7 Mart 2013 Perşembe

Keyifli Bir Hafta Sonu Avı

Kardeşim gibi sevdiğim dostarımdan biri de Yusuf Opuş'tur. 2012 bahar aylarında tanışıp amatör balıkçılık tutkusunu aşıladığım Yusuf, merakı ve gayreti sayesinde çok kısa zamanda hem balıkçılık hem de balık avı fotoğrafçılığı konusunda kendini bir hayli geliştirdi. Her geçen gün birbirinden başarılı avlara ve fotoğraflara imza attığını görmek beni mutlu ediyor.

İşim icabı geçici olarak bulunduğum Kocaeli’den Samsun’a döndüğüm ağustos ayından beri Yusuf’un senelik izninde Samsun’a gelmesinin ve birlikte yapacağımız avların planını yapıyorduk. Nihayet Yusuf senelik iznini tam da balığın yoğun olduğu dönem olan kurban bayramı öncesine planladığı haberini verdi. O tarihlerde lüfer ailesi henüz aşağı göçünü tamamlamamıştı. Birkaç hafta öncesine nazaran kaba lüfer miktarında ciddi bir düşüş olmasına rağmen sarı kanatların boy ve miktarında ciddi bir artış olmuştu. Yusuf’un gelmesine birkaç gün kala kısacık bir avda ağırlıkları 180-225 g arasında değişen 16 adet sarıkanat yakaladığımı duyduktan sonra Yusuf’un heyecanı daha da artmıştı. Benimse tek düşündüğüm Yusuf’a birbirinden güzel balıklar yakalatarak güzel bir tatil geçirmesini sağlamaktı.

Samsun’a geldiği ilk gün mesaim olduğu için maalesef Yusuf’u balık merasında yalnız bırakmak zorunda kaldım. Yalnız başına avlandığı ilk gün meranın sığ olmasına alışık olmadığı için 3 adet sarıkanat yakalayıp en az 2 katını suyun dışına fırladıkları esnada kaçırmasına rağmen sonuçtan gayet memnundu. Bir sonraki günse hafta sonu tatilim başladığı için birlikte doyasıya balık tutabilecektik.

Cumartesi akşamı saat 4 civarı başladığımız avı biraz daha eğlenceli hale getirmek için küçük bir yarışma yapmaya karar verdik. Yarışma, ilk yakalanan balık, toplamda en fazla balık ve en büyük balık olmak üzere 3 kategoriden oluşuyordu. En az 2 kategoriyi kazanan galip gelerek kaybedenin takım çantasından istediği sahte balığı alacaktı. Aramızda malzemenin lafı bile olmazdı ama ödül yarışmaya ayrı bir heyecan katması içindi. İlk balık önemliydi. Çünkü diğer kategorilerin galibi yarışma boyunca değişebileceği halde ilk balığı tutan direkt olarak kategorilerden birini kazanmış olacaktı. Bu yüzden ikimiz de ilk balığı yakalamaya konsantre olarak aralıksız at-çeke koyulduk. 

İlk balık Yusuf’a yapıştı. Güzel bir sarıkanat kendini havada gösterdikten sonra kurtulmayı başardı. Peşinden Yusuf bir sarıkanat daha kaçırdı. Balıklar 50 m’den daha açıkta ve yüzeyde yapıştığı için yakalanır yakalanmaz kendilerini suyun dışına atarak 22 g’lık kaşıklarımızı kolaylıkla ağızlarından atıyordu. Balığın dışarı vurmasını engellemek için tek bir seçenek vardı o da balığın istediği yöne yüzmesini engelleyecek şekilde hızlı sarmaktı. Normalde misafirimin bolca balık yakalaması için dua ederim ama ne yalan söyleyim bu sefer ben ilk balığı yakalayana kadar onun kaçırdığı balıklara sevinir haldeydim. Yusuf iki kere şansını kaybetmişti. Ama o kaçırdıkça balıklar ona gelmeye devam etti ve nihayet peş peşe yapışan üçüncü balığı dışarı atmayı başararak “ilk balık” kategorisini kazandı. O dakikadan sonra balık bollaştı. İkimize de hemen hemen her atışımızda balık yapıştı. Bir saatin sonunda kovamızda toplam 30 parça sarıkanat yatıyordu. Avın heyecanından olsa gerek belli bir yerden sonra yakaladığımız balıkları değil aradaki farkı saymaya başlamıştık. Ben 2 farkla yani 16-14 gibi çok yakın bir skorla “toplamda en fazla balık” kategorisinin galibi oldum. Yarışmanın galibini “en büyük balık” kategorisi belirleyecekti ama balıkların hepsi neredeyse aynı boyda olduğu için yarışmayı berabere sonuçlandırmaya karar verdik.





Toplamda 30 sarıkanat yakalayıp bir o kadarını da kaçırdığımız bereketli bir avın ardından Yusuf’un mutluluğu yüzünden okunuyordu. Bense misafirime güzel bir av yaşatmanın gururunu yaşıyordum. Yusuf’a son derece bereketli bir sarıkanat avı yaşattığıma göre artık başka balıklara deneme vaktimiz gelmişti. Benim için her zaman yakalanan balığın sayısı değil avın kalitesi önemli olmuştur. Çoğu zaman büyük bir balık yakaladıktan sonra avın geri kalanında olta atmak yerine balığı fotoğraflamakla uğraşmışımdır. Bu yüzden yeterince sarıkanat yakalayıp zevkimizi aldığımıza kanaat getirip şansımızı biraz da tatlısu levreğinde denemeye karar verdik.

