşam alanını terk ederek göç ederler. Söz konusu etkenlerin balığın göç etmesine imkan tanımayacak denli hızlı değişmesi durumunda ise genel olarak kırgın diye adlandırılan olay meydana gelir. Suyun sıcaklığında, tuzluluğunda veya oksijen oranında gerçekleşen ani değişimler balığın fizyolojik aktivitesinin düşmesine veya ölümüne yol açar.
Peki, sudaki bu ani değişimler nasıl meydana gelir? Bu sorunun onlarca cevabı olmakla beraber, en sık yaşanan durumlardan bazılarını burada özetleyebiliriz.
Ani Sıcaklık Değişimleri : Termoklin Tabakasındaki Değişimler
Kendi vücut sıcaklığını sabitleyemeyen tüm canlılar gibi balıkların da yaşamsal aktivitesi ortam sıcaklığına çok duyarlıdır.  Yine aynı şekilde diğer tüm canlılarda olduğu gibi her balık türünün de ideal yaşam sürebileceği sıcaklık aralığı farklıdır. Bununla birlikte çoğu balık türü kendisi için ideal olmayan ortam sıcaklıklarına da uyum sağlayabilme ve bu sıcaklıklarda hayatını sürdürebilme yetisine sahiptir. Balıklar bu sıcaklık değerlerinde vücut aktivitelerini azaltmak, derilerinden daha fazla mukoza salgılamak gibi önlemlere başvurarak hayatta kalmayı başarabilir. Ancak sıcaklık değerlerinin aniden değiştiği durumlarda balıklar son derece savunmasızlardır. Şimdi bu sıcaklık değişimlerinin denizlerde nasıl gerçekleştiğini inceleyelim.
Termoklin tabakaları iki farklı yoğunluktaki su kütlesinin birbirinden keskin bir biçimde ayrıldığı bölgelerde oluşur. Işığın, yoğunluğu farklı ortamlardan geçerken kırılması nedeniyle oluşan flu görüntü bu tabakaların en belirgin özelliğidir.  Suyun yoğunluk oranını belirleyen etmenler - bu bazen tuzluluk, bazen su sıcaklılığı, bazen de her ikisi birden olabilir - suda termoklin tabakalarının oluşumuna yol açar. Akıntılara, derinliğe, dip yapısına ve daha birçok faktöre bağlı olarak yüzeyden dibe kadar olan su kütlesinde çok sayıda termoklin oluşabilir. Termoklinler kimi bölgelerde anlık koşullara bağlı olarak oluşmakla beraber özellikle iki farklı yapıdaki su kütlesinin birbirine bağlandığı boğaz benzeri yapılarda süreklidirler. Öyle ki, bu termoklinler söz konusu bölgelerde tamamen farklı iki ekosistemi birbirinden ayırır. Yanı başımızdaki İstanbul Boğazı örneğinden yola çıktığımızda, dahası Marmara’yı büyük bir kanal olarak ele aldığımızda yaşam belirli derinliklerde keskin bir şekilde birbirinden ayrılır. Bu bölgede termoklin tabakasının üstünde kalan sular daha az tuzluluk oranı, daha bol oksijen isteyen çoğunluğu Karadeniz kökenli veya göçmeni canlılara ev sahipliği yaparken, termoklin tabakasının altında kalan bölgede Akdeniz’e ait mercan, kalamar, deniz kestanesi, deniz yıldızı gibi canlılar barınır. Bazı canlılar bu tabakalar arasında geçiş yapabilse de iki farklı ekosistemin özellikleri birbirinden neredeyse tamamen ayrıdır. Derin sular daha tuzlu olup yaz kış 14-15 derecenin altına inmeyen sıcaklıklara sahipken, yüzey suyu denize dökülen tatlı suların etkisiyle daha az tuzlu, yazın güneşin etkisiyle daha sıcak, kışın ise akarsu ve eriyen kar sularının etkisiyle daha soğuk koşullara sahiptir. İşte bu farklı koşullara sahip olan kütlelerin çeşitli dinamikler sonucunda seviyelerinin değişmesi veya birbirine karışması durumunda kırgın oluşur. Bunun İstanbul Boğazı’nda yaşanan en belirgin özelliği kış aylarında kuvvetli kuzeyli fırtınaların Karadeniz’i Boğaz’a yığmasıyla çok düşük derecelerdeki üst su kütlesinin alt su akıntısını süpürmesiyle yaşanır. Bu durumda termoklayn hattının altında yaşayan canlılar hem çok düşük sıcaklıktan, hem de ani sıcaklık değişiminden etkilenirler. İstanbul Boğazı ve çevresinde meydana gelen kırgınların oluşma sebebi çok büyük oranda bu nedene dayanır.

