11 Ağustos 2013 Pazar

Tuzla'nın Baltabaşları...

Balığın tam vurmaya başladığı dönemde, henüz 2 levrek alabilmişken, Samsun'daki bahar levreği furyasını bırakıp Tuzla'ya yerleşmek benim için biraz hüzünlü oldu. İşim icabı 23 Nisandan itibaren 2.5 ay burada yaşayacaktım. Tuzla'daki mesaim, Samsun'dakine göre daha yoğun ve yorucu olacağı için balık tutmaya çok fazla vakit ayıramayacağımı bildiğim halde arabamın bagajını balık malzemesiyle doldurmaktan kendimi alamadım. Her gün en azından yarım saat olta atmama kim engel olabilirdi ki? Samsun'daki avlağım bana şimdiye kadar çok büyük levrekler sunmasa da hemen hemen hiç bir avdan elim boş döndürmedi. Tuzla'daki avlağımda ise öncelikli hedeflerim levrekten ziyade, avı her daim keyifli olan lüfer ve Samsun'da asla bulamayacağım baltabaş karagözdü.

Tuzla'ya yerleşmemin ikinci günü, 24 Nisan akşamı, liman içindeki kuytu bir yerden yeterince iri boy teke yakaladıktan sonra hava kararmak üzereyken liman mendireğin burnundaki kayalıklarda yerimi aldım. Önceki yıllarda buradan çok keyifli karagöz avları yapmıştım. 2002 senesinin 23 Nisan gecesinde burada yakalamış olduğum 2.9 kg'lik karagözün görüntüsü yıllar geçmesine rağmen hafızamdan silinmiyor. Mendireğin burnuna vardığımda olta atan tanıdık iki balıkçıyla karşılaştım. Onlar da karagöze olta attığı için takımlarımı hazırlarken sorular sorarak balık durumu hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Söylediklerine göre balık çok seyrek de olsa yakın zamanda bir kaç karagöz yakalanmıştı. Aldığım bilgilerden memnun bir şekilde top şamandıranın altında 2 m 0.28 mm serbest beden ve ucunda sağlam bir kancadan ibaret olan takımımı yem kovamdaki en iri tekeyle yemleyip 25 m kadar ileriye salladım. Oltayı salladığım yerde derinlik 2.5-3 m civarı olduğundan şamandıranın altında bıraktığım mesafe yeterliydi.

Balığın büyük ve seyrek olduğu bu tarz yemli avlar sabır gerektiren avlardır. Çoğu zaman oltamızı attıktan sonra saatlerce balık vurmaz. Avdan boş dönme ihtimali yüksektir ama tek bir balık bile balıkçının bütün emeklerine değer. Oltalarımız suda tek bir vuruş bile almadan 1 saat bekledikten ilk vuruşu Erkan Abi aldı. Tasmayı vurup yakaladığı balıkla mücadele ederken "büyük bir balık, inşallah kopartmaz" diye söyleniyordu. Kamışın bükülmesine ve kalama sesine bakılırsa gerçekten büyük bir balığa benziyordu. Kepçe elimde heyecanla Erkan Abi'nin balıkla mücadelesini seyrettim. Nihayet Erkan Abi balığı kıyıya yaklaştırmayı başardığında tek hamlede balığı kepçeleyip dışarı aldım. Kepçenin içinde yatan balık 2002 senesinde yakaladığım balıktan sonra canlı gördüğüm en büyük baltabaş karagözdü. Bizim deyimimizle Marmara'nın ağır abilerindendi. Yıllar önce yakaladığım, imkansızlıklardan dolayı fotoğrafını çekemediğim karagözle hemen hemen aynı büyüklükteki bu karagözle bir kaç fotoğraf çektirip ava devam ettik. İlk balıktan yaklaşık 15 dk sonra bir vuruş da Orhan Abi'nin oltasına geldi. Kısa bir mücadeleden sonra Orhan Abi'nin balığını da kepçeleyip dışarı aldık. Bu seferki balık 1 kg civarı, 2008 baharında Marmara'da meydana gelen yavru baltabaş karagöz patlamasında doğan yavrulardan biriydi. Şükürler olsun ki hayran olduğum bu balık artık Marmara'nın her yerinde av veriyor.


Balık alamayan bir ben kalmıştım. Akıntıdan kayan oltamı çekip canlı ve iri, yeni bir tekeyle yemledikten sonra tekrar salladım. Oltamı atalı en fazla 3 dk olmuştu ki bir vuruş da ben aldım. Oturduğum kayanın üzerinden fırlayıp tasmayı atar atmaz oltanın ucundaki müthiş ağırlığı ve balığın kafa vuruşlarını hissettim. Sürekli kafa atan balığın dibe yüzüp misinayı kayalara kestirmesini önlemek için kamışı olabildiğince yukarı kaldırarak ve hızlı sarmaya çalışıyordum. Karagöz, eşkina gibi, oltaya yakalandıktan sonra en yakın mağaraya kaçma eğiliminde olan balıkların avında çok fazla kalama vermek tehlikelidir. Bu yüzden daha sağlam misinalar kullanarak boşluk vermeden çekmek gerekir. Neyse ki çok güvendiğim misinam yüzümü kara çıkartmadı. Balığı kıyıya yaklaştırıp kepçenin içine sokmayı başardım.  Bu da Orhan Abi'nin yakaladığı balık gibi 1 kg civarı standart bir baltabaştı. Tuzla'daki ilk avımda belki de Marmara'nın en nadide balıklarından birini yakalamış olmanın mutluluğu ve huzuruyla bir süre daha olta atıp başka vuran olmayınca avı sonlandırdım. O gece mendireğin burnunda zifiri karanlıkta saatlerce beklemenin mükafatı olarak üçümüz de birer balık yakaladık. Avdan sonra tarttığımızda hepimizin merak ettiği Erkan Abi'nin dev karagözü 2.7 kg geldi.



Ertesi gün, 25 Nisan gecesi, yemlerimi hazırlayıp mendireğin burnuna vardığımda büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Anladığım kadarıyla bir gün önce yakalanan balıklardan bir çok kişinin haberi olmuştu. Bir önceki gece balıkları aldığımız daracık alanda 9 kişi sayabildim. Geç kaldığım için en güzel yerlerin kapılmış olmasına hayıflanarak diğer balıkçıları rahatsız etmeyecek şekilde en dıştaki balıkçının yanına geçip takımımı hazırlamaya koyuldum. Olta atacağım yer önceki gece balıkları aldığım yerden 10 m kadar mendireğin dış tarafında kalıyordu. Yeni yerimin derinliğini tam bilmediğimden içimde balık vurmayacağına dair kötü bir his vardı. Ümitsiz bir şekilde hazırladığım takımımı iri bir teke ile yemleyip diğer balıkçıların şamandıralarıyla üst üste gelmemesine dikkat ederek salladım. Yanımdaki balıkçıdan öğrendiğim kadarıyla ben gelmeden önce balık alan olmamıştı. Sürünün henüz geçmemiş olmasına sevindim. Zifiri karanlıkta pürüzsüz denizin üzerine serpiştirilmiş 9 adet fosfor hareketsiz duruyordu. Benim şamandıramda ise fosfor yoktu. Meranın en dışında kaldığım için umutsuz bir şekilde diğer balıkçıların şamandıralarını seyrederken kayaların arasına sabitlediğim kamışımın olduğu yerden bir tıkırtı duydum.  Heyecanla oltama baktığımda ucunun yay gibi eğilmiş olduğunu görünce tasmayı vurdum. Oltanın ucundaki o muazzam kuvveti ve kafa darbelerini hissetmek nasıl güzel bir duygudur Yarabbim! Saniyeler içinde vücudum adrenalinle doldu. Ayağa kalkıp mücadeleye başladım. Balık oltaya yakalanmanın şokuyla önce liman içine sonra kıyıya doğru yüzdü. Misinayı boşlayıp mağaraya girmemesi için kamışın ucunu havaya kaldırarak olabildiğince hızlı sardım. Çok kısa bir sürede, henüz yorulmamışken yüzeye çıkarıp kıyıya getirdiğim balık, kuyruk darbeleriyle suyu birbirine katarken kendisini kepçenin içinde buldu. En son geldiğim merada oltamı atar atmaz gecenin ilk balığını almıştım. Karamsar halimden eser kalmamıştı. Yakaladığım balıkla bir kaç fotoğraf çektirip mutlu bir şekilde ava döndüm. Açılışı ben yaptıktan sonra diğer balıkçılar tarafından bir kaç balık daha yakalandı. 1,5 saat içinde oltama başka balık vurmayınca avı sonlandırdım. Tuzla'daki ikinci avımda ikinci baltabaşımı yakalamıştım. Daha ne isterdim ki?


