8 Ekim 2013 Salı

Sabrın Sonu Selamet

Her mesleğin normalden daha yoğun ve tempolu olduğu dönemler vardır. Bu dönemler bizim için hem fiziksel hem de zihinsel açıdan yorucu geçebilir. Yoğun dönemin başında aşırı yorgunluk hisseden bedenimiz zamanla bu tempoya alışır ve nihayet yoğunluk bittiğinde hem zihnimiz hem de bedenimiz dinlenmeye geçer. Sıradan insanlar için durum böyledir. Ama bu dönem lüfer mevsimiyle çakışırsa, lüfer aşığı bir balık tutkunu için tam bir işkenceye dönüşebilir. İşte ben de böyle bir dönemden geçtim. 30 ağustos akşamı Samsun'da yakaladığım sezonun ilk lüferlerinden sonra meslek hayatımda 2 eylülden 20 eylüle kadar sürecek olan çok yoğun ve yorucu bir döneme girdim. 3 hafta boyunca tek bir gün bile izin yapmadan uzun ve yorucu mesailer geçirdim. Bu süre zarfında olta atmak için ne sabah suyuna enerji ne de akşam suyuna vakit bulabildim.

Orta Karadeniz'de lüfer sezonunun en bereketli geçtiği günlerde olta atamamak ister istemez kafamı meşgul etse de bu durumun benim için işkenceye dönüşmesine izin vermedim. Sonuçta balık tutmak keyif işidir. Ne zaman ki bir tutku keyif olmaktan çıkıp kişiye zarar vermeye başlarsa, o zaman onun adına tutku değil, takıntı ya da hastalık denir. Balık tutma sevdasına işini gücünü aksatan, ailesini ihmal eden, sağlığını riske atan biri için bu tutku hastalığa dönüşmüş demektir. İçimizdeki balık tutma arzusu hiç bir zaman sönmeyecek olsa da en azından bazı dönemlerde bu arzuyu dizginleyebilmek gerekir. Benim de öğrencilik yıllarımda dönem dönem balık tutma sevdasına derslerimi ihmal ettiğim olmuştu. Rahmetli babam hep durumu zamanında fark edip müdahale etmiş, hatta bazı dönemler balık tutmamı tamamen yasaklamıştı. O zamanlar içimden babama kızardım. Sonradan farkına vardım ki, bugün gönlümce balık tutabiliyor olmamı babama borçluyum. Demek istediğim şu ki; hiç bir balığı gözümüzde fazla büyütüp takıntı haline dönüştürmemeliyiz. Bugün olmazsa yarın olur, yarın olmazsa gelecek sezon olur, lüfer olmazsa başka balık olur...

2 Eylülden sonra işime konsantre olup, denizde cirit atan lüferleri çok fazla düşünmemeye çalıştım. 20 Eylüle kadar geçen süre zarfında nadiren bulabildiğim fırsatlarda yakaladığım 9 lüfer ve 1 levrek tesellim oldu. Nihayet 20 Eylül cuma günü yoğun iş tempomun sona ermesiyle birlikte hafta sonunu lüfer peşinde koşarak geçirmeye karar verdim.






21 Eylül cumartesi sabahı 05:00'da çalan telefonumun alarmıyla uyanıp pencereden dışarı baktım. Akşam başlayan yağmur hala devam ediyordu. Hem yağmur hem de yoğun geçen haftanın vermiş olduğu yorgunluk tercihimi yataktan yana kullanmama sebep oldu. Sıcacık yatağıma girip uykuma kaldığım yerden devam ettim. Saat 09:30 gibi uyandığımda yağmur etkisini azaltmıştı. Uykumu da almış olmanın rahatlığıyla balık tutma isteğim yeniden canlandı. İçimde gün boyu yorulmadan at-çek yapabilecek bir enerji hissediyordum. Kahvaltımı yaptıktan sonra kendimi ancak öğlene kadar oyalayabildim. Sonunda dayanamayarak soluğu deniz kenarında aldım.