Ertesi sabah 04:00 sularında arabayla 1 saat mesafedeki tatlısu levreği merama gitmek üzere yola çıktık. Tam güneş ağarırken vardığımız barajın suları her zamanki gibi pürüzsüz ve sessizdi. Kendi geliştirmiş olduğum kıyıdan jigging yöntemini kullanmaya başladığımdan beri buradan hiç elim boş dönmemiştim. Başka bir zaman olabilirdi ama Yusuf’a trofe balıklar yakalatıp, birbirinden güzel fotoğraflarını çekmek için can attığım bugün boş dönmemeliydik. Avlanacağımız meraya vardığımızda ikimizde heyecanlı bir şekilde kullanacağımız jigleri seçip takımlarımızı hazırladık. Yusuf’un spin kamışı 10-35 g atarlı olduğu için 28 g’lık bir jigle denemeye karar verdi. Bense ağır atarlı olan teleskobik kamışıma güvendiğim için 40 g’lık tombul bir jig seçtim. Ağır jig tercih etmemin sebebi daha uzun atışlar yapabilmekti.

İlk iş olarak Yusuf’a doğru jigging aksiyonu öğretmekle başladım. Her zamanki gibi bunu da çok çabuk öğrendi. Öğrenmesine öğrendi ama yarım saat geçmesine rağmen ikimize de vuran yoktu. Bazen bu merada balık hava aydınlandıktan 1-2 saat sonra başlayabiliyordu. Bu defa da öyle olmasını umarak ava devam ettik. Saat 7 sularında nihayet ilk balığı aldım. 250 g’lık bu balıktan sonra ikimiz de peş peşe balık almaya başladık. İlk birkaç balıktan sonra fotoğraf çekme işine ağırlık verdik. Yusuf fırsattan istifade edip elindeki tüm jigleri test etmek için her balıktan sonra kullandığı jigi değiştirerek yakaladığı balıkları ağızlarında farklı jiglerle fotoğrafladı. Yakaladığımız ufak balıklar fotoğraflandıktan sonra suya, iri balıklarsa Samsun’da yenmek üzere kovaya gönderildi. Jiglerimize saldıran balıklar arasında yarım kiloya yakın trofe sayılabilcek balıklar da vardı. Öğlene doğru sonlandırdığımız tatlısu levreği avımız da en az sarıkanat avımız kadar bereketli ve eğlenceli geçmişti.








Hayallerimizdeki bir balığı yakalamanın verdiği mutluluk nasılsa, bir başkasının hayallerini süsleyen balığı yakalamasına vesile olmanın verdiği mutluluk da öyledir. Şükürler olsun ki Yusuf kardeşim hayallerinden bazılarını gerçekleştirmesine yardımcı olma şansı buldum. Birlikte nice güzel avlara kardeşim. 

2 Mart 2013 Cumartesi

Lüfer ve Levreğin Hikayesi

Lüfer ve levrek, denizlerin iki yakışıklısı, yere bakan yürek yakan iki soylu delikanlı. Genç kızların ilk bakışta aşık olduğu ama cesaret edip de yanlarına yaklaşamadığı, hislerini açamadığı cinsten yakışıklılar. Lüfer ve levreğin yakışıklılığı dillere destandır. Evvela bu iki yakışıklının da fizikleri mükemmeldir.



Lüfer öyle aman aman heybetli, iri yarı değildir ama son derece atletik bir vücuda sahiptir. Çeviklik ve sürat konusunda pek az rakibi vardır. İlk bakışta atletizmin birçok branşına ya da pentatlona yatkın olduğu izlenimi verir. Lüferle kavga etmek yürek ister. Hızı ve çevikliği sayesinde kendinden çok daha kalıplı olanları bile kolaylıkla alaşağı edebilir. Alt çenesi ilerde olduğundan suratı biraz asıktır ama bu ona ayrı bir hava katar.

Levrek ise heybetlidir. İri ama şekilli fiziğiyle vücut geliştirmecileri andırır. Levreğin en yatkın olduğu spor güreştir. Çeviklikten çok kaba kuvvetine güvenir. Lüfere nazaran daha sakin gözükse de levreğe bulaşmak da intihar etmekle eş değerdir. Kaba gücünün yanında gerektiğinde cüssesinden beklenmeyecek şekilde hızlı hareket edebilirse de bu hızını lüfer kadar uzun süre muhafaza edemez. Levreğinki ani bir patlayıcı güçtür. Lüferi maraton koşucusu olarak düşünürsek levrek 100 m koşucusu gibidir. Kalıbına uygun şekilde iri ve kemikli yüzü yakışıklılığının tamamlayıcısıdır. Lüfer kadar asık suratlı değilse de çok güler yüzlü olduğu söylenemez. Yüz ifadesi daima vakur ve ciddidir.




Bu iki yakışıklıya yaklaşmak çok tehlikelidir. Yakışıklı olmalarına yakışıklıdırlar ama karakterleri kötüdür. Acımasız, gaddar ve zalimdirler. Suç işlemek doğalarında vardır. İç güdüsel olarak sürekli suç işleme eğilimindedirler. Sabıkaları bir hayli kabarıktır. Lüfere de levreğe de asla güven olmaz.

Lüferin suçla tanışması çocukluk yıllarına dayanır. Daha ufacık bir çocukken mahalle aralarında oynayan öteki çocuklara ettikleri lüferin gelecekte ne denli bir canavara dönüşeceğinin göstergesidir. Her çocuk biraz yaramazdır ama çocuk lüferlerin yaptıkları yaramazlık sınırlarının çok ötesindedir. Diğer çocuklarla iletişimleri: vur, kır, parçala, oyunlarını boz temeline dayanır. Bu yaşlarda henüz yetişkinlerin huzurunu kaçıramasalar da mahalle aralarında oynayan çocuklara tam anlamıyla terör estirirler. Yaşları ilerledikçe, işledikleri suçların oranı ve şiddeti de artar. Her geçen gün daha korkusuz, gözü kara ve saldırgan olurlar. Büyüyüp güçlendikçe, hızlandıkça, dövüş kabiliyetleri arttıkça, kurbanlarını seçtikleri hedef kitlesi de genişler. Akranlarıyla bir araya gelip mahalle aralarından ayrılarak, merkezden uzak banliyölerde büyük çeteler, suç örgütleri oluştururlar. Bu örgütler her biri ölüm makinesine dönüşmüş yüzlerce, hatta binlerce lüferden oluşabilir. Göçebe hayatı yaşayan bu çeteler bulundukları yerlerin şehir merkezlerine sürekli saldırılar düzenleyerek eşkıyalık yaparlar. Bazen bu saldırılar o kadar ani ve şiddetlidir ki, gözü dönmüş lüfer çeteleri, saldırdıkları köy ve kasabalarda tek bir canlı kalmayana dek önlerine çıkan her şeyi yok ederler.