Hafta sonunu şehir dışında geçirdiğim için cuma akşamından itibaren 3 gün boş geçtikten sonra 29 Nisan pazartesi akşamı erkenden karagöz merasındaki yerimi aldım. Baltabaş karagözün gece daha iyi vurduğunu bildiğim halde hem meradaki yerimi tutmak hem de şansımı denemek için hava kararmadan oltamı atıp beklemeye başladım. Bir müddet bekledikten sonra karagöz takımım sudayken bir yandan da lüfere at-çek yapmaya karar verdim. Spin kamışımın ucuna taktığım 14.5 cm'lik bir maket balıkla mendirek burnundan liman içine doğru yarım saat kadar at-çek yapıp yakışıklı bir lüferi kandırmayı başardım. Hiç hesapta yokken yakaladığım lüferle moral bulmuştum. Havanın kararmasıyla birlikte, at-çek yapmayı bırakıp asıl hedefim olan karagöze konsantre oldum.


Mendireğin burnunda yine kalabalık bir balıkçı grubu toplandı. Denizin yüzeyi şamandıraların tepesindeki fosforlarla doluydu. Duyduğuma göre hafta sonu, ben şehir dışındayken güzel balık alınmıştı. Herkes pür dikkat şamandırasını seyrederken solumdaki balıkçı gecenin ilk karagözünü aldı. Hemen ardından sağımdaki balıkçı da ilk yakalanan balık gibi 1 kg civarı bir karagöz yakaladı. Şamandıramın her iki yanındaki şamandıralar sırayla batıp balık yakalamış, bir kaç dakika önce yan yana duran 3 şamandıradan bir tek benimki kalmıştı. Her an balık vuracakmış gibi oltayı elime alıp beklemeye başladım. Nihayet şamandıramın tepesindeki fosfor hafifçe sallandı, yan yatıp kaymaya başladı ve tamamen suya gömüldü. Sertçe bir tasma vurup kısa bir mücadeleden sonra gecenin üçüncü karagözünü dışarı almayı başardım.


Gecenin erken saatlerinde peş peşe gelen karagözlerle ümitlenmiştim. Belki de bu gece şansımız dönecek, hemen önümüzde büyük bir sürü yemlenip av verecekti. Yakaladığım ilk balıktan sonra bir süre oltama vuran olmadı.  İlk balıktan yaklaşık yarım saat sonra ikinci vuruş geldi. Tasmayı vurup oltanın ucundaki ağırlığı hissetmemle birlikte yine o tarif edilmez mutluluğu yaşadıysam da bu mutluluk uzun sürmedi. Olta birden bire boşalıverdi. Balık kancadan kurtulmuştu. Balıkla insan arasındaki adil yarışın bu seferki galibi balık olmuştu. Çok fazla üzülmeden soğukkanlı bir şekilde oltamı tekrar yemleyip salladım. Çok geçmeden şamandıram tekrar suya gömüldü. Tasmayı vurup mücadeleye başladım. Balığın dibe dalıp misinayı kayalara kestirmesine fırsat vermeden kıyıya yaklaştırdım. Artık balığı görmemize çok az kalmıştı ki oltanın ucundaki ağırlık yine boşaldı. Oltayı çekip kontrol ettiğimde kanca yerinde yoktu. Bu seferki balık misinayı dişleyip kesmişti. Peş peşe kaçırdığım ikinci balıktan sonra moralim bozulmuş şekilde yeni bir kanca bağlayıp ava devam ettim. Bu arada kalabalık balıkçı grubundan bir kaç kişi daha balık aldı. Tahminime göre önümüzde yemlenen güzel bir sürü vardı. Kaçırdığım balıkların üzerinden çok geçmeden bir vuruş daha aldım. Tasmayı vurup yakaladığım balıkla dikkatli bir şekilde mücadele edip bu defa kaçırmadan dışarı almayı başardım.



Yakaladığım ikinci karagözden sonra kaçırdığım balıkların üzüntüsü geçmiş, iyice rahatlamıştım. Saat 22:00 olmuştu. Kovamdaki 1 lüfer ve 2 karagözün vermiş olduğu rahatlıkla yarım saat daha olta atıp dönmeye karar verdim. İri bir tekeyle yemleyip salladığım oltamın başında bir süre bekledikten sonra göz kulak olmaları için arkadaşlara rica edip koşarak yakındaki bir WC'ye gittim. 5 dk sonra olta attığım yere döndüğümde iki arkadaşımı, birinin elinde benim olta, diğerinin elinde kepçe olduğu halde bir şeylerle uğraşırken buldum. Ben oltamın başından ayrıldıktan sonra balık vurmuş, arkadaşlarım da sağ olsunlar balığı yakalayıp kepçelemişti. Arkadaşlarıma teşekkür edip balığı kancadan çıkarma işini devraldım. Gecenin üçüncü karagözü heyecansız ve zahmetsiz bir şekilde kovama girdikten sonra biraz daha olta atıp 22:30 civarı avı sonlandırdım. Kovamdaki porsiyonluk lüfer ve kiloluk 3 baltabaş karagöz bana fazlasıyla yeterdi.



Tuzla'ya yerleştikten sonra 1 hafta içinde çok keyifli avlar yapmış, Karadeniz kıyısında yaşamaya başladıktan sonra hasretini çektiğim baltabaş karagözlere kavuşmuştum. Önceki senelerde yakalayıp da fotoğrafını çekemediğim baltabaşlara inat, bu seneki avlarımda bolca fotoğraf çekme fırsatı buldum. İlk defa bu kadar fazla baltabaş fotoğrafı çekmiş olmama rağmen yine de çektiğim fotoğraflarda içime sinmeyen bir şey vardı. Balıkların tamamını hava karardıktan sonra yakaladığım için flaşlı çekimlerde bana göre karagözün güzelliğinin kaynağı olan çizgiler silikleşiyordu. İstediğim kalitede fotoğraflar çekebilmemin tek yolu ise karagözü hava kararmadan önce yakalayabilmekti.

1 Mayıs çarşamba sabahı liman içindeki at-çek denemelerimde 2 lüferi kandırmayı başarınca akşam suyunda da at-çek yapmaya karar verdim. Bu defa liman içi yerine mendireğin burnundan deneyecek, bu sayede lüfere at-çek yaparken bir oltayla da karagöze atabilecektim. Akşam saat 18:30 gibi meraya vardığımda kimsecikler yoktu. Her zaman kullandığım şamandıralı karagöz takımımı canlı ve iri bir tekeyle yemleyip salladıktan sonra spin takımımla liman içine doğru at-çek yapmaya koyuldum. Bir yandan at-çek yapıp bir yandan da karagöz takımının şamandırasını kontrol ediyordum. 2-3 atıştan sonra karagöz takımını kontrol ettiğimde şamandırayı göremedim. Kayaların arasına sabitlediğim oltama baktığımda ucundan çıkan misinanın boşluğunun hızla aktığını fark ettim. Elimdeki spin kamışı heyecanla bir kenara fırlatıp karagöz takımına koştum. Tasmayı vurmamla birlikte güzel bir balık yakaladığımı anladım. Yanımda yardım edecek kimse olmadığı için balığı yalnız başıma kepçelemek zorundaydım. Neyse ki her zaman olduğu gibi bu sefer de kepçeyi hazır bir şekilde suyun kenarına bırakmıştım. Balığı yorgun halde kıyıya yaklaştırdıktan sonra sakince sol elimde tuttuğum kepçenin içine sokmayı başardım. İlk atışta balık yakaladığıma göre önümde büyük bir sürü olabileceğini düşündüğüm için vakit kaybetmeden oltamı tekrar salladıktan sonra genç bir arkadaşa rica edip fotoğraf çektirme işine koyuldum. Bu balık şimdiye kadar gündüz vakti yakaladığım en büyük baltabaş karagözdü. Gün ışığında flaş kullanmadan birbirinden güzel fotoğraflar çektim.








