20 Haziran 2014 Cuma

Bir Levrek Hikayesi

Levreğin, deniz balıkçısının gönlündeki yeri ayrıdır. Uğruna onca paralar harcanıp en pahalı spin kamışlar, makineler, florokarbon, örgü, nanofil misinalar, çeşit çeşit, renk renk sahte balıklar alınır. Azıcık uykuyla gün doğmadan saatler önce kalkılıp yüzlerce kilometre ötedeki meraya hava aydınlanmadan önce varılır. At-çek yöntemiyle levreği kandırabilmek için en sert havalar seçilir. Rüzgarın denizden karaya estiği, dalgaların sahilde kırıldığı, kayalıkları dövdüğü, adamı baştan aşağı ıslatan havalar bu iş için en makbul havalardır. Levrek öyle gürültüyü, patırtıyı, hele ki ikide bir önüne ağ serilmesini hiç sevmez. Rahatsız olup kaçıverir uzaklara. O kaçar, oltacı kovalar. Öyle oltacılar vardır ki, uydu görüntülerinden en bakir, ulaşılması en güç yerleri belirleyip levrek sevdasına yollara düşer. En sarp kayalıklardan aşağı iner, yosunlu, ıslak kayaların üzerinden yürür. Nihayet belirlediği noktaya ulaşır. Boy çizmesiyle buz gibi denize girer, kafasına sabitlediği su geçirmez aksiyon kamerasıyla o büyülü balığın mücadelesini kaydetmenin hayaliyle saatlerce atıp çeker.

Velhasıl insanla levrek arasındaki mücadele çoğu zaman çetin geçer. Ama öyle zamanlar olur ki, o büyülü balık yanı başımızdaki durgun, kuytu liman içlerine, iskele, rıhtım diplerine kadar sokulur. Berrak suyun altında ağır ağır, salına salına, balıkçıyı kıskandıra kıskandıra gezer. Böyle zamanlarda o pahalı takımlarla, cafcaflı sahtelerle kandırmak zordur levreği. Basit düşünmek gerekir. Tek ihtiyacınız, incecik misinanın ucuna iliştirilmiş sağlam bir kancadan ibaret olan şeytan oltası ve canlı, iri karidestir. Parmak büyüklüğündeki canlı karidese hiç bir levrek hayır diyemez. Levreğin iriliğine göre 0.16-0.22 mm'lik el oltasının ucuna 4 numara sağlam bir çapraz kanca iliştirip levrek olduğunu bildiğiniz bir merada sabırla denediğiniz taktirde er ya da geç mükafatınızı alırsınız.



Karadeniz ve Marmara için bahar ve yaz aylarının başı levreğin karides gibi kabuklulara en çok rağbet ettiği dönemdir. Bunu daha önce defalarca kere tecrübe ettiğimden 2014 Mart sonundan itibaren şamandıralı takımla denemeye başlamış, bir kaç güzel levrek kandırmayı başarmıştım. Nisan başında şamandıralı takımla levrekleri aldığım sığlık mera av vermeyi kesince Mayıs ortasından itibaren daha derin olan rıhtım kenarlarında şeytan oltasıyla denemeye başladım. Bir hafta boyunca hemen hemen her gün denediğim halde çoğu zaman yemlerimi parçalayan, arada da oltama takılan ispariler dışında vuruş alamadım.



22 Mayıs akşamı da levrek sürülerinin teşrif etmiş olmalarını umarak meradaki yerimi aldım. Parmak büyüklüğündeki canlı tekelerle yemlediğim 2 şeytan oltasını 7-8 m kadar sallayıp tekeler ağır ağır dibe doğru yüzerken beklemeye koyuldum. Yemler dibe inmeye yakın dipten bir miktar havalandırıp tekrar serbestçe yüzmelerine müsaade ettim. Arada bir misinaları elime alıp kaçan karides izlenimi vermek için küçük zıplatma aksiyonları yaptırdım. Dibe inmeyi başarıp yosunlara tutunan yemleri çekip yosunlardan temizledikten sonra tekrar salladım. Ava 17:30'da başlayıp 2 saat boyunca denediğim halde önceki günlerde olduğu gibi yemi parçalayan ispariler dışında vuran olmadı. Anlaşılan levrek sürüleri yine meraya uğramamıştı. Şevkim kırılmış, levrek yakalama umudumu kaybetmiştim. Oltalarımı toplayıp gidecekken kendime sabırlı olmam gerektiğini hatırlatıp 20:00'a kadar beklemeye karar verdim.

Saat 19:50 sularında avı sonlandırmak üzereyken nihayet günlerdir beklediğim vuruş geldi. Rıhtım korkuluğunun üzerinden boş bir şekilde denize sarkan misina büyük bir hızla gerilip, yerdeki makara takırdayarak açılmaya başladı. Adrenalin patlamasıyla birlikte misinayı yakalayıp hafif sert bir tasma vurdum. Tasmalamanın etkisiyle fişekleyen balık parmaklarımı yakarcasına misina alırken yerde müthiş bir hızla yuvarlanarak açılan makaraya takılmamaları için etrafımdakileri uyardım. Balık hiç durmayacakmış gibi çılgınca misina boşaltırken aklımdan bir sürü düşünce geçiyordu. "Ya balık dibe yüzüp misinayı kayalara kestirirse! Ya misina zayıf bir yerinden kopuverirse!" Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen 30 saniyelik fişeklemenin ardından balık yavaşlayıp yüzeye yönelince biraz rahatladım. Yorulan balığın her an tekrar fişekleyebileceğini aklımdan çıkarmadan ağır ağır çekmeye başladım.  Ben çektikçe yüzeye yaklaşan balığı görmek için sabırsızlanıyordum. Nihayet suyun yüzeyi yarılıp levreğin sırtı göründü. Balık yorulmuş ama tamamen pes edip yan yatmamıştı. Karanlık suyun yüzeyini yaran sırt dikenlerinden ve koyu renkli sırtından balığın büyüklüğünü kestirmeye çalıştım. Kuvvetinden de tahmin ettiğim gibi gayet iri bir levrekti. Ağır ağır kıyıya yaklaştırmaya çalışırken enerjisini toplayıp tekrar fişekledi. Parmaklarımın arasındaki misinayı gevşetip bir miktar daha kalama almasına müsaade ettim. Bu defaki fişekleme ilkinden kısa sürdü. Tekrar yüzeye çıkarttığımda balık tamamen yorulmuş şekilde yan yatmıştı. Ağır ağır kıyıya yaklaştırırken yanımdaki arkadaşımdan kepçeyi hazırlamasını ama suya sokmamasını rica ettim. Kepçeyi gören levreğin kalan enerjisiyle son bir kez daha fişekleyeceğini bildiğim için misinanın kepçeye takılmasını istemiyordum. Tahmin ettiğim gibi balık suya girmeyi bekleyen kepçeyi görünce son bir kez daha fişekleyip 5 metre kadar misina aldıktan sonra teslim oldu. Enerjisi tamamen tükenmiş şekilde suyun üstünde hareketsiz yatan balığı zorlanmadan kepçenin içine almayı başardık.