Levreğin çocukluk yılları ise masumdur. Onun çocukluğu da diğer çocuklarla birlikte mahalle aralarında oyun oynamakla geçer. Çocukluktan delikanlılığa geçerken yavaş yavaş suça meyletmeye başlasa da kimseyle sorun yaşamadan normal bir çocukluk geçirmiş olduğundan herkesin güvenini kazanmış olmanın rahatlığıyla elini kolunu sallayarak mahalle aralarında dolaşmaya devam eder. Seçtiği kurbanlarını sinsice takip edip boş bulundukları bir anda saldırır. Her şey saniyeler içinde olup biter. Olan bitenden kimsecikler haberdar olmadığı için levrek yine gönül rahatlığıyla mahalle aralarında dolaşmaya devam eder. İşini temiz yaptığından lüfer gibi, dağlarda, banliyölerde saklanmak zorunda değildir. Şehir dışına pek nadir çıkar.



Bu iki yakışıklı suç makinesi aslında apayrı dünyaların adamlarıdır. Yaşam alanlarından davranış şekillerine kadar bir çok yönden farklılık gösterirler. Lüfer ve levreğin suç işleme şekilleri bile birbirinden farklıdır. Örneğin lüfer sadisttir. Kurbanlarını öldürmeden önce keser, doğrar, parçalara ayırır. Levreğin kurbanlarına uyguladığı ölümse ani, acısız ve çabuktur. Lüfer yaramazdır, levrek uslu. Lüfer hiperaktiftir, levrek ağırbaşlı. Lüfer serseridir, levrek kabadayı.

Kural tanımayan bu iki asi yüzünden sokaklar hiç bir zaman güvenli değildir. Lüfer ve levreğin gazabından korunmak için gece gündüz tetikte olmak gerekir. Toplumun huzurunu kaçıran bu azılı katillerin yakalanıp cezalandırılması için  balıkçı adı altında özel harekat  timleri  oluşturulmuştur. Balıkçı timlerinin görevi her türlü suçla mücadele ederek suçluları yakalayıp adalete teslim etmektir. Balıkçıların mücadele etmek zorunda olduğu binbir türlü suçlu arasında en sabıkalı ve arananlar listesinin başında olanları şüphesiz lüfer ve levrektir. Cefakar balıkçı timleri gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden lüfer ve levek peşinde koşarlar. Görev aşkıyla dolu bazı balıkçılar kendilerini adeta birbirinden azılı bu iki suçluyu yakalamaya adamıştır. Onlar için lüfer ve levreğin yakalanarak cezalandırılması görevden çok bir tutkudur. Kimi geceler rüyalarında bile lüfer ya da levreği kovaladıkları olur. Ama lüfer ve levreği yakalamak sanıldığı kadar kolay değildir.







Farklı savunma stratejileri ve savaş kabiliyetleriyle donanmış bu iki suçlunun hakkından ancak tecrübeli balıkçılar gelebilmektedir. Lüfer ve levreği  yakalamak gayesinde olan bir balıkçının öncelikle lüfer ve levreği çok iyi tanıması ve her ikisi için ayrı stratejiler uygulaması gerekir.

Lüfer saldırıları genellikle toplu ve ses getiren eylemler olmasına rağmen lüfere suç üstü yapmak o kadar kolay değildir. Lüferin sürati ve hızlı yer değiştirme yeteneği çoğu zaman balıkçı timleri gelmeden izini kaybettirmesini sağlar. Balıkçılar olaydan kısa bir süre sonra olay mahalline geldiğinde perişan halde etrafta kaçışan masum vatandaştan başka kimseyi bulamayabilirler. Lüferi yakalayabilmek için balıkçıların doğru zamanda doğru yerde olması ve her zaman uzun bir kovalamacaya hazır olması gerekir. Başarılı bir balıkçı doğru zamanda doğru yerde bulunup hızlı hareket edebildiği taktirde büyük bir lüfer çetesinin bir çok üyesini yakalayarak çeteyi ciddi kayıplara uğratabilir. Çok tehlikeli ve saldırgan olan lüfer yakalandığında genellikle balıkçılara mukavemet gösterir. Zapt etme esnasında tedbirsiz davranan balıkçının yaralanması işten bile değildir.

Lüferin aksine levrek olay mahalinden çok uzaklara kaçmak yerine bulunduğu yerde gizlenmeyi tercih eder. Levrek takibinde olan bir balıkçı tıpkı bir dedektif gibi sabırlı ve gizli hareket etmelidir. Başarılı bir levrek avcısı levreğin zekasının hafife alınmaması gerektiğini bilir. Daima gururlu ve vakur yaşamış olan levrek balıkçıyla karşı karşıya geldiğinde kaçmaya yeltense bile kaçamayacağını anladığı anda teslim olur. Yakalandıktan sonra cezasını çekmeye hazırlanırken bile ağırbaşlı, karizmatik halinden asla ödün vermez.

Lüfer de levrek de yıllar yılı peşlerinden koşan, hayallerini süsledikleri balıkçıya teslim olmaktan dolayı asla üzüntü duymaz. Yeter ki kaybettikleri savaş adil ve onurlu bir şekilde sürmüş olsun.

