21 Şubat 2015 Cumartesi

Baltabaş Sınavım

Kasım ayının başından itibaren baltabaş karagöz ve eşkina avlarım da güzel bir seri yakalamıştım.Arayı fazla açmadan sık sık ava gidebiliyor ve keyifli avlar geçiriyordum. Taa ki vize haftası başlayana kadar...Vize haftası demek aklımda levrekler-karagözler elimde ise defter kitapla geçecek on gün demekti.

 Yaptığım avlarla aynı güzellikte ilk yedi sınavı geride bıraktıktan sonra son güne iki sınavım kalmıştı.Sona yaklaştıkça iyice aşka gelen balık sevdam sabırsızlığımı yeterince arttırmıştı.Bunun nedeni ise böyle güzel seyreden havalarda son on gün içerisinde balık namına yaptığım tek şey Savaş (Dursun) abimle yapmış olduğum bir iki saatlik balık sohbetiydi.Lrf  tekniğiyle kandırdığı balıkların hikayelerini keyifle dinlerken eline küçük silikon kurtçukları alıp deniz kenarına inmemek mümkün değildi.Fakat ne yapıp ettiysem şuana kadar lrf tekniğiyle ile sadece bir kez balığı kandırmayı başarabilmiştim.


 Son güne kalan iki sınavım beni hem fiziki olarak hem de zihni olarak fazlasıyla yıpratmıştı.Saat 16.00 sularında sınavdan çıktım.Bir buçuk saatlik bir uykuyla duruyordum ama aşk başkaydı elbette.Hiçbir olumsuzluğa aldırış etmemeye karar verdim.Eve dönerken hava bozmaya başladı bu gidiş ile meraya varana kadar patlayacağı da belliydi.Mendireğin ucundan avlanmam mümkün değildi.Balığa gitmemek gibi bir düşünce aklımdan geçemezdi,geçmemeliydi de.Hava muhalefetinden oluşan anlık krizi fırsata dönüştürerek yaptığım bütün hazırlıkları olduğu gibi bıraktım ve şeytan oltasıyla avlanmaya karar verdim.Fırsat diyorum çünkü böyle havalarda koca koca balıkları liman içinde çok defa avlamayı başarmıştım.Evden çıkarken yanıma birkaç tane iğne bir makara misina ve kepçemi aldım.Zor bir haftayı geride bırakmanın huzuruyla yürürken birde güzel bir balık yakalamanın hayaliyle gülümseyerek vardım meraya.

 Teke çıkarmak inanılmaz zorlaşmıştı iri boylarını bulmak ise neredeyse imkansızdı.Her ne kadar olumsuzluklara aldırış etmesem de biraz umutsuzluğa kapılmadım diyemezdim.Bu yüzden teke çıkarmaya fazla gayret sarf etmeyerek yolda gelirken bulduğum pet bardağın içine dört tane teke koyarak yat limanının içine girdim.Hava bozduğu için kısa bir av planlamıştım.Ne kadar kısa olsa da deniz kenarında iyot kokusunu içime çekerken elimdeki misinanın akmasının hayali kurmak son on günün stresini  atmam için yeterliydi.

 Şeytan oltasıyla avlandığım zamanlarda genellikle 0.18 mm-0.26 mm kalınlığında misinalar kullanırım.Bunun sebebi tekenin daha doğal hareket etmesi ve daha uzun atışlar yapabilmekti.Fakat rüzgar yeterince şiddetli bir şekilde arkamdan estiği için mesafe sorunu yaşamayacaktım.Liman içinde dahi su yeterince hareketli olduğu için teke hafif akıntıya kapılıp salınıyordu hayalimdeki levreğin de tekeye atlama ihtimalini düşünerek bu avımda 0.30 mm misina kullanmaya karar verdim.


Yat limanının üç tarafını çepeçevre saran iskeleler duba şeklindeydi.Kıyıya paralel geniş bir hat ve bu hat üzerinden de kıyıya dik bir şekilde parmak iskelelerden oluşuyordu.Kıyıya dik olan iskelelerinde en uç kısmı zincirlerle dibe sabitlenmişti.Ortası boşluk olduğu için dikkat etmem gereken en önemli faktör ses yaparak iskelenin altındaki balıkları kaçırmamaktı.Başarılı bir sızma operasyonuyla sessiz, sakin ve yavaş adımlarla iskelenin ucuna ilerledim.Saat 17.55 gibi ucunda sadece teke olan iğneyi sallayarak ivme kazandırdıktan sonra suyla buluşturdum.Yaklaşık 3 dakika sonra bir iki tırtıkladıktan sonra balık öyle kuvvetli bastı ki adrenalin bir anda tavan yaptı.Başladım mücadeleye balık iskelenin direk altına kaçmak yerine sağ tarafımdaki yatın altına doğru yol aldı.Zincirlere dolaşma ihtimali ortadan kalktığı için rahatlasam da balığı durduramıyordum.Bir süre daha yorulmadan bu hızla giderse kontrol edemeyeceğim belliydi ve öyle oldu 45 sn. bir mücadeleden sonra bir anda misina boşaldı.İğneyi kesmemişti normal bir durum değildi ama vakit kaybetmeden ikinci tekeyi takıp attım.Henüz yem dibe ulaşmadan müthiş bir vuruş daha geldi heyecanla misinayı tutunca iskelenin üstünde duran makara suya fırladı.Elimdeki balık ilk balığa göre çok daha hızlı yol alıyordu ve açığa doğru yüzüyordu sakinliğimi korumak için balıkla konuşmaya başlamıştım bile.. İşte levrek sensin oğlum gel bakalım senden almam gereken bir intikam var.. Ve yine aynı son elimdeki misinanın boşalmasıyla çöküşe geçtim.Bu sezon levrekten yediğim ikinci darbeydi.Boş misinayı toplarken ki hayal kırıklığımı siz tahmin edin.Kendimi hızla toplayarak bir yandaki iskeleye geçtim.Henüz iki potansiyel balığım vardı ve saatte 18.05 olmuştu.Tekrardan oltamı yemledim ve suyla buluşturdum.Beklemeye başladıktan iki dakika sonra tek hamleden oluşan bir vuruşla misinam ilk başta gerildi ve hızla akmaya başladı.Üç teke üç vuruş bu gecenin hakkını yememeliydim kesinlikle.Daha dikkatli bir şekilde balığı yönlendirmeye başladım.Çekirge de iki sıçralamalık hakkını kullanmıştı ne de olsa.Zaman geçtikçe balığı yormuş ve yaklaştırmayı başarmıştım zincire takılmazsa bu sefer sudan kesecektim.Dört dakika geçmişti balık iyice yorulmuş fakat su üstüne çıkmamıştı ayağa kalktım ve kamış olmadığından zincire takılmaması için ellerimi de kaldırarak balığı yukarıya doğru çekmeye başladım.En sonunda balığı su üstüne çıkarmayı başarmıştım son bir kez daha fişeklemesine izin vermeden kepçelemeyi başarmıştım balığı.


Yaklaşık altı dakika süren keyifli bir mücadelenin galibi ben olmuştum.Kepçenin içinde yatan asil savaşçı ise 1.370 gramlık bir baltabaştı.Ava başlayalı henüz 17 dakika olmuştu ama yeterince keyifli bir av yaptığıma kanaat getirerek son tekeyi usulca denize bıraktım ve avı sonlandırdım.Daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..                                                                            

20 Şubat 2015 Cuma

Sabah Sürprizi

"Neye niyet, neye kısmet." Bu sözü balık tutarken çok sık hatırlıyorum. Balık tutarken hatırladığım diğer bir söz de, çocukken bir dönem teknesiyle balığa çıktığım Şükrü amcanın "Denizle pazarlık olmaz." sözü. Ne hayallerle çıktığınız avdan tek bir vuruş bile almadan dönebilir ya da hiç ummadığınız bir zamanda ummadığınız balıklar yakalayabilirsiniz. İşin özeti şu ki, doğru zamanda doğru yerde hazır bulunursanız ödülünüzü alırsınız. Bilgi birikimi ve tecrübe her zaman yeterli olmaz. Bazen sadece şanslı olmak gerekir. Tıpkı 24 aralık sabahı şans eseri gerçekleştirdiğim av gibi.