Suda Çözünmüş Oksijenin Tükenmesi : Hipoksi ve Anoksi
Suda çözünmüş oksijenin iki temel kaynağı vardır. Su yüzeyi sürekli olarak temasta olduğu hava ile oksijen alışverişi yaparken, sualtında da bitkiler ve fitoplanktonlar fotosentez yaparak suya oksijen sağlar. Öyle ki, fitoplanktonlar tarafından üretilen oksijen sadece denizler için değil, yeryüzü için de büyük önem taşır. Bu miktar dünya üzerinde fotosentez ile üretilen toplam oksijenin yarısını oluşturur. Ancak bu oksijen transferi ve üretimi sadece belirli bir derinliğe kadar gerçekleşir. Havadan suya oksijen transferi sadece yüzeyde, fotosentez ise ışığın ulaşabildiği en son derinliğe kadar –bu da çoğunlukla ilk 100 metrede- meydana gelir. Derin sular oksijenin sudaki difüzyonu, ve dikey su sirkülasyonu sayesinde oksijen alabilirler. Bu durum doğal olarak derinlere doğru gittikçe oksijenin azalmasına neden olur. Karadeniz örneğinde olduğu gibi dikey sirkülasyonun çok az olduğu denizlerde belirli bir derinlikten sonra oksijen tamamen tükenebilir. Göl, körfez, veya düşük debili akarsularda özellikle yaz aylarında sıcaklığa bağlı olarak suda oksijen çözme kapasitesi azalmaktadır. Bir de bunun üstüne bu sulardaki organik etkenli kirlenme ile artan mikroorganizmaların oksijen tüketimi eklenince bahsi geçen  dönemlerde söz konusu bölgelerde sıklıkla toplu balık ölümleri görülebilmektedir.  Açık denizlerde ise dipteki hipoksik veya anoksik su kütlesinin çeşitli nedenlerde yüzeye çıkması ile balık kırımı meydana gelir.  
Diğer Nedenler
Alt başlıklarda belirtilenler dışında deniz suyunun tuzluluk oranındaki ani düşüşler, doğal veya doğal olmayan yollardan suya toksik madde karışımı, hastalıklar balık kırgınlarını açıklayan nedenlerdir. Bahsi geçen nedenler ele alındığında toplu balık ölümlerinin doğal kaynaklı olduğu kadar, insan kaynaklı olarak meydana geldiği ortaya çıkmaktadır. Kırgınlar kimi zaman doğanın bir parçası dahi olsa, aşırı avlanma, kirlilik gibi nedenlerle balık stoklarının giderek azaldığı günümüzde çok daha kritik bir etki doğurmaktadır. 90’lı yılların başında Marmara Denizi’nde yaşanan büyük kırgında baltabaş karagöz türü neredeyse tüm Marmara’dan silinmiş, geçtiğimiz yıl Boğaz çevresinde meydana gelen kırgın sonrasında ise yerleşik izmarit popülasyonunda ciddi azalma görülmüştür.
Yaklaşık 3 saat süren maceralı bir yolculuk sonrası eve geldiğimde televizyonlar ellerinde kepçe ile balık toplayan insanların görüntülerini gösteriyordu.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Av Arşivciliği Üzerine

Günlük hayatımda çok derli toplu, düzenli bir insan değilim. Dolaplarımda giysiler karışıktır, çorap çekmecemin büyük kısmı eşini arayan yalnız çoraplardan oluşur. Bu durumun yaptığım hobi için de çok değiştiği söylenemez. Takım çantamda her şey iç içedir, çoğu kez de avda bunun ciddi sıkıntısını çekerim. Düzenli olduğum tek bir husus varsa o da yaptığım avları arşivlemedeki düzenimdir. 2005 yılından bu yana her av dönüşü tutmuş olduğum balıkların resimlerini arşivdeki yerini almak üzere ilgili klasöre aktarıyorum.