Levreğin oltaya yakalanır yakalanmaz gösterdiği ilk direnç muazzamdır. Makinenizin kalaması kapalı ya da misinanız bir yere bağlı ise oltanıza vuran iri bir levrek büyük ihtimalle misinanızı patlatır. Ne kadar tecrübeli bir levrek avcısı olursanız olun levreğin mücadelesi her zaman heyecanlı geçer. Çetin bir mücadelenin ardından o büyülü balık kepçenin içine girdiğinde ise heyecan yerini büyük bir mutluluğa bırakır. Tarifi zor bir mutluluktur bu. Yaşamadan anlaşılamayacak cinsten bir mutluluk...



6 Haziran 2014 Cuma

LRF: 2014 Sezon Açılışı

LRF, genel anlamıyla çok hafif takımlar ve sahte yemler kullanarak nispeten küçük avcı balıkların kandırıldığı bir disiplin olsa da zaman zaman bu yöntem ile trofe boyda balıklar yakalamak da mümkün. İncecik kamışlar, minicik makineler, kıl gibi misinalarla bir karışlık balıkları çekmek bile son derece keyifli bir işken bu takımlara vuran trofe boyda bir balık sizi heyecanın doruklarına taşıyabilir. Uzun yıllardır ülkemizdeki LRF ekipmanı eksikliğinden dolayı nispeten ağır atarlı spin kamışlarla uygulamaya çalıştığım bu disiplinle çok bereketli avlar yapmış olsam da hiç bir zaman LRF avının gerçek zevkini alamamıştım. Nihayet 2014 sezonu öncesi amatör balıkçılık firmalarının LRF atılımı sonucu edinme fırsatı bulduğum düşük atarlı kamışlar ve ufak makinelerle gerçek LRF takımlarına kavuştum. 185 cm, 3-12 g atarlı kamışa monte ettiğim 2500'lük makine ve 210 cm, 1-11 g atarlı kamışıa monte ettiğim 1000'lik makineden oluşan 2 LRF takımımla yeni LRF sezonuna hazırdım.

Yeni takımlarımı tecrübe etmek Mart sonuna planladığım 12 günlük senelik iznimde ailemi ziyaret etmek için gittiğim Gölcük'e nasip oldu. Aylar öncesinden iznimin ortasına denk gelen 5 günlük periyodu Çanakkale'de turna peşinde koşmak için ayırmıştım. Çanakkale öncesi ve dönüşünde bir kaç günlüğüne uğradığım Gölcük'te ise ailemle geçirdiğim zamanlar dışında kalan kısacık balık kaçamaklarını LRF yaparak değerlendirmeye karar verdim. Öyle ki İzmit Körfezi'nde yaşanan bahar lüferi furyası bile beni LRF yapmaktan alıkoyamadı. Gölcük'te bulunduğum 4 gün boyunca her gece arkadaşlarımla birlikte 2-3 saatlik LRF avları gerçekleştirdik.



LRF yöntemiyle avlanmak için genelde akşam suyunu ve hava karardıktan sonraki vakitleri tercih ederim. En verimli LRF avlarımı hep bu zamanlarda yaptım. Bu sebeple Gölcük'e varmamın ertesi günü sabah suyunda at-çek yöntemiyle iki yakışıklı lüfer kandırdıktan sonra akşamki LRF avını beklemeye başladım. Akşam 17:30 sularında İstanbul'dan misafirim olan kadim dostum Emre Cide ile birlikte meraya vardık. O saatler hedefimizdeki balık olan istavrit azmanlarının silikon kurtlardan ziyade canlı tekeye vurduğu vakit olduğu için ava canlı tekeyle yemlediğimiz 0.18-0.20 mm'lik şeytan oltalarıyla başladık. Bu şekilde art arda ispari ve istavrit azmanları çekerek kovamıza kısa sürede epey balık attıktan sonra hava kararmaya yakın yöntem değiştirerek LRF takımları ve 2.5 g silikon zokalarına iliştirdiğimiz 5 mm'lik silikon kurtlarla denemeye başladık. Bir süre LRF sahtelerimizle önceki seneler güzel balıklar aldığım iskelelerin çevresinde atıp çekerek, arada küçük zıplatma hareketleri yaptırarak, iskele ayaklarına sarkıtıp yukarı aşağı oynatarak denediğimiz halde tek bir vuruş bile alamayınca yer değiştirip liman girişindeki kaya, kum, yosun karışımı sığlık meraya geçtik. Yeni meramızda yaklaşık 20 m mesafeye gönderdiğim sahtemi aksiyonsuz bir şekilde çekmeye başlar başlamaz sağlam bir vuruş aldım. Gelen güzel bir istavrit azmanıydı. Benim peşim sıra Emre de ilk atışında güzel bir istavrit alınca sürüyü bulduğumuzu anladık. O dakikadan sonra neredeyse her atışımızda balık aldık. Kovamızda zaten yeterince balık olduğu için zamanımızı balık yakalamaktan çok yakaladığımız balıklarla fotoğraf çektirerek geçirdik. 22:00'a kadar yakaladığımız, geri saldığımız, fotoğraf çektirirken suya düşürdüğümüz onlarca balıkla çok keyifli geçen avı sonlandırıp Emre'yi otobüse yetiştirmek üzere terminalin yolunu tuttuk.




Eşimle beraber Çanakkale'ye düzenleyeceğimiz turna avı turundan önceki gün de aynı merada yalnız başıma gerçekleştirdiğim LRF avında bir kaç güzel istavrit azmanı kandırmayı başardım. Tatilim güzel başlamıştı. Aynı bereketin Çanakkale'de de devam etmesini umarak ertesi sabah erkenden kahvaltımızı yapıp Çanakkale'ye doğru yola koyulduk. Bu yazının devamında anlatacaklarım Çanakkale dönüşü tekrar uğradığımız Gölcük'te yaptığım avlara aittir. Çanakkale turna turumun hikayesini ise başka bir başlık altında anlatacağım.


Bizim gibilerin aklının bir köşesinde hep balık vardır. Her zaman dile getirmesek de planlarımızı balığa göre yaparız. Çanakkale'den Gölcük'e dönüş saatimi de gece suyunda yapacağım LRF avına göre ayarladım. Gelir gelmez balığa kaçmış olmamak için avdan en az 2 saat önce ailemin evine varacak şekilde kalama bıraktım. Eve varmadan Gölcük'te yaşayan Ömer Soyak'ı arayıp akşamki av için sözleştik. Nihayetinde her şey planladığım gibi gitti. Akşam üzeri 19:00 gibi Ömer ile birlikte LRF sahtelerimizi atıp çekmeye başladık.