Aralık başında 3 sabah üst üste yakaladığım hatırı sayılır boydaki levreklerden sonra uzun bir süre aynı merada levrek hedefli at-çek denemelerine devam ettim. Her sabah güneş doğmadan 2 saat önce başladığım avlardan vuruş dahi almadan dönmek ilk başlarda şevkimi kırmasa da aradan 2-3 hafta geçtikten sonra yorucu bir hal almaya başladı. 24 aralık sabahı da 5:30 gibi başladığım avda vuruş alamayınca sıkılıp gün ağarmaya yakın avı sonlandırdım. Arabamı, mesai öncesi sıcacık yatağımda 1 saat kestirme hayaliyle misafirhaneye doğru sürerken ani bir kararla direksiyonu başka bir meraya kırdım. Niyetim çok hafif LRF takımım ve 2 gramlık zokaya iliştirilmiş kokulu silikon kurtlarla birkaç kaya balığı ya da lapin kandırıp yeni aldığım fotoğraf makinesi ve 50 mm sabit lensi test etmekti.

Görüntü itibariyle gerçek midye kurdundan hiç bir farklı olmayan 7 cm'lik kokulu kurdumu dibe indirir indirmez beklediğim küçük vuruşlar geldi. Boş geçen birkaç ısırıktan sonra yakaladığım ufacık kırmızı ağızlı kaya balığının kancayı yutmadan sadece kurdu ısırarak suyun dışına çıktığını görünce çok şaşırdım. Ufaklığın birkaç fotoğrafını alıp ait olduğu yere gönderdikten sonra yemimi tekrar dipte hafif hafif oynatmaya başladığım anda sol açığımda bir girdap fark ettim. O esnada kamışımın ucuna baktığım için açıktaki girdabı neyin yaptığını fark edememiştim. Tekrarlanacak mı diye pür dikkat girdabın oluştuğu yeri izlerken bu defa aynı şey sağ açığımda gerçekleşti. Yine net görememiştim. Küçük balıklara saldıran avcı bir balık mı, yunus mu yoksa suya dalan bir karabatak mı diye düşünürken cevap geldi. Birden bire yüzlerce zargana ok gibi suyun dışına fırlayıp kaçışmaya başladı. Peşleri sıra suyun dışında fırlayan onlarca lüferle saniyeler içinde deniz yüzeyinde koca bir alan can pazarına döndü. Hemen arabaya koşup ucunda klipsi hazır bekleyen spin kamışımı ve maket balık kutumu kaptığım gibi saldırıların olduğu yere döndüm. Birkaç saniye kutunun içindeki yemleri inceledikten sonra 125 mm'lik zargana taklidi olan bir tanesinde karar kılıp can pazarının hemen gerisine atışımı yaptım.

Beslenmeye güdülenmiş lüfer sürülerinin satıhtaki küçük balıklara toplu olarak saldırdığı bu anlar bir spinciyi en çok heyecanlandıran anlardandır. Gözü dönmüş lüferler jilet keskinliğindeki dişleriyle önlerine çıkan her şeyi kesip parçalayarak dakikalar içinde onlarca balığı mideye indirebilir. Satıhtaki oynakların arasından geçen sahte yemin de boş geçme ihtimali çok düşüktür. Oynağın 10 metre kadar gerisine düşürüp hızla sarmaya başladığım yemim oynağın içine girdiği anda vuruş geldi. Balığın suyun dışına fırlayıp yemi ağzından atmasına müsaade etmemek için kamışımın ucunu suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Kuvvetine bakılırsa oltanın ucundaki gayet kaba bir lüferdi. Kıyıya yaklaşınca sağlı sollu manevralarla mücadele veren lüferin pırıl pırıl gövdesi göründü. Kamışın ucunu sudan çıkarmadan birkaç tur daha sarıp tek hamlede dışarı aldım. Lüfer saldırısı tüm hızıyla devam ederken vakit kaybetmeden balığı oltadan çıkarıp ikinci atışımı yaptım. Oynağın arasından geçen yemim yine saldırıya uğradıysa da bu defa balık oltadan kurtulmayı başardı. Oynak giderek küçülüp yer değiştirirken sürüden bir balık daha alabilmek için seri hareketlerle sürüyü takip ediyordum. Nihayet 4. atışımda ilkiyle aynı boyda bir lüfer daha kandırmayı başardım. Kancayı derin yutan ikinci lüferi kancadan çıkarmakla uğraşırken su sathındaki kargaşa sona erdi. Aynı yerde gerçekleştirdiğim 2-3 atışta vuruş alamayınca sürün kaymış olabileceğini düşündüğüm tarafa doğru yer değiştirip atışlara devam ettim. Birkaç boş atıştan sonra hızlı devirde sardığım yemim yine olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Yarım kilo civarı olan üçüncü lüferi de dikkatli bir şekilde sarıp dışarı almayı başardım.




Her şey birkaç dakika içinde olup bitmişti. Hiç beklemediğim bir zamanda, mevsim itibariyle lüferin terk ettiğini düşündüğüm bir yerde piyango tadında bir av gerçekleştirmiş, yeni fotoğraf makinem ve lensimle kaya balığı fotoğraflamayı hayal ederken, 3 yakışıklı lüferle birbirinden güzel fotoğraflar çekmek nasip olmuştu. Bunlar 2014 senesinde yakaladığım son lüferler oldu. Antalya'ya temelli yerleştiğim vakit lüferin boğazlardan yukarı ( anavaşya ) ve aşağı ( katavaşya ) göçünü uzaktan hüzünle seyredeceğim. Bir sonraki buluşmamıza değin "Elveda boğazın sultanı!"


11 Şubat 2015 Çarşamba

İstanbul -3 / Karagöz +3

Genç bir balık sevdalısı olarak ardımda bıraktığım koca bir yıla baktığımda hedeflerime ulaşamasam da güzel avlar yaptığımı düşünüyorum. 2013 yılının son gecesi koyduğum hedeflerde 2014' ten beklentim; 5 kg levrek, 2.8kg baltabaş ve 90 cm yayındı.Karagözde 2 kg'mı  geçemediğim yayın avlayamadığım ve levrekte de çok yaklaşsam da hedefimi aşamadığım bir yıldı 2014. Bunun  yanında üç yıldır  her sayısını heyecanla beklediğim dergimizin Şubat ve Aralık sayılarını amatör balıkçı unvanımın yanı sıra amatör yazar olarak da okudum. Yılın ilk aylarında ortalığı kasıp kavuran lrf tutkusu ile yanıp tutuşurken ilk lrf avımı da yapmış oldum.2014 'ün kapanışı ise çok fiyakalı oldu.Bu yılı müthiş bir levrek avıyla kapadım. Bu tempoyu yakalamışken 2015 yılına da hızlı başlamamak mümkün değildi.

Yılbaşı tatili uzun sürdüğü için yeni yılın ilk denemesini 5 Ocak sabahı yapabildim. Gün doğumuna kadar yaptığım 1 saatlik spin denemesinde dondurucu soğuk sebebiyle tek vuruş sıfır  balık ile  avı sonlandırdım. İstanbul'da yeni yıl Sibirya soğukları ile gelmişti. Ellerimi cebimden çıkaramadığım bu havada balığa gitmek pek de akıl kârı gibi durmuyordu ama  hava resmen balık  kokarken evde durmak da olmazdı. 

Sıcaklık eksi derecelerde olduğu için kimse bana eşlik etmiyor ve gitmeme de engel olmaya çalışıyorlardı.Bu havada balığa gelecek tek kişi vardı o da Savaş Abi :) Savaş Abi gelmesine gelirdi de , o geldiğinde de karagözün gelmemesi gibi tecrübeyle sabitlenmiş bir durum da vardı.Ne zaman karagöze denesek anlam verilemeyecek bir şekilde balık kesiyor veya hava bozuyordu. Geçen sayıda yazmış olduğum ''Baltabaş Sınavım'' yazısında yaptığım avın ertesi akşamında yine Savaş abi ile birlikte denemeye karar verdik.Ava başladığımızda hava sıfırdı ve böyle yatık havada liman içinde balık alamayacağımıza kanaat getirip mendireğin ucundan şamandıra ile avlanmaya karar verdik bu iki mera arasında elimizde oltalarla 25 dakikalık bir yolu yürümemiz gerekiyordu.Yürüyüşe başladığımızda hava yavaş yavaş kıpırdamaya başladı. Meraya vardığımızda ise  yağmurdan fazlası ile ıslanmış rüzgardan da oltaların başında duramaz haldeydik bu sona alışık olduğumuz için oltaları topladık ve bu gece olmadı ama bir gece olacak diyerek vedalaştık. En son yaşadığım olay böyle olunca çağırmamaya karar verdim. Çünkü ikimizin ayağının karagöze ağır geldiği belliydi.

