Geçtiğimiz günlerde Hollanda'da bulunan St. Lawrence nehrinde 2 gün arayla farklı balıkçılar tarafından 2 potansiyel dünya rekoru turna yakalandıktan sonra incitmeden geri salınmış. Geri salınan 130 ve 132 cm'lik turnaların yaklaşık ağırlığı 25'er kiloymuş. Geri salınan bir dünya rekoru demek dünya rekorunun her geçen gün biraz daha gelişmesi demek. Aynı şey kişisel rekorlar için de geçerli. Bugün saldığımız hayatımızın en büyük balığı gelecek sene yeni kişisel rekorumuz olabilir. Turna ve sazan gibi uzun ömürlü ve yavaş büyüyen balıkları lütfen alıkoymayalım. Avdan eve bir şeyler götürmek istiyorsak bu pekala güzel çekilmiş bir kaç fotoğraf veya video kaydı olabilir...
http://www.outdoorhub.com/news/two-new-potential-world-record-muskie-caught-released/
22 Aralık 2013 Pazar
20 Aralık 2013 Cuma
Yakala & Bırak Kültürü Üzerine...
1 Haziran 2013'te yakaladığım 102 cm'lik bu turna kıyıdan yakaladığım balıklar arasında beni en fazla zorlayan balık oldu. 15 dakika süren heyecan dolu mücadelenin sonunda hayallerimin turnasına kavuşmanın verdiği mutluluğu tarif etmekte yetersiz kalıyorum. Bu dev balıkla birbirinden güzel fotoğraflar çektirdikten sonra geri saldım demeyi çok isterdim ama maalesef o gün tek düşündüğüm şey balığı elimden kaçırmamak için solungaçlarına sımsıkı yapışmaktı. Bir turnanın bu boyutlara ulaşması için 20 yıl gibi çok uzun bir zaman geçmesi gerekiyor. Her gün yüzlerce insanın olta attığı ufacık bir barajda yakaladığımız balıkları alıkoyduğumuz taktirde bu boyutlarda turnaların yetişmesi neredeyse imkansız. Bunu geç de olsa anladığım için çok mutluyum. Yıllarca hayalini kurduktan sonra yaşadığım şehirden 1000 km uzaktaki bir barajda yakalayabildiğim bu boydaki turnalardan çocuklarımıza da miras bırakabilmek için bundan sonra hiç bir turnayı alıkoymaya karar verdim. Bunu tek başımıza başaramayacağımız ortada. El ele verip bu bilinci, bu kültürü yaymalıyız arkadaşlar. Yeni sezonda birbirinden güzel trofe turnalar yakalayıp, incitmeden geri salmanız dileğiyle...
10 Aralık 2013 Salı
Tekdir ile Uslanmayanın Hakkı...
Samsun'da 2013 lüfer sezonu bitti biteli aklımda tek bir balık vardı. Aslında Samsun'a tayinimin çıktığı 2011 yazından beri aynı balığı yakalamayı hayal ettiğim halde bu zamana kadar peşinden koşmamış, balığın bir şekilde kendiliğinden bana gelmesini beklemiştim. Oysa ki bu balık öyle tembel tembel oturup başka balıkların peşinde koşanların oltasına şans eseri vuracak bir balık değilmiş. Özel ilgi ve alaka beklermiş. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru yem ile sırf kendisi için sabırla bekleyenlerin oltasına vururmuş. Oltaya vurduğu zaman da balıkçının en küçük bir hatasını bulduğu anda affetmez, sağlam olmayan misinaları koparır, zayıf kancaları dümdüz edip kaçarmış. Kolay bir balık değilmiş sizin anlayacağınız.
Karadenizliler bu balığa kötek der. Yıllar önce İzmit körfezinde yakaladığımda adının minekop olduğunu öğrendiğim bu balığa Samsun'da yaşadığım 3 yıl içerisinde ben de kötek der oldum. Aynı balığa Akdeniz Bölgesin'deki balıkçıların verdiği isimse karakulak. Bu ismi solungaç kapağının üzerindeki siyah lekeden alıyor. Kötek denmesinin mantığını ise anlamış değilim. Ziya Paşa bir şiirinde "nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." demiş. 20 kg'a kadar büyüyebilen bu dev balığın ismi bu şiirdeki ile aynı anlamda kullanılmış olabilir mi acaba?
Köteğin öyle tembel tembel evde oturarak, güzel havalarda en yakın sahilden salladığım yemli takımlara vurmayacağını anlamam biraz zaman aldı. Samsun'dan lüfer sürülerinin tamamen çekildiği kasım başından itibaren nicedir hayalini kurduğum Karadeniz'in ağır abisini yakalamanın planlarını yapmaya başladım. Nadir bulunan balıkların avında başarılı olmanın birinci kuralı doğru mera seçimidir. Boşa kürek çekmemek için köteğin yaşam alanlarını araştırıp halen av verdiği meralarda sabırla denemeliydim. Lüfer sezonu boyunca Özkan Gadiş abimle uzun olta çektiğimiz doğal dökmelik meranın üzerinde dolaşırken sürekli mevzu kötekten açılırdı. Ben sordukça Özkan abi anlatır, üzerinde uzun olta çektiğimiz merada yıllar önce yaptığı kötek avlarını, botu sürükleyen, misinaları patlatan dev köteklerin hikayesini dinledikçe heyecanlanırdım.
Daha bir kaç sene öncesine kadar çok bol ve büyük köteklerin avlandığı bu meradaki kötek popülasyonu son bir kaç yıl içinde ciddi biçimde azalmış. Özkan abinin tespitine göre bu azalmanın sebebi doğal dökmeliğin üzerinin dibe takılıp kopan ağlarla örtülmüş olması. Koca koca eşkinalara, köteklere ev sahipliği yapan mağaraların, aç gözlü insanların bıraktığı ağlar yüzünden kapanmış olduğunu öğrenince üzüldüm. Ama yine de deniz canlılarının değişen şartlara ne kadar çabuk uyum sağladığını bildiğim için aynı merada hala güzel kötekler yakalanabileceğinden umutluydum. Hem kim bilir daha ne balıklar vardı bu merada? Uzun oltayla canlı zargana çekerken yakaladığımız levrekleri, Metin Kaptanın zarganasına vuran 1800 g'lık eşkinayı , Özkan abinin anlattığı dişleri dökülmüş tabak gibi isparileri düşününce dökmelikte yemli yapma isteğim daha da arttı.
Derinliği 8-10 metreyi geçmeyen merada küçük bir fırdöndü üzerinde 10 g'lık gezer kurşun ve altında 1 metre köstek ucunda 3 numara çelik kanca olan basit bir takımla denemeye karar verdim. Misina kalınlığı konusunda ise Özkan abi ile bir türlü uyuşamadık. Ben her türlü balık avında kullanılabilecek en ince misinayı kullanmaktan yana olduğum için bu avda 0.28 mm'lik monoflament misinanın yeterli olacağını savundum. Özkan abi'nin şiddetle savunduğu en az 0.35 mm'lik misina fazla kalın olduğu için avcılığı düşüreceğini düşünüyordum. Özkan abiye göre ise benim kullanmayı planladığım 0.28 mm'lik misinanın iri bir kötek karşısında hiç şansı yoktu. Özkan abi haklı olabilirdi. Bu denli kayalık bir merada kötek gibi sert bir balıkla mücadele etmenin zor olacağı kesindi ama ben yine de kendi bildiğim gibi yapmaya karar verdim.
Dökmelik üzerindeki ilk yemli avımız çok hareketli geçti. Botumuzu Özkan abinin belirlediği bir kerterizde 2 adet kaldırım taşıyla sabitledikten sonra kendi hazırladığımız yemli takımları iri boy canlı tekeler ile yemleyip denize koyverdik. Akşam üzeri başlayıp hava karardıktan 1 saat sonra sonlandırdığımız avda bolca ispari ve çok iri sayılmayacak bir kaç eşkina yakaladık. Sadece en iri isparileri ve kancayı yutan eşkinaları alıkoyup onlarca balığı geldikleri yere iade ettik. Özkan abinin misinayı tuttuğu elini aşağı çekecek kadar sağlam asılıp oltadan kurtulan balığın ne olduğunu ise asla öğrenemeyeceğiz. İstediğimiz büyüklükte eşkinalar ve kötekler yakalayamasak da son derece keyifli bir av geçirip umudumuzu sonraki avlara taşıdık.
Kasım ayının başında gerçekleştirdiğimiz ilk yemli avımızdan sonra işlerimiz ve hava müsaade ettiği müddetçe aynı merada yemli takımlarla avlanma devam ettik. Çok şükür ki bereketli meramız bizi hiç boş çevirmedi. Halk arasında kakara kukara diye tabir edilen, ispari, izmarit, istavrit gibi çok büyük olmayan karışık balık türleriyle kovalarımızı limitler dahilinde doldurduk. Yazılı hani, eşkina ve lapin gibi güzellikleriyle denizlerimize renk katan türlerin Karadeniz'de bu kadar bol olmasına hem şaşırdık hem de sevindik. Zaman zaman yemli takımlarımız sudayken dökmeliğin üzerinde oynak yapan dev levreklerin cazibesine kapılıp peşlerine düştük. Sonuç olarak kötek hedefiyle çıktığımız yemli avlardan kovalar dolusu balıkla dönmemize rağmen hedefimize ulaşamadık.
1 Aralık Pazar sabahı da güzel havayı fırsat bilip Özkan abi ile yemliye denemeye karar verdik. Saat 08:00 gibi botumuzun bağlı olduğu liman içinde buluşup avda kullanacağımız tekeleri çıkarttıktan sonra "Vira bismillah!" deyip olta atacağımız dökmeliğe doğru açıldık. Denize açılmadan önce Özkan abi ile ortak bir karar almıştık. Ne olursa olsun kötek hedefimizden şaşmayacaktık. Bundan önceki avlarımızda kısa sürede beklemekten sıkılıp ya kakara kukara yakalamak için yemlerimizi küçültüyor ya da demir toplayıp muhtelif canlı ve sahte yemlerle levreğe sürütme yapıyorduk. Bu defa çok istisnai bir durum olmadığı sürece başka balığa yönelmeyeceğimize söz verip oltalarımızı suyla buluşturduk.
0.28 mm'lik 2 köstekli dip takımımın kancalarını yem kovasındaki en iri tekelerle yemlediğim halde olta suya iner inmez kakara kukaralar yemlere hücum etti. Oltalarımıza ilk gelenler gayet iri bir ispari ve yazılı hani oldu. Her iki balığı da denize salıp ava devam ettik. İri ve canlı teke izmaritleri oltadan uzak tuttuğu halde iri isparilere, yazılı hanilere, iskorpitlere ve yöre halkının govit dediği yassıkafa kayabalıklarına yem olmaktan kurtulamıyordu. Kakara kukaraları oltadan uzak tutmak için her bir kancaya çift teke takarak denemeye başladım. Çift tekeyi takınca kakara kukara vuruşları seyreldi. Bir ara spin kamışımın ucu aşağı doğru yavaşça esnedi. Tasmalamak için kamışın ucunu sertçe kaldırdığımda olta dipte mıhlanıp kaldı. Anlık bir heyecan yaşadıktan sonra oltamın dibe takıldığını anladığım halde kamışın ucunu iyice büküp Özkan abiyi işletmeye karar verdim. Özkan abi heyecanla kepçeye sarıldıktan sonra numara yaptığımı anladı. İkimiz de bastık kahkahayı.
Öğlene doğru yemlerimizi yiyen kakara kukaralardan sıkılmaya başladıysam da kendime verdiğim sözü hatırlayıp sabırla beklemeye devam ettim. Zaten Özkan abinin apartman toplantısı, benim de başka işlerim olduğu için 12:30'da avdan dönmeyi kararlaştırmıştık. Saatimi kontrol ettim. Saat 12:01'i gösterirken yem kovamızda hala epey teke olduğunu fark ettim. Yem tasarrufu yapmamıza gerek yoktu. Kovadaki en iri tekelerden 4 tanesini alıp kancalarımı çifter çifter yemledikten sonra aşağıya sarkıttım. 1-2 dakikalık bir bekleyişten sonra oltamın ucu hafifçe eğildi. Tasmayı vurduğumda olta yine dipte mıhlanıp kaldı. Bu defa dibe takılmamıştı. Hayalini kurduğum balıkla nicedir tatmak istediğim mücadeleye kavuşmuştum nihayet. Tasmayı taktığım andan itibaren kamışımı iki büklüm yapan balık sürekli aşağı doğru basıyordu. Bir süre balığı çekmek yerine makinemden aldığı kalamayla yorulmasını bekledim. 30 saniye boyunca çok hızlı kalama alan balık biraz sakinleşir gibi olunca temkinli bir şekilde çekmeye başladım. Başını yukarı çevirdiğim balığı ağır ağır suyun yüzeyine yaklaştırmaya çalışırken bir kez daha fişekleyip dibe daldı. Fişekleme mesafesinin kısalığından balığın yorulduğu belliydi. Yorulan balığı sakince çekip yüzeye çıkartmayı başardım. Özkan abi yüzeyde hareketsiz yatan balığı kepçeleyip botun içine alınca derin bir "oh!" çektim. Mücadelenin heyecanıyla dizlerim titrerken hayranlıkla kepçenin içinde yatan balığı seyrediyordum. Bembeyaz gövdesinin üzerindeki altın sarısı şeritleri ve yelpaze gibi açtığı yüzgeçleriyle tam da hayallerini kurduğum güzellikte bir kötekti.
Ben bu satırları yazarken hava tahmin siteleri Karadeniz'de tam fırtına ve yer yer 7 metre dalga uyarısı yapıyor. Samsun'a yılın ilk karı yağmaya başladı. Sürekli penceremden sokak lambasının ışığına bakıp düşen kar tanelerinin çoğalmasını ve sokakların beyaza bürünmesini bekliyorum. Bu güzel kış gecesinde soğuğu ve dev dalgaları dert etmesem de aklımın bir köşesinde hep botu sürükleyen kötekler var. Fırtına dininceye kadar sıcacık evimde huzurluyum. Deniz durulduğunda ise soğuktan uyuşan parmaklarla yem takmaya devam...
Karadenizliler bu balığa kötek der. Yıllar önce İzmit körfezinde yakaladığımda adının minekop olduğunu öğrendiğim bu balığa Samsun'da yaşadığım 3 yıl içerisinde ben de kötek der oldum. Aynı balığa Akdeniz Bölgesin'deki balıkçıların verdiği isimse karakulak. Bu ismi solungaç kapağının üzerindeki siyah lekeden alıyor. Kötek denmesinin mantığını ise anlamış değilim. Ziya Paşa bir şiirinde "nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." demiş. 20 kg'a kadar büyüyebilen bu dev balığın ismi bu şiirdeki ile aynı anlamda kullanılmış olabilir mi acaba?
Köteğin öyle tembel tembel evde oturarak, güzel havalarda en yakın sahilden salladığım yemli takımlara vurmayacağını anlamam biraz zaman aldı. Samsun'dan lüfer sürülerinin tamamen çekildiği kasım başından itibaren nicedir hayalini kurduğum Karadeniz'in ağır abisini yakalamanın planlarını yapmaya başladım. Nadir bulunan balıkların avında başarılı olmanın birinci kuralı doğru mera seçimidir. Boşa kürek çekmemek için köteğin yaşam alanlarını araştırıp halen av verdiği meralarda sabırla denemeliydim. Lüfer sezonu boyunca Özkan Gadiş abimle uzun olta çektiğimiz doğal dökmelik meranın üzerinde dolaşırken sürekli mevzu kötekten açılırdı. Ben sordukça Özkan abi anlatır, üzerinde uzun olta çektiğimiz merada yıllar önce yaptığı kötek avlarını, botu sürükleyen, misinaları patlatan dev köteklerin hikayesini dinledikçe heyecanlanırdım.
Daha bir kaç sene öncesine kadar çok bol ve büyük köteklerin avlandığı bu meradaki kötek popülasyonu son bir kaç yıl içinde ciddi biçimde azalmış. Özkan abinin tespitine göre bu azalmanın sebebi doğal dökmeliğin üzerinin dibe takılıp kopan ağlarla örtülmüş olması. Koca koca eşkinalara, köteklere ev sahipliği yapan mağaraların, aç gözlü insanların bıraktığı ağlar yüzünden kapanmış olduğunu öğrenince üzüldüm. Ama yine de deniz canlılarının değişen şartlara ne kadar çabuk uyum sağladığını bildiğim için aynı merada hala güzel kötekler yakalanabileceğinden umutluydum. Hem kim bilir daha ne balıklar vardı bu merada? Uzun oltayla canlı zargana çekerken yakaladığımız levrekleri, Metin Kaptanın zarganasına vuran 1800 g'lık eşkinayı , Özkan abinin anlattığı dişleri dökülmüş tabak gibi isparileri düşününce dökmelikte yemli yapma isteğim daha da arttı.