O gün ve sonraki avlarımda başka karagöz yakalayamadım. Bir daha aynı merada ne zaman av yaparım bilmiyorum ama yüzlerce balıktan oluşan karagöz sürülerinin Marmara'da salına salına dolaştığını bilmek bile içimde tarif edilmez bir duygu uyandırıyor...

11 Temmuz 2013 Perşembe

Açlık Oyunları - 5

Bundan 4 ay önce yazdığım bir yazıda tazelikten dem vurmuştum. Beklemeye bırakılanın iki kaderi vardır. Bunlardan birisi yeşermektir, olgunlaşmaktır. Ama bu kendiliğinden olacak bir şey değildir. Tohumu rastgele bir toprağa bırakın, çimlenmez. Toprağına, suyuna, ışığına ilgi gösterilmesini bekler. Keza üzüm suyu kendiliğinden şarap olmaz, onu öylece bırakırsanız dönüşeceği şey sirkedir. Yeşermeyeni, olgunlaşmayanı doğada bekleyen kader ise çürümek, parçalanmaktır. Bundandır ki anıları, hikayeleri saklamanın, canlı tutmanın tek yolu onları yazıya dökmektir. Verba volant scripta manent (Söz uçar, yazı kalır)

Maalesef ki, ben daha birkaç ay öncesinden bu konunun öneminden bahsedip dakikalar öncesi yaşadıklarımı sıcağı sıcağına yazıya dökerken, o günün öncesi ve sonrasında yaşananları kaleme almayı erteledim de erteledim. Bu erteleme öyle bir hal aldı ki, bu sefer yeni yaptığım avları da yazmamın önüne geçti. Zamanında yapılmayan her iş, kendisinden sonraki işlerin de düşmanıdır. İşin kötüsü bir noktadan sonra başlığa da ismini verme nedenini oluşturan konunun detaylarını hatırlamaz oldum. En son bir hafta önce bu serinin kör düğüm haline geldiğini kendime itiraf edip, başarısızlığı kabullenmem gerektiğinin farkına vardım. Artık iyiden iyiye güncelliğini yitirmiş bu seriyi kangren haline gelmeden kesip diğer yazılarımın önünü açmam gerekiyordu. Seriyi sonlandırmanın fikri bile bana yeterince şevk verdi. Hemen ertesi gün, yani şu anda bilgisayarın başına geçtim ve işe koyuldum. Bugün olmasa bile en geç yarın bu defteri kapatmayı planlıyorum. Hoş bunların hiçbirinin sizin için önemi yok. Siz bu satırları okuduğunuza göre ben bu yazıyı her halükarda bitirmiş olacağım.

En son hangi avda kaldığımı hatırlamak için bile av fotograflarından destek alır hale geldim. Kısa bir araştırmanın ardından daha av faslımın ilk perdesini bile kapatmadığımı anladım. Bundan sonrası için gün gün alt başlıklarla devam edeceğim.

4 Mart 2013

Önceki gün kıyıya ölü dalgaları vuran sert hava nihayet kıyıya ulaşmıştı. O sabah her zamanki avlağıma gittiğimde çok nadir karşılaşabilecek bir durumla yüz yüze geldim. Çok değil, 24 saat önce balık aldığım yerler kurumuştu. "Deniz kurumuş" deyimi balıkçılar arasında avcılığın kesat olduğunu anlatır, ama bu sefer benim bahsettiğim konu balık değildi. Deniz kelimenin gerçek anlamıyla kurumuştu. Önceki gün balık aldığınız yerin bugün su seviyesinin üstünde kalması levrek avının ne denli farklı bir av olduğunu da çok iyi gösteriyor. Bu denli hırçın, cüsseli bir balığın en ufak bir gel git ile su yüzeyine çıkabilecek sığlıklarda yaşaması levreğin en ilginç özelliği olsa gerek. Suların bu şekilde ani çekildiği dönemlerde balık havuzlarda tutsak kalmamak adına derinlere gider. O nedenle bugün balığı burada aramanın hiçbir anlamı olmadığını düşünüp önceki gün verimli av yaptığım dere ağzına gittim.

Dere ağzına vardığımda fırtınanın getirdiği yüksek dalgalar kıyıyı olanca şiddetiyle dövüyordu. İlk başta olta atamayacağımı düşündüm. Sonrasında denize yüzümü döndüğümde solumda kalan iskelenin denizden yüksekliği sayesinde dalgaları aştığını fark ettim. Biraz tehlikeli olduğunu bildiğim halde cesaretimi toplayıp iskeleye çıktım. İskele denizin 20 metre kadar içine uzanıyordu. Bu bana büyük avantaj sağlayacak bir durumdu. Dev dalgaların çamaşır makinesi gibi karıştırdığı kıyı şeridinde balığı bulmak da, sahteyi çalıştırmak da mümkün değildi. İskelenin ucu dalgaların ilk kırıldığı bölgenin biraz ötesinde kalıyordu. Burası tam bu havalarda balığın bulunacağı bölgeydi. Buna rağmen sahteyi ilk birkaç atışımda çalıştırmak kolay olmadı. Dalgaların dipten kaldırdığı otlar, yosunlar sahtenin gaga ve iğnelerine dolanıp aksiyonunu engelliyordu. Yine aynı dalgaların yarattığı akıntılar bazen sahteyi ucunda balık varmış gibi çekiyor, bazen de dalganın arkadan verdiği güçle suya hiçbir mukavemet göstermeden itiyordu.  Bu esnada önceki günkü avlardan yıpranmış olan ancak benim ihmal ettiğim ip beden atışlarımdan birinde koptu. Uzunca bir süre tereddütte kaldım. Bulunduğum konum tehlikeliydi, zira aradan çıkıp gelebilecek azman bir dalga beni iskeleden sürükleyebilir, hatta iskeleyi komple yerinden bile sökebilirdi. Diğer yandan da oltadan yosun ayıklamaktan, bir öyle bir böyle gelen sahteden bıkmıştım. Son bir gayret ile kopan sahtenin yerine parlak gümüş karınlı, kahverengi sırtlı 13 cm'lik bir sahte taktım.



Sahteyi dalganın kırılma hattına paralel gönderip, bulanık suyun içinden çekmeye başladım. Hiç aklımda olmayan bir anda beklediğim balık yapışıverdi sahteye. Zekice taktiklerle dalgaların gücünden de faydalanan bu delikanlı levrek ile mücadelemiz oldukça keyifli geçti.  Dalga alıp götürür korkusuyla iskeleye çıkarmadığım kepçe yüzünden mecbur risk alarak balığı iskeleye çıkardım.


Balığı kıyıya almamdan 10 dakika geçmemişti ki yaptığım başka bir atışın ardından yine oltama bir ağırlık bindi. Ama bu seferki ne balığa, ne de yosuna benziyordu. Oltayı sudan çıkardığımda avın başında kopartmış olduğum sahtenin, benim sahteye dolaşıp geldiğini gördüm.

Deniz artık bana "Hadi artık alacağını aldın, daha fazla bana kafa tutma, git evine" diyordu. Gelen sese kulak verip avı sonlandırdım. Söz dinlemekle iyi yapmıştım. Akşam bir ihtimal de olsa, olta atabilirim diye aynı yere geldiğimde iskelenin çıkılacak hali kalmamıştı.


Burada olta atamayacağımı anlamam üzerine tekrar limanın yolunu tuttum. Sular yine alçak olmakla beraber sabaha göre bir nebze yükselmişti. Gün batarken buradan da tek balığımı alıp avı bitirdim.


Sonraki günlerde denizde başka bir hareketlilik başladı. Geldiğimden bu yana ilk kez yavru balıkları büyük gruplar halinde görüyordum. Ve ne enteresandır ki, yavru balıkların gelişiyle, oltamın sessizliğe bürünmesi de bir oldu. Geri kalan üç günde, tek bir balık dahi yakalayamadım. Oltama uğrayan yoktu belki, ama bu durum hedefimdeki balıkların kaybolduğu anlamına gelmiyordu. Önceki günlerin aksine, sabah ve akşam sularında denizin üstünde adeta kıyamet kopuyordu. Sabah, akşam bu can pazarına şahit oluyordum. Oynakların içine, dışına, sağına, soluna nereye atarsam atayım sahte yemin yüzüne bakan yoktu. Daha ilk gün gelen sıska levrekten, bugüne olan biten her şeyin bir açlık oyunu olduğu aşikardı. Üreme döneminden yeni çıkmış, denizde yem namına kılçık bulamayan levrekler, denize düşen hemen her şeyin tadına bakmaya hazırlardı. Ben de bu avantajı iyi değerlendirip, 11 gün içinde çok sayıda levrek ve ispendeği kandırmıştım. Hepsi bundan ibaretti.