Saat 13:00'da meraya vardığımda yağmur çiselemeye devam ediyordu. Yağmurluğumu giyip takımlarımı hazırlamaya başladım. Genelde kıyıdan at-çek ile lüfer avının bereketli olduğu saatler sabah ve akşam saatleri olmasına rağmen bazen gün boyu güzel balık alındığı olur. Öyle bir güne denk gelmiş olmayı ve atar atmaz lüferin yapışmasını umut ederek 22 g'lık favori kaşığımla at-çek yapmaya başladım. Yarım saat kadar sıkılmadan at-çek yaptıktan sonra nihayet güzel bir balık yapıştı. Çinakop olamayacak kadar kuvvetli basıyordu. Çok uzakta vuran balığı boşluk vermeden çekip dışarı atmayı başardım. Tahmin ettiğim gibi güzel bir lüferdi. Öğlen saatleri olmasına rağmen yakaladığım lüferle ümitlenip vakit kaybetmeden at-çek yapmaya devam ettim. Uzun süre tek bir vuruş bile alamadan aralıklarla at-çek yaptım. Umudum akşam suyuna kalmıştı. Nihayet saat 17:30 gibi bir lüfer daha yapıştı. Günün ikinci lüferini de kovaya atmayı başardım. O dakikadan sonra kıyıya güzel bir sürü inmiş olacak ki peş peşe vuruşlar aldım. Uzun süredir güzel bir lüfer avının hayalini kurduğumdan yakaladığım balıklardan sonra zaman kaybetmemeye çalışarak atıp çekmeye devam ettim. 1 saatin sonunda kovamda 5 tane lüfer olmuştu. Kaçırdığım bir kaç lüfer ve saldığım çinakopları da düşürsek çok hareketli ve keyifli bir av geçirdim. Yoğun iş temposunun, olta atmadan geçen günlerin ve tüm sıkıntıların ardından benim için ilaç gibi av oldu.


22 Eylül sabahı uyanır uyanmaz pencereden sokak lambasının aydınlattığı caddeye baktım. Yerler kuru, ağaçların yaprakları kıpırtısızdı. Şehir sakin bir sonbahar sabahına hazırlanıyordu. İnsanların uyanıp hayatın temposuna karışmasından saatler önce uyanmamın tek bir sebebi vardı. Balık sevdası... İşte bu sevda yüzünden sıcacık yatağıma geri dönmek yerine çabucak elbiselerimi giyip çantamı hazırladığım gibi deniz kenarına koştum. Meraya vardığımda havada hiç bir aydınlanma emaresi yoktu. Gecenin karanlığında oltamın ucunda hazır bulunan klipsin ucuna taktığım beyaz renkli bir sahteyle at-çek yapmaya koyuldum. Havanın yavaş yavaş ağarmasıyla birlikte kıyının hemen dibinde oynaklar belirmeye başladı. Oynakların olduğu tarafa doğru kıyıya paralel salladığım sahte yemi kah düz çekerek kah yaralı balık aksiyonu yaptırarak avcı balıkları kandırmaya çalıştım. Bir kaç başarısız denemeden sonra tam sahte balığı sudan çıkaracağım sırada sağlam bir vuruş aldım. Hemen önümde ve tamamen yüzeyde vuran balığı makine kullanmaya bile gerek duymadan tek hamlede kaldırıp arkama attım. Sahte balığın bir kancası ağzına bir kancası da solungaç kapağına saplanan balığı çabucak kancalardan kurtarıp at-çek yapmaya devam ettim.

Yüzeyindeki hareketlilik yaklaşık 5 dakika sürdükten sonra deniz yine eski sakin ve hareketsiz haline büründü. Hava aydınlanıp berrak ve sığ suyun dibi görünür olmaya başlayınca oltamın ucundaki sahte balığı atış mesafesi bakımından daha üstün olan kaşıkla değiştirdim. Yaklaşık 70-80 metrelere gönderdiğim kaşığımla bir kaç atış sonra sağlam bir vuruş aldım. Çok uzakta vuran balığın suyun dışına vurmaması için kamışın ucunu olabildiğince suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Yarı yolda kıyıya doğru yüzmeye başlayan balık kıyıya 5 m kala yön değiştirip tekrar basmaya başladı. O esnada suyun dışına vurup müthiş bir hızla vücudunu silkeledi. Kancayı ağzından atacak diye yüreğim ağzıma gelse de lüferin en etkili kurtulma taktiği işe yaramamıştı. Balık hala kancanın ucundaydı. Makineyi bir kaç tur daha sarıp balığı arkama fırlattım. İkinci balıktan sonra yarım saat içinde 4 balık daha aldım. Her vuruşta lüfer diye sevindiysem de gelenlerin hepsi çinakoptu. Kaşığın üçlü kancasının tamamını yuttuğu için ölümcül yara alan bir tanesi hariç diğer çinakopları geri saldım. Son balıktan sonra bir süre daha olta sallayıp başka vuruş alamayınca avı sonlandırdım.