Avımız güzel başladı. Avın henüz başında 3 g'lık özel zokasına iliştirdiğim 4.5 cm'lik silikon yılan balığı sahtesiyle peş peşe 3 iri istavrit kandırdım. Bir kaç boş atışın ardından dolaşarak sürüyü aradığım bir ara Ömer'in seslendiğini duydum. Ne olduğunu bilmediği bir balık silikon kurdunun yarısını kesmişti. Muhtemelen lüfer, ispari ya da karagözdü. Bir sonraki atışında sahteyi komple kestirince suçlunun lüfer olduğunu anladık. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere sallayıp aksiyon vermeden çekmeye başladım. Peş peşe iki atışımdan ilkinde sahte kestirip ikincisinde sahteyi komple yutamadığı için misinayı kesemeyen bir lüferi dışarı almayı başardım. Gerçek bir LRF kamışıyla yakaladığım en iri balık olan bu lüferin yaşattığı heyecan tarifsizdi. Benim yakaladığım lüferden 5 dakika sonra Ömer'in oltasına güzel bir lüfer daha yapıştı. Heyecanlı bir şekilde çektiği balığı dışarı almak üzereyken balık oltadan kurtulup önündeki sığlık alana düştü. O anın heyecanıyla acemice bir hareket yapıp balığın üzerine atıldı. Üzerinde durduğu ıslak ve kaygan kayadan kayınca oltasının üzerine düşüp LRF kamışının ucunu kırdı. Kaçan balığa mı üzülsün, yedek parçası bulunmayan kamışının 10 cm kısalıp özelliğini yitirdiğine mi? Moralsiz bir şekilde kamışının kırık ucunu ikinci köprünün olduğu yerden kesip ava devam etti. Çok geçmeden sağlam bir vuruş daha aldı. Zorlanarak kıyıya getirdiği balığı kepçelemesine yardım ettim. Kepçenin içindeki balık LRF yöntemi için trofe bsayılabilecek bir mırmırdı. Kırılan kamışından sonra moral bulan Ömer'i yakaladığı yakışıklı mırmırla fotoğraflayıp ava döndük. Yarım saat içinde yakaladığımız bir kaç iri istavritten sonra gecenin son sürprizi geldi. Bu defaki balık çok sağlam bir eşkinaydı. Kamışımın ucunu "U" şekline sokup makinemden epey kalama aldı. Çok şükür ki makinemde sarılı olan 0.18 mm'lik misina beni yarı yolda bırakmadı. Yaklaşık 2 dakika süren mücadelenin ardından yorulan balığı kepçenin içine sokmayı başardık. O dakikadan sonra daha fazla olta atmaya gerek yoktu. Bol çeşitli ve trofeli avımızı bir kaç güzel fotoğrafla ölümsüzleştirip avı sonlandırdık.





Gölcük'teki son gecemde misafirlerim İstanbul'dan gelen Ercan Tiktaş ve Özer Kızıltoprak abilerimdi. Uzun zamandır İnternet ortamından tanıştığımız halde ilk defa yüz yüze görüşme şansı bulduğum abilerimi bir önceki gece Ömer'le balıkları aldığımız yere götürdüm. Kendim yakalayamasam da onca yoldan gelen abilerimin güzel balıklar yakalayıp keyifli bir av geçirmelerini istiyordum. Av çok hareketsiz başladı. İlk 1 saat sürekli yer değiştirdiğimiz halde bir kaç iri istavritten başka balık alamadık. Özellikle, çok istediği halde iri bir istavrit alamayan Özer abinin morali biraz bozulsa da yılmadan denemeye devam etti. Hepimizin peş peşe balık aldığı bir ara Özer abi de hayatının en büyük istavritiyle siftah yaptı. O dakikadan sonra balık bir yaptı bir kesti. Balığın kısa süreli av verdiği anlarda peş peşe vuruşlar geliyor sonrasında balık tekrar kesiyordu. Bu şekilde yaklaşık 2 saat daha deneyip avı sonlandırdık. Avın sonunda kovamız hepimize yetecek kadar istavritle ve içimiz incecik LRF takımlarıyla çektiğimiz kocaman istavritlerin mutluluğuyla doluydu.



2014 senesinde kullandığım ilk iznime çıkmadan önce aklımda turnadan başka bir balık yoktu. Diğer izinlerimizde eşim ne isterse onu yapmaya söz verip bu iznimi Çanakkale'de turna kovalayarak geçirmek için izin koparmış, tüm motivasyonumu bu yönde toplamıştım. Hiç hesapta yokken Gölcük'te gerçekleştirdiğim bereketli LRF avları tatilimin keyfine keyif kattı. Yeni edindiğim çok hafif LRF takımlarıyla avlanırken bir şeyi daha iyi anlama fırsatı buldum. Balık tutarken aldığımız keyif yakaladığımız balığın büyüklüğü kadar kullandığımız takımla da alakalı...

Bahar Dişlileri

Dostlar selamlar

Bu dönem okul yoğunluğumla birlikte beklenen kuzey rüzgârları da bir türlü esmeyince, ilk kez üç ayı aşkın denize balığa gitmedim. Hava tahminleri oklarını isteğimizin tersine gösterdikçe sabır taşında ufak tefek çatlamalar başlamıştı. O çatlamaları sıvayacak rüzgâr estiğinde ise kulağa çalınan küçük bir bilgi bizi doğru yerde doğru hedefe yönlendirdi. Oltada balık hissetme ihtimali bile gözü kapalı deniz kenarına savurdu bizi. Bizi dedim çünkü giderken Burak’ı da aradım. 10 dakikaya hazırlanan dostumla birlikte ilçe merkezindeki ağaçları bile ciddi ciddi sallayan poyrazın keyfiyle yola koyulduk.

Bir süredir görüşemediğimizden koyu muhabbetin yolu nasıl bitirdiğini bile anlayamadık.
Meraya vardığımızda köpüren denizde şanslarını deneyenler vardı. Burak aşağı taraflarda ava başlarken, ben lüferin hakkı olan kayadaki yerimi alıyordum. Hansen Pilgrim 28 gram'lık kaşıkla oldukça uzak mesafelere yoklamaya başladım. Bu kaşık, balığın nazlı olduğu zamanlarda bile işe yarar tavsiyesiyle edindiklerimdendi. İlk yarım saat içinde oltanın ucuna takılan ot parçasından başka bir şey yoktu. Sonrasında bir ot parçası daha kaşık düşer düşmez takılıverdi. Sarmaya başladım. Dalgaların etkisiyle oltanın ucunu iyice öne eğmeye başlayan ot parçasının bir an bir lüfer olabileceği aklıma gelse de bu düşünce oltanın ucunda herhangi bir tepki olmamasından dolayı çabucak uzaklaşıverdi.

Nasıl bir otsa artık! Ağır ağır geliyordu. Yaklaştığında yandakinin sesiyle irkildim "Oltadaki Balık, çeksene!" İşte tam da o anda sazan taklidi yapan lüfer suyun üstüne yanlamasına çıkıverdi. Başladı kafa darbelerine. Makineme yüklendim ama hazırlıksız yakalanmıştım. Kayadan onu çıkaracak pozisyonu alamadan yukarı kaldırmaya çalıştığım ilk an iğneden kurtuluverdi ve suya döndü. Yanımdaki balıkçı arkadaş benden daha çok üzüldü. Buna eminim. Devamında oltacı sayımız artarak ava devam ettik. Kaya yükünü almıştı. Artık hareket vaktiydi.