2 Temmuz 2013 Salı

Açlık Oyunları - 4

2011 yılında ilk levreğimi yakaladığımdaki heyecanımı dün gibi hatırlıyorum. Senelerdir hayali kurulan o balığı elde etmenin müthiş keyfini, balığı yakaladıktan sonra uzun süre elimin ayağımın titreyişini... Ardından her Bodrum ziyaretimde tek tek de olsa gelen levrekleri... Hepsinin hikayesi ayrıydı benim için. Ancak ne olduysa bu sefer olmuştu. Dördüncü günün sonunda irili ufaklı 7 levreği kıyıya almıştım. Bunun yanında kaçan balıkları ve aldığım çok sayıda takibi hesaba bile katmıyordum. Peki ne olmuştu da daha önce fakirin tavuğu gibi tek tek yumurtlayan deniz, bu sefer tüm cömertliğini göstermişti? Askerde geçirdiğim sıkıntılı günlerin hatrına denizin bana bir hediyesi miydi bu?

Denizin bereketi ilerleyen günlerde de devam etti. Beşinci günü, biri gün doğumunda diğeri de gün batımında gelen 700 ve 500 gramlık iki ispendekle kapattım. Sabahki balık 13 cm'lik az dalarlı sahteye gelirken, akşamki balık su üstü sahteye kanmıştı.


Altıncı gün hava aydınlanmadan av yerime varmak üzereyken, denizin kenarında birinin olduğunu farkettim. O saatlerde etrafta kimseyi görmeye alışık olmadığımdan ürkek bir selam verdim. Gelen ses tanıdıktı. İki gün önceki avımda yürüyüş yaptığı esnada tuttuğum balıkları gören, hatta bir tanesini çekişime şahit olan komşumuz benden önce sahilde yerini almıştı. Yabancı biri olmadığı için sevindim. Yarım saattir atıp çektiğini ancak sahtesinin ileri gitmediğini, bir sahtesini de denizde bıraktığını söyledi. Kullandığı takımları inceledim, ne kullandığı kamış, ne attığı sahte, ne de makinesine sarılı misina spin avcılığa uygun değildi. Keşke gelmeden önce bana sorsaydınız, yardımcı olurdum diye kendisine serzenişte bulundum. Ne kadar yardımcı olmaya çalıştıysam da, elindeki malzemelerle sonuç alması imkansızdı, nitekim de alamadı.  Ben ise açılışı koyu karanlığın alacakaranlığa döndüğü vakitte yine dalarlı sahteyle yaptım. Balık çoğunlukla olduğu gibi 500-600 gramlık ebattaydı. Bu balıktan sonra uzunca bir süre hareket olmayınca, bugünlük avı kısa kesip eve dönmeye karar verdim. Tam arabaya malzemeleri yerleştirirken aklıma uzun zamandır gitmediğim bir avlak geldi. Bu avlakta bugüne kadar hiç aktığını görmediğim bir dere yatağı vardı. Bodrum yağışlı bir sezon geçirmişti. Dere şu an akıyor olmalıydı. Eğer akıyorsa da, bu bölgenin levrek yapma olasılığı güçlüydü. Tam yol ayrımına geldiğimizde içimdeki meraka yenip düşüp direksiyonu bu avlağa kırdım. Avlağa vardığımda güzel bir manzara beni bekliyordu. Hep kuru görmeye alışık olduğum dere, gürül gürül denize akıyor, açıklarda esen rüzgarın soluganları ise kıyıyı dövüyordu. Neredeyse bir tek balığın kokusunu almadığım eksikti. İçimden daha ilk atışımda balık alacağımı geçirmiştim. Geride kalan beş günde elim olta ve makineye tam alışmış, istediğim noktalara atışlar yapıyordum. İlk atışımı adeta elimle koyar gibi sol çaprazımda bulunan iskelenin en uçtaki dibine düşürdüm. Belki yarım metre daha gitse sahte iskelenin ayağına çarpacaktı. Sahte iskelenin ayağından çok uzaklaşmadan arkasındaki su kütlesi kabardı. Takip yine başlamış, damarlarımdaki kanın akışı hızlanmıştı. Birkaç saniyelik takibin ardından balık sahteye hamlesini yaptı. Su üstü sahtelerle görerek avlanırken, balığın hamlesini yapmasıyla, yükünün kamışa binmesi arasında belki saniyenin onda biri kadar geçen bir dilim vardır. Belki bir göz kırpmasından bile daha kısadır bu süre. Ama o anlar elinde oltayı tutan kişi için adeta ağır çekim yaşanır. Adrenalinin vücudunuza ne kadar hızlı yayılabileceğini görürsünüz. Bu beklemenin sonucunda balık ya ıska geçecektir, ya da oltaya binecektir. İşte oltayı elinizden çekip alırcasına binen o güçtür sizi herkesin uykusunda olduğu vakitlerde divane gibi deniz kenarlarına sürükleyen. Bundan sonrası daha da enteresandır. Aylarca, haftalarca, günlerce, saatlerce beklediğiniz bu an için artık bir ikilem içindesinizdir. Bir yandan bu heyecan hiç bitmesin istersiniz, diğer taraftan da balığı kaybetme korkusunu en derinden hissedersiniz. Balığı gördüğünüzde bu his daha da şiddetlenir. Artık ikiniz de sona sadece bir adım yakınsınızdır. İki taraf da son kozlarını oynar. Bu oyunda ya tecrübeli, ya da şanslı olan kazanır. Bundan bir adım sonrası ya zafer, ya hüsrandır. Bunca yazdığıma bakıp 5 kiloluk bir balık yakaladığımı sanmayın. Gelen yine çoğu zaman olduğu gibi kiloluk bir levrekti. Bulunduğum şartlarda gayet standart olan bu balık, o an bana yaşattıkları açısından daha önceki hiçbir balığa benzemiyordu. Belki de bambaşka bir ortamda, ilk kez denediğim bir avlakta bu balığı avlamanın keyfiydi yaşadığım. Sonrasında yakın noktalara yaptığım her atışta benzer takibi aldım, ancak balıklar arkadaşlarının anlam veremedikleri şekilde aralarında kayboluşundan biraz şüphelenmiş olsalar gerek son hamleyi yapma konusunda gönülsüzlerdi. Ben balığı uzaklarda ararken günün üçüncü balığı ayağımın dibinde, dalgaların oluşturduğu bulanıklığın içinden çıkıp geldi. Benekleri henüz silinmiş bir ispendekti gelen. Bu ufaklığı geldiği yere iade ederek oltamı topladım. Bir süre denizin üzerinden gelen taze bahar havasını içime çekerek, yatışan dalgaların sesine eşlik eden derenin şırıltısını izledim. Harika bir bahar sabahıydı ve avdan üç levrek ile dönüyordum. Benden daha mutlusu kim olabilirdi ki?



1 Haziran 2013 Cumartesi

O Turna...

Yasemin'le bir ömür boyu ayrılmamak üzere yemin ederek hayatlarımızı birleştirmemizin üzerinden henüz 1 hafta geçmişti. Pırıl pırıl bir havada annem, kız kardeşim, anneannem ve Yasemin'le birlikte Kocaeli'nin şirin sahil kasabası Değirmendere'de deniz kenarındaki bir çay bahçesinde oturmuş hoş bir sohbet eşliğinde çaylarımızı yudumluyorduk. Güzel hava ve pürüzsüz deniz içimde bastırılamaz bir balık tutma isteği uyandırınca Yasemin'e akşam suyunda kıyıdan olta atma teklifinde bulundum. Teklifim üzerine Yasemin gayet ciddi bir şekilde "hiç işim olmaz" diye cevap verdi. Kısa bir sessizlikten sonra annem "ama siz evlenmeden önce sürekli beraber balığa gidiyordunuz" deyince Yasemin gülerek "onlar imzayı atana kadardı, artık hepsi bitti" dedi ve bütün masa bastık kahkahayı.