Saat 07:30 gibi döndüğüm sabah suyundan sonra evimde istirahate çekilip akşam suyu vaktinin gelmesini bekledim. Bir akşam önce yakaladığım 5 lüferden sonra akşam suyunda güzel balık yapacağına olan inancım artmıştı. Saat 16:30 gibi meraya vardığımda bir önceki akşam balıkların tamamını aldığım kaşıkla denemeye başladım. Her an balık vuracakmış gibi bütün dikkatimi oltaya vererek atıp çektim. Durduğum kayanın üzerinden farklı sektörlere doğru çok uzun atışlar gerçekleştirdim. Saat 17:30'a doğru heyecanım daha da arttı. "Ha vurdu, ha vuracak" diyerek atıp çekmeye devam ettim. 2 saat boyunca aralıksız atıp çektiğim halde tek bir vuruş bile alamadım.

Zaman ilerleyip havanın kararmaya başlamasıyla birlikte ümidim iyice azaldı. Saat 18:30 gibi avı sonlandırmadan önceki son atışlarımı yaparken kıyıya 3 m kala sağlam bir vuruş aldım. Bu vuruş diğerlerinden farklı bir vuruştu. At-çek yaparken lüfer vurduğunda olta ağırlaşır, levrek vurduğunda ise olta bir şeye takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kalır. Bu sefer de kaşığı ısıran şey bir anlık makinemin kolunu durdurmuştu. Levrek olduğuna hiç şüphe yoktu. Lüfer olsa balığı tereddütsüz kaldırıp arkama atacağım halde bu defa sakin bir şekilde ağır ağır çekmeye başladım. Balık suyun yüzeyine çıkıp bir anlık kendisini gösterdikten sonra fişekleyip bir miktar kaloma aldı. Tahmin ettiğim kadar büyük bir balık olmasa da dikkatsiz davrandığım taktirde misinayı kayalara kestirip koparabileceğini biliyordum. Bir kaç kez fişekledikten sonra yorulan balığı gözüme kestirdiğim uygun bir yere yaklaştırıp elimle solunaçlarından kavrayarak dışarı aldım. Balık yakalayabileceğime dair ümitlerim tamamen tükenmişken gelen bu levrek avın kurtarıcısı oldu. Çocukluk yıllarımda yaşlı bir üstaddan duyduğum sözü hatırladım. "Denizle pazarlık olmaz"...



3 keyifli at-çek avı geçirdikten sonra haftasonu tatilimin sonuna geldim. Çoğu kişinin aksine benim pazartesi sendromum yoktur. Meslek aşkım ve mesleğimle doğrudan alakalı olan tutkum sayesinde her zaman işimden zevk almasını bildim. Haftasonu yeterince dinlenmiş olmanın verdiği rahatlıkla 23 Eylül pazartesi günü sabah suyunda da olta atacak enerjiyi kendimde buldum. 05:30 gibi hava henüz aydınlanmadan vardığım merada ilk olarak beyaz uzun yapılı bir sahteyle denemeye başladım. İlk 15 dakika kıpırtısız olan deniz yüzeyi havanın aydınlanmaya başlamasıyla birlikte karışmaya, sağımda, solumda, önümde, her tarafta küme küme oynaklar belirmeye başladı. Vücuduma yayılan adrenalinin etkisiyle kalp atışlarım hızlandı. Her yerde kaçışan küçük balıklar olduğundan sahte balığı rast gele sallayıp panik yapmış bir balık balık gibi aksiyon yaptırarak çekmeye başladım. Sahtem iki sefer oynakların arasından boş geçtikten sonra üçüncü atışta vuruş geldi. Çok yakında vuran lüferi zorlanmadan çekip kovaya attıktan sonra oltayı vakit kaybetmeden tekrar salladım. İlk balığı aldıktan bir kaç dakika sonra bir lüfer daha aldım. İkinci balıktan sonra oynaklar kayboldu. Sahte balıkla bir kaç boş atış gerçekleştirdikten sonra kaşığa dönme vaktimin geldiğini anladım. Sabahın ilk ışıklarıyla kıyıya baskın düzenleyen lüfer sürüsü belli ki açığa çekilmişti. 22 g'lık kaşığımı takınca atış mesafem 2 katına çıktı. 15 dk içinde 50 m'den daha uzak mesafelerde 5 vuruş daha aldım. Kaşıkla aldığım vuruşlardan yarı yolda kurtulan bir tanesi hariç 4 tanesini kovaya atmayı başardım. Avın sonunda kovamda 6 yakışıklı lüfer yatıyordu. Saat 7 gibi avı sonlandırıp temizlik ve mesai hazırlıklarımı yapmak üzere evimin yolunu tuttum.