Derinliği 8-10 metreyi geçmeyen merada küçük bir fırdöndü üzerinde 10 g'lık gezer kurşun ve altında 1 metre köstek ucunda 3 numara çelik kanca olan basit bir takımla denemeye karar verdim. Misina kalınlığı konusunda ise Özkan abi ile bir türlü uyuşamadık. Ben her türlü balık avında kullanılabilecek en ince misinayı kullanmaktan yana olduğum için bu avda 0.28 mm'lik monoflament misinanın yeterli olacağını savundum. Özkan abi'nin şiddetle savunduğu en az 0.35 mm'lik misina fazla kalın olduğu için avcılığı düşüreceğini düşünüyordum. Özkan abiye göre ise benim kullanmayı planladığım 0.28 mm'lik misinanın iri bir kötek karşısında hiç şansı yoktu. Özkan abi haklı olabilirdi. Bu denli kayalık bir merada kötek gibi sert bir balıkla mücadele etmenin zor olacağı kesindi ama ben yine de kendi bildiğim gibi yapmaya karar verdim.
Dökmelik üzerindeki ilk yemli avımız çok hareketli geçti. Botumuzu Özkan abinin belirlediği bir kerterizde 2 adet kaldırım taşıyla sabitledikten sonra kendi hazırladığımız yemli takımları iri boy canlı tekeler ile yemleyip denize koyverdik. Akşam üzeri başlayıp hava karardıktan 1 saat sonra sonlandırdığımız avda bolca ispari ve çok iri sayılmayacak bir kaç eşkina yakaladık. Sadece en iri isparileri ve kancayı yutan eşkinaları alıkoyup onlarca balığı geldikleri yere iade ettik. Özkan abinin misinayı tuttuğu elini aşağı çekecek kadar sağlam asılıp oltadan kurtulan balığın ne olduğunu ise asla öğrenemeyeceğiz. İstediğimiz büyüklükte eşkinalar ve kötekler yakalayamasak da son derece keyifli bir av geçirip umudumuzu sonraki avlara taşıdık.
![]() |
![]() |
![]() |
| Yasemin Hanım ve sudan yeni çıkmış balıklar... |
Kasım ayının başında gerçekleştirdiğimiz ilk yemli avımızdan sonra işlerimiz ve hava müsaade ettiği müddetçe aynı merada yemli takımlarla avlanma devam ettik. Çok şükür ki bereketli meramız bizi hiç boş çevirmedi. Halk arasında kakara kukara diye tabir edilen, ispari, izmarit, istavrit gibi çok büyük olmayan karışık balık türleriyle kovalarımızı limitler dahilinde doldurduk. Yazılı hani, eşkina ve lapin gibi güzellikleriyle denizlerimize renk katan türlerin Karadeniz'de bu kadar bol olmasına hem şaşırdık hem de sevindik. Zaman zaman yemli takımlarımız sudayken dökmeliğin üzerinde oynak yapan dev levreklerin cazibesine kapılıp peşlerine düştük. Sonuç olarak kötek hedefiyle çıktığımız yemli avlardan kovalar dolusu balıkla dönmemize rağmen hedefimize ulaşamadık.
![]() |
![]() |
1 Aralık Pazar sabahı da güzel havayı fırsat bilip Özkan abi ile yemliye denemeye karar verdik. Saat 08:00 gibi botumuzun bağlı olduğu liman içinde buluşup avda kullanacağımız tekeleri çıkarttıktan sonra "Vira bismillah!" deyip olta atacağımız dökmeliğe doğru açıldık. Denize açılmadan önce Özkan abi ile ortak bir karar almıştık. Ne olursa olsun kötek hedefimizden şaşmayacaktık. Bundan önceki avlarımızda kısa sürede beklemekten sıkılıp ya kakara kukara yakalamak için yemlerimizi küçültüyor ya da demir toplayıp muhtelif canlı ve sahte yemlerle levreğe sürütme yapıyorduk. Bu defa çok istisnai bir durum olmadığı sürece başka balığa yönelmeyeceğimize söz verip oltalarımızı suyla buluşturduk.
0.28 mm'lik 2 köstekli dip takımımın kancalarını yem kovasındaki en iri tekelerle yemlediğim halde olta suya iner inmez kakara kukaralar yemlere hücum etti. Oltalarımıza ilk gelenler gayet iri bir ispari ve yazılı hani oldu. Her iki balığı da denize salıp ava devam ettik. İri ve canlı teke izmaritleri oltadan uzak tuttuğu halde iri isparilere, yazılı hanilere, iskorpitlere ve yöre halkının govit dediği yassıkafa kayabalıklarına yem olmaktan kurtulamıyordu. Kakara kukaraları oltadan uzak tutmak için her bir kancaya çift teke takarak denemeye başladım. Çift tekeyi takınca kakara kukara vuruşları seyreldi. Bir ara spin kamışımın ucu aşağı doğru yavaşça esnedi. Tasmalamak için kamışın ucunu sertçe kaldırdığımda olta dipte mıhlanıp kaldı. Anlık bir heyecan yaşadıktan sonra oltamın dibe takıldığını anladığım halde kamışın ucunu iyice büküp Özkan abiyi işletmeye karar verdim. Özkan abi heyecanla kepçeye sarıldıktan sonra numara yaptığımı anladı. İkimiz de bastık kahkahayı.
Öğlene doğru yemlerimizi yiyen kakara kukaralardan sıkılmaya başladıysam da kendime verdiğim sözü hatırlayıp sabırla beklemeye devam ettim. Zaten Özkan abinin apartman toplantısı, benim de başka işlerim olduğu için 12:30'da avdan dönmeyi kararlaştırmıştık. Saatimi kontrol ettim. Saat 12:01'i gösterirken yem kovamızda hala epey teke olduğunu fark ettim. Yem tasarrufu yapmamıza gerek yoktu. Kovadaki en iri tekelerden 4 tanesini alıp kancalarımı çifter çifter yemledikten sonra aşağıya sarkıttım. 1-2 dakikalık bir bekleyişten sonra oltamın ucu hafifçe eğildi. Tasmayı vurduğumda olta yine dipte mıhlanıp kaldı. Bu defa dibe takılmamıştı. Hayalini kurduğum balıkla nicedir tatmak istediğim mücadeleye kavuşmuştum nihayet. Tasmayı taktığım andan itibaren kamışımı iki büklüm yapan balık sürekli aşağı doğru basıyordu. Bir süre balığı çekmek yerine makinemden aldığı kalamayla yorulmasını bekledim. 30 saniye boyunca çok hızlı kalama alan balık biraz sakinleşir gibi olunca temkinli bir şekilde çekmeye başladım. Başını yukarı çevirdiğim balığı ağır ağır suyun yüzeyine yaklaştırmaya çalışırken bir kez daha fişekleyip dibe daldı. Fişekleme mesafesinin kısalığından balığın yorulduğu belliydi. Yorulan balığı sakince çekip yüzeye çıkartmayı başardım. Özkan abi yüzeyde hareketsiz yatan balığı kepçeleyip botun içine alınca derin bir "oh!" çektim. Mücadelenin heyecanıyla dizlerim titrerken hayranlıkla kepçenin içinde yatan balığı seyrediyordum. Bembeyaz gövdesinin üzerindeki altın sarısı şeritleri ve yelpaze gibi açtığı yüzgeçleriyle tam da hayallerini kurduğum güzellikte bir kötekti.
Ben bu satırları yazarken hava tahmin siteleri Karadeniz'de tam fırtına ve yer yer 7 metre dalga uyarısı yapıyor. Samsun'a yılın ilk karı yağmaya başladı. Sürekli penceremden sokak lambasının ışığına bakıp düşen kar tanelerinin çoğalmasını ve sokakların beyaza bürünmesini bekliyorum. Bu güzel kış gecesinde soğuğu ve dev dalgaları dert etmesem de aklımın bir köşesinde hep botu sürükleyen kötekler var. Fırtına dininceye kadar sıcacık evimde huzurluyum. Deniz durulduğunda ise soğuktan uyuşan parmaklarla yem takmaya devam...
28 Kasım 2013 Perşembe
Gelibolu Turnaları...
Balıkçılık hayatım boyunca çok sefer yalnız av yapmak zorunda kaldım. Çoğu zaman oltama büyük bir balık takıldığında yanımda kepçe tutacak kimse yoktu. Üç dakika yerine beş dakika uğraşıp tek başıma çıkardım balıklarımı. Issız meralarda avlanırken başıma bir şey gelecek olsa yardım edecek kimsemin olmadığı avlar da yaptım. Çok şükür ki şimdiye kadar balık tutarken büyük bir kaza yaşamadım. Ama bu hiç bir zaman yaşamayacağım anlamına gelmiyor. Özellikle tehlikeli ve ıssız meralarda avlanırken av arkadaşı şart. Her şeyden öte insan bazen sadece konuşmak için bir arkadaşa ihtiyaç duyuyor. Balık tutarken yaşadığı heyecanı paylaşacak birine... Ben avda çok konuşurum mesela. Özellikle de büyük bir balık çekerken susturabilene aşk olsun. Koca balığı sessiz sedasız çekip dışarı alanlara hayret ediyorum.
Eskiden daha sık yalnız av yapardım. Şimdilerde ise mümkün olduğunca yanımda av arkadaşım olmasına özen gösteriyorum. Onca av arkadaşım arasında bir tanesi var ki, onun yeri apayrı benim için. Hayat arkadaşım Yasemin. Bu yaz yakaladığım hayallerimin turnasını ona borçluyum. Hazır söz açılmışken eşime bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Balık tutkuma bu kadar saygılı ve destekleyici olmasaydı, evlendikten sonra balığa çıkabildiğim gün sayısında ciddi bir düşüş olurdu. O bana olan desteğini sürdürdüğü sürece ben de aradaki dengeyi sağlamak için özen gösteriyorum. Tıpkı yakın zamanda eşimin mesaisi devam ederken çıktığım 10 günlük iznimde olduğu gibi. Eşim, mesleğimin senelik izinlerim dışında şehir dışına çıkmama mani olduğunu bildiği için 10 günlük iznim süresince şehir dışında avlanmama müsaade ettiği halde iznimin ilk 5 gününü Samsun'da eşimle birlikte geçirmeyi tercih ettim. İznimden kalan 5 günümde ise yazdan beri hayallerini kurduğum Gelibolu'daki turna avlağıma gitmenin planlarını yapmaya başladım.
Turna sevdasına Samsun'dan atlayıp Gelibolu'ya gitmeyi kafaya koymuştum bir kere ama onca yolu katedip tek başıma av yapmak istemiyordum. Bu seyahati planladığım aylar öncesinden bir çok arkadaşıma teklifte bulunduğum halde kimseden net bir cevap alamamıştım. Sonuçta herkesin işi gücü vardı ve haklı olarak ancak seyahat tarihi yaklaştığı zaman net cevap verebileceklerini söylüyorlardı. İlk başta aklımda kalabalık bir arkadaş gurubuyla av yapmak olduğu halde tarih yaklaştıkça kimseyi bulamayacağımdan korkmaya başladım. Bana eşlik edecek birini bulamazsam seyahati iptal etmek zorunda kalacaktım. Bunu hiç istemediğim için aynı teklifi çeşitli yollarla başka arkadaşlarıma da yapmaya devam ettim. Teklifimi ortaya sunduğum yerlerden biri de Balıkçı Kahvesi idi. Balıkçı Kahvesi benim bir kaç ay önce telefonumda yüklü olan "What's Up" programı üzerinden oluşturduğum bir sohbet grubu. Şimdilik 12 üyesi bulunan Balıkçı Kahvesi'nde günlük av raporlarımızla birlikte fotoğraflarımızı paylaşıyor, av tekniklerine değiniyor, birbirimizin sorularını cevaplıyor, kısacası balık üzerine her şeyden konuşuyoruz. Sevgili Murat Sezal abim de Balıkçı Kahvesi'nin üyelerinden biri. İstanbul'un Avrupa yakasında yaşayan Murat abim çocukluk yıllarından beri denizle iç içe, balıkçı kültürü içinde büyümüş olan usta balıkçılardan. Özellikle denizde spin ve uzun olta ile lüfer avında çok tecrübeli olduğu halde daha önce hiç tatlısu tecrübesi olmamış. Hem bu eksikliğini gidermek istediğinden hem de spin avcılığına olan düşkünlüğünden teklifimi ilk kabul eden Murat abi oldu.
Davet ettiğim arkadaşlarımdan başka gelen çıkmayınca Gelibolu'ya Murat abi ile birlikte gitmeye karar verdik. 29 Ekim Cumhuriyet bayramı gecesi otobüsle Samsun'dan ayrılıp ertesi sabah İstanbul'da indim. Gün boyu İstanbul'daki arkadaşlarımı ziyaret edip avda kullanmak üzere bir kaç parça malzeme aldıktan sonra akşam üzeri, mesaisi biten sevgili dostum Emre Cide'nin Beylerbeyi'ndeki evine konuk oldum. Mutfaktaki hünerlerini bir kez daha gösteren Emre'nin, bir kaç gün evvel Bodrum'da yakaladığı kalamarlar ve evinin önündeki boğaz kıyısından yakaladığı istavritlerle güzel bir ziyafet çektik. Yazdan beri görmediğim Emre ile akşam yemeği üzerine yaptığımız hoş sohbetten sonra saat 22:00 gibi Murat abimle Avrupa yakasında buluşmak üzere yola koyuldum.
Murat abi ile gece yarısına doğru Florya'da buluşup yola çıkmadan önceki son hazırlıklarımızı yapmak üzere Murat abinin iş yerine geçtik. Sütlü kahvelerimizi yudumlarken makineme yeni aldığım 0.28 mm monofilament misinamı sardıktan sonra Murat abinin sahte yemleri arasından turna avı için uygun olanlarını seçtik. Yanımıza alacağımız bir kaç parça malzemeyi de hazırladıktan sonra Gelibolu'ya doğru yola çıktık. Ara sokaklardan geçip ana yola çıktığımızda böbrek üstü bezlerim adrenalin salgılamaya başladı. Yüz küsür kilometre hızla dibine kadar girdiğimiz bir kaç araba ve makas hareketlerinin etkisiyle oturduğum koltuğa yapışıp dua etmeye başladım. Korktuğumu anlayan Murat abinin "merak etme ben eski ralli pilotuyum" sözü de içimi rahatlatmaya yetmedi. Neyse ki çok geçmeden trafik yoğunluğu azalınca yolumuza sabit hızda sakin bir şekilde devam ettik.
Murat abi daha önce çok sefer Gelibolu'da avlanmış, Saros Körfezinin en bakir kıyılarında at-çek yöntemiyle lüferden levreğe, torikten yazılı orkinosa trofe boyda bir çok balık yakalamış. Bazı dönemler hemen her haftasonunu Saroz'da avlanarak geçirdiğinden İstanbul-Gelibolu arasındaki yolu da ezberlemiş. Önceleri farklı balıkların hayaliyle direksiyon salladığı yollardan bu defa turna hayalleri kurarak, eski bereketli avlarımızın anılarını paylaşarak geçtik. Birer kase çorba içmek ve ihtiyaç gidermek için durduğumuz bir sefer dışında mola vermeden 4 saatte Gelibolu'ya ulaştık. Avlanacağımız barajın kıyısına vardığımızda saat sabahın beşiydi. Havanın aydınlanmasına bir saatten fazla zaman vardı. Hem zorlu arazide yürürken önümüzü görebilmek hem de gün boyu dağ bayır dolaşarak olta atabilmemizi sağlayacak enerjiyi depolamak için oturduğumuz koltuklarda hava aydınlanana kadar uyumaya karar verdik.
Nasıl bir uyku uyuduğumuzu az çok tahmin edebilirsiniz. Rüyalarımıza giren turnalar, 10 dakikada bir uyanıp saate bakmalar ile geçen 1 saatin sonunda ikimiz de alarma gerek kalmadan uyandık. Uyandığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Biz son hazırlıklarımızı yaparken yavaş yavaş ağaran gün sislerin ardında saklanan barajı ortaya çıkardı. Artık maceraya hazırdık. İçinde sahte yemlerimiz, çelik kösteklerimiz, fotoğraf makinemiz, pensemiz, şerit metremiz, kumanyamız ve işimize yarayabilecek her türlü malzemenin bulunduğu çantalarımızı yüklenip spin kamışlarımız elimizde su kenarına doğru yürümeye başladık. Amacımız barajın yola uzak kalan kıyısına geçip olta atarak en bakir yerlerine ulaşmaktı. Hedefe ulaşmak için barajın içine doğru uzanan irili ufaklı tepelerin arasında kalan koyları atlamamız gerekiyordu. Bu da yer yer seksen dereceye ulaşan inişli çıkışlı arazide en az 10 kilometre yürümemiz anlamına geliyordu. İki balık tutkunu için bundan daha güzel bir sabah sporu olabilir mi?
