25 Mayıs 2015 Pazartesi

Şeytanı Korkutan Boğa

Şeytan oltası, sadece misinanın ucuna takılan bir iğneden ibaret bir oltadır. Böyle basit bir oltanın bu kadar verimli çalışmasını sadece şeytan düşünebilirdi herhalde. Levrek,karagöz,mırmır,eşkina,istavrit gibi daha birçok tür avlanabilmektedir.

İlk şeytan oltası takımımı istavrit için hazırlamıştım. 0.16 misinanın önüne bağladığım 8 no siyah çapraz iğne ile 300-400 gram arası azman istavritleri yakaladığım da bu oltanın gerçekten şeytan işi olduğunu tecrübe etmiştim.Azman istavritlerin peşine düştüğüm dönemde 500 gram civarı bir kikla yakalamış,yine 500-600 gramlık bir karagözü su üstüne çıkarmayı başarsam da 0.16 misina ile sudan kesememiştim. Ve levrek... Gümüş balıklarının oynaklarına konsantre olmuş istavritleri gözlerken iri yarı bir levrekle göz göze gelmiştim.Fakat beni görür görmez ortalıktan toz olmuştu.Ama elbet onunda peşine düşecektim ve yakalayacaktım.Taa ki 3 sene sonra..


Şubat ayının son günleri bereketli havaların hüküm sürdüğü günlerdi.Savaş Abi ile yine bir av planladık ve gece saat 22.00 civarı merada sözleştiğimiz gibi buluştuk.Av bahane balık muhabbeti şahane tarzında bir giriş yaptığımız için hava muhalefetine fazla umursamadan ava devam ediyorduk.Birde balık vursa hiç bir derdimizin kalmayacağının farkındaydık.Ama hava şartları stabil şartlarımızı zorlayacak gibiydi.İnce bir su perdesi gibi yağan yağmur ve hiç etkisini kaybetmeyen soğuk bir esinti karadan üstümüze üstümüze esiyordu.Neyse ki Savaş Abi bizi daha fazla üşütmemek için mücadeleye başladı.Kısa bir mücadeleden sonra balığı kepçelemeyi başarmıştık.Yakışıklı bir baltabaş gecenin ilk balığı olmaya hak kazanmıştı.

Şeytan oltasıyla avlanırken kullandığım tek yem canlı iri boy tekedir.Eğer merada balık olduğu takdirde çok yüksek verimle çalışan bir olta olduğu için balık tutma ihtimaliniz çok yüksektir.Ava başladığımız iskelede devam ediyorduk.Kovamızdaki canlı iri boy teke sayısı çok kısıtlı olduğu için avı fazla uzatamayacağımızın farkındaydık:Henüz vuruş alamamıştım.Savaş Abi güzel bir baltabaş daha alınca gecenin soğuğunu iyice üstünden atmıştı.Bende henüz hareket olmadığı için yer değiştirmeye karar verdim.Savaş abide eşlik edince birlikte yan iskeleden denemelere devam ettik.İkimizde bu av disiplinine alışık olduğumuz için merada olduğumuzu bölge sakinlerine hissettirmeden oltalarımızı suyla buluşturmuştuk.Çok uzun olmasa da kısa sayılamayacak bir süre sonra inanılmaz kuvvetli bir vuruşla aksiyon benim içinde başlamıştı.Balık çok açıkta vurmuştu.Güç ve hız kaybetmeden sol tarafımda bulunan yatların altına doğru yol alıyordu.Savaş Abi gülerek "Ver oltayı,ben kontrol edeyim. "dedi.Bu gülüşün sebebi Aralık ayında yapmış olduğumuz at-çek avında bu teklifi bir kez daha sunmuş olması ve kabul etmemem sonucu kaçırdığım 7-8 kiloluk bir levrekti.O balığı kaçırarak çok şey öğrendiğimin farkındaydım ama bir şeyler öğrendiğimi göstermek içinde bu balığı sudan çıkarmam gerektiğinin bilincindeydim.Kendi rekorumu kıracak olduğum büyüklükteki levrekle mücadele etmek inanılmaz zevkliydi Ama Savaş Abinin o gülüşünden sonra bir korku almıştı beni.Neyse ki son gülen iyi gülmüştü.Burnundan soluyan öfkeli bir boğayı andıran müthiş bir balık kuyruk darbeleriyle iskeleyi dövüyordu.Öylesine öfkeliydi ki oltanın mucidini bile korkutacak cinstendi.



Heyecanımı yitirmeden ve balık tüm cazibesini ortaya koymuşken ilk yapılması gereken fotoğraflarla bu anı tarihe not düşmekti.Çok güzel fotoğraflar çektikten sonra kovada kalan son tekelerle oltalarımızı bir kere daha yemleyerek suyla buluşturduk.Bu güzel levrek ara sıcak olmalıydı ki gecenin kapanışı da çok güzel bir baltabaşla oldu.Son balıkta benim oltama vurmuştu ve yine açıkta rast geldiği için levrek mi karagöz mü tereddüdünü aşmam biraz uzun sürdü.Sert kafa darbelerinden dolayı baltabaş olduğunu anlamıştım.İskelenin ayaklarına dolaşmasın diye dikkatlice su üstüne çıkardıktan sonra Savaş Abi kepçeleyerek balığı sudan kesmişti ve derin bir nefesle birlikte avın sonuna gelmiştik.Çok güzel fotoğraflarla süslediğimiz bir avı daha geride bırakmıştık.Daha güzel avlar yaşayabilmeniz dileğiyle rastgele..

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Yedi Rengin En Koyusu: Sinarit

2015 Mart başında hayallerimin şehri Antalya'ya taşındıktan sonra fırsat bulabildiğim hemen her sabah ve akşam suyunda denemeler yapıp nihayet 24 Mart sabahı LRF takımlarıyla hatrı sayılır boyda bir sarı kuyruk yakalamayı başardım. Henüz yabancısı olduğum ve balıkların alışkanlıklarını çok bilmediğim yeni meramda gerçekleştirdiğim bu av sonraki avlarım için önemli bir ilham kaynağı oldu. Takip eden günlerde başka meralardaki denemelerime devam ederken ara ara sarı kuyruğu yakaladığım merayı yoklamayı da ihmal etmedim. Mevsim itibariyle balıkların yumurtlama döneminde olduğu için çok iştahlı olmadıklarını tahmin ettiğimden sonuç alamadan döndüğüm onca ava rağmen moral bozmadan denemeye devam ettim.

7 Nisan sabahı da güneşin doğuşunu kaçırdığım halde kısa bir mera yoklaması yapmaya karar verdim. 07:15'te uyanır uyanmaz çabucak hazırlanıp 07:45'de evimden 4 km mesafedeki merama vardım. Zamanım kısıtlı olduğu için farklı meraları denememe çok imkan yoktu. Bu yüzden hiç bir yere uğramadan doğru sarı kuyruğu kandırdığım rıhtıma geçtim. Buranın benim için şöyle bir avantajı da vardı. Diğer kayalık meralarımın aksine burada misinanın takılabileceği ilişkenler yok denecek kadar az olduğu için takımı istediğim kadar inceltebiliyor ve avdan aldığım keyfi katlıyordum. O gün de ince bir takımla denemek niyetindeydim. Fakat bu sefer sarı kuyruğu kandırdığım 225 cm, 3-12 g aksiyonlu LRF kamışım yerine 251 cm, 7-23 g aksiyonlu light spin kamışımla kombine ettiğim üzerinde 8 lb nanofil misina ve 0.24 mm monoflament şok misinası ( 1 kulaç uzunluğunda ) sarılı olan 30 kalibrelik makinemle deneyecektim.