Burak’ta dönüp dolaşıp yanıma gelmişti. Devamında dalgalara düşen kaşık daha ilk hareketinde bir adet daha lüferi kandırıverdi. Tam da dalgada sağlam bir biniş. Kafa darbeleri çok sert olmasa da keyif verici. İlk sudan kesmeyi başarılı bir şeklide yapsam da kayanın üzerine düşmeden iğne ağızdan çıkıyor ve bu sefer geldiği yerden değil sağ arkamızdan-Burak’ın tüm yakalama çabalarına rağmen- suya geri dönüyor. Nasip. Bu ara tek tük yanımızda alanda oluyor benim gibi düşürende. Çok zaman geçmeden bi daha yükleniyor oltaya. O da tam sudan keserken düşüyor ve gelen dalgayla uzaklaşıyor. Nasipsiz dayak bile yenmez deyip bir daha oltaya yapıştırıyorum. Bu seferki iri sıçraya sıçraya geliyor. İyi direniyor ama benim kaşık ona direnemiyor ve balık kaşığı ağzından atıyor. Yanımdakilerden de düşürenler olunca bugün balığın sahtelere iyi oturmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bir sonraki sefer oltaya binen lüferi Burak’ında yardımıyla ellerimize almak nasip oluyor. Şeytanın bacağı bu andan sonra kırılıyor.
Çok geçmeden Kofana adayı lüfer oltama biniyor. Bu, bugünün en irisi benim dercesine direniyor. Sudan çıkarırken başka bir arkadaşın oltası benim oltaya dolansa da almayı başarıyoruz. Kaba lüfer kategorisindeki bu balık keyfimizi yerine getiriyor. Sonrasında hemen sağ kenarımdan olta atan Burak kofana olma yolunda emin adımlarla ilerleyen irice bir balığı taktırmayı başardı. Yolun ortalarına gelen balık sudan havalara çıkıp serbest düşüşe geçerken kaşığı da ağzından bırakıverdi. Ama bu durum moralini bozmak yerine daha da şevklendirdi. Ve kısa zaman sonra kaçan kadar olmasa da ona yakın bir balığı çok ince bir atışla kaşığa yapıştırdı ve aramızda balığı kayaya çıkarabilecek en zor pozisyonda olan kişi olmasına rağmen başarıya ulaşarak oda ilk lüferini eline aldı.


Akşama doğru nokta bir atışla yine aynı büyüklükte bir tane daha aldı. Balık keyfini doyasıya yaşadığımız bir av oldu. Akşam karanlığında balığın kesmesiyle avımızı sonlandırarak dönüş yoluna geçtik. Ertesi akşam evde oturamazdım. Akşam suyunda 2 adet lüfer almayı başararak evimin yolunu tuttum. Bunu ilk kez balık tutan birinin yaşadığı heyecanın aynısını, her avda yaşayan biri olarak ifade ediyorum. Bu benim yaşam tarzım. Tüm oltacılara rastgele.




Nedim İNAL
nediminal@mynet.com

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Yeni Birşeyler (LRF)

Son zamanlarda ismi fazlaca zikredilen LRF birçok oltacı gibi benim de dikkatimi çekmiştir. Bunun başlıca sebebi, hassas spin kamışlarla yapılan bir at-çek yöntemi olmasıdır. Denizin yırtıcıları olan Levrek ve lüfer için yaptığım at-çek avcılığının yanında, bu teknik minik bir at-çek teknikçiği olarak elimin altında durabilir miydi? Neden olmasın?

Hafif, küçük, kısa, hassas gibi tabirleri bünyesinde barındıran bu yöntem bana, kocaman denizlerden ziyade, akarsularda ki alabalık avlarını ima etse de denizlerde başarılı avlar yapılabildiğini görmek, bu tekniği alternatif bir av tekniği olarak yanımda bulundurabileceğim anlamına geliyordu. Dedim ya her şeyin en hafifi, en hassası, en küçüğü. Bu tekniğin en can alıcı malzemeleri hiç kuşkusuz sahte yemleriydi. 5 cm’i geçmeyen silikon kurtlar,1,5, 2 ve 3 gram’lık zokalar, küçük jig’ler alabalık avlarından yabancısı olmadığım konulardı. İnternetten tek tıkla kapıma gelen kargomu açınca içinden çıkan özellikle kurtçukların küçüklüğüne epey şaşırdım. Beklediğimden çok küçüktüler. Ne kadar uzağa gidebilirdi ki bu sahte kurtçuklar? Aksiyonu nasıl olacaktı? En önemlisi de bir şeyler yakalayabilecek miydi?

Denizin hafif çırptığı bir gün kafamdaki soru işaretlerinin cevaplarını aramaya gittim. Birkaç noktada atışlarımı yaptım. Sonrasında denizin derinleştiği bir kayalığa çıkıp atışlarıma devam ettim. Elimde ki atarı 2-10 gr. kamışla bu teknik için yeterli olabilecek mesafelere varabildim. Birkaç küçük balığın kurtçuğu takibe alması, hatta içlerinden bir tanesinin son metrede sahteyi alıp kaçma çabası güzel bir heyecan yarattı. Genelde kurtçuğa deniz dibinden yukarı doğru kısa ve sert jerking hareketleriyle aksiyon verdirdim. Bazen de deniz dibinde tek hareketle zıplatarak dibi güzelce taramasını sağladım. Bu anlarda denizin çırpıntısı biraz artmış bende hafif soluma doğru sahtemi atıvermiştim. Arka arkaya sert iki jerking hareketinden sonra batmasına izin verip yeniden aynı hareketi tekrarlıyordum ki bu güzel ve renkli balık kurtçuğu avlayıverdi. Hassas kamışın eğilmesi ile keyifli bir mücadele başladı.

Lrf ile yakaladığım bu ilk balık oltanın ucunda keyifli bir mücadeleyle kayanın dibine geldi ve ben onu ellerime alıverdim. Kırmızı ve mavi renkleri harikaydı. LRF trofesi sayılabilecek irilikteki bu balığı fotoğraflarla geleceğe taşıdım ve onu geri saldım.





Dostlar, özellikle benim gibi at-çek ile balık avlayan oltacılara, bu tekniği -tek bir av yapmış olsam da- kesinlikle tavsiye ediyorum. Balık çeşitliliğinin artacağı ilerleyen günlerde farklı balıkları da yakalayacağıma inanıyorum. Aracınızda her daim bir LRF takımının bulunmasının günü geldiğin de çok işinize yarayacağını düşünüyorum. Rastgele dileklerimle.

Nedim İNAL

29 Nisan 2014 Salı

10 Yıllık Bir Av Öyküsü

Savaş ile dostluğumuz 2004 senesinde, internet ortamında yeni yeni palazlanmaya başlayan balıkçılık forumlarından birisinde (belki de ilkinde) tanışmamızla başladı. Ben o zamanlar üniversite yıllarımın başındaydım, Savaş ise Heybeliada Deniz Lisesi'ni bitirmek üzereydi. Ben henüz Boğaz'da olta atmaya başlamamış, fırsatını bulduğum her haftasonu Karadeniz Ereğli açıklarında lüfer, palamut peşinde koşuyordum. Savaş ise zaman zaman kıyıda dolanırken gördüğü ancak bir türlü tutamadığı devasa levrekleri kandırma planları yapıyordu.