Kısa bir yürüyüşten sonra barajın karşı kıyısına geçeceğimiz dar ve sığlık alana ulaştık. Olta atmaya başlayacağımız yere doğru heyecanlı bir şekilde yürüyorduk ki aniden çok yakınımızdan gelen köpek sesleriyle irkildik. Seslerin geldiği yöne baktığımızda hemen önümüzdeki tepenin üzerinde bize bakarak havlayan 2 çoban köpeğini gördük. Murat abi de ben de köpek fobisi olan insanlar değiliz. Hatta Murat abinin bahçesinde beslediği dogo argentino cinsi bir köpeği bile var. Korktuğumuzu belli etmeden yürümeye devam ederken tepenin üzerindeki köpeklerin sayısı 3'e çıktı. Elimize yerden sağlam birer odun alıp gözümüzü, sürekli havlayan köpeklerden ayırmadan yürümeye devam ettik. Derken tepenin üzerindeki köpeklerden bir tanesi bize doğru koşmaya başladı. Murat abinin "Savaş bir tanesi buraya koşuyor, ne yapacağız?" derken sesinin titremesinden ne kadar korktuğu belli oluyordu. Ne yalan söyleyeyim ben de korktum. Ama bu gibi durumlarda yapılacak en son şeyin kaçmak olduğunu bildiğimden elimizdeki odunları ve spin kamışları havaya kaldırıp olduğumuz yerde kalmayı tavsiye ettim. Biz durunca köpek de 10 m ilerimizde durdu. Artık köpeğin havlamalarının arasında çıkardığı korkunç hırıltıyı da duyabiliyorduk. Suyun kenarından yolumuza devam etmek için köpeğe biraz daha yaklaşmamız gerekiyordu. Bunca yolu geldikten sonra bir köpek yüzünden geri dönecek halimiz yoktu. Bir süre hareketsiz bekledikten sonra cesaretimizi toplayıp gözümüzü köpekten ayırmadan yavaşça yolumuza devam ettik. Köpekler arkamızdan havlamaya devam etse de çok şükür ki bir daha saldırma teşebbüsünde bulunmadılar.
Nihayet sığlık alanı geçip olta atılabilecek yerlere ulaştık. Barajın yola yakın kısmında çok vakit harcamak istemediğimizden çantalarımızı sırtımızdan indirmeden bir kaç atış yapıp yolumuza devam ettik. İlk koya ulaştığımızda koyun iç kısmına doğru yaptığım atışlardan birinde 40 cm civarı bir turna yakalayıp incitmeden suya iade ettim. Yakaladığım balık ufak da olsa Murat abiyi heyecanlandırmaya yetmişti. "Koyların içi bu boyda turnalarla dolu, mutlaka yakalarsın sen de." diyerek moral vermeye çalıştım. Bir kaç atış sonra Murat abi de hayatının ilk turnasını sudan çıkarmayı başardı. Limitlerin çok az üzerinde olan ilk turnasıyla birbirinden güzel fotoğraflar çektikten sonra balığı suya iade ettik. Murat abi de siftah yaptığına göre gönül rahatlığıyla dev turnaların dolaştığı bakir yerlere doğru yolumuza devam edebilirdik. Gelibolu yarımadasının tertemiz havasını ciğerlerimize çekip ağaçların arasından kıvrılarak ilerleyen keçi yollarını takip ederek önümüze çıkan ilk tepeyi aşmaya koyulduk.
İlk tepenin ardındaki daracık koya ulaştığımızda suyun kenarına inmeden gözlerimle koyun sığ ve berrak olan bölümünün dibini taradım. Aradığım şeyi görünce kalp atışlarım hızlandı. Dipte yatan 70-80 cm civarındaki turnayı sessizce Murat abiye göstermeye çalışırken hareketlenip bulanık bölgenin içinde kayboldu. Heyecanla suyun kenarına inip aralıksız at-çek yapmaya koyulduk. Turnanın ne kadar obur ve ısrarcı bir balık olduğunu bildiğim için balığın mutlaka ikimizden birinin oltasına vuracağını düşünüyordum. Yanılmışım. 15 dakika boyunca daracık koyun çıkışı dahil her yerine olta attığımız halde ikimiz de vuruş alamayınca çantalarımızı yüklenip bir sonraki tepeyi aşmak üzere yola koyulduk.
Tepeleri aştıkça karşımıza çıkan koylarda kısa süreli denemelerde bulunup nihayet barajın insanların ulaşabileceği en bakir bölgesine ulaşmayı başardık. Sırtımızda çantalarla zorlu arazide yaptığımız 1 saatlik yürüyüşten yorgun düşsek de dev turnaların hayaliyle dinlenmeden at-çek yapmaya koyulduk. Yarım saat kadar çeşitli sahte yemler ile yaptığımız at-çek denemelerinden sonuç alamayınca daha derin bölgelerde denemek için yeni aldığım 20 cm boy ve 38 g ağırlığındaki silikon yılan balığı sahtesi ile denemeye karar verdim. Bu yem ile 2. atışımı gerçekleştirdiğim sırada yanımda olta atan Murat abi "Aldım!" diye bağırdı. Balık oltaya yakalanır yakalanmaz yüzeyde sağlam bir şapırtı koparıp koca gövdesini gösterdikten sonra oltadan kurtulmuş bir şekilde suya daldı. Mücadele çok kısa sürmüştü. Murat abi kaçırdığı balığın üzüntüsüyle oltasını çekerken ben de vakit kaybetmeden oltamın ucundaki 20 cm'lik yılan balığı sahtesini balığın kaçtığı yerin biraz arkasına sallayıp sarmaya başladım. Makineyi bir kaç tur sarmıştım ki beklediğim vuruş geldi. İlk başta balığın ağırlığını tam kestiremesem de 20 cm'lik sahteye saldırdığına göre dev bir turna yakaladığımı düşünerek heyecanlı bir şekilde mücadeleye başladım. Çok zorlanmadan kıyıya getirdiğim balık tahminimden küçük olsa da tatmin edici boydaydı. Yola çıkarken yanımıza kepçe almayı unuttuğumuz için suyun kenarına kadar getirdiğim balığı usulca ensesinden kavrayıp dışarı aldım. 61 cm'lik bu turna büyük ihtimalle Murat abinin kaçırdığı balıktı. Aramızda şakalaşıp günün ilk güzel balığıyla bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra mutlu bir şekilde ava geri döndük.
Yakaladığımız balıktan sonra şevke gelip daha büyük turnaların hayaliyle at-çek yapmaya devam ettik. Bir kaç atış sonra çok güvendiğim yılan balığı sahtemi dibe takıp koparttım. Yanımda aynı sahte yemin yedeği olmadığı için takım çantamdaki diğer sahte yemlerle devam etmek zorunda kaldım. 1 saat kadar ikimiz de tek bir vuruş bile alamadan atıp çektikten sonra Nihayet Murat abi sağlam bir vuruş aldı. Kalama almasına bakılırsa bu defaki balık daha büyüktü. Murat abinin sakince mücadele edip yorduktan sonra kıyıya yaklaştırdığı balığı dışarı çıkarmasına yardım ettim. İlk turna avında hatrı sayılır bir trofe yakalayan Murat abinin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Oltaları bırakıp 72 cm'lik canavarla uzun bir fotoğraf çektirme işine koyulduk.
Eskiden daha sık yalnız av yapardım. Şimdilerde ise mümkün olduğunca yanımda av arkadaşım olmasına özen gösteriyorum. Onca av arkadaşım arasında bir tanesi var ki, onun yeri apayrı benim için. Hayat arkadaşım Yasemin. Bu yaz yakaladığım hayallerimin turnasını ona borçluyum. Hazır söz açılmışken eşime bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Balık tutkuma bu kadar saygılı ve destekleyici olmasaydı, evlendikten sonra balığa çıkabildiğim gün sayısında ciddi bir düşüş olurdu. O bana olan desteğini sürdürdüğü sürece ben de aradaki dengeyi sağlamak için özen gösteriyorum. Tıpkı yakın zamanda eşimin mesaisi devam ederken çıktığım 10 günlük iznimde olduğu gibi. Eşim, mesleğimin senelik izinlerim dışında şehir dışına çıkmama mani olduğunu bildiği için 10 günlük iznim süresince şehir dışında avlanmama müsaade ettiği halde iznimin ilk 5 gününü Samsun'da eşimle birlikte geçirmeyi tercih ettim. İznimden kalan 5 günümde ise yazdan beri hayallerini kurduğum Gelibolu'daki turna avlağıma gitmenin planlarını yapmaya başladım.
Turna sevdasına Samsun'dan atlayıp Gelibolu'ya gitmeyi kafaya koymuştum bir kere ama onca yolu katedip tek başıma av yapmak istemiyordum. Bu seyahati planladığım aylar öncesinden bir çok arkadaşıma teklifte bulunduğum halde kimseden net bir cevap alamamıştım. Sonuçta herkesin işi gücü vardı ve haklı olarak ancak seyahat tarihi yaklaştığı zaman net cevap verebileceklerini söylüyorlardı. İlk başta aklımda kalabalık bir arkadaş gurubuyla av yapmak olduğu halde tarih yaklaştıkça kimseyi bulamayacağımdan korkmaya başladım. Bana eşlik edecek birini bulamazsam seyahati iptal etmek zorunda kalacaktım. Bunu hiç istemediğim için aynı teklifi çeşitli yollarla başka arkadaşlarıma da yapmaya devam ettim. Teklifimi ortaya sunduğum yerlerden biri de Balıkçı Kahvesi idi. Balıkçı Kahvesi benim bir kaç ay önce telefonumda yüklü olan "What's Up" programı üzerinden oluşturduğum bir sohbet grubu. Şimdilik 12 üyesi bulunan Balıkçı Kahvesi'nde günlük av raporlarımızla birlikte fotoğraflarımızı paylaşıyor, av tekniklerine değiniyor, birbirimizin sorularını cevaplıyor, kısacası balık üzerine her şeyden konuşuyoruz. Sevgili Murat Sezal abim de Balıkçı Kahvesi'nin üyelerinden biri. İstanbul'un Avrupa yakasında yaşayan Murat abim çocukluk yıllarından beri denizle iç içe, balıkçı kültürü içinde büyümüş olan usta balıkçılardan. Özellikle denizde spin ve uzun olta ile lüfer avında çok tecrübeli olduğu halde daha önce hiç tatlısu tecrübesi olmamış. Hem bu eksikliğini gidermek istediğinden hem de spin avcılığına olan düşkünlüğünden teklifimi ilk kabul eden Murat abi oldu.
Davet ettiğim arkadaşlarımdan başka gelen çıkmayınca Gelibolu'ya Murat abi ile birlikte gitmeye karar verdik. 29 Ekim Cumhuriyet bayramı gecesi otobüsle Samsun'dan ayrılıp ertesi sabah İstanbul'da indim. Gün boyu İstanbul'daki arkadaşlarımı ziyaret edip avda kullanmak üzere bir kaç parça malzeme aldıktan sonra akşam üzeri, mesaisi biten sevgili dostum Emre Cide'nin Beylerbeyi'ndeki evine konuk oldum. Mutfaktaki hünerlerini bir kez daha gösteren Emre'nin, bir kaç gün evvel Bodrum'da yakaladığı kalamarlar ve evinin önündeki boğaz kıyısından yakaladığı istavritlerle güzel bir ziyafet çektik. Yazdan beri görmediğim Emre ile akşam yemeği üzerine yaptığımız hoş sohbetten sonra saat 22:00 gibi Murat abimle Avrupa yakasında buluşmak üzere yola koyuldum.
Murat abi ile gece yarısına doğru Florya'da buluşup yola çıkmadan önceki son hazırlıklarımızı yapmak üzere Murat abinin iş yerine geçtik. Sütlü kahvelerimizi yudumlarken makineme yeni aldığım 0.28 mm monofilament misinamı sardıktan sonra Murat abinin sahte yemleri arasından turna avı için uygun olanlarını seçtik. Yanımıza alacağımız bir kaç parça malzemeyi de hazırladıktan sonra Gelibolu'ya doğru yola çıktık. Ara sokaklardan geçip ana yola çıktığımızda böbrek üstü bezlerim adrenalin salgılamaya başladı. Yüz küsür kilometre hızla dibine kadar girdiğimiz bir kaç araba ve makas hareketlerinin etkisiyle oturduğum koltuğa yapışıp dua etmeye başladım. Korktuğumu anlayan Murat abinin "merak etme ben eski ralli pilotuyum" sözü de içimi rahatlatmaya yetmedi. Neyse ki çok geçmeden trafik yoğunluğu azalınca yolumuza sabit hızda sakin bir şekilde devam ettik.
Murat abi daha önce çok sefer Gelibolu'da avlanmış, Saros Körfezinin en bakir kıyılarında at-çek yöntemiyle lüferden levreğe, torikten yazılı orkinosa trofe boyda bir çok balık yakalamış. Bazı dönemler hemen her haftasonunu Saroz'da avlanarak geçirdiğinden İstanbul-Gelibolu arasındaki yolu da ezberlemiş. Önceleri farklı balıkların hayaliyle direksiyon salladığı yollardan bu defa turna hayalleri kurarak, eski bereketli avlarımızın anılarını paylaşarak geçtik. Birer kase çorba içmek ve ihtiyaç gidermek için durduğumuz bir sefer dışında mola vermeden 4 saatte Gelibolu'ya ulaştık. Avlanacağımız barajın kıyısına vardığımızda saat sabahın beşiydi. Havanın aydınlanmasına bir saatten fazla zaman vardı. Hem zorlu arazide yürürken önümüzü görebilmek hem de gün boyu dağ bayır dolaşarak olta atabilmemizi sağlayacak enerjiyi depolamak için oturduğumuz koltuklarda hava aydınlanana kadar uyumaya karar verdik.
Nasıl bir uyku uyuduğumuzu az çok tahmin edebilirsiniz. Rüyalarımıza giren turnalar, 10 dakikada bir uyanıp saate bakmalar ile geçen 1 saatin sonunda ikimiz de alarma gerek kalmadan uyandık. Uyandığımızda hava henüz aydınlanmamıştı. Biz son hazırlıklarımızı yaparken yavaş yavaş ağaran gün sislerin ardında saklanan barajı ortaya çıkardı. Artık maceraya hazırdık. İçinde sahte yemlerimiz, çelik kösteklerimiz, fotoğraf makinemiz, pensemiz, şerit metremiz, kumanyamız ve işimize yarayabilecek her türlü malzemenin bulunduğu çantalarımızı yüklenip spin kamışlarımız elimizde su kenarına doğru yürümeye başladık. Amacımız barajın yola uzak kalan kıyısına geçip olta atarak en bakir yerlerine ulaşmaktı. Hedefe ulaşmak için barajın içine doğru uzanan irili ufaklı tepelerin arasında kalan koyları atlamamız gerekiyordu. Bu da yer yer seksen dereceye ulaşan inişli çıkışlı arazide en az 10 kilometre yürümemiz anlamına geliyordu. İki balık tutkunu için bundan daha güzel bir sabah sporu olabilir mi?
Kısa bir yürüyüşten sonra barajın karşı kıyısına geçeceğimiz dar ve sığlık alana ulaştık. Olta atmaya başlayacağımız yere doğru heyecanlı bir şekilde yürüyorduk ki aniden çok yakınımızdan gelen köpek sesleriyle irkildik. Seslerin geldiği yöne baktığımızda hemen önümüzdeki tepenin üzerinde bize bakarak havlayan 2 çoban köpeğini gördük. Murat abi de ben de köpek fobisi olan insanlar değiliz. Hatta Murat abinin bahçesinde beslediği dogo argentino cinsi bir köpeği bile var. Korktuğumuzu belli etmeden yürümeye devam ederken tepenin üzerindeki köpeklerin sayısı 3'e çıktı. Elimize yerden sağlam birer odun alıp gözümüzü, sürekli havlayan köpeklerden ayırmadan yürümeye devam ettik. Derken tepenin üzerindeki köpeklerden bir tanesi bize doğru koşmaya başladı. Murat abinin "Savaş bir tanesi buraya koşuyor, ne yapacağız?" derken sesinin titremesinden ne kadar korktuğu belli oluyordu. Ne yalan söyleyeyim ben de korktum. Ama bu gibi durumlarda yapılacak en son şeyin kaçmak olduğunu bildiğimden elimizdeki odunları ve spin kamışları havaya kaldırıp olduğumuz yerde kalmayı tavsiye ettim. Biz durunca köpek de 10 m ilerimizde durdu. Artık köpeğin havlamalarının arasında çıkardığı korkunç hırıltıyı da duyabiliyorduk. Suyun kenarından yolumuza devam etmek için köpeğe biraz daha yaklaşmamız gerekiyordu. Bunca yolu geldikten sonra bir köpek yüzünden geri dönecek halimiz yoktu. Bir süre hareketsiz bekledikten sonra cesaretimizi toplayıp gözümüzü köpekten ayırmadan yavaşça yolumuza devam ettik. Köpekler arkamızdan havlamaya devam etse de çok şükür ki bir daha saldırma teşebbüsünde bulunmadılar.