Haftalar süren yoğun ve yorucu iş temposuyla boğuşurken çok nadir olta atabilmiş, başkalarının yaptığı avları sosyal paylaşım sitelerinden seyretmekle yetinmiştim. Bir gün olsun yaptığım işe isyan edip, başkalarının tutmuş olduğu balıkları kıskanmadım. Çünkü biliyordum ki herkesin içinde bulunduğu imkan ve şartlar farklı. O bugün tutar, sen yarın tutarsın. Ya da o sinarit tutar, sen lüfer tutarsın. Sabırla bekleyip sonunda mükafatımı aldım. Benden çok daha bereketli avlar yapanlar oldu. Olsun. Benim yaşadığım heyecan bana yeter. Ekim ayının başından itibaren lüfer yavaş yavaş batı Karadeniz'e sonra da boğaza kaymaya başlayacak. Bugün bizim tuttuğumuz lüferleri seyredenler yarın kendileri avlayacak. Lüfer Orta Karadeniz'den tamamen göçtüğünde ben de başka balıklara yöneleceğim. Şimdilik aklımda bir şeyler var. Bekleyip görelim...

1 Eylül 2013 Pazar

Açlık Oyunları - İkinci Perde

Bodrum'da avlanmaya başladığımdan bu yana ilk defa böylesine verimli bir av serüveni geçirmiştim. Daha iki hafta öncesine kadar tuttuğum levreklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, bu on günlük süre içinde bunun iki katından daha fazla sayıda balığı sudan çıkarma şansına erişmiştim. Bu benim için uyanmak istemediğim bir rüya gibiydi. Ama her rüyanın sonunda olduğu gibi uyanmak, gerçek hayata dönüp hayatın sevimsiz oyunlarıyla mücadele etmek gerekiyordu. Aynı şekilde, askerlik dönüşü benim de yapmam gereken işler vardı. Ev tutulacak, eşya alınacak, eve yerleşilecek, elektriği, doğalgazı, suyu bağlanacak ve daha bir sürü angaryayla mücadele edilecekti. Bu işlerin kaç günümü alacağı, işe geri dönmeden tekrar bir rüyaya yatıp yatamayacağım soru işaretiydi. Nitekim bazı işler yolunda gitti, bazıları gitmedi derken işin başlamasına son bir hafta "benden bu kadar" diyerek kendimi yeniden Bodrum'a attım.

(Blogu takip edenler, bu anlattıklarımı ve Bodrum'a gidişimi takip eden ilk günün av hikayesini biliyorlardır. Bu nedenle bu yazımda bunları tekrarlamayacağım. Eğer daha önce okumadıysanız veya zihninizi tazelemek istiyorsanız 22 Mart tarihinde kaleme aldığım Yeniden Başlayabilmek isimli yazımdan bu kısımları okuyabilirsiniz.)

İlk günün sabahını maceralı bir şekilde geride bıraktıktan sonra akşam tekrar sahile indim. Sabahki hareketlilikten elbette eser yoktu ama ben yine de tek balığı kandırarak eve dönmeyi başardım.

İkinci gün kuvvetli karayel yine iş başındaydı. Denizin kenarında güçlükle durarak ilk atışımı yaptım. Sahte suya değer değmez, ip misinanın uçurtma etkisi göstermesiyle suda sörf yapmaya başlamıştı. Misinanın boşluğunu aldığımda oltada balık olduğunu farkettim. Balık sahteye hiçbir aksiyon vermeme gerek kalmadan kendi kendine yakalanmıştı. Balığı karaya alıp, önceki günkü akıbete uğramaması için kedilerden korunaklı bir yere yerleştirdim.



Zaman kaybetmeden sahteyi tekrar denize yolladım. Sahte yine ben oltanın boşluğunu alana kadar suyun üstünde metrelerce sörf yaptı. Bingo... Oltanın boşluğunu almamla birlikte ardı ardına kafa darbeleri ile yüzleştim. Bu seferki biraz daha azılıya benziyordu. Hatta üç dört defa uzun süreli kalamalar alınca bunun önceki gün kaçırdığım balık ebatında olabileceği aklıma geldi. Balık kıyıya geldiğinde tahmin ettiğim kadar büyük olmadığını gördüm. Mücadelesinin kalıbında bir balık değildi ama bana yaşattığı adrenalin yeterdi.