Yem seçimimi sarı kuyruğu kandırdığım 10 cm/10 g'lık silikon balığın fosforlu ( glow ) olanından yana kullanıp at-çeke başladım. 2 haftadır bu merada 35 cm'i geçmeyen 2 sinarit palazı ve birkaç melanur dışında kayda değer bir balık yakalayamadığım için avdan çok fazla ümidim yoktu. Zaten meraya da geç varmıştım. Bu saatten sonra nöbetçi bir oltacı gibi görev icabı yarım saat olta atıp dönmek dışında bir beklentim yoktu.  Rıhtım boyunca birkaç metre aralıklarla durup olta atarak yürümeye başladım. Arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 50 m mesafeyi rahatlıkla geçirdiğim 10 g'lık silikon yemimi en fazla 8 metreyi bulan dibe indirip orta hızda düz bir şekilde sarıyor, 10 metre kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ediyordum. Arada sırada da kah düz sararken, kah dibe inmesi için beklerken kamışın ucuyla yeme kısa sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Bu şekilde at-çek yaparak meraya benden önce gelen arkadaşımın olduğu yere kadar yürüdüm.

Saat 08:15 olmuştu. Bir yandan arkadaşımla sohbet ediyor bir yandan da ümitsizce atıp çekmeye devam ediyorum. Son birkaç atış daha yapıp avı sonlandırmayı düşünürken hiç beklemediğim bir anda yemim olduğu yerde mıhlanıp kaldı. "Dibe mi takıldı?" diye düşünmeme fırsat kalmadan makinemden misina boşalmaya başlamıştı bile. Kendimi yine oltanın ucundaki muazzam güç karşısında aciz hissettim. Balık hiç durmayacakmış gibi müthiş bir süratle açığa doğru yüzerken hiç bir şey yapmadan yorulmasını bekliyordum. Nihayet balığın kalama alma hızı yavaşladığında kontrollü olarak balığı kendi istediğim tarafa doğru yönlendirmeye başladım. Daha fazla açığa zorlayamayacak kadar yorulan balık mücadelesine rıhtıma paralel doğrultuda devam ederken ben de peşi sıra rıhtım boyunca yürüyerek balığı takip ediyordum.

Balık yorulmuş gibi görünse de gücünü toplayıp her an fişekleme ihtimaline karşı hazırlıklı olmam gerekiyordu. Bir önceki akşam suyunda aynı takım ve çok hafif jiglerle melanura denediğim için şok misinasını 0.24 mm'ye düşürmüştüm. Bu da mücadelenin heyecanını arttıran faktörlerden biriydi. Misinamın üzerindeki en ufak bir çizik ya da yıpranmış bölge mücadeleyi kaybetmeme sebep olabilirdi. Acele etmeden balık tamamen yorulana kadar beklemeye karar verdim. Gücünü toplayan balık birkaç sefer daha çok kuvvetli basıp kalama aldıktan sonra iyice yoruldu. Artık balığı istediğim gibi yönlendirebiliyor, yavaş yavaş rıhtım duvarına yaklaştırabiliyordum. Balık yaklaştıkça heyecanım katlandı. Yine güzel bir sarı kuyruk olduğunu düşündüğüm balığın büyüklüğünü görebilmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım yüksek rıhtım duvarından balığı kepçeleyebilmek için yere uzanmış kepçeyi suda hazır bekletiyordu. Ve nihayet suyun derinliklerinde bir parıltı belirdi. Tüm dikkatimi parıltının üzerinde yoğunlaştırınca oltanın ucundakinin muhteşem bir sinarit olduğunu anladım. Tek hatırladığım "sinarit!" diye heyecanla bağırdığımdı. Sonrasında balık kepçenin içine girince yaşanan o tarifi mümkün olmayan mutluluk.



Deniz yine beni şaşırtmıştı. Sinarit beklerken çok yakışıklı bir sarı kuyruk, sarı kuyruk beklerken de tam hayalini kurduğum gibi bir sinarit yakalamıştım. Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ın "Sinağrit Baba" adlı hikayesinde "yedi rengin en koyusu" diye bahsettiği o muhteşem balık tüm asaletiyle kepçemin içinde yatıyordu. Bir süre rengarenk pullarıyla önümde duran güzelliği hayranlıkla seyrettim. Şükürler olsun ki bir hayalimi daha gerçekleştirmek yine kolay bir merada ve hafif bir takıma nasip oldu. Daha büyükleriyle karşılaşmak nasip olur mu bilmem ama o gün geldiğinde umarım elimde daha sağlam bir takım tutuyor olurum...


9 Mayıs 2015 Cumartesi

LRF Kuzusu

Çok hafif olta takımları ve küçük sahte yemlerle avlanmaya başladığım yıllar öncesinden bugüne kadar LRF disipliniyle çok çeşitli ve bereketli avlar gerçekleştirdim. Kimi zaman kovamı istavrit azmanları, iri mırmırlarla doldurdum, kimi zaman ispari, iskorpit, lapin, yazılı hani vb. çeşit çeşit taş balıklarıyla keyifli anlar yaşadım, kimi zamansa çok iri eşkinalar ve karagözlerle zorlu ve heyecan dolu mücadeleler verdim. Hepsinin kendine has bir keyfi olsa da şimdiye kadar LRF disiplinin limitlerini zorlayacak büyüklükte bir av gerçekleştirme fırsatım olmamıştı. İşte Antalya'ya bu hayallerle taşındım. Önceki senelerde kısa süreliğine bulunduğum Antalya'da yakaladığım hatrı sayılır büyüklükteki  tralleri, baraküdaları, sarı kuyrukları ve daha nicesini LRF takımlarıyla kandırabilmeyi ve bu sayede kendimi sınamayı hayal ediyordum.

Antalya'ya temelli olarak yerleşmem 2015 Mart başını buldu. İlk günden itibaren yeni meram hakkında bilgi toplamaya ve olta atmaya başladım. İlk başlarda spin ve shore jigging yöntemleri üzerinde yoğunlaşan denemelerim sonuçsuz kalınca ağırlığı LRF tekniğine kaydırmaya karar verdim. Bir süre çoğunlukla küçük silikon kurt/jighead kombinasyonlarıyla farklı meralarda denemeler yaptım. Bu şekilde, asıl hedeflerim olan iri melanurlar, sargozlar, çipuralar yerine 30-38 cm arası çokça sinarit palazı ve birkaç ufak grida ( lahoz ) kandırınca yem seçimimde değişikliğe gitmeye karar verdim. Merada bu kadar çok sinarit palazı olduğuna göre mutlaka bu balığın irileri de olmalıydı. Antalya'nın balık çeşitliliğine ve avlandığım meranın kayalık yapısına uygun olarak seçtiğim 225 cm boyunda ve 3-12 g aksiyonlu kamışla kombine ettiğim 30 kalibrelik makineden oluşan LRF takımım bana nispeten ağır yemler atabilme ve daha büyük balıklar hedefleyebilme imkanı sağlıyordu. Makinemde sarılı olan 8 lb nanofil misinanın önündeki şok misinasını 0.28 mm'ye çıkarıp denemelerime 10 cm/10 g'lık silikon balıklarla devam ettim.