Nihayet sığlık alanı geçip olta atılabilecek yerlere ulaştık. Barajın yola yakın kısmında çok vakit harcamak istemediğimizden çantalarımızı sırtımızdan indirmeden bir kaç atış yapıp yolumuza devam ettik. İlk koya ulaştığımızda koyun iç kısmına doğru yaptığım atışlardan birinde 40 cm civarı bir turna yakalayıp incitmeden suya iade ettim. Yakaladığım balık ufak da olsa Murat abiyi heyecanlandırmaya yetmişti. "Koyların içi bu boyda turnalarla dolu, mutlaka yakalarsın sen de." diyerek moral vermeye çalıştım. Bir kaç atış sonra Murat abi de hayatının ilk turnasını sudan çıkarmayı başardı. Limitlerin çok az üzerinde olan ilk turnasıyla birbirinden güzel fotoğraflar çektikten sonra balığı suya iade ettik. Murat abi de siftah yaptığına göre gönül rahatlığıyla dev turnaların dolaştığı bakir yerlere doğru yolumuza devam edebilirdik. Gelibolu yarımadasının tertemiz havasını ciğerlerimize çekip ağaçların arasından kıvrılarak ilerleyen keçi yollarını takip ederek önümüze çıkan ilk tepeyi aşmaya koyulduk.
İlk tepenin ardındaki daracık koya ulaştığımızda suyun kenarına inmeden gözlerimle koyun sığ ve berrak olan bölümünün dibini taradım. Aradığım şeyi görünce kalp atışlarım hızlandı. Dipte yatan 70-80 cm civarındaki turnayı sessizce Murat abiye göstermeye çalışırken hareketlenip bulanık bölgenin içinde kayboldu. Heyecanla suyun kenarına inip aralıksız at-çek yapmaya koyulduk. Turnanın ne kadar obur ve ısrarcı bir balık olduğunu bildiğim için balığın mutlaka ikimizden birinin oltasına vuracağını düşünüyordum. Yanılmışım. 15 dakika boyunca daracık koyun çıkışı dahil her yerine olta attığımız halde ikimiz de vuruş alamayınca çantalarımızı yüklenip bir sonraki tepeyi aşmak üzere yola koyulduk.
Tepeleri aştıkça karşımıza çıkan koylarda kısa süreli denemelerde bulunup nihayet barajın insanların ulaşabileceği en bakir bölgesine ulaşmayı başardık. Sırtımızda çantalarla zorlu arazide yaptığımız 1 saatlik yürüyüşten yorgun düşsek de dev turnaların hayaliyle dinlenmeden at-çek yapmaya koyulduk. Yarım saat kadar çeşitli sahte yemler ile yaptığımız at-çek denemelerinden sonuç alamayınca daha derin bölgelerde denemek için yeni aldığım 20 cm boy ve 38 g ağırlığındaki silikon yılan balığı sahtesi ile denemeye karar verdim. Bu yem ile 2. atışımı gerçekleştirdiğim sırada yanımda olta atan Murat abi "Aldım!" diye bağırdı. Balık oltaya yakalanır yakalanmaz yüzeyde sağlam bir şapırtı koparıp koca gövdesini gösterdikten sonra oltadan kurtulmuş bir şekilde suya daldı. Mücadele çok kısa sürmüştü. Murat abi kaçırdığı balığın üzüntüsüyle oltasını çekerken ben de vakit kaybetmeden oltamın ucundaki 20 cm'lik yılan balığı sahtesini balığın kaçtığı yerin biraz arkasına sallayıp sarmaya başladım. Makineyi bir kaç tur sarmıştım ki beklediğim vuruş geldi. İlk başta balığın ağırlığını tam kestiremesem de 20 cm'lik sahteye saldırdığına göre dev bir turna yakaladığımı düşünerek heyecanlı bir şekilde mücadeleye başladım. Çok zorlanmadan kıyıya getirdiğim balık tahminimden küçük olsa da tatmin edici boydaydı. Yola çıkarken yanımıza kepçe almayı unuttuğumuz için suyun kenarına kadar getirdiğim balığı usulca ensesinden kavrayıp dışarı aldım. 61 cm'lik bu turna büyük ihtimalle Murat abinin kaçırdığı balıktı. Aramızda şakalaşıp günün ilk güzel balığıyla bir kaç fotoğraf çektirdikten sonra mutlu bir şekilde ava geri döndük.
![]() |
| Savagear Real Eel Firetiger... |
Yakaladığımız balıktan sonra şevke gelip daha büyük turnaların hayaliyle at-çek yapmaya devam ettik. Bir kaç atış sonra çok güvendiğim yılan balığı sahtemi dibe takıp koparttım. Yanımda aynı sahte yemin yedeği olmadığı için takım çantamdaki diğer sahte yemlerle devam etmek zorunda kaldım. 1 saat kadar ikimiz de tek bir vuruş bile alamadan atıp çektikten sonra Nihayet Murat abi sağlam bir vuruş aldı. Kalama almasına bakılırsa bu defaki balık daha büyüktü. Murat abinin sakince mücadele edip yorduktan sonra kıyıya yaklaştırdığı balığı dışarı çıkarmasına yardım ettim. İlk turna avında hatrı sayılır bir trofe yakalayan Murat abinin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Oltaları bırakıp 72 cm'lik canavarla uzun bir fotoğraf çektirme işine koyulduk.
![]() |
| Savagear 3 D Prey 95 Fire Perch |
Öğlene doğru vücudumuz yorulma emareleri göstermeye başladı. 2 gece üst üste yaptığım yolculuklar, uykusuz gecenin ardından engebeli arazide yaptığımız uzun yürüyüş ve zayıf yapılmış kahvaltı sonucunda enerjimin tükenmeye başladığını hissettim. Düşlediğimiz turnaları yakalamış olmanın da verdiği rahatlıkla kendimizi daha fazla yorgun hissetmeden önce olta atarak geldiğimiz yolu geri dönmeye karar verdik. Dönüş yolunda da aştığımız her tepenin ardında önümüze çıkan koylarda olta atıp yakaladığımız 50 cm'i geçmeyen turnaları incitmeden geldikleri yere iade ettik. Akşama doğru sonlandırdığımız avdan sonra Gelibolu'da karnımızı doyurup karanlığa kalmadan İstanbul'un yolunu tuttuk. Esenler otogarına vardığımızda üzerimizde bir gece önceki heyecan yerine tatlı bir yorgunluk vardı. İlk fırsatta Gelibolu'da tekrar olta sallamak üzere sözleşerek ayrıldık.
29 Ekim 2013 Salı
Uzun Olta Lüferleri
2002 yılında Tuzla'da ilk lüferimi yakaladığım günden bugüne kadar imkanlarım ve tecrübem dahilinde her sezon lüfer yakalama şansı buldum. Bazı seneler lüfer bol, bazı seneler seyrekti. Bazı seneler imkanlarım kısıtlı olduğundan çok fazla balığa gidemedim, bazı senelerse sezon boyu lüfer peşinde koşturdum. Şimdiye kadar lüfer avında ağırlıklı olarak kıyıdan at-çek yöntemini uyguladım. At-çek yönteminin yanında bazı dönemler canlı yem ile hırsızlı takım, yaprak yem ile zoka ve çok nadiren mantarlı dip takımı kullandığım da oldu. Ama bu seneye kadar lüfer deyince belki de ilk akla gelen takım olan uzun oltayı tecrübe etme fırsatım olmamıştı.
Son yıllarda cinsel olgunluğa ulaşıp üreme şansı bulamadan özellikle boğazlar çevresinde aşırı miktarda avlanan lüfer neslinin hızla azalması sonucunda lüferin hala kısmen av verdiği yerler dışında geleneksel uzun olta avcılığı da unutulmaya yüz tutmuştur. Yıllar önce uzun olta ile avcılık yapan yaşlı balıkçılar artık bu yöntemi uygulamaz olmuş, benim de içine dahil olduğum yeni nesil balıkçıların büyük bir kısmı ise uzun olta yöntemini tecrübe etme şansı bile bulamamıştır. Şükürler olsun ki son birkaç yıl içinde denizlerimizdeki lüfer nesli açısından sevindirici gelişmeler yaşandı. Eskiden sadece boğazdan geçişi esnasında ve ticari balıkçılığın yasak olduğu korunaklı sahalarda av veren lüferi artık Marmara ve Karadeniz kıyı şeridi boyunca bir çok yerde yakalamak mümkün. Son 3 senedir yaşadığım Samsun'da her sezon bir önceki sezondan daha fazla sayıda lüfer yakalama şansı buldum. Denizlerimizdeki lüfer artışıyla birlikte, lüfer peşinde koşan amatör balıkçıların sayısı da arttı. Bir kaç yıl öncesine kadar lüfer yakalayabilmek çok büyük bir olayken, artık bu hobiye yeni başlayan amatör balıkçılar bile biraz emek harcayıp sabırlı olduğu taktirde lüfer yakalar hale geldi.
Kıyıdan lüfer avında kullanılan yöntemlerin başında, çeşitli kaşıklar ve maket balıklarla yapılan at-çek yöntemi gelir. Özellikle lüfer sürülerinin avlamak için toplu olarak kıyıya indiği saatlerde at-çek yöntemi ile bereketli avlar yapılabilir. Tekneden lüfer avı denilince ise akla ilk olarak uzun olta gelir. Lüferin yoğun olduğu bir merada uzun olta ile dolaşıldığı taktirde gün boyu güzel balıklar alınabilir. Hele de yem olarak canlı zargana kullanılırsa avın verimi katlanmış olur. Samsun'un eski üstadlarından olan Özkan Gadiş abim de son 2 senedir uzun oltayla çok bereketli avlar yapıyor. Sağ olsun sezon başında beni de teknesiyle balığa çıkmaya davet etti. Eylül başında Özkan abiyle birlikte hayatımda ilk defa uzun olta yöntemini tecrübe etme fırsatı buldum. Zaman sıkıntısından dolayı kısa kesmek zorunda kaldığımız avda yakaladığım 1.4 kg'lik bir levrek ve orta boy bir lüfer ile uzun oltadaki ilk siftahlarımı da yapmış oldum.
İlk uzun olta tecrübemden sonra yoğun iş temposu, hava muhalefeti derken uzun bir süre tekneyle balığa çıkma şansı bulamadım. Ekim başından itibaren kıyı avlarımda yakaladığım lüferler de kaybolunca lüfer sezonun kapanmak üzere olduğunu düşündüğüm için uzun oltadan ümidimi kesmiştim. Ta ki 11 Ekim akşamı Özkan abi arayıp heyecanlı bir şekilde anlatmaya başlayana kadar: "Savaş, bugün denizde öyle bir kofana sürüsü gördüm ki aklın hayalin durur. Balıklar teknenin altından bulut gibi akıyordu. Senin verdiğin jig ile deneyecektim ama uzun oltayla aldığım kofanalardan biri kamışın ucundan denize sarkan jigin bağlı olduğu misinayı ısırıp kopardı. Güzelim jig denize gitti. Uzun oltanın kurşununu suya salmama bile fırsat kalmadan yapıştı balıklar. Yakaladığım balığın arkasından adeta ordu geliyordu. Akşam üzeri çıktığım halde 13 tane kofana aldım. Yemim olsa daha çok alırdım." Özkan abi o kadar hızlı ve heyecanlı bir şekilde anlattı ki kafam yine allak bullak oldu. Teknenin altında dolaşan, misinaları ısırıp jigleri denize düşüren kofana orduları... Böyle ilginçlikler hep Özkan abiyi buluyor. Söyleyecek pek bir söz bulamadım. Ertesi sabah 07:00'da kahvaltıyı birlikte yaptıktan sonra denize açılmak üzere sözleştik.
Balıkla alakalı konuşulacak o kadar çok şey vardı ki sabahı bekleyemedik. O akşam Özkan abinin daveti üzerine takım hazırlamak ve muhabbet etmek üzere eşimle birlikte Özkan abinin evine konuk olduk. Bu vesileyle eşlerimiz de yüz yüze tanışmış oldu. Hoş bir muhabbet eşliğinde ertesi gün kullanacağımız takımları hazırlamaya koyulduk. Sanat eseriyle uğraşır gibi en küçük ayrıntısına kadar özenerek uzun olta takımlarını hazırlayan Özkan abiyi seyrettim. İki kancayı palalarından sımsıkı sararak birleştirdi. Kancaların birbirinden ayrılmaması için üst üste iki piyan attıktan sonra üzerine parlatıcı sürerek yapıştırdı. Çift uçlu bu kanca ile takımın ilk kancasını oluşturdu. "Bu kancayı ısıran balığın kurtulma ihtimali çok düşük. Alt ve üst çeneden girdiği zaman balık ağzını bile açamıyor." diyordu. Çelik telin üzerine çift uçlu kancanın peşi sıra sabit iki kanca daha yerleştirdikten sonra en üste de hareketli gaga kancasını bağladı. Gaga kancasının hareketli olması için piyan bağını çok sıkı yapmamak ve parlatıcı sürmemek gerektiğini öğrendim. Özkan abiyi dikkatle izledikten sonra birkaç takım da ben hazırladım. Özkan abinin hazırladıkları kadar güzel olmasa da ilk sefer için fena sayılmazdım.
12 Ekim sabahı alelacele kahvaltımızı edip denize açıldık. Uzun olta çekeceğimiz meraya geçmeden önce en önemli görevimiz zargana yakalamaktı. Liman mendireği boyunca kıyı yollu ipek çektik. Yüzeyden çektiğimiz ipekli takımla takip aldığımız halde balık yakalayamayınca motoru stop edip zargana topu ve yem ile denemeye karar verdik. Bu şekilde 1 saat içinde 5 adet zargana yakaladıktan sonra benim ısrarlarım üzerine zargana yakalamayı bırakıp uzun olta çekeceğimiz meraya geçtik. Meraya vardığımızda ikimizde heyecanlı bir şekilde takımlarımızı canlı zargana ile yemleyip suya saldık. Ortasında fırdöndü bulunan 8 kulaç boyundaki 0.28 mm'lik köstek denize aktıktan sonra üçlü fırdöndüye bağlı olan 150 g'lık kurşunumu dibe indirip 1 kulaç geri topladım. Oltalarımızın ucundaki zarganalar deniz tabanının biraz üzerinde yüzerken biz de bütün dikkatimizi elimizdeki oltalara vermiş balığın vurmasını bekliyorduk.
Yemleri suya indirmemizin üzerinden 2 dakika bile geçmeden Özkan abi ilk vuruşu aldı. Gelen yarım kilolun üzerinde bir kaba lüferdi. Balığı çabucak kancadan çıkarıp kovaya attıktan sonra takımını canlı zarganayla yemleyip tekrar suya saldı. Balığı aldığımız bölgede 5 dk kadar dolaştıktan sonra Özkan abi bir lüfer daha aldı. "Savaş, aşağısı yine balık kaynıyor. Çok güzel bir sürü var." dediği halde bende tık yoktu. Her an balık vuracakmış gibi bütün sinirlerim gerilmiş halde beklerken elimdeki misinanın üzerine aniden bir yük bindi. İçimden derin bir "oh" çekip çekmeye başladım. Kurşunu içeri aldıktan sonra oltanın ucundaki balığın kafa darbeleri daha iyi hissedilmeye başladı. Suyun içinde zigzaglar çizen misinayı boşluk vermeden toplayıp botun yanına getirdiğim balığı seri bir hareketle içeri aldım. Yakaladığım balık yaklaşık 800 g'lık muhteşem bir kofana adayıydı. Balığı kancadan çıkarmaya çalışırken alt ve üst çenesinin uzun olta takımının ucundaki çift uçlu kancaya geçtiğini fark ettim. Özkan abinin dediği gibi bu şekilde yakalanan bir balığın havada taklalar atsa bile kurtulma ihtimali çok düşük. Balığı kovaya attıktan sonra takımı tekrar yemleyip denize koyverdim. İkimizin oltasının ucunda da son canlı zarganalar takılıydı. Dümeni hafifçe balıkları aldığımız kerterize doğru kırdık. Özkan abi " Dönüş yaparken dikkat et. Aşağısı çok kayalık, kurşun dibe takılabilir." diye uyardı. Takımı bir miktar yukarı kaldırmak için toplamaya başlamıştım ki elimde tuttuğum misina ağırlaştı. Dibe mi takıldı diye düşündüysem de gelen balıktı. Ben balığı çekerken bir vuruş da Özkan abi aldı. Sakin bir şekilde çekip balığı botun içine almayı başardım. Özkan abinin balığı ise yarı yolda oltadan kurtuldu.