Yarım saat teke süzdükten sonra 10-12 adet teke kovadaydı. Ellerim donduğu için teke süzmeyi bıraktım ve  yaklaşık beş dk ellerimi ısıttıktan sonra tekeyi sallandırıp suya gönderdim. Şeytan oltasında daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi teke sadece kendi ağırlığı ile dibe doğru yavaşça süzülürken hedef balığın radarına girer ve çok büyük ihtimalle henüz dibe oturmadan avcı balığın saldırısına maruz kalır. Bu merada da avlanırken eğer sürü yatak yapmışsa oltayı atar atmaz vuruşlar gelemeye başlardı. Yaklaşık 10 dk geçtiği halde hiç bir hareket yoktu. Eksilerde olan hava sıcaklığı da bu duruma eklenince ava devam etmek olacak gibi değildi. Son olarak lrf de kullandığım aksiyonu şeytan oltası ile denemeye karar verdim.Su sıcaklığının daha yüksek olduğu bahar aylarında tekeyi 3-4 metre önüme sallayarak balık tutabilirken yüzey suyunun çok soğuk olduğu ve balığın dibe yatak yapabileceği böyle bir havada tekeyi 10-12 metre ileri atıp yavaş yavaş dipte zıplatarak veya ağır ağır çekerek beklemeye başladım. On saniyelik bekleme süresi ile tekeyi yarım metre çekip bırakırken bir kaç cılız vuruş aldım. Tekeyi sudan çıkardığımda kafası parçalanmış fakat kopmamıştı. Tekrardan yemleyerek aynı şekilde çekmeye başladım . Yine aynı cılız vuruşlar ara ara sertleşerek devam etti ve bu sefer yem gitmişti.

Vuruşlara bakılırsa ispari olabileceğini düşündüm. Soğuktan ellerimi hissedemediğim için son bir kez daha denedim. Zor zahmet süzdüğüm tekeleri telef eden canlının ne olduğunu öğrenmeden gitmeye de niyetim yoktu aslında hafif bir vuruş geldikten sonra tasmalasam mı diye düşünürken yine aynı vuruşlar gelmeye  devam etti. Sert bir vuruştan sonra misina gerildi ve hızlıca akmaya başladı . Misinayı tuttuğumda kafa atışlarından ispari falan olmadığı belliydi. Oltanın ucundaki, samimiyetimizin ileri seviyede olduğu yakın bir dostumdu. Keyifli bir mücadeleden sonra balığı sudan çıkardım.Hiç vakit kaybetmeden hemen balığın resmini Whatsapp'tan Savaş Abiye gönderdim. Parmaklarım ciddi derecede hissetme duygusunu kaybetmişti . Balığın ağzındaki iğneyi 10 dk uğraşarak anca çıkarabildim.Kısa bir seansla ellerimi ısıttıktan sonra tekrardan oltayı yemleyerek hedefe gönderdim telefonu cebimden çıkarttığımda Savaş Abinin mesajlarını ve çağrılarını görünce geldiğini anladım ve geri dönüş yaparak nerde olduğumu ve nasıl avlandığımı söyledim.

Balığı aldıktan sonra tekrardan oltayı atabilmem yaklaşık 15 dk sürmüştü ve bu süreçte mera yeterince dinlenmişti.Yine ispari vari tırtıklamalar devam ediyordu. Ara ara sert vuruşlar geldiğinden karagöz olduğu belliydi. Aniden misina yol alıyor fakat kısa bir mücadeleden sonra iğne boşalıyordu. Ellerim iyiden iyiye hissetme duygusunu kaybetmeye başlamıştı ki bir anda kendimi ilkine göre çok daha sert olan bir mücadelenin içinde buldum.Yüksek dozda adrenalin ile vücuduma müthiş bir sıcaklık hakim olmaya başladı.Her zamanki gibi en büyük derdim iskelenin ucundaki zincirlerdi. Balık dibe doğru yüzmek yerine sol tarafa doğru yüzünce biraz rahatlasam da kepçeye girene  kadar tedirginliğim devam etti.Artık yorulmuştu ve  kuzu kuzu süzülerek kepçenin içine girdiğinde içimi yeniden sıcacık bir huzur kaplamıştı.İğne her iki balığın da üst çenesine takılmıştı.Çok sert bir kemik olduğu için bu kısma iğnenin batması da çıkması da çok zordur. İki tane balık yakalamanın yanı sıra 4 tane balığı da kaçırmıştım. Kaçırdığım balıklarında bir süre misinadan yol alıp bırakmasını iğnenin üst çenesine denk gelip saplanamadığına yordum.İkinci balığı iğneden çıkarttıktan sonra bir süre daha ellerimi ısıtmak için beklerken Savaş Abi geldi ve birlikte ava devam edeceğimiz için havanın soğukluğu biraz daha katlanılabilir olmuştu.


Savaş Abi 01 no çelik iğne ve 0.33 mm misina kullanırken bende 04 no iğne ve 0.30 mm misina kullanıyordum.Benim yaşadıklarımın aynısını Savaş Abi de 3-4 kez yaşadı.Balık ufak ufuk vurunca hemen tasmalıyor ve hızlıca çekmeye başlıyordu.İlk 4 balık iğneden kurtulmuştu.Ben ise daha küçük iğne kullandığım için bu ufak vuruşlara müsaade edip iğneyi yutmasını bekliyordum.Yine aynı teknikle avlanırken  bir yandan da Savaş Abiyle birbirimizi kendi yöntemlerimizin doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorduk.Savaş abi gelmeden yakaladığım iki kuzu iskelenin üstünde yattığı için "Bak abi şahitlerimde var" diyerek kendimi desteklemeyi de ihmal etmiyordum tabii ki.Avımız sohbetlerle daha keyifli hale gelmeye başlamıştı.İlk iki balığa göre çok daha kuvvetli bir vuruşla ortamın sıcaklığı aniden yükseldi.Suya düşmek üzere olan makarayı Savaş abi son anda yakaladı.Böyle havalar trofesiz olmazdı zaten.Balık misinadan yol alırken terlemeye başlamıştım bile.Savaş abiye "Abi artık benim gibi avlanın " diye şaka bile yapamadan misina boşalmıştı.Takımı sudan çıkardığım zaman iğnenin düzleştiğini gördüğümde çok şaşırdım.İlk defa bir karagöze iğne açtırıyordum. İğneyi dişimle düzelttikten sonra tekrar yemlemek üzere iken  Savaş abinin "Bir kere açılan iğne hep açılır" ikazıyla tecrübe haneme bir sayı daha ekleyerek ellerim donduğu için iğneyi Savaş abiye bağlatıp ava devam ettim.Hala 4 no iğneden vazgeçmemiştim.Teknik açıdan tatlı bir rekabet devam ederken Savaş Abi en sonunda sağlam bir tasmayla çok güzel bir baltabaş aldı.Benim aldığım balıklar gibi üst çeneden değil dudağından  yakalanmıştı.



Önümüzde çok güzel bir sürü olduğu için ava devam etmek istiyorduk fakat hissedilen soğuk ciddi derecede hissizleştirmişti beni.Soğuktan yem takamayacak durumda olduğum için yemi de Savaş Abi taktı.Son atışımdı bu ve son bir balık daha yapıştı oltama.Bu gece gerçekten farklıydı.Avlandığım merada balığın bu kadar süre kalması gerçekten mucizeydi ama şansta bir o kadar uzağımdaydı.Balık bu seferde misinayı zincire doladı ve kesti.En çok korktuğum hazin son en sonunda başıma gelmişti.Yine de çok keyifli bir av yapmanın mutluluğuyla avı sonlandırdık.En sonunda Savaş Abiyle güzel bir karagöz avı yapabilmiştik.İstanbul'un  -3 derece hava sıcaklığında 3 tane karagöz gecemizi yeterince ısıtmıştı. Daha güzel avlar yapmanız dileğiyle rastgele...                  