1 Ocak 2013 Salı

Antalya'nın Derya Kuzuları - 24.12.2012

2010 Kasım ayından 2011 Haziran ayına kadar yaşadığım Antalya’nın benim üzerimdeki etkisi büyük olmuştur. Bu yedi aylık zaman dilimi içinde Antalya’nın eşsiz güzellikteki doğasıyla, çok çeşitli spor ve eğlence imkanlarıyla ve tabi ki daha önce hiç görmediğim Akdeniz balıklarıyla tanışma fırsatı buldum. O gün bugündür tekrar Antalya’da yaşayacağım günlerin hayalini kuruyorum. Antalya’da yaşadığım zamanlarda yakaladığım balıklar arasında avcılığından en çok keyif aldığım balık tral ( Caranx crysos ) olmuştu. Mükemmel süratleri ve son ana kadar sürdürdükleri mücadeleleriyle bana hayatımın en keyifli at-çek avlarını yaşatmışlardı. İşte bu yüzden 2013 senesine ait izinlerimden bir kısmını tralin en bereketli olduğu Aralık-Ocak dönemine planlayarak, Antalya’da tral peşinde koşarak geçirme kararı aldım.

Önceden edindiğim tecrübelere göre trali çeşitli maket balıklar ve kaşıklarla yakalamak mümkün olsa da hafif jiglere doğru aksiyon verildiğinde bu balıkları yakalamak çok daha kolay ve keyifli oluyor. Kıyıdan jigging yöntemini uzun süredir çeşitli balıkların avında etkili şekilde kullanan biri olarak çok çeşitli jigler ve aksiyonlar deneme fırsatım oldu. Piyasadaki hafif jiglerin büyük çoğunluğunu fiyat-performans açısından inceledikten sonra Antalya avlarımda kullanmak üzere 68 mm ve 28 g ağırlığında, gerek görüntüsü, gerekse aksiyonuyla traller için son derece iştah kabartıcı olduğunu düşündüğüm bir jigde karar kıldım.

Antalya’ya vardığım 22 Aralık gece yarısı 3 saatlik bir uykudan sonra soluğu deniz kenarında aldım. Henüz hava aydınlanmadan vardığım meramda hava serin, deniz sakindi. İlk at-çek avımda hava karanlıkken oltama yapışıp son anda kurtulan yarım kg civarı bir baraküda dışında balık vurmayınca biraz hayal kırıklığı yaşayarak avı sonlandırdım. At-çek avının sabır ve şans gerektiren bir iş olduğunu bildiğim için önümdeki avlar için umudum ve heyecanım sürüyordu. Aynı gün akşam, ertesi gün sabah ve akşam avında da kayda değer bir balık yakalayamadım.



Üçüncü gün sabahı hava aydınlanmadan yalnız başıma geldiğim meramda deniz beni kayaları döven üç metrelik dalgalarla karşıladı. Önceki günlerde üzerinden olta attığım kaya sular altındaydı. Olta atabileceğim yüksekçe bir kaya aramaya başladım. Bulduğum en uygun kaya da yüksek dalgalardan nasibini alsa da başka şansım olmadığı için biraz ıslanmayı göze alarak kayanın üzerine çıktım. İlk olarak gece avlarında kullandığım 11 cm'lik açık sarı renkli bir maket balıkla denemeye karar verdim. At-çeke başlayalı 10 dk olmuştu ki çok kuvvetli bir balık yapıştı. Kısa bir mücadeleden sonra kıyıya getirdiğim balığı karanlıkta zor bela seçebiliyordum. Yaklaşık 2.5 kg’lik dev bir baraküdaydı oltanın ucundaki. Bu havada, bu yükseklikten bu balığı nasıl dışarı alacağımı düşünmeye başladım. Tamamen ıslanmayı göze alsam bile kayaların aşağısına inmek çok tehlikeliydi. Ben bu düşüncelerle boğuşurken dev bir dalga suyun üstünde yatan balığı kayaların arasına attığı sırada 0.28 mm’lik  misinam keskin bir kayaya sürtünerek koptu.

Kaçan balığa da, kopan sahteme de üzülmek fayda etmeyeceği için soğuk kanlı bir şekilde misinamın ucuna yeni bir klips ve jig bağladım. Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladığı için jigging yapma zamanı gelmişti. En azından bir tral yakalamanın hayaliyle ava devam ettim. Çok geçmeden sağlam bir balık yapıştı. Durmadan aşağı basan bu çılgın balığın tral olduğunu hemen anladım. Misinanın suyun içindeki yüksek kayalara takılmaması için kamışı havaya kaldırarak boşluk vermeden sarıyordum. Nihayet 1 kg civarı yakışıklı bir tral suyun üstünde göründü. Tral balığının huyunu biliyordum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım yorulmadan mücadeleye devam edecekti. İlk kaçırdığım balıktaki senaryonun tekrarlanmasından korktuğum için balığı direk havaya kaldırdım. Balık havada kancadan kurtulup kayaların arasına, dalgaların sürekli döndüğü boşluğa düştü. Büyük bir üzüntü içinde balığın düştüğü boşluğa baktığımda kayaların arasına sıkışmış balığı gördüm. Besmele çekip dalgaların geri çekildiği esnada boşluğa atlayıp balığı aldım. Zor elde edilen her şey gibi bu balık da benim için çok değerliydi. Bu balık için Samsun’dan Antalya’ya 980 km direksiyon sallamıştım.



Sonunda mükafatımı almamın rahatlığıyla ava devam ettim. Çok geçmeden bir balık daha yapıştı. İkinci tralimi aldığım düşüncesiyle balığı kıyıya getirdiğimde gelenin yakışıklı bir baraküda olduğunu fark ettim. Yine kıyıyı döven dalgalar arasında balığı çok fazla bekletmemek için çabucak kaldırıp üzerinde durduğum kayanın üstüne almayı başardım. Bu da 1 kg civarı çok yakışıklı bir balıktı. Yanımda fotoğrafımı çekecek kimse olmadığı için ağzındaki sahteyle birlikte elimde ve kayanın üzerinde birkaç fotoğrafını çektikten sonra iyice rahatlamış olarak ava geri döndüm.