Yakalamak için 1 saat uğraştığımız 5 zarganayla 15 dakika içinde 5 vuruş alıp, kovamıza 4 iri lüfer atmıştık. Merada çok güzel lüfer olduğu halde zargana yakalamak sıkıntıydı. Zargana yakalamak için vakit kaybetmek yerine Özkan abinin evden getirdiği donmuş zarganalarla denemeye karar verdik. İş yapacağından şüpheli bir şekilde bütün olarak taktığımız ölü zarganalarla dolaşmaya başladık. Geçen her dakika ölü zarganaların iş yapacağı yönündeki şüphelerimiz de kuvvetleniyordu. Tereddütlerle geçen 10 dakikadan sonra nihayet Özkan abi balığı aldı. Demek ölü zargana da iş yapıyordu. Şimdi balık alma sırası bana gelmişti. Ölü zarganayla bir balık da ben yakalarsam tamamen ikna olacaktım ama Özkan abi sırayı bozdu. Ölü zarganayla yakaladığı ilk balığın peşinden bir balık daha aldı. Bana niye vurmuyor diye dertlenmeye başladığım sırada oltanın ucunda anlık bir ağırlaşma hissettim. Özkan abinin tavsiyesi üzerine yemi kontrol ettiğimde zargananın ortadan kesilmiş olduğunu fark ettim. Yemimi yenileyip ava devam ettim. Çok geçmeden Özkan abi bir balık daha aldığı halde ben yine yem kestirdim. Üzerimde bir şanssızlık vardı. Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum diye düşünmeye başlamışken nihayet bir balık da ben aldım. İçim biraz rahatlamıştı. Şanssızlığımı üzerimden atmış olmayı ümit ederek devam ettim. Makus talihimin devam ettiğini anlamam çok uzun sürmedi. Bu defa da uzun olta takımını dibe taktırıp üçlü fırdöndünün olduğu yerden koparttım. Kopan takımımın yenisini hazırlamakla uğraşırken Özkan abi lüferleri peş peşe kovaya atmaya devam etti. Hazırladığım yeni takımı yemleyip denize indirdiğimde lüfer puan durumu 9'a 3'tü.
Sonra ne olduysa Özkan abiyle rolleri değiştik. Artık ben vuran her balığı alıyor, Özkan abinin oltasına vuran balıklarsa ya yemi kesiyor ya da yarı yolda kaçıyordu. Sonunda şansım dönmüştü. Uzun bir süre neredeyse hiç balık kaçırmadan peş peşe balık yakaladım. Çok ilginçtir ki benim üzerimdeki kötü şans bu defa da Özkan abiye geçmişti. O da benim gibi takımını dibe taktırıp kopartana kadar hiç balık yakalayamadı. Takımını yenilediğinde ise lüferleri art arda çekmeye kaldığı yerden devam etti. Efsane geri döndüğünde Özkan abiyle aramızdaki farkı kapatıp bir kaç balık önüne geçmiştim. Balık hala hız kesmeden devam ediyordu. Üstelik balıkların tamamı kaba lüfer ve kofana boyutundaydı. 35 cm'in altında tek bir balık bile yoktu kovamızda.
Öğlene doğru Özkan abinin buzluktan çıkarttığı zarganalar bitmeye yüz tutunca kıyıdaki bir arkadaşımıza rica edip balıkçıdan 2 kilo zargana aldırdık. Tembihlediğimiz gibi en incelerinden seçilmiş tazecik zarganalarımız gelince kıyıya dönüp balıkları aldıktan sonra ava kaldığımız yerden devam ettik. Özkan abi merayı ve suları iyi tanıdığından bota ve oltalara çok iyi kumanda ediyordu. Dalga ve akıntı durumuna göre motor devrini ayarlıyor, sığlıklardan geçerken oltayı biraz toplamamı tembihliyor ve botu sürekli balığın vurduğu dökmeliklerin üzerinde gezdiriyordu. Kofanaları, kaba lüferleri bir Özkan abi attı botun içine, bir ben. Talihsizlikler ve moral bozukluğuyla başladığım av 17 parça balık yakaladığım hayatımın en keyifli lüfer avlarından birine dönüştü. Sonunda balık tutmaktan yorulduk. Sabah erken saatlerde başladığımız avı, balık vurmaya devam ettiği halde akşam 16:00 gibi sonlandırdık.
Ertesi gün de Özkan abiyle aynı merada uzun olta çektik. Vaktimizin kısıtlı olduğu bu avda da toplam 17 parça lüferi kovaya atmayı başardık. Sonraki günlerde hem işlerimiz hem de hava durumu çok fazla denize açılmamıza müsaade etmedi. Kısa süreli de olsa denize çıkma fırsatı bulduğumuz günlerde ise lüfer nazlıydı. Canlı zarganaya hala çok güzel lüfer vurduğu halde ölü yemi beğendiremez olduk. Yine de canlı zargana yakalayabildiğimiz günlerde keyifli avlar yapmaya devam ettik. Bu yazıyı kaleme aldığım 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında bile lüfer sürüleri Samsun kıyılarında, dolayısıyla da beynimizin içinde dolaşmaya devam ediyor. İsterlerse bu kış Karadeniz'de yatıya da kalabilirler. Bizce mahsuru yok...
Son yıllarda cinsel olgunluğa ulaşıp üreme şansı bulamadan özellikle boğazlar çevresinde aşırı miktarda avlanan lüfer neslinin hızla azalması sonucunda lüferin hala kısmen av verdiği yerler dışında geleneksel uzun olta avcılığı da unutulmaya yüz tutmuştur. Yıllar önce uzun olta ile avcılık yapan yaşlı balıkçılar artık bu yöntemi uygulamaz olmuş, benim de içine dahil olduğum yeni nesil balıkçıların büyük bir kısmı ise uzun olta yöntemini tecrübe etme şansı bile bulamamıştır. Şükürler olsun ki son birkaç yıl içinde denizlerimizdeki lüfer nesli açısından sevindirici gelişmeler yaşandı. Eskiden sadece boğazdan geçişi esnasında ve ticari balıkçılığın yasak olduğu korunaklı sahalarda av veren lüferi artık Marmara ve Karadeniz kıyı şeridi boyunca bir çok yerde yakalamak mümkün. Son 3 senedir yaşadığım Samsun'da her sezon bir önceki sezondan daha fazla sayıda lüfer yakalama şansı buldum. Denizlerimizdeki lüfer artışıyla birlikte, lüfer peşinde koşan amatör balıkçıların sayısı da arttı. Bir kaç yıl öncesine kadar lüfer yakalayabilmek çok büyük bir olayken, artık bu hobiye yeni başlayan amatör balıkçılar bile biraz emek harcayıp sabırlı olduğu taktirde lüfer yakalar hale geldi.
Kıyıdan lüfer avında kullanılan yöntemlerin başında, çeşitli kaşıklar ve maket balıklarla yapılan at-çek yöntemi gelir. Özellikle lüfer sürülerinin avlamak için toplu olarak kıyıya indiği saatlerde at-çek yöntemi ile bereketli avlar yapılabilir. Tekneden lüfer avı denilince ise akla ilk olarak uzun olta gelir. Lüferin yoğun olduğu bir merada uzun olta ile dolaşıldığı taktirde gün boyu güzel balıklar alınabilir. Hele de yem olarak canlı zargana kullanılırsa avın verimi katlanmış olur. Samsun'un eski üstadlarından olan Özkan Gadiş abim de son 2 senedir uzun oltayla çok bereketli avlar yapıyor. Sağ olsun sezon başında beni de teknesiyle balığa çıkmaya davet etti. Eylül başında Özkan abiyle birlikte hayatımda ilk defa uzun olta yöntemini tecrübe etme fırsatı buldum. Zaman sıkıntısından dolayı kısa kesmek zorunda kaldığımız avda yakaladığım 1.4 kg'lik bir levrek ve orta boy bir lüfer ile uzun oltadaki ilk siftahlarımı da yapmış oldum.
İlk uzun olta tecrübemden sonra yoğun iş temposu, hava muhalefeti derken uzun bir süre tekneyle balığa çıkma şansı bulamadım. Ekim başından itibaren kıyı avlarımda yakaladığım lüferler de kaybolunca lüfer sezonun kapanmak üzere olduğunu düşündüğüm için uzun oltadan ümidimi kesmiştim. Ta ki 11 Ekim akşamı Özkan abi arayıp heyecanlı bir şekilde anlatmaya başlayana kadar: "Savaş, bugün denizde öyle bir kofana sürüsü gördüm ki aklın hayalin durur. Balıklar teknenin altından bulut gibi akıyordu. Senin verdiğin jig ile deneyecektim ama uzun oltayla aldığım kofanalardan biri kamışın ucundan denize sarkan jigin bağlı olduğu misinayı ısırıp kopardı. Güzelim jig denize gitti. Uzun oltanın kurşununu suya salmama bile fırsat kalmadan yapıştı balıklar. Yakaladığım balığın arkasından adeta ordu geliyordu. Akşam üzeri çıktığım halde 13 tane kofana aldım. Yemim olsa daha çok alırdım." Özkan abi o kadar hızlı ve heyecanlı bir şekilde anlattı ki kafam yine allak bullak oldu. Teknenin altında dolaşan, misinaları ısırıp jigleri denize düşüren kofana orduları... Böyle ilginçlikler hep Özkan abiyi buluyor. Söyleyecek pek bir söz bulamadım. Ertesi sabah 07:00'da kahvaltıyı birlikte yaptıktan sonra denize açılmak üzere sözleştik.
Balıkla alakalı konuşulacak o kadar çok şey vardı ki sabahı bekleyemedik. O akşam Özkan abinin daveti üzerine takım hazırlamak ve muhabbet etmek üzere eşimle birlikte Özkan abinin evine konuk olduk. Bu vesileyle eşlerimiz de yüz yüze tanışmış oldu. Hoş bir muhabbet eşliğinde ertesi gün kullanacağımız takımları hazırlamaya koyulduk. Sanat eseriyle uğraşır gibi en küçük ayrıntısına kadar özenerek uzun olta takımlarını hazırlayan Özkan abiyi seyrettim. İki kancayı palalarından sımsıkı sararak birleştirdi. Kancaların birbirinden ayrılmaması için üst üste iki piyan attıktan sonra üzerine parlatıcı sürerek yapıştırdı. Çift uçlu bu kanca ile takımın ilk kancasını oluşturdu. "Bu kancayı ısıran balığın kurtulma ihtimali çok düşük. Alt ve üst çeneden girdiği zaman balık ağzını bile açamıyor." diyordu. Çelik telin üzerine çift uçlu kancanın peşi sıra sabit iki kanca daha yerleştirdikten sonra en üste de hareketli gaga kancasını bağladı. Gaga kancasının hareketli olması için piyan bağını çok sıkı yapmamak ve parlatıcı sürmemek gerektiğini öğrendim. Özkan abiyi dikkatle izledikten sonra birkaç takım da ben hazırladım. Özkan abinin hazırladıkları kadar güzel olmasa da ilk sefer için fena sayılmazdım.
12 Ekim sabahı alelacele kahvaltımızı edip denize açıldık. Uzun olta çekeceğimiz meraya geçmeden önce en önemli görevimiz zargana yakalamaktı. Liman mendireği boyunca kıyı yollu ipek çektik. Yüzeyden çektiğimiz ipekli takımla takip aldığımız halde balık yakalayamayınca motoru stop edip zargana topu ve yem ile denemeye karar verdik. Bu şekilde 1 saat içinde 5 adet zargana yakaladıktan sonra benim ısrarlarım üzerine zargana yakalamayı bırakıp uzun olta çekeceğimiz meraya geçtik. Meraya vardığımızda ikimizde heyecanlı bir şekilde takımlarımızı canlı zargana ile yemleyip suya saldık. Ortasında fırdöndü bulunan 8 kulaç boyundaki 0.28 mm'lik köstek denize aktıktan sonra üçlü fırdöndüye bağlı olan 150 g'lık kurşunumu dibe indirip 1 kulaç geri topladım. Oltalarımızın ucundaki zarganalar deniz tabanının biraz üzerinde yüzerken biz de bütün dikkatimizi elimizdeki oltalara vermiş balığın vurmasını bekliyorduk.
Yemleri suya indirmemizin üzerinden 2 dakika bile geçmeden Özkan abi ilk vuruşu aldı. Gelen yarım kilolun üzerinde bir kaba lüferdi. Balığı çabucak kancadan çıkarıp kovaya attıktan sonra takımını canlı zarganayla yemleyip tekrar suya saldı. Balığı aldığımız bölgede 5 dk kadar dolaştıktan sonra Özkan abi bir lüfer daha aldı. "Savaş, aşağısı yine balık kaynıyor. Çok güzel bir sürü var." dediği halde bende tık yoktu. Her an balık vuracakmış gibi bütün sinirlerim gerilmiş halde beklerken elimdeki misinanın üzerine aniden bir yük bindi. İçimden derin bir "oh" çekip çekmeye başladım. Kurşunu içeri aldıktan sonra oltanın ucundaki balığın kafa darbeleri daha iyi hissedilmeye başladı. Suyun içinde zigzaglar çizen misinayı boşluk vermeden toplayıp botun yanına getirdiğim balığı seri bir hareketle içeri aldım. Yakaladığım balık yaklaşık 800 g'lık muhteşem bir kofana adayıydı. Balığı kancadan çıkarmaya çalışırken alt ve üst çenesinin uzun olta takımının ucundaki çift uçlu kancaya geçtiğini fark ettim. Özkan abinin dediği gibi bu şekilde yakalanan bir balığın havada taklalar atsa bile kurtulma ihtimali çok düşük. Balığı kovaya attıktan sonra takımı tekrar yemleyip denize koyverdim. İkimizin oltasının ucunda da son canlı zarganalar takılıydı. Dümeni hafifçe balıkları aldığımız kerterize doğru kırdık. Özkan abi " Dönüş yaparken dikkat et. Aşağısı çok kayalık, kurşun dibe takılabilir." diye uyardı. Takımı bir miktar yukarı kaldırmak için toplamaya başlamıştım ki elimde tuttuğum misina ağırlaştı. Dibe mi takıldı diye düşündüysem de gelen balıktı. Ben balığı çekerken bir vuruş da Özkan abi aldı. Sakin bir şekilde çekip balığı botun içine almayı başardım. Özkan abinin balığı ise yarı yolda oltadan kurtuldu.
Yakalamak için 1 saat uğraştığımız 5 zarganayla 15 dakika içinde 5 vuruş alıp, kovamıza 4 iri lüfer atmıştık. Merada çok güzel lüfer olduğu halde zargana yakalamak sıkıntıydı. Zargana yakalamak için vakit kaybetmek yerine Özkan abinin evden getirdiği donmuş zarganalarla denemeye karar verdik. İş yapacağından şüpheli bir şekilde bütün olarak taktığımız ölü zarganalarla dolaşmaya başladık. Geçen her dakika ölü zarganaların iş yapacağı yönündeki şüphelerimiz de kuvvetleniyordu. Tereddütlerle geçen 10 dakikadan sonra nihayet Özkan abi balığı aldı. Demek ölü zargana da iş yapıyordu. Şimdi balık alma sırası bana gelmişti. Ölü zarganayla bir balık da ben yakalarsam tamamen ikna olacaktım ama Özkan abi sırayı bozdu. Ölü zarganayla yakaladığı ilk balığın peşinden bir balık daha aldı. Bana niye vurmuyor diye dertlenmeye başladığım sırada oltanın ucunda anlık bir ağırlaşma hissettim. Özkan abinin tavsiyesi üzerine yemi kontrol ettiğimde zargananın ortadan kesilmiş olduğunu fark ettim. Yemimi yenileyip ava devam ettim. Çok geçmeden Özkan abi bir balık daha aldığı halde ben yine yem kestirdim. Üzerimde bir şanssızlık vardı. Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum diye düşünmeye başlamışken nihayet bir balık da ben aldım. İçim biraz rahatlamıştı. Şanssızlığımı üzerimden atmış olmayı ümit ederek devam ettim. Makus talihimin devam ettiğini anlamam çok uzun sürmedi. Bu defa da uzun olta takımını dibe taktırıp üçlü fırdöndünün olduğu yerden koparttım. Kopan takımımın yenisini hazırlamakla uğraşırken Özkan abi lüferleri peş peşe kovaya atmaya devam etti. Hazırladığım yeni takımı yemleyip denize indirdiğimde lüfer puan durumu 9'a 3'tü.