2003'te kendime ait ilk fotograf makinemi edinene kadar tuttuğum balıkları fotograflamak diye bir düşünce aklımdan dahi geçmiyordu. Şöyle güzel bir lüfer veya palamut tutmayagöreyim, o balığı ızgaraya gidene kadar defalarca buzdolabından çıkarıp inceler, seyretmeye doyamazdım. (Umarım kız arkadaşım bir gün bu satırları okursa benim sapıkça eğilimlere sahip olduğumu düşünüp ayrılmaya kalkmaz. ) Öyle ki, kimi zaman balığın bütünlüğünün bozulmaması için olabildiğince geç temizlerdim, veya kimseden habersiz balığı dipfrize atıp tavaya veya ızgaraya giden süreçte yolu uzatmaya çalışırdım. Tabi en nihayetinde yolun sonu yemek tabağına varır, balıktan arta kalanlar da çöp torbasının derinliklerinde tarihe karışırdı. Elimde hiçbir anısı izi kalmadıktan sonra neden balık yakalıyorum diye kendimi sorgulamaya başlamıştım ki, aklıma balıkların fotografını çekme fikri geldi. Hazır o sıralar kullandığım filmin de sonlarına yaklaşmışken, ilk denememi güzel bir zoka avımızı fotograflayarak gerçekleştirdim. Birkaç gün sonra fotografları aldığımda gerçekten çok heyecanlanmıştım. Sonunda yaptığım avları ölümsüzleştirmenin yolunu bulmuştum. Ama ondan sonraki 36 pozluk filmin dolmasını beklemek hevesimi biraz olsun törpülemişti.


Sonrasında 2005'te dijital fotograf makinesine kavuştum. Artık aylar boyunca filmi banyo ettirmeyi beklemek zorunda değildim. İstediğim kadar fotograf çekebiliyor, beğenmediklerimi siliyor, tekrar çekiyordum. Ancak bunları bugünkü gibi tarihine göre klasörlerde tutmak yerine bilgisayara rastgele atıyordum. Fotografların sayısı gittikçe artıp işin içinden çıkılmaz hale gelince bunları tarihlerine göre sınıflandırmam gerektiğinin farkına vardım. Her av için senesine, ayına, gününe göre klasör açıp, ve fotografları bu klasörlere atmaya başladım. Bugün itibariyle arşivim 389 klasörlük, 3731 dosyaya ve 4,5 gb'lık bir boyuta ulaşmış durumda. Hal böyleyken fotograf makinesi balığa çıkarken benim için olta kadar vazgeçilmez ekipmanlardan birisi. Öyle ki, bundan birkaç yıl önce fotograf makinemi takside düşürüp kaybettiğimde uzun süre balık tutmaktan soğumuş, balığa dahi çıkmamıştım.

Onca emek verilerek yakalanan balığın fotograflanması ve arşivlenmesi insanın aradan yıllar geçse dahi o gün duyduğu hisleri ve heyecanı tekrar yaşamasını sağlıyor. Bu da avdan alınan manevi doyumu kalıcı kılıyor. Bu yöntem avdaki elde etme, ele geçirme güdüsünü fotograf ile kalıcı kıldığı için bir noktadan sonra yakala ve bırak'ı da teşvik ediyor.

Arşivlenen av fotografları yıllar içinde bir veritabanı oluşturarak avcıya güvenilir bilgiler de sağlayabilmektedir. Bu noktada balıkların hareket ve davranışlarının zamansal bir döngü izlemediğine, büyük oranda hava ve deniz koşullarına bağlı olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Bu açıdan bakıldığında av fotograflarının yanında, o günkü koşullar ile ilgili bilgilerin de (av mekanı, hava sıcaklığı, deniz sıcaklığı, ayın durumu, rüzgarın yönü ve şiddeti vs.) kaydının tutulmasının çok büyük fayda sağlayacağı açıktır.