24 Mart 2015 sabahı da hayalini kurduğum balıklardan birini kandırabilmeyi umarak 06:00'da meraya indim. İlk olarak, daha önce güzel tral avları gerçekleştirdiğim hızlı derinleşen kayalık bir merada 60 g'lık jiglerle shore jigging denemeleri yaptım. 45 dakika kadar deneyip vuruş alamayınca yer değiştirip kayalık ile kumsalın birleştiği sığ bir merada spin takımımın ucuna iliştirdiğim su üstü sahtelerine WTD ( Walk The Dog ) aksiyonları yaptırarak avcı balıkları kandırmaya çalıştım. Su üstü sahteleriyle asıl hedefim olan akyayı ( Lichia amia ) da bulamayınca takımı biraz daha hafifletmeye karar verdim. LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 10.5 g'lık ince uzun yapılı bir jigi kah düz çekip kah zıplatma aksiyonları yaptırarak yakışıklı bir melanur, tral ya da lokum balığı gibi küçük avcıları cezbetmeyi denedim. Sonuç yine hüsran olunca avı sonlandırmadan önceki son durağım olarak birkaç gün önce peş peşe 2 yakışıklı sinarit palazı kandırdığım rıhtımın yolunu tuttum.

Liman rıhtımına varır varmaz LRF takımım ve 10 cm/10 g'lık sırtı beyaz yanları simli silikon balıkla kıyıya paralel bir atış gerçekleştirip yem tamamen dibe indikten sonra orta hızda sarmaya başladım. 10 m kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ettim. Birkaç metre daha sarınca sağlam bir vuruş geldi. Son derece heyecanlı ve keyifli bir mücadelenin ardından yüzeye çıkardığım balığı kepçe kullanmaya gerek duymadan kaldırıp dışarı aldım. Yaklaşık 37-38 cm'lik çok yakışıklı bir sinarit palazıydı bu. Ağzındaki yemle birlikte çabucak birkaç poz fotoğrafını çektiğim balığı içi su dolu kovaya koyup aynı yöne doğru bir atış daha gerçekleştirdim. Yemi yarı mesafeye kadar çekmiştim ki önce boşa giden bir ısırık ve ardından güzel bir vuruş daha geldi. Kısa bir mücadelenin ardından dışarı aldığım yaklaşık 30 cm'lik bu sinarit palazını da çabucak fotoğraflayıp denize iade ettim.



Sıkıcı başlayan av birdenbire çok keyifli bir hal almıştı. En son geldiğim merada 2 atışta 2 sinarit palazı almak daha büyüklerine de denk gelebileceğime olan inancımı arttırmıştı. Sürüden iri bir balık alabilmek umuduyla vakit kaybetmeden atıp çekmeye devam ettim. Balıkları aldığım yerin çevresine gerçekleştirdiğim 5-6 atışta vuruş alamayınca rıhtım boyunca 50 m kadar yürüyüp atışlara devam ettim. Birkaç atış sonra ufak bir vuruş hissettiysem de devamı gelmedi. Kıyıya paralel atışlardan sonuç alamayınca biraz da açığı yoklamaya karar verdim. Yaklaşık 40 m mesafeye gönderdiğim yemimi dipletip orta hızda 10 m kadar çektikten sonra tekrar dipletmek için sarmayı durdurdum. Yem yavaş yavaş dibe inerken bir yandan da kamışın ucuyla yeme kısa ve sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Tam o esnada çok sert bir vuruş geldi. İncecik kamışım muazzam bir kuvvetle eğilip makinemden müthiş bir hızla misina boşalmaya başladı. Aman yarabbim bu nasıl bir kuvvetti. Böyle bir kuvvet karşısında bu kadar hassas bir takımla ne yapacaktım ben? Balığın vurmasıyla birlikte adrenalin seviyem yükseldi, dizlerime hafif bir titreme yerleşti. Balık hiç durmadan kalama alırken aklımdan bin türlü düşünce geçiyordu. Gerçekten dev bir balık mıydı yoksa böyle hissetmeme sebep olan şey takımın inceliği miydi? Acaba balığı yormayı başarabilecek miydim? Dipte misinanın sürtebileceği bir ilişken var mıydı? Oltanın ucundaki iri bir sinarit miydi yoksa başka bir şey mi?

Ben bu düşüncelerle boğuşurken balığın hızı yavaşladı. O an içime bir umut kıvılcımı düşmüştü. Korktuğum gibi saniyeler içinde misinam kopmamıştı. Çok dikkatli olursam belki de mücadeleyi kazanabilirdim. O dakikadan sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Balık durakladıkça çok dikkatli bir şekilde sararak balığı santim santim yaklaştırıyor, balık gücünü toplayıp fişekledikçe sinirinin geçmesini bekliyordum. Bu şekilde kaç dakika mücadele ettiğimizi anımsayamıyorum. Nihayet balığı rıhtım duvarına 10 m mesafeye getirip yavaş yavaş dipten yükseltmeye başladığımda suyun altında belirecek olan muhteşem parıltıyı görmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım elinde kepçe hazır beklerken nefesimi tutmuş suyu delercesine balığın görüneceği yere bakıyordum. Nihayet balık suyun 2 metre altında belirdiğinde adeta nutkum tutuldu. Oltanın ucundaki balık yıllar yılı kıyıdan yakalamayı hayal ettiğim çok yakışıklı bir kuzuydu ( sarı kuyruk, Seriola dumroli ). Balık beklediğimden daha büyük çıktığı için heyecanlı bir şekilde kepçeci arkadaşıma talimatlar yağdırmaya başladım. Birkaç saniye sonra balık kepçenin içine girince dakikalardır süren heyecan ve korku duygusu yerini müthiş bir mutluluğa bıraktı. O anın mutluluğuyla kovada canlı duran sinarit palazını azad edip, balığı kepçelememe yardım eden arkadaşımla birlikte fotoğraf çekmek için ışığın ve manzaranın güzel olduğu bir yer aramaya koyulduk.




Şükürler olsun ki bir hayalim daha gerçek oldu. Bir önceki Antalya balık avı maceramı anlattığım hikayenin son paragrafında bu hayalimden bahsetmiş, "Kim bilir, belki bir sonraki Antalya maceramın konusu bu olur." diye bir cümle kullanmıştım. İşte bu balık, o cümleyi yazarken aklımdan geçirdiğim balığın ta kendisi.