O günün akşamında Yasemin'le kıyıdan spin takımlar ve silikon kurtlarla at-çek yaptık. Balığa giderken arabada sürekli olarak lüfere denemek istediğini söyleyen Yasemin'e lüfer mevsiminin geçtiğini anlatıp silikon kurtla azman istavrite denemeye ikna etsem de o sürpriz bir şekilde ilk atışında silikon kurtla güzel bir sarıkanat yakaladı. 2 saatlik avda yakaladığımız azman istavritlerin çoğu olmasa da en irisi yine Yasemin'e denk geldi. Evlenmeden önce beraber gerçekleştirdiğimiz turna avlarımızdaki bariz üstünlüğünü de düşününce Yasemin'in balık avında çok nasipli olduğunu söyleyebilirim. Şimdiye kadar beraber gerçekleştirdiğimiz en kötü avdan 400 g civarı bir eşkinayla döndük.



20 Mayıs'ta nikah yapmamıza rağmen Yasemin'in tayini çıkana kadar farklı şehirlerde yaşamaya devam ediyoruz. En fazla 1-2 ay sürecek olan bu dönemde sadece hafta sonları görüşme fırsatımız olacak. İş durumumuza göre bazen Yasemin benim yanıma geliyor, bazen de ben onun yanına gidiyorum. Haziran ayının başına denk gelen hafta sonu yolculuk yapma görevi bana düştüğü için eşimin yaşadığı yer olan Çanakkale'ye gittim. Tabi ki Çanakkale'ye giderken yanıma olta takımlarını almayı da ihmal etmedim. Bir çok balıkçı için Çanakkale deyince akla deniz balıkçılığı gelse de benim Çanakkale'de yakalamaktan en çok keyif aldığım balık turnadır. Bu gidişimde de aklımda cumartesi ya da pazar günlerinden birinde Gelibolu'daki turna meramda avlanmak vardı.

İlk başta eşimle Gelibolu'ya pazar sabahı gitmeyi planladıysak da arabalı feribotla Kilitbahir'e geçtikten sonra yapacağımız uzun yolculuk ve avlanacağımız barajın arazi şartlarının zorluğu fikrimizi değiştirmemize sebep oldu. Eşimin tavsiyesi üzerine cumartesi akşamı 10 km mesafedeki turna olduğunu bildiğimiz başka bir barajda denemeye karar verdik. Akşam saat 5 civarı arabayla 15 dk'lık bir yolculuktan sonra barajın bentlerini aşıp karşımızda duran manzarayı gördüğümde gözlerime inanamadım. Yemyeşil çam ormanlarıyla örtülü, dik yamaçlı iki dağ sırası arasındaki vadide kıvrılan masmavi bir baraj tüm ihtişamıyla önümüzde uzanıyordu. Barajın coğrafi yapısını görür görmez içimden bu barajda ne trofeler yaşıyordur diye geçirdim. Barajın etrafı çok dik ve sarp yamaçlarla çevrili olduğundan çoğu yerde olta atmaya imkan yoktu. Bu benim için hem sevindirici hem de düşündürücü bir durumdu. Sarp araziden dolayı insanların rahatsız edemediği bakir kalmış yerlerde trofe turna bulunma ihtimali her zaman yüksektir. Öte yandan insanların rahatsız edemediği bakir yerleri ben de rahatsız edemezdim.

Olta atabileceğimiz uygun bir yer bulmak için barajın çevresindeki yoldan bir kaç kilometre ilerledikten sonra uygun bir yer bulamayacağımıza kanaat getirip bu barajda daha önce avlanmış olan Ümit Abi'yi aramaya karar verdim. Ümit Abi'nin söylediğine göre bir kaç km daha ileride herkesin olta attığı ufak bir düzlük alan vardı ama bu cevap beni tatmin etmedi. İnsanların inmeye cesaret edemediği sarp yamaçlarda kim bilir ne trofe turnalar yaşıyorken şehir merkezine bu kadar yakın bir barajda herkesin olta attığı yer bana hiç de cazip gelmiyordu. Arabayla yavaş yavaş ilerlerken uygun bir yer arayışına devam ettim. Nihayet iniş yolu biraz uzun ve zorlu da olsa olta atılabilecek bir yer buldum. Arabayı park ettikten sonra Yasemin'e yolu gösterip inip inemeyeceğini sorduğumda her zamanki gibi kendinden emin bir şekilde "senin inebildiğin her yerden inerim ben" diye cevap verdi.

Malzemelerimizi yüklenip dikkatli bir şekilde su kenarına inmeyi başardık. İner inmez ne kadar zorlu bir yer seçimi yaptığımızı fark ettim. Zemin aşırı eğimli olduğundan kıyıda ayakta durmak bile çok güçtü. Su seviyesinin yüksek olmasından dolayı su altında kalmış ağaçlar ise olta atmak için ayrı bir engel teşkil ediyordu. Tüm zorluklara rağmen takımlarımızın ucuna çelik köstek ve sahte yemlerimizi bağlayıp heyecanlı bir şekilde at-çek yapmaya koyulduk. Daha ilk atışta korktuğum başıma geldi ve oltam dipteki bir ağaca takıldı. Kurtaramayacağımı anlayınca kopartıp sahtemi ve çelik kösteğimi dipte bıraktım. Olta atabileceğimiz hemen her yerin önü suyun altında kalmış ağaçlarla kaplıydı. Sürekli yer değiştirmemize rağmen ikimiz de peş peşe takım koparttık. Ava başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu ki nihayet 50 cm civarı bir turna yakalamayı başardım. Suyun hemen kıyısına kadar takip ettiği sahteye gözümün önünde bir kaç sefer hamle yaptıktan sonra yakalanan bu küçük turna biraz keyfimi yerine getirmişti. Ufaklığı geldiği gibi suya iade ettikten sonra ava devam ettim.

İlk balığı yakaladıktan yaklaşık yarım saat sonra aynı boyda bir turna daha yakalayıp incitmeden geri saldım. Bu arada takım kopartmaya da devam ettik. En sonunda takım çantamdaki tüm çelik köstekler bitti. Arabamın bagajında fazlasıyla sahte yem bulunmasına rağmen yeterince çelik köstek almayı akıl edememiştim. Yasemin'in oltasının ucunda takılı olan son çelik köstekte gözüm kalsa da onun kısmetine mani olmamak için mecburen çelik kösteksiz devam ettim. Bu kadar zor bir merada mutlaka trofe turnalar olmalıydı. Peki ya o trofelerden birisi benim oltama vurduğunda çelik kösteksiz ne yapacaktım? Balığın sahte yemi tamamen yutmamasını ummaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Bu düşüncelerle ava devam ederken korktuğum başıma geldi. Ağırlığını bile tam hissedemediğim bir şey sahte yemin tamamını yutup misinayı kesiverdi. Üzüldüm ama daha çok hırslandım. Baktım ki Yasemin sıkıntıdan oltasını kenara bırakıp evden getirdiği meyveleri atıştırmaya koyulmuş, hemen oltasının ucundaki çelik kösteğe el koydum.

Yasemin'den aldığım çelik kösteği bağladıktan sonra ucuna uzun zamandır takım çantamda duran 3 numara yassı turna kaşığını takıp bulunduğumuz koyun iç kısmına ilerledim. İlk atışımda vuran olmadı. İkinci atışımda kaşık kıyıdaki bir ağacın yanından geçerken aniden olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Dibe mi takıldı, balık mı yapıştı diye düşünürken makinemin kalaması cırlamaya başladı. Balık o kadar kuvvetli basıyordu ki sanki oltanın ucunda balıktan başka dev bir yaratık vardı. Şimdiye kadar yakaladığım turnaların hiç birine benzemiyordu. Bu çok daha büyük bir şeydi. Balık durmadan kaloma alırken "Çok büyük! Çok büyük! En az 10 kilo!" diye haykırdığımı hatırlıyorum. Ben mücadeleye devam ederken Yasemin koşarak yanıma gelip heyecanlı bir şekilde " Hayatım, benim yapabileceğim bir şey var mı?" diye sordu. Balık henüz çok kuvvetli ve uzakta olmasına rağmen kepçeyi hazırlamasını söyledim. Böyle anlarda insan ister istemez aşırı heyecanlanıyor. Daha önce bu büyüklükte bir turna yakalamış olsam belki daha rahat olurdum ama oltanın ucundaki muhtemelen eski rekorum olan 2.5 kg'lik turnadan 3-4 kat daha büyük olduğu için kaçırmayı hiç istemiyordum. Balıkla mücadele ettiğim yerde suyun içinde kalan ağaç dalları ve misinamın ince oluşu da heyecanımı katlıyordu.