Dile kolay 10 sene... Birçok insanın gerçek hayatta dahi arkadaşlıklarını koruyamadığı bu süre zarfında, Savaş ile kâh yılda bir, kâh gün aşırı görüştük. Ancak en uzak kaldığımız dönemde dahi kopmadık. Zaman birçok dostluğu eritip yok ederken, bizim dostluğumuzu olgunlaştırdı ve güçlendirdi. Ancak çoğu zaman ayrı şehirlerde yaşamamızdan dolayı, tanışmamıza vesile olan ortak tutkumuzu, balık tutmayı, bugüne kadar beraber çok az defa gerçekleştirebildik. Bunların birçoğu da talihsiz bir şekilde verimsiz avlar olarak kayda geçti. Zamanla bu durum ikimizin arasında şakayla karışık benim talihsizliğim olarak espri konusu oldu. Öyle ki Savaş'ın daveti üzerine yüzlerce hatta binlerce kilometre yolu katederek gittiğim, çılgıncasına balık yapan avlaklar benim gitmemle derin bir sessizliğe gömülüyor, ben döndükten sonra tekrar eski haline geliyordu.

Geçtiğimiz Cumartesi günü Savaş ile buluşmaya giderken aklımda yine aynı soru vardı. Acaba tarih tekerrür edecek miydi? Yoksa bu sefer şeytanın bacağını kıracak mıydık? Neredeyse telefonda her gün konuştuğumuz için selamlaşma faslını çok uzun tutmadan, doğrudan avlağa yol aldık. Önceki gün Savaş buradan kısıtlı zamanda güzel bir lüfer ve birkaç azman istavrit almıştı, ancak kendi avları haricinde de güzel haberler aldığını belirtiyordu.

Olta atacağımız yere varmıştık. Avlakta bulunanlara rastgele diyip, kendi düzenlerimizi kurmaya koyulduk. İlk olarak şeytan oltalarımızı hazırladık. 0,20 misina ucuna 5 numara iğneden ibaret takımımızı Savaş'ın çıkarttığı tekeler ile yemleyip suya saldık. Bu esnada etrafımızdakiler bir anda azman istavritleri ardı ardına sudan çıkarmaya başladı. Heyecanla balığın vuracağı anı bekliyordum. Ancak o an nedense bir türlü gelmek bilemedi. Sonra birden bire elimdeki takım hafiften gerildi. Misinanın elimden hafifçe kaymasına izin verdim. Misinanın akışının hızlandığı anda ise tasmayı attım. Ağırlaşan oltayı çekerken en sonunda süregelen şanssızlığımı kırdığımı düşünüyordum. Bulanık suda balık kendini göstermişti ancak balık istavrite pek benzemiyordu. Sudan çıkan balık rengarenk desenleriyle kocaman bir lapindi. Azman istavrit çılgınlığının içerisinde lapin çekme başarımı Savaş'tan gizleyerek tekrar oltamı yemleyip denizle buluşturdum. İkinci balık gecikmedi. Aynı heyecan, aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Ardından üçüncü lapin, dördüncü lapin derken nihayet beşinci balıkta irice bir ispari ziyaret etti oltamı. Herkes istavrit tutarken, lapinlerle olan bu yakın ilişkim Savaş'ın da dikkatinden kaçmamıştı. Ancak henüz kendinden yana da bir hareketlilik olmadığı için benimle makara geçemiyordu. Muhtemelen ikimiz de balığın bulunduğu derinliği ayarlayamamıştık.

Lapinle çiftetelli oynarken ben... :)


Derken ilk balık Savaş'ın attığı şamandıralı oltaya geldi. Ben de bir kaç yem kaybetmemin ardından ilk azmanı yakalamıştım. Yıllar önce Ereğli'de midyeyle yakaladığım bu balıkların daha da irilerini tekrar oltanın ucunda hissetmek paha biçilmez bir duyguydu. Tekeler ile yaptığımız bu av hava kararana kadar sürdü. Yine arada oltalarımızı lapinler ve ispariler ziyaret etti. Ancak asıl piyango hemen yanı başımızda avlanan başka bir balıkçıya vurdu. Bu anları anlatmak yerine izletmeyi tercih ediyorum.



Havanın kararmasıyla tekelere vuruşlar zayıfladı. Biz de bunun üzerine LRF avına yöneldik. Daha ilk atışında Savaş güzel bir istavrit aldı. Ben de birkaç atış sonrasında aynı zevki yaşadım. Vuruşlar ardı ardına geliyordu, ancak biz zamanımızı olta atmaktan ziyade fotograf çektirmeye harcıyorduk. Başka avlarda benim birkaç saniyemi ayırarak üstün körü fotografladığım balıkları, Savaş onlarca değişik açıdan en ufak ayrıntıya dahi dikkat ederek ölümsüzleştiriyordu. Savaş'ın birbirinden güzel fotograflarındaki başarısının tesadüf olmadığını, her bir karenin ardında ciddi bir emeğin ve özenli bir çalışmanın olduğunu anlamıştım. Tabi bu esnada fotograflayalım derken kayaların arasına düşürdüğüm(üz) balıkların sayısı da epey fazla oldu. Yarım saat kadar sonra balık yavaşladı, biz de yeterince avlandığımıza kanaat getirerek avımızı noktaladık.




Bu arada yeri gelmişken çoğunuzun merak ettiği, LRF avımızdaki teknik detaylara değinmek istiyorum. Savaş'ın kullandığı kamış Shimano Catana 210 cm 1-11 gram atarlı, benim kullandığım kamış ise Okuma Lure Mania 185 cm 3-12 gram atarlıydı. Bu sayede 3 gramlık jighead'e iliştirdiğimiz Mebaru silikon kurtları rüzgara karşı olmamıza rağmen 10-12 metre kadar ileri savurabildik. Burada yine kritik bir nokta makinalarımıza sarılı misinalardı. Bir yandan bu koca istavritlere dayanabilecek sağlamlıkta, aynı zamanda havada minimum ağırlık ve sürtünmeye yol açacak incelikte 0,17 ve 0,20 mm naylon misinalar kullandık. Bu misinalara hiçbir ek, klips vb kullanmadan doğrudan jigheadlerimizi iliştirdik. Avlandığımız mera oldukça sığ olduğu için yem suya değer değmez makinelerimizi kapatıp yavaşça sarmaya başladık.  Bu stilde oltaya neyin geleceği hiçbir zaman belli olmadığından kalamalarımız ani bir darbeyi emebilecek ölçüde açıktı.

Savaş ile 10 yıl önce başlayan dostluğumuz, bugün Balık Günlükleri altında artık bambaşka bir boyuta ulaştı. Bu sayfa altında deneyimlerimizi ve hikayelerimizi sizlere sunabilmek adına Türkiye'nin iki ucu arasında köprü kurmuş vaziyetteyiz. Ben Savaş gibi bir ortağım ve arkadaşım olduğu için kendimi çok şanslı sayıyorum. Umarım ileride beraber avlanma şansını daha fazla yakalar ve size buradan daha nice güzel avlarımızı keyifle aktarırız.