26 Nisan 2015 Pazar

Karla Gelen Baltabaşlar

Kış mevsimini en çok kar yağdığı zaman severim. Ne zaman hava tahmin raporları kar uyarısı verse içim kıpır kıpır olur, heyecanla karın yağmasını beklerim. Kimi zaman deniz kıyısındaki evimin olduğu yere sulu kar yağarken, ben kendimi yüksek tepelere vurur, karın altında saatlerce yürürüm. O tertemiz beyazlık toprağı örttüğünde içimi tarif edilmez bir sevinç ve huzur duygusu kaplar. Çocukluğumdan beri bu hep böyle olmuştur. Son zamanlarda ise karın benim için bambaşka bir anlamı daha var. Artık benim için Marmara'da kar demek karagöz demek. Hava tahmin raporları 9 Şubat 2015 akşamı için kar uyarısı verince burnuma yine karagöz kokuları gelmeye başladı. Buz gibi havaya rağmen sımsıkı giyinip yeterince teke topladıktan sonra soluğu yat limanındaki karagöz meramda aldım.

İstanbul'daki meramda kışın liman mendireğinin dışı soğuk ve şiddetli rüzgarlarla karıştığında bütün karagöz sürüleri liman içine sığınıyor. Liman içinde yatak yapabilecekleri çok fazla yer olsa da birkaç yıllık arayışlarım sonunda en sık uğradıkları yerin, salması en uzun olan büyük yatların bağlandığı, en derin 2 parmak iskelenin altında, midye kaplı tonoz zincirlerinin çevresi olduğunu tecrübe ettim. O akşam yine başka bir yere uğramadan bu iskelelerden birinde denemeye karar verdim. Adım atarken ses çıkarmamaya gayret ederek iskelenin ucuna yürüyüp kovadaki en iri tekelerden biriyle yemlediğim şeytan oltasını ( 0.33 mm florocarbon misina, 4 no siyah çapraz kanca ) 2 metre önüme bırakıverdim. Yem ağır ağır dibe inerken karagöz sürüsünün aşağıda beklediğini ve birkaç saniye sonra misinanın parmaklarımın arasından aklamaya başlayacağını hayal ediyordum. Tam da hayal ettiğim gibi oldu. Sert bir vuruşla yemimin iri bir karagöz tarafından vakumlandığını hissettim. Yemin tamamen yutulduğundan emin olmak için misinanın bir miktar parmaklarımdan akmasına müsaade edip tasmayı vurdum. Tasmayı yemesiyle balığın fişeklemesi bir oldu. Misinanın tonoz zincirine sürtüp kopmaması için tüm gücümle boşluk vermeden çekmeye çalışıyordum ama ne mümkün. Balık bastıkça ıslak misina parmaklarımın arasından kayıyor, balığa yön vermekte zorlanıyordum. Birkaç sefer balık zincire çok yaklaşıp korku dolu anlar yaşamama sebep olduysa da çabucak yorulup pes etti. Yüzeye yaklaştırdığım balığı su üstünde şapırtı kopartıp sürüyü kaçırmasına müsaade etmeden tek hamlede kepçeledim.



Kanca balığın neredeyse midesine kadar gitmişti. Parmaklarımı solungaç kapağından içeri sokup ameliyat tarzı bir operasyonla kancayı çıkarmayı başardım. Balık misinayı dişleyip kopma noktasına getirdiği için iskelenin ucundan uzak bir noktada fener yardımıyla kancayı tekrar bağlayıp ava döndüm. Tüm bunları yapmam en az 10 dakikamı almıştı. Tekrar iri bir tekeyle yemleyip 2 metre önüme bırakıverdiğim oltam ağır ağır dibe doğru batarken sürünün hala orada olmasını umuyordum. Yem 5 metre aşağıdaki dibe yaklaşınca oltam hareketlendi. Yine misinanın parmaklarımın arasından bir miktar akmasına müsaade edip tasmayı vurdum. Çılgınlar gibi aşağı basıp, sert kafa darbeleriyle sağa sola manevralar yapan, ilkiyle hemen hemen aynı boydaki bu balığı da kepçelemeyi başardım. Balıklar çok iştahlı olacak ki bu balık da kancayı derin yuttuğu için yine kancayı çıkarmak ve misinanın zedelenen kısmını tekrar bağlamak için uzunca bir süre uğraşmam gerekti. Oltamı üçüncü kez suyla buluşturduğumda hiç beklemeden gelen vuruşla üçüncü balığımı da kovaya atmayı başardım.


Av müthiş başlamıştı. Aşağıda nasıl bir sürü vardı bilmiyorum ama önüme bırakıverdiğim 3 yemim de daha dibe ulaşmadan kapılmıştı. Garip duygular içinde elimi yem kovasındaki buz gibi suyun içine daldırıp yakaladığım iri bir tekeyi kuyruğunun altından kancaya geçirdim. 2 metre önüme salladığım yem aşağı süzülürken tüm sinirlerim gerilmiş halde, misinayı tuttuğum parmağımda hissedeceğim o büyülü vuruşu bekliyordum. Saniyeler hızla akıp yem dibe indiği halde vuruş gelmedi. Yemi çekip bu defa biraz daha ileri salladım. Yine vuruş alamayınca sürünün kaymış olduğunu anladım. İlk aklıma gelen sürünün 10 metre yandaki iskelenin tonoz zincirlerinin arasına kaymış olabileceğiydi. Vakit kaybetmeden şeytan oltasının sarılı olduğu makarayı, yem kovasını ve kepçeyi alıp sessiz adımlarla diğer iskeleye geçtim. İki tonoz zinciri arasından gerçekleştirdiğim ilk atışımdan yaklaşık 20 saniye sonra yanılmadığımı anladım. Yine bekletmeden vuruş geldi. Yer değiştirdikten sonraki 2 atışımda 2 güzel karagöz yakaladıktan sonra 2 atış üst üste vuruş alamayınca tekrar ava başladığım iskeleye döndüm. Tahmin ettiğim gibi sürü tekrar buraya kaymıştı. Son 1 kez daha atıp yakışıklı bir karagöz daha aldıktan sonra avı sonlandırmaya karar verdim.


Rüzgar estikçe esiyor, yat mandarlarının direklere çarparak oluşturdukları melodi giderek şiddetini arttırıyordu. Bu ne güzel bir müzikti. Kovam Marmara'nın heybetli baltabaşlarıyla doluyken rüzgar yüzümü okşuyor, soğuk içimi ısıtıyor, yağan sulu kar ıslatmıyordu sanki. Bundan daha güzel bir gece olabilir miydi? Kovadaki tekeleri denize boşaltıp iskelenin altındaki sürüyle vedalaştıktan sonra misafirhanenin yolunu tuttum. Karagöz sürüsüyle çok iyi anlaşmış olacağız ki takip eden 3 gün içerisinde aynı yerde 2 sefer daha rastlaşıp 4 tanesini daha kovamda ağırlama şerefine nail oldum. Şu an birbirimizden çok uzaklarda olsak da bir gün mutlaka tekrar ziyaretinize geleceğim. O zamana kadar bol bol teke ve midye yeyip şişmanlayın..