İkinci balığı yakalamamın üzerinden henüz 10 dk geçmişti ki kuvvetli bir balık daha yapıştı. Bu defaki balık diğerlerinden daha kuvvetli basıyordu. İri bir tral olmalıydı. Kıyıyı döven dev dalgalar, suyun içindeki yüksek kayalar ve üzerinde bulunduğum kayanın geride olması işimi zorlaştırdığı için av daha da heyecanlı bir hal almıştı. Adrenalin dolu birkaç dakikanın sonunda üçüncü balığı da dışarı almayı başardım. Bu seferki gerçekten iri bir traldi. Balıkla mücadeleme şahit olan genç bir arkadaşa rica edip birkaç poz fotoğraf çektirdim.


Üçüncü balıktan sonra keyfim iyice yerine geldi. Başka balık yakalayamasam da bunlar bana yeterdi. Bu avın hikayesini mutlaka yazmalıydım. Bu düşüncelerle ava devam ederken bir balık daha yapıştı. Yaklaşık 600 g’lık bu trali de rahatlıkla dışarı almayı başardım. Peşinden aynı boyda bir tral daha aldım. Önümde çok büyük bir sürü olmalıydı. Balık yapıştıktan sonra kurtulsa bile bir başkası tekrar yapışıyordu. 1 saat boyunca peş peşe tral çektim. Her balıktan sonra balığı ağzındaki jigle birlikte uzun bir fotoğraflama işine girişiyordum. Balık halen devam etse de yeterince balık yakaladığıma kanaat getirip avı sonlandırdım.


Bereketli geçen her avın sonunda olduğu gibi balıkların toplu fotoğrafını çekmek için uygun bir kaya bulup balıkları dizdikten sonra ben de arkalarına geçip birkaç poz fotoğraf çektirdim. Üzerimde çok tatlı bir yorgunluk vardı. Eve gider gitmez sevdiğim dostlarımı telefonla arayıp mutluluğumu paylaşacak, bilgisayara attığım fotoğrafların kadrajlarıyla oynayacaktım. Sevdalısı olduğum Antalya yine bana tarif edilmez bir mutluluk yaşatmıştı. Bu av da hayatım boyunca yaşadığım en keyifli avlardan biri olarak hafızalarımdan silinmeyecek. 

19 Aralık 2012 Çarşamba

Iskartaya Savaş: Fish Fight

Biz lüfere getirilen 20 santimetre kısıtlamasını, tezgahlarda yavru balık satışını tartışaduralım, çok da uzağımızda olmayan bir coğrafyada konu bambaşka bir açıdan ele alınıyor. İngiliz gazeteci, yemek yazarı ve gıda aktivisti Hugh Fearnley-Whittingstall'un başlattığı Fish Fight kampanyası her geçen gün destekçi sayısını artıyor. Kampanya Avrupa Birliği'nin getirmiş olduğu katı kurallar gereğince ıskarta edilerek denize dökülen balıkların piyasaya sunularak değerlendirilmesini öneriyor. Sadece hedef tür avcılığına izin veren regülasyonlar ve avlanma kotaları nedeniyle her seferinde tüketilebilecek nitelikteki çok miktarda balığın ölü olarak denize döküldüğüne dikkat çekilen kampanyada, çözüm olarak bu balıkların tüketime sunularak balık talebinin karşılanmasına yardımcı olunması öneriliyor.

Kuzey Denizi'nde yapılan avların dörtte birinin (kampanyanın iddia ettiğine göre yarısının) ıskarta olarak denize dökülen balıklardan oluştuğu göz önüne alındığında, bu öneri çok da yersiz durmuyor. Zira, dökülen balık, karşılanamayan talep anlamına geliyor; bu da balıkçıları balık talebini karşılamak amacıyla tekrar av yapmaya ve daha fazla ıskarta balığı denize dökmeye zorluyor. Programın talep ettiği doğrultuda bu balıklar tüketiciye ulaştırılarak balık israfının önüne geçilmiş olacak.

Halihazırda söz konusu ıskarta politikasını benimsemiş ülkeler de bulunmakta. Kanada, bu ülkelere bir örnek. Kanada'daki balıkçılık mevzuatı gereğince, sadece salınma sonrası yüksek yaşama şansı olan balıkların denize iade edilmesine izin veriliyor. Bunun dışında güverteye çıkan balığı denize geri dökmek suç teşkil ediyor.

Kampanya, Greenpeace, WWF gibi önemli çevre kuruluşlarının da desteğini arkasına alıyor. Bununla birlikte, yürütülen kampanyanın ve önerdiği çözüm yollarının çok büyük bir hassasiyetle ele alınması gerekiyor. Getirilen çözümün yavru balık avcılığını teşvik edebileceği bir gerçek... Bunın yanında önerilen çözümün tek başına sorunun kaynağına ulaşmakta yetersiz kaldığı da göz ardı edilmemeli. Kampanyanın her şeyden önce, ıskarta av oranını düşürecek projelerle desteklenmesi gerekiyor. Aynı zamanda sadece denizdeki değil, kıyıdaki balık israfına da dikkat çekilmeli.

Kampanyanın içeriği hakkında daha detaylı bilgi almak için www.fishfight.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Lüfer Tutkusu


Karadeniz’de eylül ayı bereket ayıdır. Özellikle spin avcılığını seven tüm amatör balıkçılar heyecanla bu ayın gelmesini bekler.  Lüfer, levrek, palamut gibi yırtıcı balıklar soğuk kış aylarından önce mümkün olduğu kadar fazla balık yiyerek yağlanır. Bahar aylarında yumurtadan çıkan lüfer yavruları, yaz boyunca çok küçük balıklar ve planktonlarla beslendikten sonra nihayet eylül ayında defne yaprağı olmaktan çıkarak canavar lakaplarına yakışacak şekilde vahşice avlanan çinekoplar haline dönüşür. Lüfer denizlerin en yırtıcı balığı olarak kabul edilir. Cüsselerine oranla büyük balıklarla beslenmeleri, av esnasındaki süratleri, jilet gibi keskin dişlere sahip kuvvetli çeneleri ve oburlukları bu balığı denizlerin en yırtıcı balığı yapmıştır. Belki de bu yüzden lüfer avının çoğu amatör balıkçı için yeri ayrıdır.