6 Nisan 2014 Pazar

Bahar Levrekleri

Uzun, soğuk, yağmurlu, karlı Karadeniz kışının ardından baharın gelmesiyle birlikte içimi bir heyecan ve sevinç duygusu sardı. Samsun'a taşındığım 2011 senesinden beri her bahar benzer duygular yaşıyorum. Karadeniz'de, kış mevsiminde kıyıdan olta balıkçılığı için çok fazla alternatif yoktur. Çoğu zaman hava şartları denize açılmaya da müsaade etmez. Belli başlı balık türleri kısmen av vermeye devam etse de bu balıkların peşinden koşmak yorucu ve sabır gerektiren bir iştir. İşlerimin en yoğun olduğu döneme denk gelen 2014 kışında nadiren olta atma fırsatı bulabilmiş, kısacık zaman dilimleriyle sınırlı kalan avlarımda da Ocak başında sırtı yöntemiyle yakaladığım 2 iri levrek dışında çok kayda değer balıklar yakalayamamıştım. 1 Nisan'dan itibaren başladığım turna denemelerim de hüsranla sonuçlandı. Samsun'a bağlı Çarşamba ve Terme ilçelerinde bulunan daracık su kanalları ve ufacık göletlerde yaşam mücadelesi veren turnaların suya elektrik vermek, ağ sermek, gece ışık ve zıpkın kullanmak gibi her türlü yasal olmayan av vasıtası ile katledildiğini acı bir şekilde öğrendim. Bu sebeplerden dolayı da büyük uğraşlar sonucunda yakaladığım turnaların tamamı yavru balıklardan ibaret kaldı.

Turna meralarının vahim durumunu gördükten sonra tekrar levreğe yönelmeye karar verdim. Geçtiğimiz bahar mevsiminde olduğu gibi bu sene de liman içinde canlı karides ile levrek yakalayabileceğimi ümit ediyordum. 5 Nisan cumartesi sabahı tüm konsantrasyonumu akşam üzeri başlayacağım ava verdim. "Balık Günlükleri" Facebook sayfasında geçtiğimiz sene aynı dönemlerde yaptığım bir levrek avının hikayesini paylaşıp şöyle bir not düştüm. "Geçtiğimiz sene 7 Nisan tarihinde yaptığım bereketli bir avın hikayesi. Bu gece yine aynı yerde, aynı yöntemle levreğe deniyor olacağım".

Akşam 17:00 gibi liman içinde kuytu bir yerde bulunan özel teke merama uğrayıp yeteri kadar iri teke yakaladıktan sonra 18:20 gibi olta atacağım meraya vardım. İki oltamın ucunda takılı olan şamandıralı takımlarımı en irilerinden canlı tekelerle yemleyip yaklaşık 20-25 m salladıktan sonra oltaları kayaların arasındaki boşluklara sabitleyip beklemeye başladım. Birden aklıma avlaktan canlı yayın yapma düşüncesi geldi. Telefonumun kamerasıyla, kayaların arasına sabitlediğim oltaların fotoğrafını çekip "Haydi bismillah!" notuyla birlikte facebook'ta paylaştım. Peşinden oltaları sallamadan önce kancaya takılı halde fotoğrafladığım tekenin fotoğrafını paylaşmaya çalışırken oltalardan biri öyle bir eğildi ki neredeyse olta yerinden fırlayacaktı. Hemen oturduğum yerden fırlayıp oltayı yakaladım. Sezonun yemlideki ilk levreğini kaçırma korkusu içinde heyecanlı bir şekilde mücadele edip balığı suyun kenarında duran kepçenin içine sokmayı başardım. Balık vurduğu anda heyecandan elimdeki telefonu yere attığımı balığı dışarı çıkardıktan sonra fark ettim. Neyse ki telefonun koruyucu kılıfı görevini yerine getirmişti. Çabucak kepçenin içinde fotoğrafladığım balığı "Siftahı yaptık çok şükür" notuyla facebook'ta paylaşıp ava devam ettim.


Sezonun yemlideki ilk levreğini henüz avın başındayken yakalamak içimi epey rahatlatmıştı. Oltalarımın başına oturup güzel havanın tadını çıkarttım. İlk balıktan sonra 1 saat kadar başka vuruş olmadı. Gündüz telefonumu açmayan annemin doğum gününü kutlamak için tekrar aramaya karar verdim. Canım annemin doğum gününü kutladıktan sonra "Anneciğim güzel bir levrek yakaladım, dua et de daha büyüğünü yakalayayım" dedim. "İnşallah yakalarsın oğlum ama söz ver Gölcük'e geldiğin zaman bana da..." Annemin cümlesini tamamlamasını beklemeden telefonu cebime sokup yanı başımdaki oltaya yapıştım. İlk balığı yakalayan oltaya tekrar balık yapışmıştı. Bir yandan balıkla mücadele edip bir yandan da "Şu annem ne mübarek kadın" diye içimden geçiriyordum. Dua etmek için ağzını açar açmaz balık yapışmıştı. İlk balıktan biraz daha büyük olan ikinci balığı da kepçelemeyi başardıktan sonra cebimdeki telefona baktım. Çağrı süresinin olduğu yerde 4 dak 30 küsur sn yazıyordu. Annem hala hattaydı. Balığı merak edip telefonu kapatmamış. Alelacele anneme teşekkür edip telefonu kapattım. Günün ikinci levreğinin fotoğrafını da "İkiledim çok şükür" notuyla birlikte paylaştım. 



20:00'da yakaladığım ikinci levrekten sonrası rüya gibiydi. Meraya çok yoğun bir levrek sürüsü inmiş olacak ki şamandıralarım ardı ardına suya gömüldü. 3. levreği yakalayıp 3 levreğin yan yana fotoğrafını "Rüya gibi bir gece. Ava devam." diye paylaştıktan saniyeler sonra 4. balık oltaya bindi. 4. balığı fotoğraflayacak kadar vaktim olmadı. Meraya geç gelen ve çimlerin üzerinde yatan levreklere hayranlıkla baktıktan sonra alelacele oltalarını hazırlamaya koyulan arkadaşımla sohbet ederken üzerinde kırmızı renkli fosfor bulunan şamamdıram suya gömülüverdi. Oltaya yapışıp mücadeleye başladıktan saniyeler sonra 10 m sol tarafta bulunan yeşil fosforlu şamandıram da battı. Bir an için balık diğer oltaya mı dolandı diye düşündüm ama benim oltamdaki balık ters tarafa doğru yüzüyordu. Diğer oltada da balık vardı. Arkadaşa heyecanla "Yeşil fosfor da battı, diğer oltayı çek" diye bağırdım. Arkadaşım oturduğu yerden kalkıp oltayı eline alana kadar en az 30 saniye geçtiği halde balık kurtulmamıştı. İkimiz de aynı anda mücadeleye başladık. 2 dakikalık mücadelenin sonunda kendi oltamdaki balığı kepçeleyip hızlı bir şekilde kayaların arkasındaki çimenliğe bıraktıktan sonra suyun kenarına döndüm. Bir kaç saniye sonra arkadaşımın mücadele ettiği balığı da kepçelemeyi başardık. Kayaların arkasındaki çimlerin üzerinde 6 güzel levrek yatıyordu. Günlük limitimi doldurduğum halde o dakikadan sonra arkadaşıma yardımcı olmak için bir süre daha merada kalmaya karar verdim. Kovamdaki son tekelerle yemlediğim oltalara balık vursa bile alıkoymayacaktım. Arkadaşımın sorduğu soruları içtenlikle cevaplayıp takımını düzeltmesine yardımcı olduktan sonra çimlerin üzerinde yatan balıkları fotoğraflayıp "Allah'ıma şükürler olsun. Rüya devam ediyor" diye paylaştım. 