31 Aralık 2011 Cumartesi

2011'i Geride Bırakırken

Adettendir, her senenin sonuna yaklaşırken gazeteler, televizyonlar geride bırakılmak üzere olan yılın önemli olaylarını derleyip, yılın özetini çıkarırlar. Ben de bilgisayarımda bulunan av arşivinin 2011 dosyasını kapatırken geride kalan senenin bir değerlendirmesini yapmak istedim.

Senelerin tecrübe ve bilgi dışında getirdiği bir şey varsa kuşkusuz o da zorlaşan hayat koşulları... İş seyahatleri, ilave mesailer, artan sorumluluklar tarafından kuşatılan insanın kendine ayırmış olduğu zaman sürekli daralıyor. 2011 benim açımdan önceki yıllara göre daha az balığa çıkma fırsatı bulduğum bir sene olarak geçmişteki yerini alacak. Yine de bugünün kıymetini bilmek gerek... Av arşivime baktığımda 2011 yılında 58 defa ava çıkmış olduğumu görüyorum. Fotograflayacak hiçbir şeyin olmadığı, kısaca eli boş döndüğüm avları da dahil edersem bu sayı sanıyorum 70'e çıkacaktır. Bu da, ortalamaya vurulduğunda yaklaşık 5 günde bir balığa çıkmış olduğum anlamına geliyor.

Detaya girdiğimde anavaşya ve katavaşyanın hız kazandığı Mayıs ve Ekim (Ekim sonu-Kasım başı) ayları en verimli aylar olarak öne çıkıyor. Buna karşın önceki yıllar en iyi avlarıma ev sahipliği yapan Kasım ve Aralık ayları bu sene şaşırtıcı bir biçimde sönük geçti. Bu durum balığın (lüfer ailesi) bu sene Boğaz'da oyalanmadan hızla aktığını gösteriyor. Son 2-3 senedir ılıman geçen sonbahar ayları lüfer ailesinin Boğaziçi'nde oyalanması için uygun şartlar oluşturmaktaydı. Sanıyorum bu sene bu ayların daha soğuk geçmesi göçü hızlandırdı.

Av lokasyonlarım geçen sene olduğu gibi bu sene de İstanbul ve Bodrum şeklinde iki ayrı bölgede yoğunlaştı. İstanbul'daki avlarımda Ekim ayında denk gelmiş olduğum lüfer furyası, Bodrum'da ise almış olduğum levrekler ve turna bu senenin en iyi avlarıydı . 2011 aynı zamanda levrek ile tanışma fırsatını edindiğim yıl olarak da zihnimde yer edecek. Geçen sene sezon başında karaya çıkarmak üzereyken kaçırdığım balığı saymazsak 2008 sezonundan bu yana hasret kaldığım palamutlar nihayet bu sene misafirim oldu. Misafirim diyorum, zira sezonda yakaladığım beş palamutun sadece ikisini alıkoydum. Ancak onun da sezonu oldukça kısa sürdü. Ağustos'tan Eylül sonuna kadar çok yoğun ve hızlı akan balık Eylül'ün sona ermesiyle akışını tamamladı, geriye sadece artçı küçük sürüler kaldı.

Avlanma şekli açısından hem İstanbul, hem Bodrum'daki avlarda geçen senenin aksine ağırlığımı büyük oranda sahte yem ile avcılığa verdim. Bu değişiklik avlanma stratejimi de büyük ölçüde değiştirdi. Önceki yıllar güneş doğmak üzereyken deniz kıyısında yerimi alıp, günümün büyük bölümünü balıkta geçirirken, bu sene olabildiğince erken, çoğu zaman sabah ezanı dahi okunmadan ava başlayıp, güneş ortalığı aydınlattığında avı bıraktım. Hem İstanbul'daki lüfer avlarında, hem de Bodrum'daki spin avcılığında bu yöntem randıman sağladı.