           

29 Ocak 2015 Perşembe

Fırtına Sonrası Shore Jigging Bereketi

Nihayet hayallerim gerçek oldu. 2014 temmuz başı itibariyle hayranı olduğum şehre, Antalya'ya, yeniden taşındım. Taşındım yerine evimi taşıdım desem daha doğru olacak. Zira evimi yerleştirir yerleştirmez işim icabı geçici olarak İstanbul'a yerleştiğim için hayallerimi bir süre ertelemek zorunda kaldım. 2014 aralık ortasına kadar evime dönme fırsatım olmadı. Kısacık bir tatil kaçamağıyla evime döndüğümde ise oltamı Akdeniz'in bereketli sularıyla buluşturmak için can atıyordum.

Antalya'ya varışım tam da şiddetli bir yağış ve fırtına sisteminin bitişine denk geldi. Günlerdir süren sağnak yağmur ve fırtına dinmiş olsa da deniz hala karışıktı. Fırtınadan arta kalan soluğanların ( ölü dalga ) dövüp, köpük köpük karıştırdığı kayalık kıyılarda, büyüğünden küçüğüne bir çok balık türünün iştirak ettiği beslenme çılgınlıklarının meydana gelme ihtimali yüksektir. Bunu Antalya'daki meramda daha önce defalarca kere tecrübe etmiş, bu tarz havalarda özellikle shore jigging yöntemiyle çok keyifli ve bereketli avlar gerçekleştirmiştim. Şans eseri, mevsim ve deniz durumu itibariyle çok verimli bir döneme denk gelen bu birkaç günlük Antalya ziyaretimde de ağırlıklı olarak aynı teknikle avlanmak niyetindeydim. Daha önceleri karşılarında aciz kaldığım büyük balıklarla mücadele edebilmek için edindiğim 2 parçalı 274 cm, 120 g atarlı bir kamış ve 5500 kalibre kuvvetli bir makineden oluşan yeni shore jigging takımlarım ve 18-60 g arasında değişen farklı marka ve modelelerdeki jiglerimle güzel balıklar kandırabilmeyi umuyordum.

Antalya'ya varışımın ertesi sabahı soluğu liman mendireğinin dış tarafına bakan kayalıklarda aldım. Soluğanlar tam da istediğim gibi kayaların aşağısına inmeme müsaade etmeyecek şekilde kıyıyı dövüyordu. Vakit kaybetmeden yüksekçe bir kayanın üzerine çıkıp heyacanlı bir şekilde oltamı suyla buluşturdum. Yaklaşık 70-80 m mesafelere gönderdiğim 28-30 gram ağırlığındaki jiglere yaralı balık aksiyonları yaptırarak 1 saat kadar atıp çektiğim halde istediğim vuruşlar gelmeyince oltamın ucundaki jigi daha hafif bir tanesiyle değiştirdim. Yarım saat kadar deneyip hafif jiglerle de vuruş alamayınca şansımı liman içinde denemeye karar verdim. Yeni meramda liman rıhtımından önüme sarkıttığım 10.5 gramlık jig daha ilk atışımda dibe takılıp koptu. Sıkıcı başlayan avı biraz eğlenceli hale getirmek için yakışıklı bir yazılı hani hedefiyle 2 gramlık zokaya 5 cm boyunda pembe bir silikon kurt iliştirip önüme sarkıttım. Silikon kurdu dibin hemen üzerinden yukarı aşağı oynatarak rıhtım boyunca yürümeye başlamıştım ki oltamın ucu kuvvetli bir balık tarafından aşağı basıldı. Beklediğimden çok daha kuvvetli bir vuruştu bu. Yazılı hani olmasına imkan yoktu, kuvvetine bakılırsa kiloya yakın bir lahoz olmalıydı oltanın ucundaki. Birdenbire bütün sıkıntım geçmiş, saniyeler içinde içimi bir heyecan ve mutluluk duygusu sarmıştı. Balık durmadan aşağı doğru basarken ben de mağaraya girmesine müsaade etmemek için balığı dipten yükseltmeye çalışıyordum. Nihayet balık yüzeye yaklaştığında sabırsızlıkla bulanık suyun içindeki karartıyı görmeyi beklerken oltanın ucundaki balık tüm ihtişamıyla parladı. Lahoz değildi. Göz alıcı renkleriyle muhteşem bir sinarit palazıydı bu. Sevincim bir kat daha artmış şekilde balığı kaldırıp dışarı aldım. İleride ne denli bir canavara dönüşeceğinin ispatı niteliğindeki sivri dişleri ve parlak pullarının üzerindeki renk cümbüşüyle asalet timsali olan bu güzel balığı çabucak telefonumun kamerasıyla fotoğraflayıp ileride çok daha ciddi bir mücadelede karşılaşmak üzere ait olduğu yere gönderdikten sonra avı sonlandırdım.


Aynı günün akşamı da LRF takımlarıyla birkaç güzel balık kandırma umuduyla liman içindeydim. Hedefimdeki melanurları yemli takımlarla da kolaylıkla yakalayabileceğimi bildiğim halde her zaman avcılığından daha çok keyif aldığım minyatür sahte yemlerle denemeyi seçtim. Hava kararmak üzereyken vardığım merada 8.5 ve 10.5 gram ağırlığındaki jiglerle verim alamayınca takım çantamdaki, çok güvendiğim, 2.5 cm ve 1.5 g ağrlığındaki karides takliti yemle denemeye karar verdim. Liman rıhtımından 10 m açığa gönderdiğim karides sahtesine dipten 1-2 m yukarıda düzensiz zıplatma hareketleri yaptırarak melanurları kandırmaya çalıştım. Karides sahtesiyle ikinci atışımda beklediğim vuruş geldi. Makarasında 0.16 mm monoflament misina sarılı olan çok hafif LRF takımımla trofe keyfi yaşatan bir mücadelenin ardından hatrı sayılır büyüklükteki melanuru dışarı almayı başardım. Balığı fotoğraflama işlemiyle uğraşırken hava tamamen kararınca koyu renkli karides sahtesinin avlanma zamanının geçtiğine kanaat getirip ava 2 gramlık bir zokaya iliştirdiğim 2 cm'lik koku esanslı silikon kurtla devam ettim. Çok geçmeden güzel bir melanur daha kandırıp sonraki yarım saat içinde başka vuruş alamayınca avı sonlandırdım.




Ertesi sabah, gün ağarırken, tral sürülerinin merama uğramış olmasını ümit ederek mendireğin dış tarafındaki yerimi aldım. Makinesinde 0.26 mm monoflament misina sarılı olan spin takımımla 70-80 m mefaseye gönderdiğim 30 gramlık jigi diplettikten sonra shore jigging aksiyonlarıyla çekmeye başladım. Jigi yarı mesafeye kadar çektiğimde nihayet hasret kaldığım o güçlü vuruş geldi. Aksiyon verirken yukarı doğru sertçe vurdurduğum kamışım sağlam bir kayaya takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Bu kesinlikle o balıktı. Çılgınlar gibi sağa, sola ve aşağı basan bu balık kilo üzeri bir tral olmalıydı. Misinanın kayalara sürtünüp kopmasını önlemek için kamışı yukarı kaldırıp olabildiğince hızlı sarmaya çalışıyordum. Heyecan dolu birkaç dakikanın ardından kıyıya yaklaştırdığım balığı görünce yanılmadığımı anladım. Çok yakışıklı bir tral oltanın ucunda hiç yorulmamışcasına sağa sola fişeklemeye devam ediyordu. İyice önüme yaklaştırıp kepçe kullanmadan dikkatli bir şekilde dışarı aldım. Hayranı olduğum balığı çabucak ağzındaki jigle fotoğraflayıp oltadan çıkardıktan sonra ikinci atışımı gerçekleştirdim. Jig aynı yerden geçerken yine balık yapıştı. Anlaşılan önümde kalabalık bir sürü vardı. Aylardır hayalini kurduğum bu özel anı kaçırmamak ve fırsattan istifade yeni aldığım jigleri denemek için balığı dışarı alıp 28 g'lık yeni bir jig taktıktan sonra vakit kaybetmeden vuruş aldığım noktanın 5 m açığına gönderip aksiyona başladım.