Saat 08:40 olmuştu. Kısa sürede limitimi doldurduğum halde av tüm hızıyla devam ediyordu. Bir kaç dakika önce salladığım oltalardan birine yine balık vurdu. Sabitlediğim yerden çıkardığım kamışın hızlıca boşunu alıp tasmayı vurdum. Balığın ağırlığını hissetmemle ağırlığın boşalması bir oldu. Oltayı çekip kontrol ettiğimde şamandıranın altındaki misinanın ortasından koptuğunu fark ettim. Normal şartlarda bunun olmasına imkan yoktur. Ne yazık ki balığı kepçelerken şamandıranın kayaların arasına yuvarlandığı esnada misinam zedelenmiş, avın hızından ve heyecanından dikkat etmediğim için beni yarı yolda bırakmıştı. Kopan oltamı toplayıp sudaki oltamın başında beklemeye başladım. 5 dakika sonra vuran balığı da dışarı aldıktan sonra kendime söz verdiğim gibi kamera kaydı alarak incitmeden suya iade ettim. 


O dakikaya kadar paylaştığım fotoğraflara toplamda 100'ün üzerinde yorum gelmişti. Çoğunluğu balıkları yakaladığım yöntem hakkındaki sorulardan oluşan yorumlara cevap yazmak ve tebrik mesajlarına teşekkür etmek için can atıyordum. 21:00'da avı sonlandırıp evimin yolunu tuttum. Yasemin Hanım'dan zorla izin alıp balıkları mutfak masasının üstünde fotoğrafladıktan sonra dolaba kaldırdım. Daha sonra çabucak temizlenip bilgisayarımın başına oturdum. Avda kullandığım takımı oluşturan bir kaç parça malzemeyi fotoğraflayıp altına yazdığım şu notla takımın ayrıntılarını merak eden arkadaşlarımın sorularına cevap vermeye çalıştım. 


"Arkadaşlar bugünkü yemli levrek avımla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum. Her zaman dediğim gibi bahar aylarında levrek peşinde koşmak istiyorsanız sahte yemlerle yapılan at-çek yönteminden ziyade yemli takımlar ve karides, mamun ya da yengeç gibi kabuklularla denemelisiniz. Bugün avlandığım takım top şamandıra altında 0.24 mm serbest beden ucunda tek kancadan ibaret çok basit bir takımdı. Kıyıdan 20-25 m açıkta oltamı düşürdüğüm yerin derinliği ortalama 1.5 m olduğu için şamandıranın altındaki bedeni yaklaşık 120 cm olacak şekilde ayarladım. Takıma kesinlikle herhangi bir kurşun ilavesi yapmayın. Zira levrek, karagöz, alabalık gibi hassas balıklar için takım ne kadar doğal ve basit ise o kadar avcı olur. Bu yüzden stoper sistemli şamandıralar yerine sünger top şamandıralar tercih ediyorum. Top şamandırayı evde içi su dolu bir kabın içine bırakarak hangi tarafın üstte kaldığını gözlemledikten sonra üstte kalan kısma fosfor takmak için bir delik açıyorum. Normalde tam dik durmayan şamandıranın dik durmasını da fosforun yeri sağlıyor.Makineden çıkan ana beden misinasını da kancanın bağlı olduğu beden misinası gibi küçük bir klips yardımıyla şamandıranın altındaki halkaya takıyorum. Karidesle yapılan levrek avında dikkat edilmesi gereken en önemli konu karidesin iri ve canlı olması. Normalde şeytan oltasıyla yaptığım avlarda karidesin hareketini kısıtlamamak için kancayı kuyruğunun altından takıp ilk boğumdan çıkartırım. Bu sistemde ise atış esnasında karidesin düşmemesi için 1 numara daha büyük kanca kullanıp kancayı karidesin karnının altına kadar ilerletmek gerekiyor".


Bereketli geçen her avın sonunda olduğu gibi üzerime tatlı bir yorgun çöktü. Hafızamdan uzun zaman silinmeyecek olan levreklerin görüntüsüyle uykuya daldım. Bugün bu satırları yazarken bile aklımın bir köşesinde hep levrekler yüzüyor. O şamandıranın batışı yok mu? Düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor...

31 Mart 2014 Pazartesi

Turna Sevdası

Vahşi, korkunç, acımasız. En sağlam kancaları açabilecek kadar güçlü, bir ördeği yutabilecek kadar obur. Gizlendiği yerde ölü kadar hareketsiz, saldırırken yıldırım kadar hızlı. Tatlı sularda yaşayan balıkların, kuşların, sürüngenlerin, hatta küçük memelilerin korkulu rüyası. Doymak bilmeyen bir iştah. Gövdesinden daha geniş açılabilen, içe kıvrık iğne gibi sivri yaklaşık 700 adet dişle çevrili ağzıyla öldürmeye programlanmış bir canavar.  O bir turna.




Tatlı sularda yaşayan en yırtıcı balıklardan olmalarıyla ün salan turnalar, özellikle tatlı su spin avcılarının en gözde balıklarındandır. Muhteşem renkleri, sardırganlığı, ısrarcılığı, oltadaki mücadelesi, ulaşabildiği devasa boyutları ve kolay bulunur olmasıyla her kesimden balıkçıya hitap eder. Turna avında canlı ya da ölü bir çok doğal yem kullanılmakla beraber sahte yemlerle yapılan turna avının keyfi ayrıdır.  En dar su kanallarına, kıyıdaki sazlıkların, ağaçlıkların diplerine ve en sığ sulara kadar girebilen turnaları çeşitli silikon yemler, maket balıklar ve kaşıklarla kandırmaya çalışmak son derece eğlenceli bir iştir. Atıp çektiğiniz sahte yeminizi sudan çıkarmak üzereyken hemen önünüzdeki sazların dibinde gizlenen dev bir turna yıldırım gibi fırlayıp yeminizi kapabilir. O an kalp atışlarınız hızlanır, adrenalin seviyeniz yükselir, tüyleriniz diken diken olur. İşte turna avını bu kadar heyecanlı yapan da bu ani ve şiddetli saldırılardır.





Turnalar avları konusunda çok ısrarcı balıklardır. Avlarına odaklandıklarında dışarıdan gelebilecek olan hiç bir tehlikeye aldırış etmezler. Yeme saldırdığı halde yakalanmayan bir turna, sonraki atışta çok büyük ihtimalle tekrar saldırır. Sahte yemle yakaladığım turnalardan yarı yolda kurtulanların kanca yarası aldığı halde yeme saldırmaya devam ettiklerine ve tekrar yakalandıklarına defalarca kere şahit oldum. Keza misinayı kesip ağzında sahte yemle kaçan turnaların bir kaç dakika sonra kopardıkları sahte yemle birlikte tekrar yakalanmaları sık rastlanılan bir durumdur. Oltaya yakalanan turnalara daha büyük turnaların saldırması, hatta kancaya takılmadığı halde avlarını bırakmadıkları için kepçe yardımıyla suyun dışına alınmaları da bu balıkların avları konusunda ne kadar ısrarcı olduklarının ispatıdır.