2 Nisan 2015 Perşembe

Sivri Burun Bereketi

"Oltası suda olan balığı alır" diye bir söz duydunuz mu hiç? Çok doğru bir söz. Bazen hayatınızın avını yapmanız için şans eseri su kenarına uğrayıp, öylesine bir olta atmanız yeterlidir. Onca zaman peşinden koşup yakalayamadığınız balık, hiç hesapta yokken, alakasız bir yerde attığınız oltaya vurabilir. Belki de balık yakalamayı hiç ummadığınız  bir anda, hayatınızın balığına bir olta kadar yakınsınızdır. Tıpkı, İstanbul'da bulunduğum süre içerisinde tesadüfen deniz kenarına uğrayıp öylesine bir olta salladığım 29 Ocak gecesi gibi.

Akşam mesai çıkışı balığa gitmekle, ofiste kalıp yazı yazmak arasında kararsızlık yaşarken aslında ikisini de yapmak istemediğimi fark ettim. Son iki hafta içinde gittiğim karagöz hedefli avlardan boş döndüğüm için şevkim biraz kırılmıştı. Balığa gitmediğim akşamları yazı yazarak değerlendirmeyi planladığım halde o akşam içimden yazı yazmak da gelmedi. Telefonuma sarılıp Tuzla'da yaşayan Kemal Koca abimi aradım. Yarım saat sonra Tuzla sahilindeki kafelerden birinde çay ve pasta eşliğinde koyu bir balık muhabbetine koyulduk.

Kemal abimle birlikte bol sohbetli ve keyifli bir akşamın ardından 23:30 gibi misafirhanenin yolunu tutmuşken ani bir karar değişikliğiyle direksiyonu limana kırdım. Niyetim gece su sathına yakın rıhtım duvarlarını mesken edinen işaret parmağım büyüklüğündeki kırmızı çizgili karideslerden yakalayıp sonraki günlerde levrek hedefli avlarımda kullanmak üzere denize sarkıttığım delikli 5 litrelik pet şişenin içinde canlı muhafaza etmekti. Karides toplayacağım yere varınca yanıma kova, kepçe ve karideslerin ışık tutulduğunda kıpkırmızı parlayan gözlerini görebilmek için kullandığım fenerimi alıp rıhtım kenarına doğru yürümeye başladım. Henüz birkaç adım atmıştım ki aklıma bir fikir geldi. En az yarım saat sürecek olan karides toplama işlemi boyunca neden denizde bir oltam olmasın diye düşünüp takım hazırlamak üzere arabaya geri döndüm. Her zaman arabamda hazır bulunan olta takımlarımın yanında bagajımda 2 kutu da çin kurdu vardı. Şaşırtıcı şekilde, ocak başında Gölcük'te gerçekleştirdiğim karagöz avlarından beri canlı kalan çin kurtlarını değerlendirmek için güzel bir fırsat olabilirdi.

Arka koltukta uzanan iki parçalı kamışlardan birinin ucundaki klipse taktığım 2 köstekli dip takımını ( 0.28 m, 20 cm köstek, 0.35 mm beden, 50 g kurşun ) canlı çin kurtlarıyla yemleyip mendirek kayalıklarının açığına doğru yaklaşık 50 metre mesafeye gönderdikten sonra babanın üzerine yasladım. Babaya yaslı duran oltanın boşunu almak için eğilip makinenin kolunu çevirmeye başladığım anda sert bir vuruş hissettim. Bir anlık tereddütten sonra oltanın ucundakinin balık olduğunu anlayıp tasmayı vurdum.Tasmayı vurmamla birlikte oltam dibe takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Peşinden gelen sert kafa darbelerine bakılırsa oltanın ucundaki güzel bir karagözdü. Sağlam takımıma güvendiğim için kalama vermeye ihtiyaç duymadan çok uzak mesafedeki balığı çekmeye başladım. Yorulmadan kafa atmaya devam eden balığı su üstüne çıkarıp kepçe kullanmaya gerek duymadan dikkatlice dışarı aldığımda çok şaşırdım. Ben yarım kilo civarı bir baltabaş karagöz beklerken gelen çok yakışıklı bir sivri burun karagözdü. Atar atmaz vurduğuna göre meraya kalabalık bir sürü yatmış olabilirdi. Vakit kaybetmeden takımı tekrar yemleyip aynı yere gönderdim. Olta babaya yaslı bir şekilde beklerken ben de arabaya gidip hazır dip takımlarımdan biriyle ikinci bir oltayı donatma işine koyuldum.


İkinci takımımı yemleyip aynı bölgeye atmaya hazırlanırken babaya yasladığım oltamdan bir takırtı duydum. Heyecanla oltaya atılıp yakalamama kalmadan olta bir kez daha takırdayıp yere düştü. Denize gitmek üzereyken son anda yakalayıp tasmayı vurduğumda bu seferkinin daha büyük bir şey olduğunu anladım. İlk balığa göre çok daha sert ve seri kafa darbeleriyle makaramdan kalama almayı başarıyordu. Güç bela dipten yükseltip bir miktar kıyıya yaklaştırdıktan sonra balığın hareketlerinde bir tuhaflık fark ettim. Daha önce hiç bu kadar seri kafa atan bir karagözle karşılaşmamıştım. Sanki oltanın ucunda 2 karagöz varmış da birbiri ardına kafa vuruyorlarmış gibiydi. Çok geçmeden yanılmadığımı anladım. Olta yüzeye yaklaşınca her biri farklı tarafa yüzmeye çalışan tabak gibi iki parıltı belirdi. Şaşkın ama mutlu bir şekilde balıkları kaldırıp dışarı aldım. Bu gelenler de ilki gibi sivri burun karagözdü. Artık merada kalabalık bir sürü olduğuna tamamen ikna olmuştum. Vakit kaybetmeden çin kurduyla yemlediğim iki oltamı da aynı yere gönderip heyecanlı bir şekilde beklemeye koyuldum.


O dakikadan sonrası çok hareketliydi. Bazen peş peşe, bazen de en fazla 10 dakika aralıklarla vuruş almaya devam ettim. Yemi alıp kaçanlar, yarı yolda kancadan kurtulanlar, bazen tek tek, bazen çifter çifter kovaya giren sivri burun karagözlerle çok heyecanlı ve keyifli bir av yaşadım. Yaklaşık 2 saat sonra yemim bittiğinde kovam ağzına kadar balıkla doluydu. Balık halen vurmaya devam etse de biraz mecburiyetten biraz da günlük istihkakımı almış olmanın doygunluğuyla avı bırakıp misafirhanenin yolunu tuttum.



Yıllarca, kıyıda kalabalık sürüler halinde dolaşırken gördüğüm sivri burun karagözlerin peşinden koşmuş, hangi yemi, hangi yöntemi denediysem deneyeyim tesadüfen yakaladıklarım dışında kayda değer bir sivri burun karagöz avı yapamamıştım. Kimi yörelerde yosun ya da deniz anasının ayaklarından kesilen parçalarla yakalandığını duyduğum sivri burun karagözlerin ince deniz kurtlarına da rağbet edeceğini düşündüğüm halde deneme fırsatım olmamıştı. O gece farklı sonucun sebebi yem mi yoksa başka bir şey miydi bilmem ama bundan sonraki sivri burun avlarımda favori yemimin çin kurdu olacağı kesin.