Tüm bu istatistikleri bir kenara bırakmak gerekirse, 2011 yılı denizlerimiz açısından çok önemli bir kampanyaya sahne oldu. Temelinde yavru balık avcılığını durdurmak amacıyla yola çıkılan, ve özellikle lüfer üzerinden yürütülen "Yavru Balığa Hayır" kampanyası sayesinde Türkiye'de ilk defa balıkların boy limitleri kamuoyunda geniş bir şekilde tartışıldı. Tezgahlarda limit altı balıkların satışı devam ederken somut sonuçlardan bahsetmek henüz zor olsa da, proje kamuoyunda kısmi de olsa bir bilinç oluşturmayı başardı. Sonucunda ne kadar yaptırım uygulandığı şüpheli olmakla birlikte limit altı balık satılan yerler hakkında yapılan ihbarların sayısı patlama yaptı. Kıyıda balık tutanlar arasında ilk kez limit altı çinekopları suya iade edenleri gördüm. Bu sene sanki beni de sınamak için her sene olduğundan daha fazla küçük balık geldi oltama. Hemen hepsini geldikleri yere iade ettim, baktım sonu gelecek gibi değil, olta atmayı bıraktım.

Ve bugün, senenin son gününde yine balığa çıktım. Bu yazının sonuna yılın son günü tuttuğum balıkların fotograflarını eklemeyi  çok isterdim ancak 7'den 9'a dek yaptığım denemelerde tek bir balık dahi alamayınca pes etmek durumunda kaldım. Umuyorum ki, 2011 yılı bilinçsiz avlanmaya devam edilmesi durumunda neler ile karşılaşabileceğimizin sadece bir uyarısı olarak kalır.

Herkese mutlu, sağlıklı ve bol balıklı yıllar...


28.05.2011 - Eşkina

06.08.2011 - Levrek

28.08.2011 - Turna
22.10.2011 - Palamut


23.10.2011 - Palamut
29.10.2011 - Lüfer

30.10.2011 - Lüfer

04.11.2011 - Lüfer (38 cm)
08.11.2011 - Levrek

23 Aralık 2011 Cuma

Amatör Balıkçılık ve İnternet

Bundan seneler öncesi Bilgehan Sarp amatör balıkçılıkla ilgili ilk Türkçe siteyi kurduğunda işin günümüzdeki boyutuna varabileceğini hayal edebilir miydi acaba? Bugün mantar gibi türeyen forumlar ve çoğalma hızı açısından ondan pek aşağı kalmayan elektronik mağazalar ile amatör balıkçılık siteleri neredeyse internet ortamında bir sektör haline gelmiş durumda. Her gün binlerce internet kullanıcısının akınına uğrayan forumlar büyük organizasyonlar düzenliyor, reklam alıyor, hatta zaman zaman kendi ürünlerini dahi pazarlıyor. Kısacası amatör balıkçılık siteleri artık pek de "amatör" değil. Peki sürekli birbirleri ile çekişme içinde bulunan bu platformlar amatör balıkçılık hobisinin gelişiminde ne gibi bir rol oynuyor?

Bugüne kadar olan balıkçılık geçmişimde bir dönüm noktası belirtmek gerekirse, kuşkusuz ki bu nokta Bilgehan Sarp'ın sitesini keşfettiğim döneme dayanır. Her sahil kasabasında olduğu gibi, yaşadığım orta halli Karadeniz şehrinde de nam salmış usta balıkçılar vardı. Herkes kıyıya balıksız dönerken, bu ustalar tuttukları palamutları, lüferleri teknelerinden büyük bir gizlilik içinde kıyıya boşaltırlardı. Onlara kazara yol yöntem soracak olsanız ya bilmezden gelirler, ya da hikaye anlatırlardı. Ancak bu ustalar arasında da geleneksel yöntemlerin dışına çıkmış, kendini geliştirmiş, yeniliklere açık balıkçılarla tanışmak mümkün olmazdı. Zira bu balıkçıların ustalığı klasik yöntemlerin içinde yarattıkları nüanslardan ileri gelirdi. Yemin takılışındaki önemsiz görünen bir ayrıntı, meranın seçimi, balığın suyu... Ama çoğunun bu işi ticari boyutta sürdürmesinden dolayı, yeni yöntemler denemez, bildiklerinden vazgeçmezlerdi. Onlar için işin sonunda en az mazotla, en fazla balığı yakalamak önemliydi. Sonuç olarak bizler de bu ustalardan görebildiğimiz kadarını uygulamaya çalışırdık. Çapari ve zokadan başka takım, palamut, lüfer, istavritten başka balık bilmezdik. Yine levreğin, kalkanın, kırlangıçın simasını tezgahta görür, denizde bir yerlerde olduğunu bilirdik, ama nasıl yakalanabileceği konusunda ne bir çabamız, ne de bir fikrimiz olurdu.