Dakikalar geçmesine rağmen balık yorulmadan derinlere doğru inmeye devam etti. Neredeyse 10 dakikadır mücadele veriyorduk. Artık kamışı tuttuğum sağ kolum ağrımaya başlamıştı. Balık bir ara suyun yüzeyine çıkar gibi olduysa da göremeden tekrar dibe bastı. Ah bir su üstüne çıksa işim kolaylaşacaktı. Nihayet benim gibi balık da yorulma emareleri göstermeye başladı. Artık makineyi yavaş yavaş sarabiliyordum. Ben sardıkça balık da ağır ağır yukarı yüzmeye başladı. Yasemin de ben de gözlerimizi misinanın suyun içine daldığı yere dikmiş heyecanla balığı görmeyi bekliyorduk. Nihayet balık yüzeye çıktığında kocaman kafası ve upuzun gövdesiyle tam bir canavar yakaladığımızı anladık. Balık bir kaç saniye suyun üstünde yattıktan sonra kuvvetli bir kuyruk darbesiyle müthiş bir su kütlesi çıkararak tekrar dibe daldı. Daha genç ve çevik bir turna olsaydı muhtemelen suyun dışına fırlayarak oltadan kurtulmayı deneyecekti.

Balık dibe dalınca makineden biraz daha kaloma aldı. Sakinleşmesini bekleyip tekrar sarmaya başladım. Bu defa daha kolay yüzeye çıktı. Yasemin'e balığı kıyıya yanaştırmayı deneyeceğimi, kepçeyi suya sokup beklemesini söyledim. Suyun üstünde yatan balığın dev cüssesini ağır ağır kıyıya yaklaştırmaya başladım. O an tek düşündüğüm şey bir an önce balığı kepçeleyip bu savaşı kazanmaktı ama balık kolay kolay pes edeceğe benzemiyordu. Kepçeyle arasında bir kaç metre kala tekrar basıp kaloma aldı. Bu defa en korktuğum şey oldu. Balık sol tarafımda bulunan ağaçların arkasına doğru yüzdü. Misinanın ağaç dallarına sürtündüğünü hissettiğim an içimden "eyvah bu iş burda bitti!" dedim ama şükürler olsun ki korktuğum olmadı. Balık birden yön değiştirip misinayı ağaç dallarından kurtardı. Derin bir oh çekip mücadeleye devam ettim. Artık iyice yorulmuş olan balığı sakinleştikten sonra tekrar suyun yüzeyine çıkarıp kepçeye yaklaştırmayı denedim. Balık kepçeye yaklaştıkça dev çenesini çevreleyen dişlerini bile seçebiliyordum. Sonunda balığı kepçenin yanına yanaştırmayı başardığımda bu büyüklükte bir balığı kepçelemenin hiç de kolay olmayacağını anladım. Balık büyük, kepçe küçük, Yasemin tecrübesizdi. Bir kaç saniye balığın kafasını kepçeye sokmayı denediyse de başarılı olamadı. Balık son bir gayret çırpınıp Yasemin'i ıslattıktan sonra bir kaç metre daha kaloma aldı.

Bu onun son çırpınışı oldu. Artık yorgunluktan tamamen tükenmiş olan balık "benden bu kadar arkadaş" dercesine suyun üstünde yan yattı. Ağır ağır çekip tekrar kepçenin yanına yaklaştırdığım balığı Yasemin bu defa farklı bir taktikle kepçelemeyi denedi. Gözünüzde tam canlanması için örnek verecek olursam Gargamel'in kepçesini şirinlerin kafasına geçirme tekniğine çok benzer bir hareketle kepçeyi yukarıdan balığın kafasına geçiriverdi. Bunu yaparken yaptığı işe o kadar konsantre olmuştu ki suyun içine kayıp ayakkabılarının ıslandığını bile fark etmedi. Kafası sığ suyun altındaki zeminle Yasemin'in elinde sımsıkı tuttuğu kepçe arasında sıkışıp kalan zavallı turna etkisiz hale gelmişe benziyordu. O an hem balığı hem de Yasemin'i bu eziyetten kurtarmak için bir şeyler yapmam gerektiğinin farkına vardım. Görevini fazlasıyla yerine getiren spin kamışımı kenara atıp balığın kafasının üzerine çöktükten sonra parmaklarımı dikkatlice kepçenin torunun üzerinden balığın solungaçlarının içine soktum. Balığı bir kere solungaçlarından kavradıktan sonra olay bitmiş demektir. Kazanmıştım. Sonunda hayallerimdeki gibi muhteşem bir trofe turna yakalamayı başarmıştım. Hem de hayat arkadaşımı ziyaret ettiğim şehirde, onun tavsiyesi üzerine geldiğim barajda, onun çelik kösteği ve yardımıyla... Evlendikten sonra balık tutamazsın diyenlere inat "Yaşasın evlilik!" diyorum.

Hepimizin hayallerini süsleyen, kendi türlerinin en büyüklerinden, trofe diye tabir ettiğimiz balıklar vardır. Bu balıklar her zaman denk gelmez. Yakalandığını nadiren görür, duyarız. Ama yine de hiç bir zaman vaz geçmeyiz hayal kurmaktan. Belki de oltamızı her atışımızda o balığın vurmasını bekleriz. Benim de turnayla tanıştığım ilk günden beri hayallerimi süsleyen bir turna vardı. Yakaladığım her turnada ayrı bir sevinç yaşasam da hayalimdeki o turnanın yeri ayrıydı benim için. İşte bu hikaye o turnanın hikayesiydi.









21 Mayıs 2013 Salı

Bir Kofana Hikayesi

Son zamanlarda yazı yazma konusunda biraz tembellik ediyorum. 2013 baharında gerçekleştirdiğim avlar arasında yazmaya değer gördüğüm bir çok avımı henüz kaleme alamadım. Makul bir mazeret mi bilmiyorum ama balık tutmaktan yazı yazmaya vakit bulamıyorum desem yeridir. Bu sene bahar sezonu bereketli geçiyor. Mart sonundan itibaren lüfer, levrek, baltabaş karagöz, mırmır, azman istavrit, zargana ve turna gibi balıklardan azar azar da olsa nasibimi aldım. 24 Nisan tarihinden beri geçici görevli bulunduğum Tuzla'da da keyifli avlar yapma fırsatı buldum. Çok yoğun olmamakla birlikte hemen hemen her gün istihkak lüferlerimi aldım. Bu sezon şu ana kadar, Tuzla'da kaşık ve maket balıklarla yaptığım at-çek avlarında toplam 23 lüferi kovaya atmayı başardım. Hepsi birbirinden keyifli olmasına rağmen bahar sezonunda Tuzla'da yaptığım lüfer avlarının hikayesini yazmak için bir türlü fırsat bulamadım. Tuzla'daki mesaim yoğun ve yorucu geçiyor. Yeterince dinlenmek için 7 saatlik deliksiz bir uyku uyumaya dikkat ediyorum. Bu da günlerin giderek uzadığı bu günlerde sabah saat 5'te başlayan sabah suyunda olta atabilmek için en geç 22:00'da yatağa yatağa girmiş olmamı gerektiriyor. Bu yüzden çoğu zaman gece karagöz avı ve sabah suyunda at-çek avı arasında seçim yapmak zorunda kalıyorum.