Üçüncü atışımda gelen üçüncü vuruş diğerlerinden daha kuvvetliydi. Balık aşağı doğru olanca gücüyle bastıkça esneyen misinamla birlikte sinirlerim de gerilmiş bir şekilde balığı yükseltmeye çalışıyordum. Korkuyla karışık heyecan dolu bir mücadelenin ardından diğerlerinden daha irice olan bu trali de dışarıya almayı başardım. Takım değiştirme zamanım gelmişti. Boylarına göre çok ciddi mücadele veren traller için bile makinemdeki 0.26 mm monoflament misina riskliyken bu takımla iri bir sinarit, akya, sarı kuyruk ya da lahoz karşısında hiç şansım yoktu. Spin takımımı kenara bırakıp aynı jigi makinesinde 0.18 mm 8 kat örgü ip ve 2 metre 0.40 mm florocarbon şok lider olan shore jigging takımımın ucuna bağladıktan sonra dördüncü atışımı gerçekleştirdim. Her an vuruş gelecekmiş gibi heyecanla beklediysem de bu defa boş geçti. Belli ki sürü kaymıştı. Birkaç saniye denizi izleyip sol çaprazımda su yüzeyinde kaçışan balıkları fark edince atış yapacağım yönü belirledim. Atışımı gerçekleştirdiğim anda su yüzeyi kaçışan yüzlerce yavru balık ve onlara saldıran trallerle karıştı. Aksiyon vermeye bile gerek görmeden hızlı bir şekilde sarmaya başladım. Jig beslenme çılgınlığının ortasından geçerken öyle bir vuruş geldi ki heyecandan yüreğim yerinden çıkacaktı. Balığın kuvveti karşısında adrenalin seviyem tavan yaptı. İpimin sağlamlığına güvenip korkmadan asılmaya başladım. Nihayet kıyıya getimeyi başardığımda karşılaştığım balık beklediğimden çok küçüktü. Günün en büyük trali olmasına rağmen mücadele olması gerekenden çok daha çetin geçmişti. O an durumun ipten kaynaklandığını anladım. Monoflament misinadan farklı olarak esnemesi sıfır olan örgü iple balığın bütün darbelerini oltamın ucunda hissetmiş, bu nedenle oltanın ucundakinin daha büyük bir balık olduğu yanılgısına kapılmıştım.






Beslenme çılgınlığı tüm hızıyla devam ederken oltamı tekrar suyla buluşturmadan önce telefonla Recep Kartal abimi arayıp balık durumu hakkında haberdar ettikten sonra 28 gramlık farklı model bir jig takıp ava devam ettim. Vuruşlar ardı ardına devam etti. Örgü misinam sayesinde vuran her balıkta korkusuzca ve oltanın ucundaki balığın tüm hareketlerini hissetmenin keyfini çıkararak mücadele ettim. Yakaladığım her balığı fotoğraflayıp ölümsüzleştirme işiyle oyalanırken bir nevi sürüye de kaçma şansı tanıyordum. Recep abim meraya vardığında 6. tralimi fotoğraflamakla meşguldüm. Ona da kullandığım jiglerden birini verip vakit kaybetmeden ava devam ettik. Yarım saat içinde birlikte 4 balık daha kandırıp avı sonlandırdık. Nicedir hayalini kurduğumdan daha bereketli bir av yaşarken, uzun süredir çantamda duran 4 farklı jigin de testini gerçekleştirme fırsatı bulmuştum.




Antalya'da bulunduğum takip eden iki sabah suyunda da aynı merada, aynı yöntemle şansımı denedim. İlk gün 3, ikinci gün 1 adet yakışıklı tral daha kandırdıktan sonra tatilim sona erdi. Şükürler olsun ki kısacık Antalya kaçamağımda birbirinden güzel fotoğraflar eşliğinde yazıya dökmeye çalıştığım bu unutulmaz avı yaşama şansı buldum. Antalya'ya temelli yerleştikten sonrası için shore jigging takımlarıyla yakışıklı sarı kuyruklar ( Seriola dumroli ) yakalamanın hayalini kuruyorum. Kim bilir, belki bir sonraki Antalya maceramın konusu bu olur...




6 Ocak 2015 Salı

Aralık Paşaları

Spin yöntemiyle levrek avı bilgi, tecrübe ve sabır isteyen bir iştir. Hele ki levreği Marmara'da kovalamak niyetindeyseniz daha da sabırlı olmanız gerekir. Levreğin menüsünün başında gelen teke, yengeç, mamun ve midye kurdu gibi kolay avlar bu denizimizde bolca bulunur. Bu nedenle Marmara'daki levrekler büyük ve hızlı avlara her zaman rağbet etmez. Marmara bölgesindeki nüfus yoğunluğu beraberinde av baskısı, deniz trafiği, ışık ve gürültü kirliliğini de beraberinde getirir. Bunların hepsi zaten ürkek ve hassas bir balık olan levreği sessiz, sakin, kuytu yerlere iter. Levrek hedefindeki bir oltacı için birinci adım levreğin yatak yaptığı yerleri bulmak olmalıdır. Dere ağızları, büyük liman mendireklerinin iç ve dış kısımları, dip tabiatı kum, yosun, midyelik karışımı olan sığlıklar levreğin sevdiği meralardır. Ama iş bu kadarla bitmez. Ekonomik değeri çok yüksek olan levreğin üzerindeki av baskısı ne yazık ki bu güzel balığın bir çok meradan tamamen silinmesine sebep olmuştur. Bu yüzden haklı olarak çoğu oltacı bildiği levrek meralarını kimseyle paylaşmaz. İş levreğin yatak yaptığı yeri bulmakla da bitmez. Levrek yılın herhangi bir zamanında, günün herhangi bir saatinde yeme vurabilir. İşte bu yüzden levrek hedefindeki bir spincinin en çok ihtiyacı olan şey sabırdır. Kimi zaman tek bir levrek için saatlerce, günlerce, aylarca sabırla atıp çekmek gerekebilir.

İstanbul'da okuduğum yıllar öncesinden bildiğim, zamanında çok büyük levrekler yakaladığım bakir bir meram var. İşim icabı 2014 yaz ortasından itibaren geçici olarak İstanbul'da yaşadığım süre içerisinde bu merayı yoklamamak olmazdı. Ağustos ortasından itibaren levrek hedefli at-çek denemelerine başladım. Haftada en az 1-2 sefer olacak şekilde özellikle gün batımından, gün doğumuna kadar olan aralıkta denemeler yaptım. Tüm ısrarlarıma rağmen önceki senelerde en verimli avlarımı gerçekleştirdiğim eylül, ekim ve kasım aylarını boş geçip umudumu kesmek üzereyken, genç ve hevesli bir hobidaşım olan Sefa Yıldırım ile tekrar şevke geldim. Yalnız başıma gittiğim avlarda 1 saat boşa atıp çektikten sonra sıkılıp avı bırakırken Sefa ile 2-3 saat boyunca sıkılmadan at-çek yapabiliyorduk. Aralık başında, gün batımından gece yarısına kadar olan zaman aralığında gerçekleştirdiğimiz 2 avdan boş döndükten sonra 4 aralık sabahı şansımızı gün doğumdan önceki periyotta denemeye karar verdik.

05:00'da meraya vardığımızda hava puslu, deniz süt limandı. Umutsuzca, yapmak zorunda olduğumuz bir görevi icra edercesine atıp çekmeye başladık. İkimizin oltasının ucunda da 145 mm'lik süt beyaz renkte uzun, ince yapılı maket balıklar takılıydı. Ava başladıktan yaklaşık yarım saat sonra kıyıya 10 m kala oltam olduğu yerde mıhlanıp kaldı. İlk başta sahteyi dibe taktığımı düşündüysem de balığın kafa darbelerini hissedince adrenalin seviyem yükseldi. Aylardır beklediğim vuruş nihayet gelmişti. Misinanın kıyıdaki kayalıklara sürtünüp kopmasını engellemek için kamışın ucunu havaya kaldırıp balığı su yüzeyine çıkarmaya çalışarak mücadeleye başladım. Balık yüzeye çıkıp su üstünde sağlam bir şapırtı koparınca rahatladıysam da bu rahatlamam kısa sürdü. Çok zorlamadığım halde balık oltadan kurtulmayı başardı. Karanlıkta balığının boyutunu seçememiştim bile. Kaçırdığıma değil de balığı göremediğime üzülerek ava devam ettim.