Tek bir lüfer yakalamanın hayaliyle gece gündüz, sıcak soğuk demeden uğraşır lüfer avcısı. Kimi şansını at-çek yaparak, kimi mantarlı dip takımıyla, kimi uzun oltayla, kimi ise zokayla dener. Tek bir amaç vardır, o da sarı gözlü, asık suratlı, denizlerin en kabadayı balığını kandırmak. Lüfer tarih boyunca bu denizlerle haşır neşir olan insanların kültürüne işlemiş, edebiyatımıza girmiş, padişahlar zamanında uğruna gümüş zokalar dökülmüş ve özellikle İstanbul Boğazı’yla özdeşleşmiş bir balıktır. Lüferin en güzel isimlerinden biri olan "Boğazın Sultanı" ismi de buradan gelmektedir. 

Lüfer balığı denizciler için bu denli değerli olduğundan büyüme evrelerindeki her boyu için farklı isimler almıştır. Bazı kaynaklarda lüferin büyüme evrelerine göre aldığı isimler santimetre cinsinden boy aralıklarına göre sınıflandırılmıştır. Örneğin Rahmetli Üstad Ali Pasiner’in “Balık ve Olta” kitabında 10 cm’ye kadar defne yaprağı, 10-18 cm arası çinakop, 18-25 cm arası sarıkanat, 25-35 cm arası lüfer, 35 cm’den sonra ise kofana olarak sınıflandırma yapılmıştır. Tahminim Rahmetli Üstad Ali Pasiner bu sınıflandırmayı yaparken ölçümlerini kuyruk uzunluklarını hariç tutarak ya da çatal boy ( burundan kuyruk çatalına kadar olan uzunluk ) yapmıştır. Günümüzde ise balık boylarının ölçümü burundan kuyruk en uç noktasına kadar yapılmaktadır.

Esasında hepsi aynı balık olduğundan bu sınıflandırmayı yaparken kesin çizgiler koymak çok doğru değildir. Göreceli bir konu olmasına rağmen benim sınıflandırmam şöyle: 15 cm’ye kadar defne yaprağı, 15-22 cm arası çinakop, 22-25 cm arası kaba çinakop, 25-30 cm arası sarıkanat, 30-35 cm arası lüfer, 35-40 cm arası kaba lüfer, 40 cm üzeri ise kofana ismini almaktadır. Bu sınıflandırmayı yüzlerce farklı boydaki balığı inceleyerek, uzunluk ve ağırlıklarını ölçerek oluşturdum. Benim sınıflandırmama göre 15 cm’den sonra balık sırttan kalınlaşmaya ve yaprak görünümünü yitirmeye başladığı için çinekop ismini alır. 22 cm’den sonraki çinekop ise 120 g ağırlığa ulaşmış, iyice kalınlaşmış ve saldırganlaşmıştır. Gönül kaba çinakop boyutundaki balıklara sarıkanat demek istese de, sarıkanat diyebilmemiz için balığın 25 cm’e ulaşması gerekir. Bu boydaki bir balık ise en az 150 g ağırlığındadır. 30 cm’lik bir lüfer ortalama 300 g'dır. 32 cm’ken ortalama 350 g, 33 cm’ken 385 g, 35 cm’ken 415 g, 36 cm’ken 450 g, 40 cm’ken ise 600 g ağırlığındadır. Yapmış olduğum avlarda ölçtüğüm bu değerler balığın beslenmesine göre farklılık gösterebilir. 










Lüfer avı birçok farklı şekilde yapılabilse de at-çek yönteminin bendeki yeri ayrıdır. Bu yöntemde kullanılan kandırıcılar arasında en yaygın olanları kaşıklar ve sert plastikten imal dalan ya da su üstünden gelen tipteki maket balıklardır. At-çek yöntemiyle lüfer avı sabır isteyen bir iştir. Özellikle sabahın ilk ışıkları ve akşam saatleri olmak üzere doğru zamanda doğru yerde sabırla at-çek yapmayı gerektirir. 

At-çek avında kullanılan kaşıkların sahip olması gereken bir takım özellikler vardır. Bu özelliklerin başında atış mesafesi ve kaşığın su içindeki parıltısı gelir. Kaşıkların maket balıklara göre en büyük avantajı atış mesafesinin fazla olmasıdır. Atış mesafesini etkileyen faktörler ise kaşığın ağırlığı ve şeklidir. Uzun atışlar için kaşığın fırlatılma esnasında havada yalpa yapmadan minimum sürtünmeyle süzülmesi gerekir. Kaşığın bu şekilde süzülmesi ağırlığı ve şekliyle alakalı olmakla beraber atış tekniği ve rüzgar da süzülmeyi etkileyen faktörler arasındadır. Örneğin rüzgar arkadan alındığında kaşığın havada yalpa yapmadan süzülmesi daha kolayken, kafadan alınan rüzgarda bunu sağlamak daha güçtür. Kaşığın su içinde çekilirken yaptığı hareket periyodik olarak sağa ve sola devrilme şeklindedir. Parlak yapıda olan kaşıklar bu devrilmeler esnasında güneşten aldığı ışığı yansıtarak çakarlı (yanıp sönen) bir görüntü oluşturur. Bir kaşık ne kadar enli yapıdaysa o kadar belirgin çakar yapar. Hedeflenen balığın büyüklüğüne göre kullanılan kaşığın büyüklüğü de farklılık gösterir. 