Ortalama 25 yıl gibi uzun ömürlü balıklar olan turnaların 150 cm boy ve 30 kg ağırlığın üzerine çıkabildikleri bilinmektedir. Genetik anormallikler dışında erkek turnaların yaşam süresi ve maksimum boyutları dişilere nazaran daha düşüktür. Büyüme şartlarına göre değişmekle birlikte turnalar yaklaşık 2 yaşında cinsel olduğa ulaşır. Erkek turnalar için cinsel olgunluk boyutu 34-42 cm iken, dişi turnalar 40-48 cm boy aralığında cinsel olgunluğa ulaşır. İlk kez nesil yetiştirecek olan yarım kg'lik bir dişi yaklaşık 9.000-10.000 arasında yumurta bırakabilir. 5 kg ağırlığındaki bir dişinin bırakacağı yumurta miktarı ise 100.000'in üzerindedir. Yumurta sayılarından da anlaşılacağı üzere daha üretken olan anaç balıkların korunması büyük önem arz etmektedir. Yaşlı ve büyük turnaların mücadelesinin ve avcılık keyfinin de daha yüksek olduğu aşikardır. Ülkemizde çok küçük sulama barajları, göletler ve dar su kanalları gibi hassas sulak alanlarda yayılım gösteren turnaların avında yakala&bırak disiplinin benimsenmesi şattır. Turna, denize kıyısı olmayan bir çok şehir için spin yöntemi ile yakalanabilecek yegane balık olduğundan bu şehirlerde yaşayan balık tutkunlarının özellikle bu balığa sahip çıkması, geri saldıkları her balığın daha da büyümüş olarak tekrar kendilerine geleceğinin bilinciyle hareket etmesi gerekmektedir.




Turnalar 4 mevsim aktif olarak avlanan balıklardır. Su sıcaklığının aşırı yüksek ve aşırı düşük olduğu yaz ve kış aylarında avlanma aktiviteleri bir miktar düşse de olta ile avcılığı devam eder. Avlanma tarzları genellikle hareketsiz durarak avlarını bekleme şeklindedir. Yeşil ve dalgalı desenleri sayesinde dipteki bitkilerin arasında kamufle olup avlarının saldırı menziline girmesini beklerler. Suyun içinde kalmış ağaç dallarının, sazlıkların, nilüfer vb. su bitkilerinin çevresi turnaların gizlenmek için tercih ettiği yerlerin başında gelir. At-çek yöntemiyle avlanırken sahte yemi bu tarz yerlerin yakınından geçirmek avın verimini büyük ölçüde arttırabilir. Turna saldırıları o kadar şiddetli ve hızlıdır ki avını kapan turnanın durabilmesi için vücudunu "S" şeklinde kıvırması gerekir. Su sathına yakın mesafedeki avlara saldırdıklarında ise hızlarını alamayıp büyük bir şapırtı kopararak suyun dışına fırlarlar. Bu anlar turna hedefinde olan bir balıkçı için en heyecan verici anlardandır. Vakit kaybetmeden yemi şapırtının koptuğu yere atıp bir süre aynı bölgeyi denemek de balık yakalama şansını arttırabilir. Turnalar sadece yatarak avlanan balıklar değildir. Avlarını aramak için ciddi mesafeler katedip aktif olarak da avlanırlar. Bu sebeple turnayı sadece gizlenebileceği bölgelerin çevresinde aramak doğru değildir.



Turnalar avlarını parçalara ayırmak yerine tek parça halinde yutar. Ağızlarını çevreleyen yüzlerce içe kıvrık diş, avın kaçmasına mani olarak içeri hareketini kolaylaştırır. Esnek çeneleri ve koca ağızları sayesinde kendi gövdelerinden daha kalın avları bile yutabilirler. Büyük avları yutmaları biraz zaman alsa da nispeten küçük avları vakumlayarak tek hamlede yutarlar. Çoğu zaman at-çek avında kullanılan sahte yemlerin tamamını yuttukları için sahte yemle ana beden arasında 10-25 cm uzunluğunda çelik köstek kullanmak gerekir. Böylelikle yemin tamamını yutan turnanın dişleriyle misinayı kesmesi önlenmiş olur. Sakın bu ihtimali düşük görüp avın verimini arttırmak için çelik köstek kullanmaktan imtina etmeyin. Zira avlarına odaklanan turnalar çelik köstekten rahatsız olmaz. Zamanında aynı yanılgıya kapılıp çelik köstek kullanmadığım avlarda  çok sefer misina kestirerek oltamın ucundaki balığı kaybettim.



Turnalar yamyam balıklardır. Avlarının büyük bir bölümünü daha küçük turnalar oluşturur. Küçük boydaki turnalar daha büyük turnaların avı olmamak için daha fazla beslenip bir an önce büyüme eğilimindedir. Bu nedenle boylarından beklenmeyecek bir canavarlıkla büyük sahtelere bile saldırırlar. Halk arasında çivi diye tabir edilen yavru turnalar sayıca fazla olduklarından ufak boy sahte yemlerle denendiğinde kolaylıkla yakalanabilirler. 50 cm altı turnaların mücadelesi zayıf olsa da spin ve sportif yakala&bırak avcılığının zevkini fazlasıyla yaşatırlar. Büyük turnaların mücadelesi ise serttir. Özellikle 80 cm üzeri turnalar makineden epey misina boşaltır. Kah fişekleyip, kah hareketsiz kalıp enerji topladıktan sonra mücadeleye devam ederler. Zaman zaman suyun üzerinde hareketsiz yattıktan sonra muazzam bir güçle suyun dışına fırlayıp vücutlarını silkelerler. Bu esnada misina gergin tutulursa bütün vücut ağırlıklarıyla misinaları koparabilir, kancaları açabilir ya da ağızlarını yırtarak oltadan kurtulabilirler. Aynı vücut silkeleme hareketini sudan dışarı alınmak üzereyken de sergilerler. Kepçe kullanılmadığı taktirde sudan dışarı alınma esnasında balığın kaçma ihtimali yüksektir. Kepçe bulunmadı durumlarda balığı ensesinden ya da galsamasından kavrayarak dışarı almak gerekir.  Bunu yaparken turnanın jilet keskinliğindeki solungaç yarıklarından sakınılmalıdır. Aksi taktirde balığı tutan kişinin parmaklarında ciddi kesikler meydana gelebilir.



Yakala&bırak disiplininin henüz çok az sayıda balıkçı tarafından uygulandığı ülkemizde trofe boyutlara ulaşmış turnalar belli başlı meralar dışında mumla aranır haldedir. 25 yıllık uzun ömürleri ve yavaş büyüme hızları düşünüldüğünde özellikle küçük sulama barajları gibi hassas sulak alanlarda yapılan yakala&bırak harici olta balıkçılığı bile turnaların ömürlerini tamamlayarak trofe boyutlara ulaşmasına mani olmaktadır. Günümüzde trofe turna yakalama şansını arttırmak için, kısmen geniş ve korunaklı sulak alanların, insanlar tarafından ulaşılması zor, bakir bölgelerinde denenmelidir. 100 cm üzeri bir turna yakalama mutluluğuna erişmiş olan şanslı balıkçılar, turna avının gerçek zevkine varmış olan kişilerdir. Bu zevki her daim yaşamak, çocuklarımıza ve gelecek nesillere de yaşama şansı tanımak için turna gibi uzun ömürlü tatlı su balıklarının avında yakala&bırak disiplininin önemini anlamalı ve bir an önce uygulamaya geçmeliyiz.