Kaçan balıktan sonra daha bir şevkle atıp çekmeye başladık. 1 saat boyunca yer değiştirerek denediğimiz halde ikimiz de başka vuruş alamadık. Sabah ezanı okunmuş ama henüz havada aydınlanma emareleri başlamamıştı. Dalgın bir şekilde atıp çekmeye devam ederken sağlam bir vuruş daha aldım. Vuruş açıkta ve derinde geldiği için balık olduğundan emindim. Kalp atışlarım yeniden hızlandı. Bu seferkini de kaçırmamak için içimden dualar etmeye başladım. Oltanın ucundaki balık ağır ama kendinden emin bir şekilde kalama alıyordu. Amacım balığı açıkta yorduktan sonra dibe dalmasına müsaade etmeden kıyıdaki sığ kayalığa yaklaştırmaktı. Heyecan dolu birkaç dakikanın ardından balığın hareketleri yavaşlayınca sakin bir şekilde sarmaya başladım. Balık su sathını yararak kıyıya yaklaşırken her an dibe fişekleme riskine karşın kamışımın ucunu olabildiğince havada tutuyordum. Balık kıyıdan 5 m mesafeye geldiğinde Sefa'ya beklemesi gereken yeri gösterip kepçeyi suya 45 derece açıyla sokmasını söyledim. Balık usulca kepçeye doğru yaklaşırken büyüklüğünü görmek için sabırsızlanıyordum. Nihayet balık kepçenin içine girerken kapkalın gövdesini fark ettim. O an dünyalar benim oldu. Kepçenin içinde çok yakışıklı bir paşa yatıyordu. Şükürler olsun ki aylar süren denemelerimin mükafatını çok güzel bir levrekle almıştım. Sefa'ya teşekkür edip vakit kaybetmeden ava devam etmesini hatırlattıktan sonra kepçenin içindeki büyüleyici balığı seyre daldım. 15-20 dakika daha atıp çektikten sonra avı sonlandıran Sefa'nın yardımıyla birbirinden güzel fotoğraflar çekerek bu unutulmaz avı ölümsüzleştirdik.





Sonunda balığın havasını ya da beslenme saatini bulmuştuk. Bu, birkaç gün sürecek bir furya olabileceği gibi o güne özel bir olay da olabilirdi. Sefa'yla beraber takip eden günlerde de aynı zaman diliminde denemeye karar verdik. Ertesi sabah yine aynı saatte aynı meradaki yerimizi alıp at-çeke başladık. Moral olması için bir önceki gün balığı aldığım süt beyaz sahteyi Sefa'ya verip kendi takımımın ucuna aynı modelin altı turuncu, yanları süt beyaz, sırtı sarı renkli olanını takmıştım. Yarım saat kadar boşa atıp çektikten sonra saat 05:30 gibi 10 metre ilerimdeki Sefa'nın panik halinde "abi yapıştı!" diye bağırdığını duydum. Kamışının ucu yay gibi eğilmiş, makinesi müthiş bir süratle misina boşaltıyordu. Avdan önce makinesinin kalama sıkılığını bana ayarlattığı için oltasının ucundakinin dev bir balık olduğuna emindim. Sefa'nın daha önce bu büyüklükte bir balıkla mücadele etmediğini bildiğim için mücadele kısmını devralmayı teklif ettiysem de "ben hallederim abi" diyerek teklifimi geri çevirdi. Balık hızla makarayı boşaltarak sığ kayalığa paralel bir şekilde ilerlerken Sefa tecrübesizliğinden kayaların üzerinden balığın peşi sıra koşmak, misinayı tutup balığın hızını yavaşlatmak ya da balığın yönünü değiştirmek gibi manevraları yapamayınca balık misinayı kayalara sürtüp koparmayı başardı. Belki de olması gereken buydu. Mücadeleyi bana bırakmış olsa balığı çıkarabilecektik belki ama bu acı tecrübeyi yaşayarak öğrenme şansını kaybetmiş olacaktı.

Moral bozukluğuyla kopan sahtesinin yerine atış mesafesi bakımından daha üstün ve dalma derinliği biraz daha fazla olan sırtı sarı, karnı ve yanları parlak renkli 125 mm ve 21 g'lık başka bir sahte takıp ava devam etti. Kaçırdığı balığın üzerinden en fazla 15 dakika geçmişti ki bir vuruş daha aldı. Bu seferki balık ilkinden çok daha sakin görünüyordu. Sefa balıkla mücadele ederken ben de gerekli yönlendirmeleri yaparak mücadelesine destek oluyordum. 2-3 dakikalık bir mücadelenin ardından balığı usulca kepçenin içine sokmayı başardık. Hatırı sayılır büyüklükteki bu levrek Sefa'nın hayatı boyunca yakaladığı en büyük levrekti. Vakit kaybetmeden keyfimiz yerin gelmiş bir şekilde ava dönüp atıp çekmeye devam ettik. Kısa bir süre sonra kıyıdan 10 m kadar açıkta ben de günün ilk vuruşunu aldım. Kısa ama keyifli bir mücadelenin ardından 2 kilo civarındaki balığı kepçelemeyi başardık. Av çok keyifli başlamıştı. Anlaşılan merada beslenmeye güdülenmiş güzel bir levrek sürüsü vardı. Morallerimiz yüksek bir şekilde atıp çekmeye devam ettik. Sabah ezanının okunmasına az bir vakit kala ilk yakaladığımdan biraz küçükçe bir levrek daha kandırmayı başardım. Kapanış ise sabah ezanından yaklaşık 10 dakika sonra Sefa'dan geldi. Sefa'nın son aldığı balık da hemen hemen benim ikinci aldığım balıkla aynı boydaydı.





Sefa'yla birlikte gün doğumundan önce gerçekleştirdiğimiz ikinci spin avında 5 vuruş alıp 4 güzel levreği daha dışarı çıkarınca, balığın beslenme saatini bulduğumuza kesin kanaat getirdik. Her ikimiz de hayal ettiğimizden fazlasını yakaladığımız için rahatlamıştık. Bundan sonraki günlerde boş dönsek de üzülecek halimiz yoktu ama yine de ertesi sabah aynı heyecanı yaşamak için can atıyorduk. Heyecandan rüyamızda bile levrek kovaladığımız kısa bir uykunun ardından 05:00 gibi aynı meradaki yerlerimiz aldık. Bu defa benim oltamın ucunda da Sefa'nın bir önceki gün kullandığı 125 mm ve 21 gramlık maket balığın süt beyaz olanı takılıydı. Meraya varır varmaz yaklaşık 50 metrelere gönderdiğim sahtemle atıp çekmeye koyuldum. Önceki günlerde olduğu gibi sahte yeme aksiyon yaptırmadan düz ve ağır tempoda sarıyordum. Ava başlayalı henüz birkaç dakika olmuştu ki kıyıya 10 metre kala beklediğim vuruş geldi. Kafa darbelerinden anladığım kadarıyla çok iri bir balık değildi. Kolayca su üstüne çıkardığım balığı kalama almasına müsaade etmeden çekmeye karar verdim. Balık kafasını sağa sola sallayarak usul usul kıyıya gelirken yem ağzından fırlayıverdi. Balık kurtulmuştu. O an yaptığım hatanın farkına vardım. Şayet balığı bir an önce çekmeye çalışmak yerine ters istikamette yüzüp dibe dalmasına müsaade etseydim sahte yemin boşta kalan kancaları da balığın yanağına takılabilir, böylece balığın kurtulma ihtimali azalabilirdi. Neyse ki kaçan balık çok büyük olmadığı için dersimi alıp fazla üzülmeden ava devam ettim.