Bence lüfer avında kullanılan kaşıkların maket balıklara göre en büyük dezavantajı balık kaçırma oranlarının yüksek olmasıdır. Genellikle kaşıkların üzerlerinde tek bir adet üçlü kanca bulunur. Kaşığa yakalan lüfer kurtulmak için doğası gereği ilk fırsatta su üstüne çıkmak ister. Suyun içinde bile en süratli balıklardan biri olan lüferin suyun dışındaki hızı muazzam seviyededir. Ağzındaki kaşıkla suyun dışına fırlayan lüfer kafasını sağa sola büyük bir süratle sallar. Bu esnada kaşığın da ağırlığıyla çenesi parçalanarak kancadan kurtulmayı başarır. Lüfer maket balığa yakalandığında ise çoğu zaman maket balığın birden fazla kancası balığın vücuduna saplanır. Her zamanki gibi suyun dışında kafa sallama hareketini yapsa bile hafif olan maket balık da balığın hareketine eşlik ettiği için kurtulma şansı kaşığa göre daha düşüktür. Maket balıklar kaşık gibi hızlı bir şekilde suyun dibine batmadığından balıkçı maket balığı istediği süratte çekebilir ya da durdurabilir. 

Maket balıkların kaşıklara göre bir diğer avantajı ise güneşten aldıkları ışığı yansıtmak zorunda olmadıkları için gece de kullanılabilmeleridir. Kaşıklar ise gün ışığında ya da gece çevrede denize vuran bir ışık kaynağı olduğunda kullanılabilir. Lüferlerin başlıca avları arasında zargana gibi uzun balıklar geldiğinden hemen hemen kendi boylarındaki uzun yapılı maket balıklara da saldırmaktadır. Kaba lüfer ve kofana avlarında genellikle 18 cm’e kadar olan maket balıklar kullanılırken, çinakop avında 7-9 cm’lik maket balıklar tercih edilir. Lüfer avında kullanılan maket balıkların sahip olması gereken özelliklerin başında da atış mesafesi ve yüzüş aksiyonu gelir. Maket balıkların atış mesafesi de ağırlıkları ve şekilleriyle alakalıyken, yüzüş aksiyonları gaga şekilleriyle alakalıdır. Bir maket balığın gagası ne kadar büyükse yüzüş derinliği de o kadar fazladır. Gagasız maket balıklar ise tamamen su üstünden gelir. Gaganın görevi maket balığın hem yüzüş derinliğini hem de aksiyonunu ayarlamaktır. Düze yakın şekilde yüzen maket balıklar kullanırken arada kamışın ucunu sertçe hareket ettirerek aksiyon vermek avın verimini arttırabilir. 




Balıkçı avda maket balık mı yoksa kaşık mı kullanacağına karar verirken av bölgesinin şartlarını göz önünde bulundurmalıdır.  Bir avda tek bir kaşık ya da maket balık kullanmak yerine farklı kaşık ve maket balıklar da denenebilir. Böyle durumlarda takıp çıkarma kolaylığı sağlaması açısından ufak klipsler kullanmakta fayda vardır. Hangi yemle yakalanmış olursa olsun oltaya yakalanan lüfer, suyun dışına fırlamasını önlemek için, boşluk vermeden hızlı bir şekilde çekilmelidir. Mümkünse kamışın ucu suya sokularak balığın daha derinden gelmesi de sağlanabilir. Lüfer avında oltaya her an bir levrek de gelebileceğinden takım daha büyük balıklar için de uygun olmalıdır. Ben de eylül ayı içersinde canlı yemle lüfer avlamaya çalışırken şans eseri 1.3 kg’lik yakışıklı bir levrek yakalama şansı buldum. 

Son olarak lüfer avında dikkate edilmesi gereken bir konuya daha değinmek istiyorum. Oltaya yakalanan lüfer kancadan çıkarılırken balığın jilet gibi keskin olan dişlerinden ve yemin kancalarından sakınılmalıdır. Şayet kanca kaza sonucu çengeliyle  beraber balıkçının etine saplanmışsa kanca hareket ettirilmeden en yakın Sağlık ocağına gidilmelidir. Burada kancanın battığı yer lokal olarak uyuşturulduktan sonra kanca cerrahi operasyonla acısız çıkarılmaktadır. Ne yazık ki çok yakın zaman önce bizzat bu operasyonu geçirmek durumunda kaldım. Tüm zorluklarına rağmen lüfer avı her amatör balıkçının rüyalarını süslemeye devam edecektir. Denizlerin asabi yakışıklısın peşinde koşarken tüm balık sevdalılarına rast gele… 

28 Kasım 2012 Çarşamba

Zokalı Takımla Pulaterina Avı

Lüferin önce batı Karadeniz’e, ardından da Marmara’ya çekilmesiyle birlikte Karadeniz çevresinde amatör balıkçıların 2-3 aydır peşinden koşturduğu en gözde balığının izine çok az rastlanır oldu. Şu günlerde sabah havanın aydınlandığı saatlerde belli başlı yerlerde sabırla denendiği taktirde sahte balıkla 2 kg civarı levrekler alınabiliyorsa da balık çok seyrek olduğu için genelde avdan boş dönülüyor. Ben de bazı sabahlar levrek peşinde koşmama rağmen bu sezon yalnızca bir levreği kandırabildim. Neyse ki lüfer bakımından son derece bereketli bir sezon geçirdiğim için levreğin yokluğunu pek de hissetmedim. Son zamanlarda lüferin yokluğunda alternatif bir balık arayışına girmiştim. Geçen sene bu zamanlarda çok keyifli zargana avları yapmama rağmen lüfer bolluğundan olsa gerek bu sene zarganadan eser yok. Son iki hafta sonu birer gün Bafra Derbent barajındaki alabalık denemelerimden de kayda değer bir sonuç alamayınca avcılığından en çok keyif aldığım balıklardan biri olan kefale denemeye karar verdim.