18 Mart 2015 Çarşamba

Aynı Tarife

 İstanbul aşığı kıyı balıkçıları olarak yazın kavurucu sıcakları genellikle en pasif geçirdiğimiz dönemlerdir.Bu yüzden herkes dört gözle sonbaharın gelmesini beklemektedir.Suların biraz soğumasıyla beraber kıyılara aralıksız taarruz eden,su üstünü birbirine katan,zarganalara istavritlere uçmasını öğreten denizlerin psikopat çocuğu lüferin heyecanı ayrı;bir denizaltı edasıyla derinlerden sessizce gelen ve kıyıları talan eden,ağır başlı,tuttuğunu koparan,avına yöneldiğinde denizleri yutacak gibi iştahla saldıran levreğin heyecanı ayrı;geçişini yakalamak için günlerce boğazın serin sularına savurduğunuz sahtenizin üstünde veya Galata'nın tarih kokan sayfalarına iliştirdiğiniz zokanın ucunda olmasını hayal ettiğiniz palamutun heyecanı ayrıdır.

2014 ün İstanbul'unda güzel bir sonbahardan sonra tüm sonbaharlarımı gölgede bırakacak kadar bereketli bir kış sezonu geçirdim.Lisans eğitimimden dolayı finaller ve sömestr tatili derken bir aydan fazla balık tutmak için deniz kıyısında bulunamamıştım.Deniz kokusuna karışan balık kokusu burnumda tütmeye başlamıştı.Derslerin başlamasıyla hayatım rutine girdiği için ilk boşlukta balıkta olabilmenin planlarını yaptım.Uzun süredir balık üzerine sohbetler ettiğimiz, şuana kadar tek balık tecrübesi dedesi ve babaannesiyle köyde sazan yakalamak olan İbrahim Kara kardeşimle birlikte balık tutmaya gidecektik.

Türk'ün şanlı tarihinde apayrı yeri olan şehzadeler şehri Bursa'nın muhteşem köylerinde babaanneye kadar uzanan balık aşkı illaki İbrahim'de de vuku bulmalıydı.Bu yüzden teklifimi sevinçle kabul etti ve akşam üstü görüşmek üzere sözleştik.Hava gayet güzeldi sıkı giyinildiği takdirde üşütmeyecek cinstendi.Karagöz +3 İstanbul -3 başlığıyla paylaştığım avın bereketi de kardan önce gelmişti.Meteorolojinin uyarılarına göre İstanbul'u sıkı bir kar havası bekliyordu.Kardan önce iyi balık yaptığını bir kaç kez tecrübe ettiğim için bu gece yapacak olduğumuz ava umutla ve bir o kadar da özlemle gidiyordum.Şeytan oltasıyla avlanmayı planlamıştım.0,28 mm kalınlığında iki makara ve bir kutu 4 numara iğneleri cebime koyduktan sonra kepçe ile kovamı alıp İbrahim'le sözleştiğimiz yerde buluştuk.

 Teke süzmek için iskelenin ayaklarını peşi sıra taramaya başladık.Ben önde kepçeyle İbrahim arkada kovayla kolektif şekilde kısa zamanda çok güzel tekeler süzmeyi başarmıştık.Bu arada ilk olarak teorik eğitime başlamıştım.Aşılması gereken evrelerin malzeme, tecrübe, sabır ve kısmet olduğunu anlattım.Malzemeyle tecrübeyi kısmen bana bırakacak sabır ve kısmet evrelerini de İbrahim alacaktı.Adil bir dağılım yaptığımdan emin olmak için İbrahim'e hayatına genel olarak baktığında kendini şanslı olarak görüyor musun diye sordum.Gelen cevap hem komik hem de fazla cüretkârdı.Şartlar eşit senin tecrüben kadar şanslıyım dedi.Eğer dediği kadar varsa bu gece limitlerimizi zorlayacaktık.

Gölde şıp şıp diye adlandırılan takımla sazan yakalamaya alışmış olan İbrahim ilk başta şeytan oltasıyla avlanmayı fazlasıyla yadırgadı ve balık tutabileceğine inanmakta zorlandı.Oltalarımızı suyla buluşturduktan sonraki paylaşımımızda ise ümit bende yeis İbrahim'de idi.Bu durum çok fazla sürmedi.Ava başladıktan 5 dakika sonra ilk vuruşla beraber ilk balıkta oltadaydı.Teke süzmeye başladığımızdan beri İbrahim'e balık vurduğunda ne yapması gerektiğini anlatmama rağmen çok heyecanlandı.Karakter yapısı olarak da hayata karşı refleksleri hep bu denli heyecanlı olduğu için ikimiz de balık vurduğunda böyle olacağını biliyorduk.Morallerimizi yüksek tutmaya çalıştık ama hem misinaları dolaştırmıştık hem de bulunduğumuz merada fazlasıyla gürültü yapmıştık.Başka olta olmadığı için dolaşan misinaları ya çözecektik ya da çözecektik.15-20 dakika kadar oltalarla uğraştık ve sonunda başardık.Bu arada da meraya dinlenme fırsatını vermiş olduk.Ava başladıktan sonra ilk balığımızı almıştık.Eğer sürüyü dağıtmadıysak bir kaç balık daha almamız muhtemeldi.Oltalarımızı suyla buluşturduktan sonra İbrahim de ben de umudun hüküm sürdüğü sulardaydık.Çok geçmeden İbrahim "Çekiyor,bir şey çekiyor" diye heyecanlanınca hemen elindeki misinaya baktım.Misina gerilmiş ve suyu taramaya başlamıştı.heyecandan "Al hemen al,sen çek" diye misinayı elime tutuşturmaya çalışsa da balığı kendisine çektirmeye niyetliydim.Balık zincire dolanmasın diye ilk müdahaleyi yaptıktan sonra kontrolü İbrahim'e bıraktım.Balık her kafa atışında "Abi kaçacak bu,al şu oltayı." diye söylenmeye devam etti fakat gecenin en büyük balığı olan 1500 gram civarı bir baltabaşı sudan çıkarmıştı.Kısmeti dediği kadar vardı hem iri balık almıştı hem de kısa süre sonra ikileyecek kısmen daha uzun bir süre sonra da üçleyecekti.



Genel bir kaide olarak kaçırılan bir balıktan veya hayata karşı bir olumsuzluktan bahsedilirken kısmet diyerek geçiştiririz.Fakat bu gece İbrahim ile kısmet diyerek yakalıyorduk.Hayatımda şeytan oltasıyla hiç levrek yakalamamıştım.Ama bu gece kısmetimde oda vardı.Güzel bir levrekle birlikte bu geceyi noktaladık.Fotoğraf faslından sonra tekeyle doldurduğumuz kovamızı balıkla doldurmuş olarak eve dönerken yarın akşamında planını yapmıştık.