Aynı kayanın üstünden farklı sektörlere doğru atışlarıma devam ederken 05:30 gibi bir vuruş daha aldım. Bu defa daha dikkatliydim. Balığın birkaç sefer aşağı fişeklemesine müsaade edip boştaki kancaların yanağına takılmasına fırsat verdim. Kısa bir mücadelenin ardında kepçeye sokmayı başardığımız balık neredeyse sahte yemin üstündeki tüm kancalara takılmıştı. Sefa atıp çekmeye devam ederken ben de arka tarafta karga burun yardımıyla balığın ağzındaki kancaları çıkartma işine giriştim. Neredeyse 5 dakikalık uğraştan sonra balığı oltadan kurtarıp sahtemi yeniden suyla buluşturur buluşturmaz bir vuruş daha geldi. İlkiyle hemen hemen aynı boydaki bu balığı da kepçeledikten sonra 07:00'a kadar başka vuruş alamayınca avı sonlandırdık.



Tahmin edebileceğiniz gibi takip eden günlerde de aynı saatlerde, aynı merada levrek kovaladık. Ve yine tahmin edebileceğiniz gibi her güzel rüyanın sonu olduğu gibi, 3 günlük rüyamız da son buldu. Sonraki günlerde Sefa'yla ne kadar denediysek de başka vuruş alamayınca hedef değiştirmeye karar verdik. Bugünlerde pruvamızda Marmara'nın ağır abisi baltabaş karagözler var. Bu gece ( 5 Ocak 2015 ) birkaç tanesini kandırmayı başardık bile. Onların hikayesi de başka yazıya...

21 Aralık 2014 Pazar

LRF: Değirmendere Mırmır Bayramı (12-18 Kasım 2014)

Çok hafif olta takımları ve sahte yemlerle yapılan bir avlanma stili olan LRF ( Light Rock Fishing ) yöntemiyle balık yakalamanın keyfine vardığımdan beri birçok balık türünün avında başka yöntem kullanmıyorum desem yeridir. Küçük balıklarla bile büyük keyif yaşama olanağı sağlayan LRF takımlarıyla iri balıklar yakalamanın keyfi ise bambaşka. Hele de bu takımlarla iri boy mırmır, karagöz ya da eşkina gibi mücadelecilikleriyle ünlü yassı balıklardan birine denk gelirseniz heyecan dolu bir mücadele sizi bekliyor demektir. Hafif takımlarla İzmit Körfezi'nde avlandığım zamanlarda benim favorim de bu 3 balık olmuştur. Eylül sonunda İstanbul'dan Denizli'ye geçerken yarım günlüğüne uğradığım Değirmendere'de kandırdığım 2 güzel mırmırdan sonra işim icabı 12-18 Kasım tarihleri arasında da Değirmendere'de olacağım için heyecanlıydım. Kim bilir belki bu süre zarfında renkli silikon kurtçuklarla birkaç yakışıklı mırmır daha kandırabilirdim.

Değirmendere'ye vardığım 12 kasım akşamı hava kararır kararmaz soluğu deniz kıyısında aldım. LRF takımımın ucuna taktığım 1.5 g'lık bir zokaya iliştirilmiş 2 cm'lik pembe silikon kurtla Yalı Caminin önünden başlayıp sahil ışıklarının aydınlattığı kıyı boyunca dolaştım. Genelde 20-30 cm derinliğindeki kumluk bir noktada yemlenirken denk geldiğim mırmır sürüleri  çok ürkek ve iştahsız görünüyordu. Balıklara çok yaklaşmadan kıyıya paralel gerçekleştirdiğim atışlarda yemi balıkların arasından geçirdiğim halde balıklar yeme tenezzül etmiyor, en küçük bir seste ürküp kaçıyordu. Kıyı boyunca mırmır sürülerini ararken kandırıp fotoğrafladıktan sonra denize iade ettiğim ufak bir pisi balığıyla biraz neşelensem de aklım hala mırmırlardaydı. Nihayet ava başladıktan yaklaşık 2 saat sonra ürkek ve nazlı mırmırlardan birini kandırmayı başardım. Biraz rahatlamıştım. Yer değiştirip denemelerime 50-100 cm derinliğindeki nispeten daha derin bir merada devam ettim. İlk balıktan saatler sonra gece yarısına yaklaşırken ikinci mırmırımı kandırıp avı sonlandırdım. Uzun, yorucu ama 3 hafta uzak kaldığım denizin kokusunu doya doya içime çektiğim keyifli bir av oldu.




13 kasım akşamı meraya inmek için bir önceki gün olduğum kadar sabırsız değildim. Arkadaşlarımla telefonlaşıp hava karadıktan yaklaşık 2 saat sonra merada buluştuk. İlk durağımız önceki gece 2. mırmırı kandırdığım mera oldu. Kıyıdaki kumlukta yemlenen mırmır göremeyince 1.5 g'lık zokalarla erişebildiğimiz 15-20 m açıktaki kumlukları yoklamaya koyulduk. Zokalarımızın ucuna iliştirdiğimiz silikon kurtlarımızı kah dipten ağır ağır düz çekerek, kah küçük zıplatma hareketleri yaptırarak mırmırları kıskandırmaya çalıştık. Daha ikinci atışımı gerçekleştirmiştim ki hiç beklemediğim bir anda sağlam bir vuruş geldi. Balığın fişeklemesiyle kamışım yay gibi eğilip makinemden misina boşalmaya başladı. 0.16 mm'lik monoflament misinama güvendiğim için sakince mücadele edip balığı kepçenin içine soktum. İlk balığın peşi sıra Ömer Soyak'la birer vuruş daha aldıysak da balıklar yarı yolda kurtulmayı başardı. Vuruş alamadan geçen 1 saatin ardından Ömer Soyak ve İlkay Terzioğlu da yakışıklı birer mırmır kandırtan sonra yarım saat daha deneyip avı sonlandırdık.



14 kasım cuma akşamı Ömer Soyak'la birlikte yine aynı meradaydık. 20:30-22:30 saatleri arasında Loca Cafe'yle "balık tutan adam" heykeli arasında yer değiştirerek gerçekleştirdiğimiz denemelerde 2 güzel mırmır daha kandırmayı başarıp gece mesaisine gidecek olan Ömer'le birlikte evin yolunu tuttum. Evde annemle birlikte sıcacık çaylarımızı yudumlayıp biraz sohbet ettikten sonra aklım yine mırmırlara gitti. Ertesi günün tatil olmasını fırsat bilip saat 00:30 gibi kovadan çıkarmadığım 2 mırmırla birlikte tekrar sahile indim. Loca Cafe'nin önünde yarım saat deneyip sonuç alamayınca Çınarlık Meydanı'nın önündeki kumlukta denemeye karar verdim. Yeni merama vardığımda sahil ışıklarının aydınlattığı sığ kumlukta yemlenirken gördüğüm yalnız bir mırmırı kandırmak için 2 cm'lik kokulu silikon kurdumu biraz arkasına atıp dikkatini çekmeye çalıştım. Aynı işlemi birkaç sefer denediğim halde mırmırın ilgisini çekmeyi başaramadıysam da kumda gizlenen bir pisi balığının yeme hamle yaptığını fark ettim. Vakit kaybetmeden silikon kurdu pisi balığının kamufle olduğunu tahmin ettiğim yere sarkıtıp kumun üzerinde gezdirmeye başladım. Yem müthiş bir hızla kumun içine çekilince de tasmayı vurup hatırı sayılır büyüklükteki pisiyi dışarı aldım. Neredeyse 1 kilonun üzerindeki balığı kovaya atıp denemeye devam ettim. Deniz yüzeyi çarşaf gibi pürüzsüz olduğundan sahil ışıklarının aydınlattığı kumun üzerindeki her hareketi görebiliyordum. Sabahın 03:30'una kadar aynı merada biri ilkinden biraz küçükçe, diğeri el kadar 2 pisi balığı ve 1 mırmır daha kandırıp pisileri denize iade ettikten sonra 25 metre solumdaki derenin döküldüğü yeri kontrol etmeye karar verdim.