Yeterince mazeret sunduğuma göre 21 Mayıs tarihli avımın hikayesine başlayabilirim. Akşam mesai çıkışı 17:30 gibi hiç bir yere uğramadan doğru mendireğin burnuna geçtim. Genelde lüfer yakaladığımız saat aralığı 19:30-21:00 olmasına rağmen içimden bir ses ava erken başlamamı söyledi. Lüferin sağı solu pek belli olmaz. Bazen alakasız saatlerde öyle güzel av verir ki, o an orada bulunan şanslı balıkçılar hayatlarının en keyifli avlarını yaşar. Bazen de aç bir kofana günün herhangi bir saatinde liman ağızlarında avlanmaya çıkar. Çok sefer, öğlen vakti suyun yüzeyinde sıçrayarak kaçan bir kefali kofananın yutuşuna şahit oldum. İşte o gün de bu ümitlerle erkenden mendireğin burnundaki kayalıklarda yerimi aldım.

İlk olarak 13 cm boyundaki kefal benzeri tombul bir sahteyle denemeye başladım. Balık yakalayacağıma pek inanmadan atıp çekerken bir zamanlar aynı yerde yakaladığım kofanaların hayalini kuruyordum. Aniden önümde kendileri kıyıya vuran yüzlerce gümüşün su üstünde çıkardığı sesle hayal aleminden uyandım. Kargaşanın arkasına baktığımda 1 kg'nin altında ama kofana diyebileceğim büyüklükteki canavarı fark ettim. Oltamı yeni çektiğimden o esnada dışarıda olan maket balığımı vakit kaybetmeden kofananın biraz ilerisine atıp  aksiyon yaptırarak yanından çekmeye başladım. Balık sahteyi görür görmez hamle yaptığı halde ısırmadan geri dönerek kıyıdan uzaklaştı. Bir kaç saniye içinde olup bitenler vücudumda ani  bir adrenalin patlamasına sebep olmuştu. İşte balıkçılığın en çok da bu yanını seviyorum.

Gördüğüm kofanadan sonra ava daha çok konsantre oldum. Balığın gitmiş olabileceği yönlere doğru aralıksız atışlar yaptım. Balığın dikkatini çekebilmek için ara sıra kamışın ucuyla sert darbeler vurarak sahteye aksiyon yaptırdım. Kofana saldırısının üzerinden 5 dakika geçmişti ki aynı balık olduğunu tahmin ettiğim bir kofana sahtenin peşine takıldı. Saldırması için içimden dualar ettiysem de sahte balığın hemen arkasından kıyıya kadar takip ettiği halde saldırmadan geri döndü. Yine bir adrenalin patlaması, yine bir hüsran...

Kofana ikinci kez sahteye hamle yaptığı halde saldırmadığına göre sahteyi beğenmemiş olabileceğini düşündüğüm için sahteyi değiştirmeye karar verdim. Spin takımımın ucuna bağladığım 18 cm boyundaki yeni sahtemle at-çek yapmaya devam ettim. 15 dk boyunca aralıksız at-çek yaptığım halde vuran olmadı. Belki de balık daha küçük avların peşindeydi. Kamışın ucundaki 18 cm'lik sahte balığı çıkarıp daha önceden çok verim aldığım 22 g'lık bir kaşık taktım. Bu kaşıkla da 15 dk boyunca vuruş alamayınca avı sonlandırmaya karar verdim.

Saat 18:15 olmuştu. Gidip yemek yedikten sonra biraz istirahat eder, belki akşam suyunda tekrar balığa gelirdim. Avda kullandığım sahteleri kutularına yerleştirip sırt çantama koydum. Sırt çantamı sırtıma taktıktan sonra, kepçemi, kovamı, kamışımı ve fotoğraf makinemin çantasını yüklenip mendireğin kayalarını tırmanmaya başladığım sırada liman içine doğru açıkta bir yaygara koptu. Bizim haylaz kofananın önüne kattığı yavru bir kefale havadan da çığlık çığlığa martılar saldırıyordu. Yine bir adrenalin patlaması...

Dönmekten vazgeçip alelacele çantamdan çıkarttığım 18 cm'lik sahteyi spin takımın ucundaki klipse taktım. Bu sahte atış mesafesi bakımından çantamdaki en üstün sahteydi. Oynağın olduğu yere atış yapabileceğim en yakın kıyıya inip ilk atışımı gerçekleştirdim. Böyle anlarda insan her an balık vuracakmış gibi tüm dikkatini elindeki oltaya veriyor. Lüferin kaşığa ya da sahteye vurduğu an heyecandan yüreği hop etmeyen balıkçı var mıdır acaba? İşte o vurma anı tarif edilemez bir duygudur. İlk atışımda sahteyi boş bir şekilde çekip tekrar aynı yere salladım. İkinci atışımda makarayı bir kaç tur çevirmiştim ki yemim olduğu yerde mıhlandı. Yine o tarif edilmez duyguyla yüreğim hop etti. Nihayet kofanayı almıştım. Bu defaki balık bu sezon yakaladıklarımdan çok daha kuvvetli basıyordu. Boşluk vermeden sarmaya başladım. Balığın dışarı fırlamasını engellemek için suyun içine soktuğum spin kamışımın ucu yay gibi eğilmişti. Bir yandan makineyi sararken bir yandan da balığı dışarı atabileceğim uygun bir yer aradım. Oltayı salladığım yerdeki büyük kayaların arasında geniş boşluklar olduğu için balığı oradan kaldırmam riskliydi. Balığın uzakta oluşundan istifade edip dikkatli bir şekilde kayaların üstünden zıplayarak 5 metre ilerimdeki düzlük alana yürüdüm. Nihayet kıyıya 10 metre kala oltanın ucunda mücadele veren balığın ayna gibi parlayan gövdesini gördüm. Gerçekten de kofana ismini hak edecek büyüklükte bir balıktı. Hiç yorulmadan çılgınlar gibi mücadele etse de yüksek devirli makinem sayesinde kolaylıkla kıyıya yaklaştırdığım balığı seri bir hareketle havaya kaldırıp arkamdaki düz alana attım.





Savaş bitmişti. Her zaman değil ama bu defa kazanan ben olmuştum. Yıllardır bu denizde avlarını parçalayarak yiyen canavar bu defa kendisi av olmuş, adil dövüşen bir balıkçıya boyun eğmişti. Bu zaferden sonra o gün av benim için bitti. Bu mutluluk bugün bana yeter deyip yakaladığım balıkla içime sinen birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra misafirhanenin yolunu tuttum.

17 Mayıs 2013 Cuma

Hayat Arkadaşımın İlk Trofesi

Benim gibi zamanının büyük bölümünü su kenarlarında balık peşinde koşturarak geçiren bir  balık tutkunun eşi olacak bayanın bazı şeyleri göze almış olması gerektiği aşikardır. Şimdiye kadar çok defa aile fertlerim ve yakın arkadaşlarımdan haklı olarak eş seçiminde bu konuyu göz önünde bulundurmam konusunda tavsiyeler aldım. Özellikle annem, eşim olacak bayanın da balıkları seven birisi olması için sürekli dua edip dururdu. Bense evleneceğim kişinin balık tutmaktan hoşlanmasa bile en azından bana saygılı olmasını dilerdim. Şükürler olsun ki nişanlım Yasemin, nikah tarihimiz 20 Mayıs 2013, muhtemelen siz bu yazıyı okurken eşim olmuş olacak, her konuda olduğu gibi balık tutmam konusunda da en büyük destekçim oldu. Benim hayalim balık tutkuma saygılı bir eşken, bu tutkuyu benimle birlikte paylaşan hayallerimin çok ötesinde bir hayat arkadaşı buldum. İşte bu hikaye hayat arkadaşıma balık tutmayı sevdirişimin hikayesidir.

Daha önce hiç balık yakalamamış birisine balıkçılığı sevdirmek istiyorsanız biraz dikkatli olmanız gerekir. Aksi halde o kişiye balıkçılığı sevdirmek yerine nefret etmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin, ilk defa balığa gelen birisine, balık yakalama ihtimalinin çok düşük olduğu bir günde lüfere at-çek yaptırmak risklidir. İlk avında gün boyu at-çek yaptığı halde tek bir balık bile göremeden dönen kişinin şevki kırılabilir. Öte yandan ilk avında bolca balık yakalayarak eğlenen kişi ise şevklenip ilk fırsatta tekrar balık tutmak ister. Bu yüzden yeni başlayanlara balıkçılığı sevdirmek için nispeten kolay avlar seçilmelidir. Ben de Yasemin'de aynı taktiği uyguladım. İlk balık avında onu öyle bir yere götürdüm ki akşam balıktan dönerken söylediği ilk sözler  "bana da bir olta alalım" ve "bir daha ne zaman balık tutarız" oldu.