Bu mevsimde tekeyi hava karardıktan sonra ışık yardımıyla süzebildiğimiz için havanın kararmasını heyecanla bekliyorduk.Bu akşam mevcudumuz bir kişi daha artmıştı.Etemcan Tütüncü kardeşimde bize eşlik edecekti.Hayatında daha önce hiç balığa gitmemiş biraz mızmız bir kardeşimizdi.Balık tutacağımızdan çok umutlu olduğum için bu akşam ısrarla gelmesini istedim.Eğer başka bir zamanda gelseydi ve balıksız dönseydik ilk ve son balık macerası olabilirdi.Neyse ki öyle olmayacak ve bu avdan sonra devamı gelecekti.

Hava kararmıştı.Bizde teke süzme işlemine başladık.Dün akşama göre daha kısa sürede daha iri tekeler süzmüştük.En çaylak üyemiz Etemcan olduğu için elinde kova ile tekeleri o topluyordu.Haliyle kerametin kendisinde olduğunu iddia ediyordu.İbrahim de iskelede görüşeceğiz diyerek bu iddialara cevap vermeyi geciktirmiyordu.Çekişmeli bir mücadele olacağı belliydi.Şeytan oltasıyla avlandığımız iskelenin dar olması ve havanında fazlasıyla rüzgarlı olmasından dolayı iki olta atmaya karar verdik.İki oltayı da yemleyip attıktan sonra beklemeye başladık.Dün geceye göre hava çok soğumuştu neyse ki kısa süre sonra içimizi ısıtan karagöz oltanın ucundaydı.İbrahim kepçede Etemcan kameradaydı.Güzel bir ekip çalışmasıyla ilk balığımızı sudan kesmiştik.Bir kaç fotoğraf aldıktan sonra ava devam ettik.Bekleyişimiz devam ederken mevki değişikliğine gitmeye karar verdik.İleri uçta Etemcan'la İbrahim bulunurken bense kameradaydım.Bu gece Etemcan'ın gecesi olacak gibiydi.Daha oltayı eline alalı 20 saniye olmamıştı ki yakaladım diye heyecanlanmaya başladı.Şaka yapamayacak kadar heyecanlıydı.Misina gerilmiş suyun üstünde bir o tarafa bir bu tarafa yöneliyordu.Resmen "Dakika bir gol bir." durumuydu.Kepçede İbrahim oltanın başında da Etemcan olunca izlemesi baya keyifli bir mücadele olmuştu.


İkinci balığı yakaladığımızda yaklaşık yarım saat geçmişti.Soğuktan hissizleşmeye başladığımız için ava biraz ara verdik.Dün gece de çok güzel bir av yaptığımız için bana kalırsa bu kadarı yeterdi.Hava hem çok soğuktu hem de hafiften yağmur başlamıştı.Fakat İbrahim ile Etemcan'ı tutmak imkansızdı.Tekrardan meradaydık.Av yine çok hızlı başlamıştı.İlk karagözü ben aldım daha sonra yine aynı şekilde oltanın başına Etemcan geçti.Ses disiplinine olabildiğince dikkat ediyorduk.Altımızda büyük bir sürü olduğunu biliyorduk.İbrahim arka arkaya iki balığı iskelenin zincirlerine dolaştırıp kestirdi.Moralimiz fazlasıyla yerindeydi.Çok güzel bir gece yaşıyorduk hep bir hareket halindeydik.Yağmur şiddetini arttırmış fakat soğuk etkisini kaybetmişti.Şimdilik işimize geliyordu.Oltaların başına Etemcan ve ben geçtik.Bu yaptığımız sirkülasyon geceye heyecan katıyordu.İbrahim bu akşam sessizdi ama pes etmiyordu.Bir kere daha zincire takıldıktan sonra sonunda sudan güzel bir baltabaş çıkarmayı başarmıştı.Fakat gecenin sürpriz kapanışı Etemcan dan geldi.Öndeki ikili İbrahim ile bendim.Tekemiz bitmişti.Son balığı beklemeye koyulduk.Çok güzel bir tekeyi aynı güzellikte bir noktaya gönderdim.Balığın vurması an meselesiydi.Bir süre bekledikten sonra oltayı Etemcan'a verdim ve balık vurursa bağırmasını söyledim.İskelenin başına doğru fotoğraf faslı için balıkları almaya gidiyordum ki henüz karaya ulaşmadan Etemcan'ın "Reisss...! =) " diye bağırması gecenin sessizliğinde yankılandı.Koşarak gittim ve birlikte çekmeye başladık 3-4 metre kala su üstüne çıkan balık kuyruğuyla sathı dövmeye başladı.Bu gecede levreksiz geçmemişti.Etemcan'ın hanesine yazdığımız bu güzel levrekle bu geceyi de aynı tarifeyle kapatmıştık.Böyle güzel avlar yapmanız dileğiyle rast gele..


4 Mart 2015 Çarşamba

Levrek Sefa'sı

70 metre yüzerek sudan çıktığımda ne soğuğun şokunu atlatabilmiştim ne de ellerimin arasından kaçıp giden levreğin.Vücudumdan süzülen buz taneciklerini suya atlamadan önce çıkardığım tişort ile kuruladıktan sonra tekrardan eşofmanlarımı giyerek güvenlik kulübesine doğru koşmaya başladım.Isıtıcının önünde geçen 15 dakikalık bir süreden sonra çözülmeye başlamıştım.Haliyle dilimde yavaş yavaş çözülüyordu.Yeterince ısındıktan sonra marinanın güvenlik sorumlusu olan Etem amcaya olayları kah gülerek kah ağlayarak anlatmaya başladım.Tabi ki ağlayan kısmını ben gülen kısmını ise Etem amca oluşturuyordu.

 "Etem Amca gördüğün gibi hava bugün inanılmaz soğuktu.Bizde bunun farkında olarak soğuğun etkilerini ortadan kaldıracak şekilde hazırlanıp meraya vardık.Ama suyun soğukluğunu hiç hesaba katmamıştık.Yeterince teke süzdükten sonra marinayı çevreleyen mendireğin üzerinden usulca ucuna doğru ilerledik.Hedef balığımız yine eşkina ve karagözdü.Bu aralar balıkçılık sevdasına gönlünü kaptıran kardeşim Burak Yılmazbaş'la beraber geldiğimiz için ayrıca istekliydim bu akşam.Oltaları suyla buluşturduktan sonra başladık muhabbete.Kendisinin benim kadar sabırlı olamayacağını bildiğim için yanımızda iki tane de spin kamış getirmiştik.Eğer yemli takımlar oynamazsa liman içinde levreğe spin denemeleri yapacaktık.İki saatlik bence heyecanlı Burak içinse biraz heyecanlı fazlasıyla sıkıcı bir bekleyişten sonra yemli takımlarla balık avlayamayacağımıza kanaat getirip pes ettik.Avlanma prensibimizi değiştirerek sahte yemlerle levreği kandırmayı deneyecektik.