Civardaki kefalleri toplayarak boyutlarını tespit edebilmek için öncelikle birkaç gün boyunca bölgeyi ekmekle yemledim. Ne kadar uğraştıysam da yemlediğim ekmeklere ufak boydaki altınbaş ( Liza aurata ) kefallerden başka rağbet eden olmadı. Benim istediğimse trofe boylardaki altınbaş kefal ( diğer bir deyişle sarıkulak ), mavri kefal ( Chellon labrosus), ya da pulaterinaydı ( Liza ramada ). Çok kuvvetli ve hareketli balıklar olan kefal türlerinin avı biraz zahmetli olsa da irilerini yakalamak son derece keyifli ve heyecanlıdır. Gündüzleri ekmek içiyle yemlediğim şeytan oltasıyla birkaç ilarya yakaladıktan sonra yöntem değiştirmeye karar verdim. Gece bol ışık alan yaklaşık 5.5 m derinliğindeki bir yeri iş arkadaşlarımla beraber yemek için aldığımız 6 kg istavritin kafa ve iç organlarıyla yemledim. Geçtiğimiz sene aynı dönemlerde gece zokalı çinekop takımıyla tesadüfen çok iri pulaterinalar almıştım. Bu defa takım ve yem üzerinde ufak değişiklikler yaparak şansımı arttırmayı planlıyordum. Geçen sene kullandığım 2.5 g’lık zokaları, 1 g’lık daha ufak kancalı zokalarla ( jig head) değiştirdim. Yemleri ise istavrit etinden derisi soyulmuş daha küçük parçalar halinde hazırladım. Yemin derisini soymamdaki amaç yemi emerek çok küçük lokmalar halinde yemeye meyilli olan kefalin işini kolaylaştırmaktı.

Spin kamışımın makinesinde sarılı olan 0.22 mm misinanın ucuna bağladığım ufacık zokayı kanca tamamen kapanacak şekilde yemledikten sonra balık artıklarını döktüğüm yere indirdikten sonra dipten 1 karış yukarı kaldırıp beklemeye başladım. Kefalin yeme dokunması çok yumuşak olduğundan balığın vurduğunu hissetmek için kamışın ucunu mümkün mertebe sabit tutmaya çalışıyordum. Çok kısa bir bekleyişten sonra kamışın ucunda belli belirsiz bir kıpırdanma oldu. Yeme dokunanın kefal olduğunu hemen anladım. Birkaç saniye yemi dudaklarının arasında emdikten sonra yemi ağzına almış olacak ki, kamışın ucu önce hafif hafif titredi daha sonra ağırlaşarak eğildi. Tam bu esnada tasmayı taktım. Gelen 250 g civarı yakışıklı bir kefaldi. Balığı incelediğimde tahmin ettiğim gibi pulaterina olduğunu fark ettim.





Pulaterina ve altınbaş kefaller solungaç kapaklarının üstünde bulunan sarı lekelerin tamamen aynı olmasından dolayı karıştırılsalar da dikkatli bakıldığında fark edilebilecek bazı ayırt edici özelliklere sahiptirler. Örneğin pulaterinanın vücudu altınbaş kefale göre yanlardan daha basık ve keskin hatlara sahiptir. Ayrıca pulaterinanın dudakları daha ince, burnu daha sivri ve vücuduna paralel uzanan çizgileri daha siliktir. Pulaterinalar ve altınbaş kefallerin beslenme alışkanlıkları da farklılıklar gösterir. Altınbaş kefaller bitkisel ağırlıklı beslenirken, pulaterinaların menüsünün başında balık leşleri gelir. Bu nedenle altınbaş kefal avında ekmek, pulaterina avında ise balık eti tercih edilmelidir.






Oltayı atar atmaz yakaladığım ilk balık keyfimi yerine getirmişti. Aşağıda güzel bir sürü olduğu belliydi. Aralarında mutlaka iri boy kefaller de olmalıydı. Vakit kaybetmeden zokamı derisi soyulmuş istavrit parçasıyla yemleyip tekrar aşağı indirdim. Birkaç saniye bekledikten sonra kamışın ucunda yine o belli belirsiz titremeyi, ardından da ağırlığı hissettim. Doğru zamanda tasmalayıp yaklaşık aynı boyda bir pulaterina daha yakaladım. Üçüncü atışımda da anında balık vurmasına rağmen bu defa tasmalama zamanını ayarlayamadığım için balığı kaçırdım. Derisi soyulmuş balık eti çok yumuşak olduğundan yanlış tasmalama yaptığımda kolaylıkla kancadan düşüyordu. Kah yakalayıp kah kaçırarak bir süre ava devam ettikten sonra biraz da istavrit etinin derisini soymadan denemeye karar verdim. İyi ki de denemişim. Pulaterinalar derisi soyulmamış istavrit etini de kolaylıkla yutuyordu. Derisi soyulmamış istavrit eti daha sağlam olduğundan tasmalama zamanını ayarlayamasam bile yem düşmediği için beklemeye devam edebiliyordum. Bu sayede hemen hemen her atışımda balık yakaladım. Ağırlıkları 150-450 g arasında değişen onlarca pulaterina yakalamama rağmen hala istediğim irilikte bir balık alamamıştım. 200 g altındaki bir çok balığı geri salmama rağmen yavaş yavaş günlük limitime yaklaşıyordum.

Derisi soyulmamış irice bir istavrit parçasıyla yemlediğim zokamı tekrar dibe indirdim. Anında kamışımın ucu titremeye başladı. Aşağıdaki balık bir süre yemimi emdikten sonra ağzına alıp kamışımın ucunu eğdi. Tasmayı taklamla birlikte bu defakinin iri bir balık olduğunu anladım. Avın başından beri ilk defa kalamam açılıyordu. Kısa bir mücadeleden sonra yorulan balığı yüzeye çıkarmayı başardım. Trofe sayılmasa da hatrı sayılır büyüklükte bir pulaterinaydı. Her ihtimale karşı riske girmeyip balığı dışarı alırken kepçe kullandım. Zokamın neredeyse tamamını yuttuğunu fark ettiğimde pulaterinaların diğer kefal türlerine nazaran yeme daha iştahlı saldırdıklarına kanaat getirdim. Bu balıktan sonra avı sonlandırdım.

Yakaladığım 16 balığın toplam ağırlı 4.380 kg, son yakaladığım en büyük balıksa 605 g geldi. İstediğim büyüklükte bir trofe yakalayamasam da son derece bereketli ve keyifli bir av yaşadım. Ertesi gün fileto halde kızarttığım balıkları arkadaşlarımla yemesi ise bir başka keyifliydi.