Derenin sol tarafındaki çay bahçesinin önünden denize baktığımda hemen önümde yemlenen 8-10 parçalık mırmır sürüsünü görünce kalp atışlarım hızlandı. Balıkların hepsi kayaların arasındaki küçücük bir kumluk alanda toplanmış, burunlarını kuma sokarak bir şeyler arıyor gibiydi. Kıyıya çok yaklaşmadan usulca yemimi arkalarına atıp ağır ağır aralarından geçirdim. Her an balık vuracakmış gibi pür dikkat beklediğim halde yemle ilgilenen olmadı. Aynı yemle bir iki sefer daha deneyip sonuç alamayınca silikon kurdu başkasıyla değiştirdiğim halde balıklar yine yemle ilgilenmedi. Birden aklıma çantamdaki 5 cm'lik boru kurdu şeklindeki kokulu kurtlar geldi. Yem gözüme biraz büyük gözükse de kesip boyunu kısaltmadan denemeye karar verdim. Yemimi tekrar balıkların arkasına atıp ağır hareketlerle sürünün arasından geçirdiğim anda vuruş geldi. Kamışımın eğilmesiyle birlikte önümdeki mırmır sürüsünün içinden bir balığın ayna gibi parlayıp fişeklemesi bir oldu. Demek ki bu kokulu kurtlar gerçekten etkiliydi. Kısa ama çok keyifli bir mücadelenin ardından balığı dışarı alıp mırmır sürülerini aramaya devam ettim. Yakaladığım balıkla mücadelem esnasında dağılan sürü iki dakika sonra tekrar toplandı. Kokulu boru kurdunu mırmır sürüsünün arasından ikinci geçirişimde mırmırlar yine yeme tereddütsüz saldırdı. İkinci balığı da kısa bir mücadeleden sonra kepçe kullanmaya gerek duymadan dışarı aldım. Bir süre dağılan sürünün toplanmasını beklerken uzun atışlarla açıktaki kumlukları yokladım. Mırmır sürüsü aynı kumluğun üzerinde toplandığında yemimi yine aralarından geçirdiğim halde bu defa ilgilenen olmayınca yemin kokusunun kaybolmuş olabileceğini düşünüp paketteki kurtlardan biriyle değiştirerek denemeye devam ettim. Tahmin ettiğim gibi mırmırlar kokulu yeme iştahla saldırdı. Bu şekilde hava aydınlanana kadar devam ettim. Gün ağarırken kovamda 7 mırmır ve iri bir pisi balığı, içimde ise gece yarısından sabaha değin sevdalısı olduğum deniz kenarında, şehrin tüm kalabalığından uzakta, balık kovalamanın verdiği huzur vardı.




Çok keyifli bir LRF avının ardından eve gelir gelmez tatlı bir uykuya dalıp öğleden sonra 3 gibi uyandım. Kahvaltımı yaparken bile aklımın bir köşesinde hala mırmırlar vardı. LRF takımımı elime alıp sahil boyunca mırmır sürülerini kovalamak için bir an önce havanın kararmasını istiyordum. Gece yarısından sonra derin bir sessizliğe bürünen Değirmendere sahilinde, pürüzsüz deniz yüzeyinde yansıyan ışık hüzmelerini seyretmek bile başlı başına keyifliyken, bu denli bereketli avlar yapmak benim gibi bir balık tutkunu için tarif edilemez bir mutluluk. Bu mutluluğu tek başıma yaşamak istemediğim için kahvaltımı bitirir bitirmez telefona sarılıp Gebze'de yaşayan Ercan Tiktaş ve Özer Kızıltoprak abilerimi de Değirmendere'ye davet ettim. Nicedir birlikte av yapmanın planlarını yaptığımız için teklifimi tereddütsüz kabul edip saat 19:00 gibi Değirmendere'ye vardılar. Vakit kaybetmeden ava başlayıp ilk olarak Loca Kafe'yle "balık tutan adam" heykeline kadar olan kısımda yer değiştirerek denemeler yaptık. 1 saat içinde, 1.5 g'lık zokaya iliştirdiğim silikon kurtları kıyıdan 15-20 m mesafelere gönderip dipten küçük zıplatma hareketleriyle ağır ağır çekerek 2 güzel mırmır kandırdıktan sonra "balık tutan adam" heykeliyle çocuk parkı arasındaki nispeten sığ meraya geçtik. Burada da 1 saat kadar deneyip kıyının hemen dibindeki kumlukda yemlenen mırmır sürülerinin içinden 3 tanesini kandırmayı başardım. Kısa sürede 5 güzel mırmır yakaladığım halde bölgeye alışık olmayan arkadaşlarımın balık alamaması biraz keyfimi kaçırmıştı. Saat gece yarısına yaklaşırken hem merayı dinlendirip mırmır sürülerinin tekrar toplanmasını beklemek hem de biraz keyif yapmak için pisi balığı yakalama ihtimalimizin çok yüksek olduğu, çınarlık meydanının önündeki meraya geçtik.


Tahmin ettiğim gibi çınarlık meydanının önündeki kumluk yine pisi balıklarıyla doluydu. Neredeyse her 3 atıştan birinde, kumun üzerinden yavaşça yürüttüğümüz silikon kurtların peşine bir pisi balığı takıldı. Kimisi yemi direk yuttu, kimisi hamle yapıp yemi yutmayı başaramayınca kuma gömülüp gözden kayboldu. Aynı yerde sabahın dördüne kadar pisi balıklarıyla oynayarak çok keyifli saatler geçirdik. Yakaladığımız ona yakın pisi balığının tamamını fotoğraflayıp salıverdikten sonra tekrar yer değiştirerek mırmır sürülerinin peşine düştük.



Mırmır sürülerini aramak üzere "balık tutan adam" heykelinin önünden başlayarak Yüzbaşılar istikametinde yürümeye koyulduk. Çocuk parkının önüne geldiğimizde ilk sürüyü fark ettim. Bu bölümde su derinliği 1.5-2 m'den başladığı için mırmırlar rıhtım duvarının hemen dibindeki kumluğa kadar yanaşmıştı. Gölgemi suya düşürmeden silikon kurdu sürünün biraz gerisine atıp dibe inmesini bekledikten sonra hafif hafif oynatarak sürünün arasından geçirdim. İlk vuruş ıska geçtikten sonra balık ikinci hamlede yemi yuttu. Tasmayı vurunca ayna gibi parlayıp fişekleyerek mücadeleye başladı. Sürünün geri kalanını dağıtmaması için balığı sürüden uzaklaştırıp sürünün 10 m kadar solundan dışarı aldım. O dakikadan sonrası rüya gibiydi. Yaklaşık 50 m'lik kıyı şeridi boyunca her yer aç mırmır sürüleriyle doluydu. 3 kişi gün ağarana kadar peşe peşe balık çektik. 07:00 gibi avı sonlandırdığımızda kovamız ağzına kadar mırmırla doluydu. Bu unutulmaz avı çok sevdiğim abilerimle birlikte yaşadığım için ayrıca mutluydum. Kovamızdaki balıkları sahil dalgakıranının üzerine özenle dizerek birkaç hatıra fotoğrafı çektirip balıkları paylaştıktan sonra vedalaştık.



16 kasım pazar günü Değirmendere'de yazdan kalma bir hava vardı. Günlerdir çok keyifli avlar yapmama müsaade eden hava "kış gelmeden önce bu güzel havaların tadını çıkar" dercesine esintisiz ve ılıktı. Ertesi gün mesaim olduğu için sabahlama imkanım olmasa da yine de olta atmak için çokça vaktim vardı. Akşam 20:00-22:00 saatleri arasında Ömer Soyak'la, sabah 05:00-07:30 saatleri arasında da İlkay Terzioğlu, Önder Siyasaltürk ve Cengizhan İlhan'la birlikte çok keyifli ve bereketli LRF avları gerçekleştirdik. Limit aşımı yapmamaya özen göstererek alıkoyduklarımızın yanında çokça mırmırı da geri saldık. Avın sonunda yine kovalar ağzına kadar mırmırla dolu, yüzler güleçti.





Değirmdenere'de bulunduğum 17 ve 18 kasım geceleri de LRF takımımla sahil boyunca mırmır kovaladım. Hafta sonu kadar bereketli olmasa da kısa zaman aralıklarıyla sınırlı kalan bu avlarımda da birkaç yakışıklı mırmır kandırmayı başardım. Bir daha bu denli bereketli mırmır avları yapabilir miyim bilmiyorum ama bu avların uzun yıllar hafızamdan silinmeyeceği kesin...