Yemli takıma göre daha hafif kamışlarla atış yapacağımız için bir kaç atışla Burak'a gösterdikten sonra liman içinde denemelere başladık.Açıkçası atışlarım çok umutsuzdu Etem Amca.Burak daha fazla sıkılmasın biraz hareket olsun diye atış yapıyordum.Henüz 6. veya 7.atışta balık yapıştı oltaya.En son levreğimi yaklaşık 1 yıl önce kandırmıştım.Haliyle bir heyecan sardı beni sorma gitsin.(Hikayenin gülen kısmı Etem Amca =) ) Burak, Usain Bolt'a kafa tutarcasına bir deparla mendireğin ucunda unuttuğumuz kepçeyi almaya koştu.Geldiğinde hala balıkla mücadeleye devam ediyordum.Şuana kadar kandırdığım en büyük levrek 2.800 civarıydı rekorumu kıracağım kesindi be Amca.Neyse niye bu haldeyim oraya gelelim.Burak kepçeyi getirdi ama kepçenin sapı 1 metreydi bizim avlandığımız yerin su kesiminden yüksekliği ise yaklaşık 1.5 metreydi. Lrf için kullandığım makineyle atış yapıyordum ve gelirken üşenip misinayı değiştirmemiştim.Üzerinde 0.18 monoflament misina sarılıydı yani balığı kepçelemek için çok vaktimiz yoktu.Burak yere uzandı ve eğilebildiği kadar eğildi.Balığı suyun içinde kepçeyle duvar arasında sıkıştırınca olan oldu.Misina koptu ve balık öylece kaldı.Yaklaşık 75-80 cm'lik bir balıktı.Bu şekilde kepçeye girmesi mümkün değildi.Kafası ve kuyruğu kepçenin dışında hareketsizce duruyordu.
O an hiç bir şey söylemeden üzerimdekileri çıkarmaya başladım.Saniyeler içerisinde don-atlet sudaydım.(Etem Amca yüz ifademe aldırmadan kahkahalarının sesini arttırıyor)Suya atladığımda hissettiğim şey sanki altımdaki buz kütlesi kırılmışta suya düşmüş gibiydi.Resmen şoka girmiştim kıpırdayamıyordum.Neyse ki zor zahmet kendime geldim.Elimi yavaşça kepçeye uzattım ve ne olduğunu anlamadan balık sert bir darbeyle ellerimin arasından kayıp gitti.Neye üzülsem bilemedim.Sudan çıktığımda tek tesellim anlatacak güzel bir o kadar da soğuk bir hikayemin olmasıydı.Şanslı adamsın Etem Amca buz gibi hikayemi sıcağı sıcağına dinleyebildin.Hadi iyi geceler.."

 Islak ve soğuk bir gecenin ardından geçen bir aylık süreçte çok defa levreğe denediysem de bir sonuç alamadım. 4 Aralık akşamı Savaş abiden gelen mesajda önümüzdeki 3-4 gün beraber avlanabileceğimiz yazıyordu.Tam da bu dönemlerde Marmara'nın dört bir yanından levrek raporları geliyordu.İkimizde bunun farkında olarak hemen denemelere başladık.İlk akşam şeytan oltası ve lrf ile şansımızı denedik ama herhangi bir sonuç alamadık.Sabah suyunu denemeye karar verdik.Saat 05.00'te görüşmek üzere meradan ayrıldık.Rüyalarımı levreklerin süslediği bir gecenin ardından sözleştiğimiz gibi 5 sularında oltalarımızı atmaya başlamıştık.İlk gün benim adıma pek hareketli geçmedi ama Savaş Abi ilk vuran balığını sudan çıkaramasa da günün sonunda güzel bir levrek kandırmayı başarmıştı.Yavaş yavaş gün aydınlığa kavuştuğu için avı bıraktık.Yarın sabah 04.30 da tekrardan merada görüşmeye karar verdik.Psikolojik olarak beni etkileyen bütün etkenleri ortadan kaldırmak için Savaş abiden son taktikleri almanın yanında bugün levreği kandırdığı sahteyi de almıştım.Yarın balık kesinlikle bendeydi yani.Heyecan hat safhaya çıktığı için dün gece rüyalarımı süsleyen levrek bu gece uykularımı kaçırıyordu.İki saatlik uykudan sonra 04.30 da tekrardan meradaydık.Mendireğin iki farklı ucundan atış yapmaya başladık.Ben limanın içine doğru atış yaparken Savaş Abi mendireğin dış tarafına doğru suyun nispeten daha sığ olduğu merada sabrediyordu.Fakat o kadar yorgundum ki sahteyi attıktan sonra gözlerimi kapatarak uyku moduna geçiyor makine sarmayı durdurunca tekrardan atış yapıyordum.Savaş Abi merayı tarayarak benden uzaklaşınca bende dayanamayıp oltayı dizlerimin üzerine koyarak bir kenara oturdum.Kısa bir süre şekerledikten sonra Savaş Abi bana yaklaşınca çaktırmadan kalkıp atış yapmaya başladım.Bu sersemliği üstümden atmam için adrenalin patlaması gerekiyordu.

40 dakika gibi bir süre geçmişti atışlarıma hala aynı yerden aynı hızda aynı şekilde çekiyordum.Yine bir öncekileriyle aynı şekilde tekrarlanan atışımda sahtenin aksiyonunda bir değişiklik oldu.Bu fark edilir değişiklik yaklaşık 2 saniye sürdü ve kamışa müthiş bir ağırlık bindi.Beklenen adrenalin bir anda patlamıştı.Süratle kaloma almaya başlayan balığı kontrol edemememden daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir balıkla mücadele ettiğim belliydi.Balığı yönlendirmek bir yana kaloma almasını bile yavaşlatamadım.Savaş Abi balığı kaçıracağımı anlamış olmalı ki yardım etmeyi teklif etti.Fakat bu yardımı kabul etmedim.Balıkçılık hayatım boyunca çok şey öğrendiğim hocamdan nasıl balık kaçırılırın dersini de uygulamalı olarak almış oldum.Yaptığım hataları bir bir anlattı ve bir daha ne yapmayacağımı öğrenmiş oldum.Savaş Abi oltayı eline aldığında balık kayaya girmişti.Bir süre uğraştıysa da çıkaramadı balığı.0,14 ip misina önüne 0,30 şok misina vardı.Olması gerektiği gibi misina kayalara sürterek koptu.Kısa süre içerisinde gerçekleşen bu süreçte heyecandan ayaklarım titreme modunu aşmış resmen yeryüzünden havalanıp tekrardan yeryüzüne iniş yapıyordu.Ne uyku kalmıştı,ne umut ne de mutluluk..





Suya indirdiğim yelkenlerimi kaldırıp tekrardan atış yapmaya başladım.Dün gece uykularımın kaçması yerindeymiş dercesine 4 dakika sonra oltama çok güzel bir balık daha yapıştı.Kısa bir mücadeleden sonra Savaş Abi balığı kepçelemişti. Kaçırdığım balığın etkisiyle küçük bir levrek sandım.Fakat kendi rekorumu kırdığımı balığı gördüğümde anladım.Daha mutlu daha huzurlu bir şekilde atış yapmaya devam ettim.Bir saat sonra avı bitirdiğimizde Savaş Abi'de bende ikişer levrek kandırmayı başarmıştık.Hepinize daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..