2004 yılında sırasıyla Bilgehan Sarp'ın sitesi, yahoogroups'taki çeşitli gruplar, ve bugün aktif olmamakla beraber internetteki ilk Türk amatör balıkçılık forumu olan amator-balikcilik.com forumumuzla tanıştım. Bu tanışıklığı takip eden kısa zamanda her şey benim açımdan çok farklılaşmıştı. Artık hayatıma rapala, uzun olta, örgü misina ve bunun gibi birçok kavram girmişti. Hem tekne sahibi olmamızdan, hem de liman içinin kirliliği ve bereketsizliği nedeniyle unuttuğum kıyı avcılığına tekrar ilgi duyar olmuştum. Artık sadece Karadeniz'in lüferi, palamutu yoktu benim için, Marmara'nın karagözü, Ege'nin mercanı, sinariti, Akdeniz'in akyası vardı. Doymak bilmez şekilde her balığın özelliklerini araştırıyor, nasıl yakalandıklarının dışında, nerelerde yaşadıklarını, hangi mevsimde ürediklerini, göç ederken hangi rotaları kullandıklarını öğreniyordum. Hatta ve hatta bunu yaparken aklıma istem dışı bir biçimde tüm deniz canlılarının Latince isimleri kazınıyordu. Nitekim yabancı kaynaklarda araştırma yapabilmek için bu Latince isimler gerekliydi. İnternetin bana kattığı sadece teknik bilgiler değildi. Oltayı elime ilk aldığım günden bu yana hep merhametli davranmış olsam da, özellikle izlediğim yabancı balık avı videolarında balıkçılık etiğini keşfediyordum. Ve hepsinden önemlisi forumlarda tanıştığım kafadengi insanlar ile balığa çıkıyor ve bu kişilerin çoğuyla hem av esnasında, hem av dışında sağlam temelli dostluklar kuruyordum.

Her ne kadar internetin balıkçılık alanında bilgi edinmek isteyenlere katkısı tartışılmaz gibi görünse de, işin devamında her şey bu kadar güllük gülistanlık olmadı. Forumlardaki iç çekişmeler, kıskançlıklar, amaçsız rekabetler kısa zamanda bu bilgi birikiminin dağılmasına ve kişisel hesapların ön plana çıkmasına yol açtı. Aynı dönemde özellikle ucuz Çin malları balıkçılığa olan ilginin hızla artmasını sağladı. Bu ilgi çok geçmeden internete de yansıyarak bir elin parmaklarını geçmeyen platform sayısını beşe, buraları ziyaret eden kullanıcı sayısını ise çok daha fazlasına katladı. Zaman geçtikçe forumlarda paylaşılan yerler kalabalıktan balık tutulamaz hale gelmeye başladı. Bilinçsiz paylaşımlar verimli meralara sadece amatör olta balıkçılarını değil, gece zıpkınla avlananları, ığrıpçıları, dinamitçileri de çekti. Elbette tüm suçu paylaşımda bulunulan platformlara yüklemek yanlış olur, ama burada yayınlanan her resim tetikte bekleyen potansiyel birçok aç gözlü katilin bakir kalan son kıyıları da talan etmesine yol açtı.

Geleceğin forumlar açısından nelere gebe olduğunu görmek kolay değil. Bu hobiyle uğraşanların profilindeki genel düşüşe -bu başka bir yazının konusu olmaya adaydır- karşın yavaş da olsa bu kitleye bilinç aşılaması yönünden forumların yeri çok önemli. Ancak olta balıkçılığına olan ilgi bu kadar kontrolsüz bir biçimde artmaya devam ettiği ve forumların bu artışın perde arkasında oynadığı rol dikkate alındığında bugünün şartlarında forumların faydalarından bahsetmek pek de mümkün olmayacaktır.