Sonra ne olduysa Özkan abiyle rolleri değiştik. Artık ben vuran her balığı alıyor, Özkan abinin oltasına vuran balıklarsa ya yemi kesiyor ya da yarı yolda kaçıyordu. Sonunda şansım dönmüştü. Uzun bir süre neredeyse hiç balık kaçırmadan peş peşe balık yakaladım. Çok ilginçtir ki benim üzerimdeki kötü şans bu defa da Özkan abiye geçmişti. O da benim gibi takımını dibe taktırıp kopartana kadar hiç balık yakalayamadı. Takımını yenilediğinde ise lüferleri art arda çekmeye kaldığı yerden devam etti. Efsane geri döndüğünde Özkan abiyle aramızdaki farkı kapatıp bir kaç balık önüne geçmiştim. Balık hala hız kesmeden devam ediyordu. Üstelik balıkların tamamı kaba lüfer ve kofana boyutundaydı. 35 cm'in altında tek bir balık bile yoktu kovamızda.
Öğlene doğru Özkan abinin buzluktan çıkarttığı zarganalar bitmeye yüz tutunca kıyıdaki bir arkadaşımıza rica edip balıkçıdan 2 kilo zargana aldırdık. Tembihlediğimiz gibi en incelerinden seçilmiş tazecik zarganalarımız gelince kıyıya dönüp balıkları aldıktan sonra ava kaldığımız yerden devam ettik. Özkan abi merayı ve suları iyi tanıdığından bota ve oltalara çok iyi kumanda ediyordu. Dalga ve akıntı durumuna göre motor devrini ayarlıyor, sığlıklardan geçerken oltayı biraz toplamamı tembihliyor ve botu sürekli balığın vurduğu dökmeliklerin üzerinde gezdiriyordu. Kofanaları, kaba lüferleri bir Özkan abi attı botun içine, bir ben. Talihsizlikler ve moral bozukluğuyla başladığım av 17 parça balık yakaladığım hayatımın en keyifli lüfer avlarından birine dönüştü. Sonunda balık tutmaktan yorulduk. Sabah erken saatlerde başladığımız avı, balık vurmaya devam ettiği halde akşam 16:00 gibi sonlandırdık.
Ertesi gün de Özkan abiyle aynı merada uzun olta çektik. Vaktimizin kısıtlı olduğu bu avda da toplam 17 parça lüferi kovaya atmayı başardık. Sonraki günlerde hem işlerimiz hem de hava durumu çok fazla denize açılmamıza müsaade etmedi. Kısa süreli de olsa denize çıkma fırsatı bulduğumuz günlerde ise lüfer nazlıydı. Canlı zarganaya hala çok güzel lüfer vurduğu halde ölü yemi beğendiremez olduk. Yine de canlı zargana yakalayabildiğimiz günlerde keyifli avlar yapmaya devam ettik. Bu yazıyı kaleme aldığım 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında bile lüfer sürüleri Samsun kıyılarında, dolayısıyla da beynimizin içinde dolaşmaya devam ediyor. İsterlerse bu kış Karadeniz'de yatıya da kalabilirler. Bizce mahsuru yok...
25 Ekim 2013 Cuma
Küstüm, oynamıyorum
Her zaman balıktan mı bahsedeceğim, bu sefer de balıksızlıktan bahsetmek istiyorum. İstanbul'da yaşayan biri olarak Ağustos'u, Eylül'ü, ve bir parça da Ekim'i kıyı balıkçısının kahır ayları olarak görürüm. Söz konusu zaman dilimi her sene Ağustos başında başlayıp, Ocak ayına dek süren büyük göçün, katavaşyanın başlangıcıdır. Bu büyük göçte öncelik palamuta aittir. Temmuz sonunda Karadeniz girişinde kendini gösteren vonozlar, Ağustos ortalarına doğru serpilip oltaları ziyaret etmeye başlar. Ardından ay sonuna doğru ilk akın lüferler Yeniköy çakarı etrafında av verir. Sonrası ise köşe kapmaca gibidir. Lodosta palamut, kuzeyli fırtınalarda ise lüfer meydana çıkar. Ancak henüz bu zamanda balık sürüleri nispeten dağınık ve hareketli olduğundan balığın ne zaman, nerede ortaya çıkacağını kestirmek son derece güçtür. Bu dönemde palamuta çapari atanların bolca kol kası yaptıkları, lüfere yemli atanların ise oltanın ucuna bakmaktan yolda beride şaşı gezdikleri vakidir. Bu aylarda siz balığa gitmezsiniz, balık size gelir. Tabi o kadar şanslı ve sabırlıysanız...
Daha önceki yazılarımda bahsi geçtiği üzere, Mart ayında askerliğimin dönüşünü takiben ev arayışlarına girdim ve İstanbul'un köklü Boğaz semtlerinden biri olan Beylerbeyi'ne yerleştim. Burası hem iş yerime yakın olması, hem de Boğaz sahilinde olması açısından benim için çok ideal bir konumda bulunmakta. Özellikle günlerin uzun olduğu yaz aylarında denize yakın oluşumun çok faydasını gördüm. Akşam canım balık yemek istediğinde, iş çıkışı hemen üzerimi değiştiriyor, bir saat içinde tavalık balığımı çıkarıp eve dönüyordum. Ancak bulunduğum konumun ilk bakışta balıkçılık açısından avantajlı görünmesinin yanında dezavantajları da bulunmaktaydı. Öncelikle Boğaz'ın Avrupa yakasındaki avlaklara aşinaydım. Bu yakayı baştan öğrenmem gerekecekti. Birkaç ay içinde avlakları az çok öğrendim. Öğrenmesine öğrendim, fakat bu avlaklara hiç mi hiç alışamadım. Boğaz'da avlananlar bilir, Boğaz'ın Anadolu yakasındaki avlaklar Avrupa yakasındakilere hiç benzemez: Her şeyden önce Anadolu yakasında olta atılabilecek bölgeler, yalı evleri arasındaki çok sınırlı alanlara sıkışmış durumda. Bu nedenle balık zamanında verimli bölgeler inanılmaz kalabalıklara ulaşabiliyor. Buna ilaveten, sahil şeritleri hemen her yerde aşırı dar. En son Çubuklu'da insanların resmen yolun ortasına oturup yemli olta attığını görünce bu tarafın bana göre olmadığı kanaatine vardım.
Ancak yeni muhitimin balıkçılığıma çok daha olumsuz bir etkisi oldu. Evimin birkaç kilometre ötesindeki avlağa gitme konusunda bile fevkalade üşengeç oldum. Ama bu haybeden bir üşengeçlik değil. Aslına bakarsanız Beylerbeyi bulunduğu yakadaki en verimli avlakların başında geliyor. Orta şiddette akıntısı, atış mesafesinde 20-25 metre arasına ulaşan derinlik, ve akın zamanında iyi av veren noktalarıyla çok da uzaklara gitmeyi gerektirmeyecek bir avlak.Nitekim, 1 ay boyunca fırsatını bulduğum her akşam üstü ama yarım saat, ama iki saat deneme yaptım. Buna haftasonu sabah suyu avlarını da dahil edebiliriz.
Fırsat bulmak demişken... Her hobide, her spor dalında, her uğraşta olduğu gibi balıkçılık da her şeyden önce bir zaman meselesidir. İstediğiniz kadar iyi takımlara sahip olun, istediğiniz kadar avlak bilginiz olsun, yakalayabildiğiniz balık doğrudan balığa çıkabildiğiniz zamanla orantılıdır. Eylül ayında neredeyse her hafta iş seyahati için şehir dışındaydım. Yine de halime şükretmem gerek ki, hala hafta sonlarını dilediğim gibi değerlendirme özgürlüğüne sahibim. İnsanın hayatına sorumluluklar eklendikçe, boş zamanı da aynı ölçüde azalıyor. Netice olarak, yazının başında belirttiğim gibi balığın sağının solunun belli olmadığı bu dönemde, haftanın bir veya iki günü av kovalamak balık tutmak için yetersiz kalabiliyor.
Tüm bunlar neticesinde bir aylık dönemde 25-30 saatlik uğraşın meyvesi 1 çinekop, üç beş kilo istavrit olabiliyor. Üstelik bu dönemde etrafınızdaki herkes muhteşem avlara da imza atıyor olabiliyor. Bu noktada ne "Küstüm, oynamıyorum" diyerek vazgeçmenin, ne de bu durumu kafaya takıp sabah akşam kısmetini zorlamanın amatör balıkçılığın felsefesine aykırı olduğunu düşünüyorum. Bu durum dönem dönem her amatör balıkçının başına gelebilir. Eğer bir gün siz de benim gibi çabalarınızın boşa çıktığı, patinaj yaptığınızı hissettiğiniz bir dönemden geçerseniz, herkesin kendi şartları dahilinde, çevresindeki koşullar el verdiği müddetçe avlanabildiğini ve bu uğraşta kimsenin kimseden üstün olmadığını kendinize hatırlatmalısınız. Azimli olmalı ama inatçı olmamalısınız. Sabırlı olmalı ama takıntılı olmamalısınız. Önünde veya sonuda "o balık" size gelecektir.
Daha önceki yazılarımda bahsi geçtiği üzere, Mart ayında askerliğimin dönüşünü takiben ev arayışlarına girdim ve İstanbul'un köklü Boğaz semtlerinden biri olan Beylerbeyi'ne yerleştim. Burası hem iş yerime yakın olması, hem de Boğaz sahilinde olması açısından benim için çok ideal bir konumda bulunmakta. Özellikle günlerin uzun olduğu yaz aylarında denize yakın oluşumun çok faydasını gördüm. Akşam canım balık yemek istediğinde, iş çıkışı hemen üzerimi değiştiriyor, bir saat içinde tavalık balığımı çıkarıp eve dönüyordum. Ancak bulunduğum konumun ilk bakışta balıkçılık açısından avantajlı görünmesinin yanında dezavantajları da bulunmaktaydı. Öncelikle Boğaz'ın Avrupa yakasındaki avlaklara aşinaydım. Bu yakayı baştan öğrenmem gerekecekti. Birkaç ay içinde avlakları az çok öğrendim. Öğrenmesine öğrendim, fakat bu avlaklara hiç mi hiç alışamadım. Boğaz'da avlananlar bilir, Boğaz'ın Anadolu yakasındaki avlaklar Avrupa yakasındakilere hiç benzemez: Her şeyden önce Anadolu yakasında olta atılabilecek bölgeler, yalı evleri arasındaki çok sınırlı alanlara sıkışmış durumda. Bu nedenle balık zamanında verimli bölgeler inanılmaz kalabalıklara ulaşabiliyor. Buna ilaveten, sahil şeritleri hemen her yerde aşırı dar. En son Çubuklu'da insanların resmen yolun ortasına oturup yemli olta attığını görünce bu tarafın bana göre olmadığı kanaatine vardım.
| Anadolu Yakası Boğaz Avlakları - Çubuklu Sahil şeridinin genişliği bir metreyi anca buluyor. |
![]() |
| Anadolu Yakası Avlakları - Kandilli Palamut zamanı Kandilli. Görüntü sizi yanıltmasın. Olta atanların sayısından daha fazla oltacı arkada balığın girmesini bekliyor. |
Ancak yeni muhitimin balıkçılığıma çok daha olumsuz bir etkisi oldu. Evimin birkaç kilometre ötesindeki avlağa gitme konusunda bile fevkalade üşengeç oldum. Ama bu haybeden bir üşengeçlik değil. Aslına bakarsanız Beylerbeyi bulunduğu yakadaki en verimli avlakların başında geliyor. Orta şiddette akıntısı, atış mesafesinde 20-25 metre arasına ulaşan derinlik, ve akın zamanında iyi av veren noktalarıyla çok da uzaklara gitmeyi gerektirmeyecek bir avlak.Nitekim, 1 ay boyunca fırsatını bulduğum her akşam üstü ama yarım saat, ama iki saat deneme yaptım. Buna haftasonu sabah suyu avlarını da dahil edebiliriz.
Fırsat bulmak demişken... Her hobide, her spor dalında, her uğraşta olduğu gibi balıkçılık da her şeyden önce bir zaman meselesidir. İstediğiniz kadar iyi takımlara sahip olun, istediğiniz kadar avlak bilginiz olsun, yakalayabildiğiniz balık doğrudan balığa çıkabildiğiniz zamanla orantılıdır. Eylül ayında neredeyse her hafta iş seyahati için şehir dışındaydım. Yine de halime şükretmem gerek ki, hala hafta sonlarını dilediğim gibi değerlendirme özgürlüğüne sahibim. İnsanın hayatına sorumluluklar eklendikçe, boş zamanı da aynı ölçüde azalıyor. Netice olarak, yazının başında belirttiğim gibi balığın sağının solunun belli olmadığı bu dönemde, haftanın bir veya iki günü av kovalamak balık tutmak için yetersiz kalabiliyor.
Tüm bunlar neticesinde bir aylık dönemde 25-30 saatlik uğraşın meyvesi 1 çinekop, üç beş kilo istavrit olabiliyor. Üstelik bu dönemde etrafınızdaki herkes muhteşem avlara da imza atıyor olabiliyor. Bu noktada ne "Küstüm, oynamıyorum" diyerek vazgeçmenin, ne de bu durumu kafaya takıp sabah akşam kısmetini zorlamanın amatör balıkçılığın felsefesine aykırı olduğunu düşünüyorum. Bu durum dönem dönem her amatör balıkçının başına gelebilir. Eğer bir gün siz de benim gibi çabalarınızın boşa çıktığı, patinaj yaptığınızı hissettiğiniz bir dönemden geçerseniz, herkesin kendi şartları dahilinde, çevresindeki koşullar el verdiği müddetçe avlanabildiğini ve bu uğraşta kimsenin kimseden üstün olmadığını kendinize hatırlatmalısınız. Azimli olmalı ama inatçı olmamalısınız. Sabırlı olmalı ama takıntılı olmamalısınız. Önünde veya sonuda "o balık" size gelecektir.
24 Ekim 2013 Perşembe
Ekim Ayı Ege Avları - 1
Blogun ismini "Balık Günlükleri" koyarken hedefim, bu platformun gerçekleştirdiğim avları hikayeleriyle beraber anında paylaşabileceğim bir günlük olmasıydı. Ancak bugüne dek bu amacımı çok nadiren gerçekleştirebildim. Bugün, sitenin sizin göremediğiniz arka yüzüne baktığımda adeta karşımda bitirilmemiş yazılar mezarlığı var. Bazılarının başlığı atılmış, öylece bırakılmış. Bazıları son bir paragrafı bekliyor. İşin kötü tarafı, bir yandan da yeni sezon ile beraber yaptığım avların da sayısı sürekli artmaya başlayacak. Ben de bu yoğunlukta kısıtlı zamanımı, ölü yazıları diriltmek yerine, daha dumanı üstünde avları kısa kısa sunmaya ayırmaya karar verdim. Her ne kadar tüm yazılarımın başında bu seferki kısa olacak desem de, hiçbir zaman kendime verdiğim bu sözü tutamıyorum. Bakın, yine bir ton gevezelik yaptım bile. Neyse, uzatmadan yine bir bayramda Bodrum klasiği raporuma geçiyorum.
Filmin sonunu baştan söyleyeyim. Beklentimin çok çok altında, kesat bir 9 gün geçirdim. İstanbul'da üstümde olan bereketsizliği sanki Bodrum'a taşımış gibiydim. Bu denli uzun bir tatilin bilançosu 1 levrek (800 gram), 2 ispendek (400 gram altı), 1 turna, ve birkaç lidaki (200-300 gram) olmamalıydı.