Yasemin'i balığa götürdüğüm yer Gelibolu yarımadasında içi turna dolu doğa harikası bir göldü. 2013 turna sezonunun açıldığı gün, pırıl pırıl bir havada balık tutacağımız yere vardık. Olta atmak için seçtiğim yer gölün karanın içine sokulduğu dar koylardan biriydi. Suların yüksek olduğu bahar aylarında, göl kenarındaki bir çok ağaç suların altında kaldığından, ağaçlık koylar özellikle ufak turnaların saklanması için çok uygun yerler oluşturur. Amacım trofe balık yakalamak yerine Yasemin'e balıkçılığı sevdirmek olduğu için hedefimde nispeten daha bol olan ufak turnalar vardı. Bu yüzden ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Yasemin'e bir kez oltanın nasıl atılacağını gösterdikten sonra kendi oltamı atacağım yere gidiyordum ki Yasemin'den heyecan çığlıkları yükseldi. İlk atışında yakaladığı hayatının ilk turnasını havaya kaldırırken kaçırsa da bu heyecan ona yetmişti. Kaçan balıktan sonra şevkle at-çek yapmaya devam etti. Bir kaç atış sonra da ilk turnasını yakaladı. Yakaladığı 40 cm civarındaki balıkla fotoğraflarını çektikten sonra balığı geri saldık. Yüzündeki mutluluğu görünce içimden oldu bu iş dedim. Yasemin'in balıkçılık aşısı tamamdı. O gün ikimiz toplam 30 civarı turnayı fotoğrafladıktan sonra incitmeden suya iade ettik. Geri dönüş yolunda ikimizde gün boyu at-çek turna yakalamaktan yorgun ama mutluyduk.



İlk balık avı tecrübesinden sonra Yasemin'e de bir olta aldık. Kendi oltasıyla Çanakkale iskelesinden bolca izmarit, istavrit ve ispari yakaladı. İkimiz farklı şehirlerdeyken kendi başına balığa gitme cesaretini bile gösterdi. Kendi başına gittiği ilk avda 6 izmarit ve 1 ispari yakalayarak tavalık balığını çıkarmayı başarırken bana da hayallerimin gerçekleşmesinin tadını çıkarmak kaldı.

5 Mayıs pazar günü Yasemin'le bir fırsatını bulup tekrar Gelibolu'ya turnaya gitmeye karar verdik. Sabahın erken saatlerinde Çanakkale-Kilitbahir feribotunda boğazın muhteşem manzarasına karşı çay, simit ve poğaçadan oluşan kahvaltımızı yaptık. Kilitbahir'den Gelibolu'ya, oradan da turna gölümüze 2 araç değiştirerek 1 saatte vardık. Göle vardığımızda bizi karşılayan manzara tek kelimeyle muhteşemdi. Gölün çevresindeki tarlalar ve otlaklar baharın mucizevi değişimine ayak uydurarak yeşilin her tonuna bürünmüştü. Masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir doğa, kuş sesleri ve önümüzde sürprizlerle dolu bir göl... Bir balık tutkunu için daha huzur verici ne olabilir ki?


İlk etapta birkaç keyiflik küçük turna almak için her ikimizin oltasının ucuna da küçük silikon kurtlar bağladım. Bu defa sezon açılışındaki avın aksine atar atmaz balık yakalayamadık. Bir kaç yer değiştirmemize rağmen ilk yarım saat oltalarımıza vuran olmadı. Yarım saatin sonunda nihayet Yasemin küçük bir turna yakalamayı başardı. Küçük de olsa ilk turna moralimizi düzeltti. İlk balığın Yasemin'in oltasına atlaması ise benim için ayrı bir mutluluktu. İlk balıktan sonra da uzun süre balık alamadık. Bir ay önceki balık bolluğundan eser yoktu. Çeşitli silikon kurtlar ve sahte balıklarla denememize rağmen 3 saat içinde 5 tane küçük turna alabildim. Yasemin ise avın başında yakaladığı ilk turnadan sonra oltasına vuran 2 turnayı da dışarı almayı başaramadı. Oltalarımıza vuran turnaların hepsi küçük olduğu için fotoğrafladıktan sonra zaten salıveriyorduk ama şayet büyük bir turna yakalayabilirsek Yasemin'in balık sözü verdiği komşusu Ayşe Teyze'ye götürmeyi planlıyorduk.



Av benim için gayet keyifli geçiyordu. Balık az da olsa böyle güzel bir doğada avlanmak benim için her zaman keyiflidir. Tek korkum Yasemin'in sıkılıp balıktan soğumasıydı. Bu yüzden kendimden çok onun balık yakalamasını istiyordum. Benim korkumun aksine Yasemin hiç sıkılmışa benzemiyordu. Balık yakalayamasa da gayet neşeli bir şekilde at-çek yapmaya devam ediyordu. Yan yana olta attığımız bir ara Yasemin'in oltasına sağlam bir balık yapıştı. Yasemin'in "yakaladım" diye haykırdığını duyduğum anda suyun dışına hatrı sayılır büyüklükte bir turna fırladı. O an içimi bir mutluluk ve heyecan sardı. O turnayı kaçırmadan dışarı almalıydık. Ne kadar doğru yaptım bilmiyorum ama işi garantiye almak için oltayı Yasemin'den alıp mücadeleye başladım. Balığı zorlanmadan kıyıya yanaştırdıktan sonra ayakkabılarımın ıslanması pahasına su kenarına inip balığı elimle dışarı aldım. O anki mutluluğumu tarif bile edemiyordum. Daha önce çok sefer bunun gibi ve daha büyük turnalar yakalamıştım ama bu balığın değeri ayrıydı. Bu balık Yasemin'in trofesiydi. Hayat arkadaşım da bir trofeci olmuştu artık. Gelecekte beraber yaptığımız avlarda da trofe balıklar yakalamaya devam edecekti belki de. Tıpkı bugünkü gibi benim boş döndüğüm günlerde onun yakaladığı balıklarla mutlu olacaktık. Bir ömrü paylaşmanın daha güzel bir yolu olabilir mi?




Yasemin'in yakaladığı yaklaşık 65 cm ve 2 kg'lık turnayla birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra ava devam ettik. Keyfimiz yerine gelmişti. O saatten sonra balık yakalamışım ya da yakalamamışım hiç önemi yoktu. En fazla yarım saat daha olta atıp avı sonlandıracaktık. Hoş bir muhabbet eşliğinde at-çeke devam ederken Yasemin'in oltası ağırlaştı. O "oltam yosuna takıldı" dese de ben misinasının suyun içindeki hareketinden balık yakalamış olduğunu anlayıp sakince çekmesini söyledim. Yasemin "bu balık da büyük galiba" dediğinde balığı görene kadar inanmamıştım. 10 m kadar önümüzde yüzeye çıkan balık Yasemin'in son yakaladığı turnadan biraz küçüktü. Bu defa müdahale etmeden balıkla mücadeleyi Yasemin'e bıraktım. Yasemin'in ustaca kıyıya getirdiği balığı elimle yakalayarak dışarı aldım.




İkimizde yeniden çocuklar gibi mutlu olduk. Son balıktan sonra bir kaç atış daha yapıp avı sonlandırdık. Yasemin'in peş peşe yakaladığı günün en büyük 2 turnası avın keyfine keyif katmıştı. Bu turnalar sayesinde Yasemin Ayşe Teyze'ye verdiği sözü de tutmuş oldu. Ben Çanakkale'den döndükten sonraki gün Ayşe Teyze'nin oğlu ve geliniyle birlikte güzel bir ziyafet çekmişler. Bu yazıyı kaleme aldığım şu günlerde tatlı bir telaş içerisindeyim. Yasemin'le bir ömür boyu ayrılmamak üzere hayatlarımızı birleştirmemize bir kaç gün kaldı. Mutlu bir evliliğin eşlerin birbirleriyle arkadaş olmasından geçtiğine inanmışımdır hep. Şükürler olsun ki hayat arkadaşımı buldum. Darısı tüm bekar dostlarımın başına...