Mart ayındaki bereketli su üstü levrek avlarımdan sonra bu harika anları kayda alabilmek için büyük bir hevesle kendime bir GoPro kamera edindim. O kamerayla kayda başladığım günden bu yana su üstü sahteme doğru düzgün takip bile alamıyorum. Balıklar mı utangaç, ben mi becerimi kaybettim, bilemiyorum. Ancak bu sefer de tüm levrek ve ispendeklerimi sübye ile avladım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ege'nin balıkçılarında çok yaygın olan şu mamun sevdasını pek anlayamıyorum. En azından benim bulunduğum bölgede mamun küçük balıkları beslemekten başka pek bir işe yaramıyor. Gücünüz ve sabrınız küçük balıklara mamun yetiştirecek kadar fazlaysa, o zaman arada birkaç dişe dokunur balık alabiliyorsunuz. Sübye ise daha ziyade belli boyun üstünde balıklara çekici gelen bir yem. Ufaklıklar bu yemi sertliğinden ötürü pek tırtıklayamadıklarından genelde sevmiyorlar. Ancak taktığınız iri sübye parçasını tek hamlede yutabilecek balıklar için bu yem harika bir seçim. Nitekim daha önceki avlarda da yaptığım gibi, geceleri 0,35'lik misinaya bağlı 3/0 no'lu iğnemi iri parça sübye ile yemleyerek kıyıdan 10-15 metre kadar ileri savurdum. Bu şekildeki avlarım hep hüsran ile sonuçlanmıştı. Ya balık ben farkına bile varmadan misinayı koparmış, ya karaya alma esnasında oltadan kurtulmuş, ya da boşa tasma atmıştım. Ama hemen her gittiğimde bir şekilde vuruş almıştım. Bu sefer aynı bölgeye iki olta atıp, kamışların ucuna vuruş olduğu anda müdahale edebilmem için zil taktım. İlk gece, oltayı attıktan 10 dakika kadar sonra zil hafifçe çaldı. Balık ben geldim diyordu. Ufak ufak bir kaç oynamanın sonunda, sert bir kafa darbesi ile kamış yerinden oynadı. Aynı anda ben de tasmayı vurdum. Oltayı bir iki tur çevirmiştim ki, misinanın takıldığını hissettim. Bu esnada balık da basıyordu. Bir anda olta boşaldı. Yine kaçırmıştım. Üzülmeye fırsat bulamadan oltanın hala gergin olduğunu hissettim. Gezer kurşunlu takımda muhtemelen kurşun bir taşın arasına sıkışmış, balık da basınca kurşun sıkıştığı yerden kurtulmuştu. Aklımdaki en yüksek ihtimal bunun bir mığrı oluşuydu. Zira daha önceki deneyimlerimi kime anlatsam oltayı koparma tarzından bunun bir mığrı olabileceği ihtimali üzerinde duruyordu. Kullandığım makine ilk defa kullandığım eski bir makineydi. Kalama ayarının arkada olduğunu av esnasında farkettim. Bu pek alışık olduğum bir durum değildi. Gecenin karanlığında oltanın ucunda balık varken kalama ayarı arayacak halim yoktu. Biraz şansıma güvenip makineye kuvvet balığı karaya aldım. Karanlıkta balığın beyaz karnı parlıyordu. Orta boy bir mığrı diye geçirdim içimden. Ancak kafa lambamı açınca bunun bir levrek olduğunu farkettim.
Demek ki, bugüne kadar vuranlar mığrı değildi diye geçirdim içimden. Sonraki günlerde karaya çıkardığım iki mığrı, sağolsunlar, bu tahminimi çürüttüler.
Diğer iki ispendeği ise yine sübyeli takımla, biri gece, biri de havanın fırtınalı olduğu bir öğleden sonra aldım. Lidakiler de aynı şekilde sabaha karşı sübyeli takıma geldi.
Yemli avlarım özetle bu şekildeydi. Gelelim sahte ile yaptığım avlara. Kiloluk bir turna harici sahte ile yaptığım avlarda başarısız oldum. Turnayı ise akşam üstü küçük bir mendireğin üstünden aldım.
Almasına aldım da, balığı sudan çıkarmak bir hayli sıkıntılı oldu. Avlandığım mendireğin taşları üstü düz ve üstünde durmaya izin vermeyecek derecede dik açıyla suya iniyordu. Balık çok büyük olmasa da kiloluk balığı spin kamışla o kadar geriden kaldırmak çok büyük ihtimalle balığın kaybı anlamına gelecekti. Bu durumlarda yakaladığınız balığı önünüze kadar getirip sadece kafasını sudan keserek iyice hareketsiz duruma getirin. Balık birkaç hamle yapacak olsa da, kafası suyun dışında olacağından oksijensiz kalıp güçten çabuk düşecektir. Bundan sonra balığı yavaşça alabileceğiniz bir noktaya doğru sürükleyin. Eğer alabileceğiniz hiçbir nokta yoksa, bu süreyi biraz daha uzun tutup, balığın hareketsiz kaldığından emin olun ve yavaşça, mümkün olduğunca zeminden destek alarak kaldırın. Ben kamışı arkadaşıma vererek, denize düşme riskini alıp taşlardan aşağı indim ve balığı kepçeledim. Elbette bu dediğim levrek, turna gibi çabuk yorulan hareketten ziyade gücüyle mücadele eden balıklar için geçerli. Su üstü yapan, kendini oradan oraya vuran bir lüfer, kofana için bu taktiğin işe yarayacağını pek düşünemiyorum.
Önceki zamanlarda da, sahteyle verimsiz avlarım olmuştu ancak hiç bu seferki gibi canım sıkılmamıştı. Daha önceki avlarımda balık mutlaka sabahları oynaklar yapar, sahteyi takip eder, bir şekilde vücuduma adrenalin salgılatırdı. Ancak bu gittiğimde deniz ölü gibiydi. Tek bir gün hariç... Bayramın üçüncü günü havanın bozacağını meteoroloji siteleri günler öncesinden haber veriyordu. Ancak tüm sitelerin tahmini havanın keşişlemeden, yani bulunduğum yer için karadan eseceği anlamına geliyordu. Bu da zaten verimsiz olan avlağın özellikle levrek yönünden iyice verimsizleşeceği anlamına geliyordu. Öyle ki, sabah uyanıp balığa gidip gitmemekte dahi tereddüt ettim. Sonradan hiç değilse turnayı bakarım diyerek yola koyuldum ve genellikle iyi turna aldığım bir avlağa gittim. Burada tek bir vuruş dahi alamadım. Ancak denizin dalgalı olması kafamda soru işareti yarattı. Normalde keşişleme havada deniz ütülenmiş gibi dümdüz olurdu. Avlakta anlamsız yere oyalandıktan sonra eve dönmek için yola çıktım. Ancak yolda içimden bir ses her zaman avlandığım levrek merasına bakmamı söyledi. Bu his o kadar güçlüydü ki, tam direksiyonu eve kıracakken vazgeçip sahile indim. Saat 10'a yaklaşıyordu. Sabah suyu çoktan bitmiş denebilirdi. Denize yaklaşırken gelen dalga seslerini duyunca irkildim. Bu hava keşişleme değildi, kesinlikle batılı havaydı, ve avlandığım liman içini kolay kolay rastlanmayacak derecede güzel karıştırmıştı. Balığın yapacağı tek günü saçmasapan bir merada oyalanarak harcamıştım. Moral bozukluğu yaşasam da içimde bir ümitle su üstü sahtemi suyla buluşturdum. Fırtına misinayı şişirerek sahteyi atmayı oldukça zor bir hale getiriyordu.Birkaç deneme sonunda sahteyi istediğim bölgeye düşürebilmeyi başardım. Sahte şişen misinanın etkisiyle denizin üstünde sörf yaparken ne zamandır hasret kaldığım o vuruş geldi. Sakindim, balığı kontrol altına aldım. Ama o gün beni oraya getiren ve ne hikmetse susmak bilmeyen iç sesim balığı kaçıracağımı söyledim. Birkaç saniye sonra balık oltadan kurtulmuştu. Sahteyi çektiğimde balığı üçlü iğnelerden birini kırdığını gördüm. Yine üşengeçliğimin cezasını çekmiştim. Yine de moralimi bozmadan atışlarıma devam ettim. Yine oltamı istediğim bölgeye düşürebildiğim anda aynı şekilde ikinci balık sahteye bindi, ancak iğneler ağzına geçmedi. Bundan on dakika sonra aldığım üçüncü vuruşun sonucu ise çok daha trajikti. Balık, yine misina boştayken vurdu. Ben misinanın boşluğunu alırken, balık da boşluktan faydalanıp iyice hızlanmış olsa gerek, misina gerildiği anda binen aşırı yükten olta örgü ile FC leader'ın birleştiği düğümden ayrıldı. Ayrıldı diyorum çünkü misina düğüm yerinden mi koptu, veya ip misina düğümden mi sıyrıldı emin değilim. Maalesef ip misinalarda düğümlere ilave özen göstermek gerekiyor. Siz düğüm attığınızı sanarken o düğüm biraz fazla kuvvette yerinden sıyrılabiliyor. Bu nedenle ip misinayı bağladıktan sonra elinizin biraz acıması pahasına fazlaca kuvvet uygulamanızı ve misinanın kayıp kaymadığını görmenizi tavsiye ederim. Diğer bir önlem de misinanın düğümden artık kalan çapak kısmını biraz uzunca bırakıp olası kaymalarda bir parça da olsa tolerans payı bırakabilirsiniz. Ama bunun da ip misinanızda sık sık dolaşmalara neden olabileceğini aklınızda bulundurun. Velhasıl, ben o gün levrekler karşısında ciddi bir hezimete uğrayarak 3-0 yenildim. Avlaktan ayrılırken denizdeki levreklerin oltamı elime verip, hadi bu işi öğren de gel dediklerini hissediyordum. Öğleden sonra moralimi toplamaya çalışarak yine aynı avlağa gittim. Gittiğimde rüzgar kuzeye dönmüş ve deniz sakinleşmişti. At-çek ile bir şey alamayacağımı biliyordum. Ben de bunun üzerine yemli oltamı attım, ve yukarıda bahsettiğim ispendeği aldım.
Tuttuğum ve kaçırdığım balıklar bir yana, belki de bu 9 günde deniz ve balıkçılık hayatımdaki en unutulmaz iki anı yaşadım. Bunlardan birisi, havanın tekneyle denize açılmama müsade ettiği iki günden ilkinde gerçekleşti. Sabah kıyıdan tuttuğum canlı zargana ile 2 mil açığımızdaki adanın Yunan tarafına bakan banko taşlarında uzun oltaya dolaşıyordum. Güneş ufuk çizgisine değdiğinde ben de artık dönüşe geçmiştim. Son defa 30 metrelerden 1 metreye çıkan bankonun önünden geçtim. Bu esnada oltam ağırlaştı ve boşaldı. Çok büyük ihtimalle taşa takılmış ve kurtulmuştu. Bunun üzerine ben de istem dışı bir şekilde arkama dönüp baktım. Yaklaşık 20 metre kadar gerimde suyun üzerinde bir kayanın olduğunu farkettim. Ama buradan daha öncede birkaç defa geçmiş, hiçbirinde suyun bu kadar üzerinde duran bir kaya görmemiştim. Derken kaya olduğunu sandığım nesne hareket etti. Evet evet, bu kaya değildi, bir zıpkıncı olsa gerekti. Ama etrafta bot veya tekne de yoktu. Kıyıdan 2 mil açıktaki adaya nereden gelmiş olabilirdi? Ben bunları düşünürken, suyun içinden kocaman bir kafa çıktı. O an istemsizce çığlık attığımı hatırlıyorum. Bu bir Akdeniz fokuydu. O güne kadar varlığını oradan buradan duyduğum, hayatımda karşılaşmayı en çok istediğim, dünyanın en nadir hayvanlarından biriydi. 2 metrenin üstündeki boyu, ve cüssesi bunun yetişkin bir erkek olduğunu gösteriyordu. Hemen çantamdaki fotograf makineme davrandım. Ancak hayvan benim kendimi tutamayıp bağırmamdan korkmuş olacak, denize dalmıştı. Uzunca bir süre elimde fotograf makinesiyle çıkmasını bekledim ancak çıkmadı. Bu anı her ne kadar fotograflayamamış olsam da, yaşamış olmak bile benim için müthiş bir deneyimdi.
İkinci unutulmayacak anım ise, turnayı aldığım andan yaklaşık bir saat sonra gerçekleşti. Av arkadaşımla birlikte, oltalarımızı sübyeyle yemlemiş bekliyorduk. Bahsettiğim gibi bulunduğumuz yer küçük bir mendirekti, ve biz bu mendireğin iç kısmındaki betondan oltalarımızı denizle buluşturmuştuk. Akşamdan bu yana oltalar ciddi bir vuruş olmamıştı. İşin kötü tarafı deniz çıyanları yemlerimize dadanıyordu. Bu canlı yeminize bir kez dadandığında yemin üzerinde yakıcı tüycüklerini bırakır. Ondan sonra yemin üzerinden düşse bile hiçbir balık gelip de o yemi kolay kolay yemez. Bunun için sürekli yeminizi yakından kontrol etmeniz, eğer üzerinde çiyanın tüycüklerini görüyorsanız, yemi değiştirmeniz gerekir. Biz de çıyanlarla uğraşıp yem değiştirmekten usanmıştık. Kendimize avı bitirmek için bir 5-10 dakika daha vakit veriyorduk. Tam bu esnada, benim oltam üzerine dayamış olduğum şezlongtan kayıp yürümeye başladı. Hemen durumu farkedip oltanın başına koştum. Oltayı zaptettim ancak oltanın ucu koyun iç tarafına doğru gidiyordu. Bir yandan misinanın doğrultusunda koşup, diğer yandan misinanın boşluğunu topluyordum. Aklımda bunun çok iri bir levrek veya çupra olacağı fikri vardı. Artık oltanın ucundaki balığın ne olduğunu görmeye çok yaklaşmıştım. Balık kıyıya tamamen paralel yüzmüştü. Bulunduğum yerden en fazla 2-3 metre açıkta olabilirdi. Deniz, koyun bitimindeki projektör sayesinde bir hayli aydınlıktı. Ve nihayet onu görmüştüm. İri bir balık bekliyordum, ama gördüğüm manzara kanımı dondurmuştu. Oltanın ucundaki bir balık değil, adeta bir uçan halıydı. Hayatımda daha öncesi hiç böyle büyük bir vatoz görmemiştim. Aslına bakarsak, bu kazık kuyruk dediğimiz, Savaş arkadaşımın birkaç sene evvel Antalya'da yakaladığı bir vatoz türüydü. Bulunduğum dehşet içinde arkadaşımın koşup gelmesi için seslendim. Aklımda balığı nasıl karaya çıkarabileceğim vardı, ama hiçbir yol mümkün görünmüyordu. 0,26'lık misina ile böyle iri bir hayvan karşısında direnmek bile soru işaretiydi. Ben bunları düşünürken, arkadaşım elinde kepçeyle yanıma geldi. Elinde kepçeyi görünce "Kafasına sapıyla vura vura mı kıyıya almayı düşünüyorsun" diye takıldım kendisine. O balığa karşı elindeki kepçe bir yandan oldukça gülünç duruyordu, bir yandan da çaresizliğimizi gösteriyordu. Aramızda ne yapalım, ne edelim derken balık bir yandan bizi de koyun içinde sahibini sürükleyen köpekler gibi gezdiriyordu. Bu durum çok uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, misina boşa çıktı. Balık bir şekilde iğneden kurtulmuştu. Belki de iğneye hiç yakalanmamış, kanat genişliğinden dolayı oltanın misinasına dolaşmıştı. Benim de kurtulduğuna pek üzüldüğüm söylenemezdi. Her ne kadar bu devasa balığı karaya çıkartıp bir hatıra fotografı çektirmeyi istesem de, avcılık değeri olmaması nedeniyle kendimi çok da bir şey kaçırmış hissetmiyordum. O anı yaşamak bana yeterdi. Dediğim gibi, keşke denizdeyken bile olsa bir fotografını çekebilseydim, ama kısmet değilmiş. Zaten onun yerine de temsili olarak kullanabileceğim Savaş dostumun 2010 yılında yakalamış olduğu hemen hemen aynı boydaki kazık kuyruğun resmini kullanabilirim.
Balık olarak oldukça kesat, ancak anı olarak bende uzun yıllara unutamayacağım bir tatili geride bırakırken, hemen ertesi hafta başlayacak 4 günlük bir Bodrum serüveninin de planlarını kurmaya başlamıştım bile. Her ne kadar genel balık durumu iç açıcı olmasa da, içimdeki balık tutma hevesi her zaman aynıydı. Denizin en kısır dönemlerde bile insanı neler ile karşılaştırabileceğini tahmin etmek mümkün değildi. İçimdeki balık ve deniz sevdasının temeli de zaten buydu.
Bitirirken kısa not: Sanırım bu yazının kendisi, yazının başında özeleştiri yaptığım, başladığım işi bitirememe problemimin kaynağını gösteriyor. Yine bu sefer kısa olacak diye kendi kendime söz verdiğim bir yazıyı, romana dönüşmeden zor bitirdim. Kısa not dedim, bu bile kısa olmadı.
Filmin sonunu baştan söyleyeyim. Beklentimin çok çok altında, kesat bir 9 gün geçirdim. İstanbul'da üstümde olan bereketsizliği sanki Bodrum'a taşımış gibiydim. Bu denli uzun bir tatilin bilançosu 1 levrek (800 gram), 2 ispendek (400 gram altı), 1 turna, ve birkaç lidaki (200-300 gram) olmamalıydı.
Mart ayındaki bereketli su üstü levrek avlarımdan sonra bu harika anları kayda alabilmek için büyük bir hevesle kendime bir GoPro kamera edindim. O kamerayla kayda başladığım günden bu yana su üstü sahteme doğru düzgün takip bile alamıyorum. Balıklar mı utangaç, ben mi becerimi kaybettim, bilemiyorum. Ancak bu sefer de tüm levrek ve ispendeklerimi sübye ile avladım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ege'nin balıkçılarında çok yaygın olan şu mamun sevdasını pek anlayamıyorum. En azından benim bulunduğum bölgede mamun küçük balıkları beslemekten başka pek bir işe yaramıyor. Gücünüz ve sabrınız küçük balıklara mamun yetiştirecek kadar fazlaysa, o zaman arada birkaç dişe dokunur balık alabiliyorsunuz. Sübye ise daha ziyade belli boyun üstünde balıklara çekici gelen bir yem. Ufaklıklar bu yemi sertliğinden ötürü pek tırtıklayamadıklarından genelde sevmiyorlar. Ancak taktığınız iri sübye parçasını tek hamlede yutabilecek balıklar için bu yem harika bir seçim. Nitekim daha önceki avlarda da yaptığım gibi, geceleri 0,35'lik misinaya bağlı 3/0 no'lu iğnemi iri parça sübye ile yemleyerek kıyıdan 10-15 metre kadar ileri savurdum. Bu şekildeki avlarım hep hüsran ile sonuçlanmıştı. Ya balık ben farkına bile varmadan misinayı koparmış, ya karaya alma esnasında oltadan kurtulmuş, ya da boşa tasma atmıştım. Ama hemen her gittiğimde bir şekilde vuruş almıştım. Bu sefer aynı bölgeye iki olta atıp, kamışların ucuna vuruş olduğu anda müdahale edebilmem için zil taktım. İlk gece, oltayı attıktan 10 dakika kadar sonra zil hafifçe çaldı. Balık ben geldim diyordu. Ufak ufak bir kaç oynamanın sonunda, sert bir kafa darbesi ile kamış yerinden oynadı. Aynı anda ben de tasmayı vurdum. Oltayı bir iki tur çevirmiştim ki, misinanın takıldığını hissettim. Bu esnada balık da basıyordu. Bir anda olta boşaldı. Yine kaçırmıştım. Üzülmeye fırsat bulamadan oltanın hala gergin olduğunu hissettim. Gezer kurşunlu takımda muhtemelen kurşun bir taşın arasına sıkışmış, balık da basınca kurşun sıkıştığı yerden kurtulmuştu. Aklımdaki en yüksek ihtimal bunun bir mığrı oluşuydu. Zira daha önceki deneyimlerimi kime anlatsam oltayı koparma tarzından bunun bir mığrı olabileceği ihtimali üzerinde duruyordu. Kullandığım makine ilk defa kullandığım eski bir makineydi. Kalama ayarının arkada olduğunu av esnasında farkettim. Bu pek alışık olduğum bir durum değildi. Gecenin karanlığında oltanın ucunda balık varken kalama ayarı arayacak halim yoktu. Biraz şansıma güvenip makineye kuvvet balığı karaya aldım. Karanlıkta balığın beyaz karnı parlıyordu. Orta boy bir mığrı diye geçirdim içimden. Ancak kafa lambamı açınca bunun bir levrek olduğunu farkettim.
Demek ki, bugüne kadar vuranlar mığrı değildi diye geçirdim içimden. Sonraki günlerde karaya çıkardığım iki mığrı, sağolsunlar, bu tahminimi çürüttüler.
Diğer iki ispendeği ise yine sübyeli takımla, biri gece, biri de havanın fırtınalı olduğu bir öğleden sonra aldım. Lidakiler de aynı şekilde sabaha karşı sübyeli takıma geldi.
Yemli avlarım özetle bu şekildeydi. Gelelim sahte ile yaptığım avlara. Kiloluk bir turna harici sahte ile yaptığım avlarda başarısız oldum. Turnayı ise akşam üstü küçük bir mendireğin üstünden aldım.
Almasına aldım da, balığı sudan çıkarmak bir hayli sıkıntılı oldu. Avlandığım mendireğin taşları üstü düz ve üstünde durmaya izin vermeyecek derecede dik açıyla suya iniyordu. Balık çok büyük olmasa da kiloluk balığı spin kamışla o kadar geriden kaldırmak çok büyük ihtimalle balığın kaybı anlamına gelecekti. Bu durumlarda yakaladığınız balığı önünüze kadar getirip sadece kafasını sudan keserek iyice hareketsiz duruma getirin. Balık birkaç hamle yapacak olsa da, kafası suyun dışında olacağından oksijensiz kalıp güçten çabuk düşecektir. Bundan sonra balığı yavaşça alabileceğiniz bir noktaya doğru sürükleyin. Eğer alabileceğiniz hiçbir nokta yoksa, bu süreyi biraz daha uzun tutup, balığın hareketsiz kaldığından emin olun ve yavaşça, mümkün olduğunca zeminden destek alarak kaldırın. Ben kamışı arkadaşıma vererek, denize düşme riskini alıp taşlardan aşağı indim ve balığı kepçeledim. Elbette bu dediğim levrek, turna gibi çabuk yorulan hareketten ziyade gücüyle mücadele eden balıklar için geçerli. Su üstü yapan, kendini oradan oraya vuran bir lüfer, kofana için bu taktiğin işe yarayacağını pek düşünemiyorum.
Önceki zamanlarda da, sahteyle verimsiz avlarım olmuştu ancak hiç bu seferki gibi canım sıkılmamıştı. Daha önceki avlarımda balık mutlaka sabahları oynaklar yapar, sahteyi takip eder, bir şekilde vücuduma adrenalin salgılatırdı. Ancak bu gittiğimde deniz ölü gibiydi. Tek bir gün hariç... Bayramın üçüncü günü havanın bozacağını meteoroloji siteleri günler öncesinden haber veriyordu. Ancak tüm sitelerin tahmini havanın keşişlemeden, yani bulunduğum yer için karadan eseceği anlamına geliyordu. Bu da zaten verimsiz olan avlağın özellikle levrek yönünden iyice verimsizleşeceği anlamına geliyordu. Öyle ki, sabah uyanıp balığa gidip gitmemekte dahi tereddüt ettim. Sonradan hiç değilse turnayı bakarım diyerek yola koyuldum ve genellikle iyi turna aldığım bir avlağa gittim. Burada tek bir vuruş dahi alamadım. Ancak denizin dalgalı olması kafamda soru işareti yarattı. Normalde keşişleme havada deniz ütülenmiş gibi dümdüz olurdu. Avlakta anlamsız yere oyalandıktan sonra eve dönmek için yola çıktım. Ancak yolda içimden bir ses her zaman avlandığım levrek merasına bakmamı söyledi. Bu his o kadar güçlüydü ki, tam direksiyonu eve kıracakken vazgeçip sahile indim. Saat 10'a yaklaşıyordu. Sabah suyu çoktan bitmiş denebilirdi. Denize yaklaşırken gelen dalga seslerini duyunca irkildim. Bu hava keşişleme değildi, kesinlikle batılı havaydı, ve avlandığım liman içini kolay kolay rastlanmayacak derecede güzel karıştırmıştı. Balığın yapacağı tek günü saçmasapan bir merada oyalanarak harcamıştım. Moral bozukluğu yaşasam da içimde bir ümitle su üstü sahtemi suyla buluşturdum. Fırtına misinayı şişirerek sahteyi atmayı oldukça zor bir hale getiriyordu.Birkaç deneme sonunda sahteyi istediğim bölgeye düşürebilmeyi başardım. Sahte şişen misinanın etkisiyle denizin üstünde sörf yaparken ne zamandır hasret kaldığım o vuruş geldi. Sakindim, balığı kontrol altına aldım. Ama o gün beni oraya getiren ve ne hikmetse susmak bilmeyen iç sesim balığı kaçıracağımı söyledim. Birkaç saniye sonra balık oltadan kurtulmuştu. Sahteyi çektiğimde balığı üçlü iğnelerden birini kırdığını gördüm. Yine üşengeçliğimin cezasını çekmiştim. Yine de moralimi bozmadan atışlarıma devam ettim. Yine oltamı istediğim bölgeye düşürebildiğim anda aynı şekilde ikinci balık sahteye bindi, ancak iğneler ağzına geçmedi. Bundan on dakika sonra aldığım üçüncü vuruşun sonucu ise çok daha trajikti. Balık, yine misina boştayken vurdu. Ben misinanın boşluğunu alırken, balık da boşluktan faydalanıp iyice hızlanmış olsa gerek, misina gerildiği anda binen aşırı yükten olta örgü ile FC leader'ın birleştiği düğümden ayrıldı. Ayrıldı diyorum çünkü misina düğüm yerinden mi koptu, veya ip misina düğümden mi sıyrıldı emin değilim. Maalesef ip misinalarda düğümlere ilave özen göstermek gerekiyor. Siz düğüm attığınızı sanarken o düğüm biraz fazla kuvvette yerinden sıyrılabiliyor. Bu nedenle ip misinayı bağladıktan sonra elinizin biraz acıması pahasına fazlaca kuvvet uygulamanızı ve misinanın kayıp kaymadığını görmenizi tavsiye ederim. Diğer bir önlem de misinanın düğümden artık kalan çapak kısmını biraz uzunca bırakıp olası kaymalarda bir parça da olsa tolerans payı bırakabilirsiniz. Ama bunun da ip misinanızda sık sık dolaşmalara neden olabileceğini aklınızda bulundurun. Velhasıl, ben o gün levrekler karşısında ciddi bir hezimete uğrayarak 3-0 yenildim. Avlaktan ayrılırken denizdeki levreklerin oltamı elime verip, hadi bu işi öğren de gel dediklerini hissediyordum. Öğleden sonra moralimi toplamaya çalışarak yine aynı avlağa gittim. Gittiğimde rüzgar kuzeye dönmüş ve deniz sakinleşmişti. At-çek ile bir şey alamayacağımı biliyordum. Ben de bunun üzerine yemli oltamı attım, ve yukarıda bahsettiğim ispendeği aldım.
Tuttuğum ve kaçırdığım balıklar bir yana, belki de bu 9 günde deniz ve balıkçılık hayatımdaki en unutulmaz iki anı yaşadım. Bunlardan birisi, havanın tekneyle denize açılmama müsade ettiği iki günden ilkinde gerçekleşti. Sabah kıyıdan tuttuğum canlı zargana ile 2 mil açığımızdaki adanın Yunan tarafına bakan banko taşlarında uzun oltaya dolaşıyordum. Güneş ufuk çizgisine değdiğinde ben de artık dönüşe geçmiştim. Son defa 30 metrelerden 1 metreye çıkan bankonun önünden geçtim. Bu esnada oltam ağırlaştı ve boşaldı. Çok büyük ihtimalle taşa takılmış ve kurtulmuştu. Bunun üzerine ben de istem dışı bir şekilde arkama dönüp baktım. Yaklaşık 20 metre kadar gerimde suyun üzerinde bir kayanın olduğunu farkettim. Ama buradan daha öncede birkaç defa geçmiş, hiçbirinde suyun bu kadar üzerinde duran bir kaya görmemiştim. Derken kaya olduğunu sandığım nesne hareket etti. Evet evet, bu kaya değildi, bir zıpkıncı olsa gerekti. Ama etrafta bot veya tekne de yoktu. Kıyıdan 2 mil açıktaki adaya nereden gelmiş olabilirdi? Ben bunları düşünürken, suyun içinden kocaman bir kafa çıktı. O an istemsizce çığlık attığımı hatırlıyorum. Bu bir Akdeniz fokuydu. O güne kadar varlığını oradan buradan duyduğum, hayatımda karşılaşmayı en çok istediğim, dünyanın en nadir hayvanlarından biriydi. 2 metrenin üstündeki boyu, ve cüssesi bunun yetişkin bir erkek olduğunu gösteriyordu. Hemen çantamdaki fotograf makineme davrandım. Ancak hayvan benim kendimi tutamayıp bağırmamdan korkmuş olacak, denize dalmıştı. Uzunca bir süre elimde fotograf makinesiyle çıkmasını bekledim ancak çıkmadı. Bu anı her ne kadar fotograflayamamış olsam da, yaşamış olmak bile benim için müthiş bir deneyimdi.
İkinci unutulmayacak anım ise, turnayı aldığım andan yaklaşık bir saat sonra gerçekleşti. Av arkadaşımla birlikte, oltalarımızı sübyeyle yemlemiş bekliyorduk. Bahsettiğim gibi bulunduğumuz yer küçük bir mendirekti, ve biz bu mendireğin iç kısmındaki betondan oltalarımızı denizle buluşturmuştuk. Akşamdan bu yana oltalar ciddi bir vuruş olmamıştı. İşin kötü tarafı deniz çıyanları yemlerimize dadanıyordu. Bu canlı yeminize bir kez dadandığında yemin üzerinde yakıcı tüycüklerini bırakır. Ondan sonra yemin üzerinden düşse bile hiçbir balık gelip de o yemi kolay kolay yemez. Bunun için sürekli yeminizi yakından kontrol etmeniz, eğer üzerinde çiyanın tüycüklerini görüyorsanız, yemi değiştirmeniz gerekir. Biz de çıyanlarla uğraşıp yem değiştirmekten usanmıştık. Kendimize avı bitirmek için bir 5-10 dakika daha vakit veriyorduk. Tam bu esnada, benim oltam üzerine dayamış olduğum şezlongtan kayıp yürümeye başladı. Hemen durumu farkedip oltanın başına koştum. Oltayı zaptettim ancak oltanın ucu koyun iç tarafına doğru gidiyordu. Bir yandan misinanın doğrultusunda koşup, diğer yandan misinanın boşluğunu topluyordum. Aklımda bunun çok iri bir levrek veya çupra olacağı fikri vardı. Artık oltanın ucundaki balığın ne olduğunu görmeye çok yaklaşmıştım. Balık kıyıya tamamen paralel yüzmüştü. Bulunduğum yerden en fazla 2-3 metre açıkta olabilirdi. Deniz, koyun bitimindeki projektör sayesinde bir hayli aydınlıktı. Ve nihayet onu görmüştüm. İri bir balık bekliyordum, ama gördüğüm manzara kanımı dondurmuştu. Oltanın ucundaki bir balık değil, adeta bir uçan halıydı. Hayatımda daha öncesi hiç böyle büyük bir vatoz görmemiştim. Aslına bakarsak, bu kazık kuyruk dediğimiz, Savaş arkadaşımın birkaç sene evvel Antalya'da yakaladığı bir vatoz türüydü. Bulunduğum dehşet içinde arkadaşımın koşup gelmesi için seslendim. Aklımda balığı nasıl karaya çıkarabileceğim vardı, ama hiçbir yol mümkün görünmüyordu. 0,26'lık misina ile böyle iri bir hayvan karşısında direnmek bile soru işaretiydi. Ben bunları düşünürken, arkadaşım elinde kepçeyle yanıma geldi. Elinde kepçeyi görünce "Kafasına sapıyla vura vura mı kıyıya almayı düşünüyorsun" diye takıldım kendisine. O balığa karşı elindeki kepçe bir yandan oldukça gülünç duruyordu, bir yandan da çaresizliğimizi gösteriyordu. Aramızda ne yapalım, ne edelim derken balık bir yandan bizi de koyun içinde sahibini sürükleyen köpekler gibi gezdiriyordu. Bu durum çok uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, misina boşa çıktı. Balık bir şekilde iğneden kurtulmuştu. Belki de iğneye hiç yakalanmamış, kanat genişliğinden dolayı oltanın misinasına dolaşmıştı. Benim de kurtulduğuna pek üzüldüğüm söylenemezdi. Her ne kadar bu devasa balığı karaya çıkartıp bir hatıra fotografı çektirmeyi istesem de, avcılık değeri olmaması nedeniyle kendimi çok da bir şey kaçırmış hissetmiyordum. O anı yaşamak bana yeterdi. Dediğim gibi, keşke denizdeyken bile olsa bir fotografını çekebilseydim, ama kısmet değilmiş. Zaten onun yerine de temsili olarak kullanabileceğim Savaş dostumun 2010 yılında yakalamış olduğu hemen hemen aynı boydaki kazık kuyruğun resmini kullanabilirim.
![]() |
| Gymnura altavela (Savaş Dursun / Antalya 2010) |
Balık olarak oldukça kesat, ancak anı olarak bende uzun yıllara unutamayacağım bir tatili geride bırakırken, hemen ertesi hafta başlayacak 4 günlük bir Bodrum serüveninin de planlarını kurmaya başlamıştım bile. Her ne kadar genel balık durumu iç açıcı olmasa da, içimdeki balık tutma hevesi her zaman aynıydı. Denizin en kısır dönemlerde bile insanı neler ile karşılaştırabileceğini tahmin etmek mümkün değildi. İçimdeki balık ve deniz sevdasının temeli de zaten buydu.
Bitirirken kısa not: Sanırım bu yazının kendisi, yazının başında özeleştiri yaptığım, başladığım işi bitirememe problemimin kaynağını gösteriyor. Yine bu sefer kısa olacak diye kendi kendime söz verdiğim bir yazıyı, romana dönüşmeden zor bitirdim. Kısa not dedim, bu bile kısa olmadı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







1.jpg)

