Üçüncü atışımda da yine balığı benim yerime rüzgar yakalayınca gidişattan endişe etmeye başladım. Daha oltayı üç kez atmıştım ve üçünde de benim hiçbir şey yapmama gerek kalamadan balık kendiliğinden yakalanıyordu. Senelerdir peşinde koştuğum levreği yakalamak bu kadar kolay olmamalıydı. İçimden bir ses balığın kesmesini veya nazlanmasını istiyor, diğer ses ise bu keyfin gün boyu sürmesini istiyordu. Sonuç olarak ilk sesin temennisi gerçekleşti. Dördüncü atışımdan sonra oltaya bir daha balık binmedi. Muhtemelen beslenme çılgınlığındaki bir sürüye denk gelmiş ve nasibimi almıştım.

 dı


Ertesi sabah güneşli sakin bir hava eşliğinde bolca oksijenin yanında bir de ispendek aldım. Kuzeyli rüzgar sona ermişti. Yeni ve eskisinden daha güçlü bir fırtına yoldaydı ama güneyden ve dolayısıyla bulunduğum bölge itibariyle karadan eseceği için benim işime yaramayacaktı. Oltadan umudumu kesmem beni dalışa yönlendirdi. Sabah suyunda çok ısrarcı olmayıp doğrudan eve gittim, dalış malzemelerimi kuşanıp çıktım. Zıpkın avcılığı konusunda çok tecrübeli olmamanın yanında bir türlü kıramadığım bir şanssızlığım söz konusu. Ne zaman girsem deniz adeta kuruyor. Vurmayı geçtim, seyirlik balıklarla bile karşılaşamıyorum çoğu zaman. Bu sefer denize girerken de pek beklentim yoktu. Sportif olduğunu söyleyemeyeceğim ama tek beklentim akşam levreğin yanında güzel bir ahtapot ızgara yiyebilmekti. Maalesef ahtapot benim için çok kötü bir çelişki konusu. Bir yandan bu dünyada her gün yesem sıkılmayacağım bir lezzet, diğer yanda ise deniz altında en büyük hayranlıkla izlediğim canlı... Bu ikilemin sonucunda çoğu zaman ahtapot canlı çıkıyor. Ancak bazen mideme yenik düşüp avlandığım da oluyor. O gün de öyle oldu. Paletlerimi giymek için üzerinde oturduğum taştan ayağımı suya sokmuştum ki ayağıma birden bir şeylerin dolandığını hissettim. Kısmet "ayağıma" gelmişti. Sudan geri çıkıp ahtapotu emniyete aldıktan sonra dalışa devam ettim. Dolaştığım yer genel olarak sığ ve kayalık bir bölgeydi. En derin yeri 3-4 metreye uzanıyordu. Çoğu zaman karnım taşlara sürtecek kadar sığlıklara iniyordum. Tam böyle sığlık bir alandan geçtiğim esnada kafamı kaldırmamla çupra sürüsüyle karşılaşmam bir oldu. Balıkların her biri kilo ve üzeriydi. Sakin olmaya çalışarak, içlerinden birini kestirip atışımı yaptım. O andan sonrası sanki yavaş çekim gibiydi. Artık oksijen azlığından ben mi hayal gördüm, yoksa gerçekten olaylar bu şekilde mi gelişti emin değilim ama balığın yavaş çekimde üzerine gelen şişten kafasını eğercesine bir manevrayla kurtulduğunu ardından ise benimle adeta dalga geçercesine istifini bozmadan yüzmeye devam ettiğini hatırlıyorum. Ondan sonra ne kadar bölgeyi arayıp taradıysam da bir daha o sürüyle karşılaşmadım.


Ertesi gün de planım aynıydı. Sadece bu sefer rüzgar şiddetliydi ancak o da karadan estiği için sorun teşkil etmiyordu. Yine sabahlık tek balığımı alıp eve, dalış malzemelerimi kuşanmaya gittim. Dalışa başlayalı çok olmamıştı. Sığ taşların arasından ilerlerken 10 metre ötemde kayaların arasında iri bir balığın dolaştığını gördüm. İçimden levrek olmalı diye geçirdim. Balık beni görmeden hafifçe nefes verip kendimi dibe batırdım. Dipte sürüne sürüne balığı arkasında gördüğüm taşın önüne geldim. Balık ile burun buruna gelecektim. Acele etmeden, sakin davranmalıydım. Bir anda çok yakınından çıkacağım için balığı ürkütüp kaçırabilirdim. Zıpkını göz hizama paralel tutarak yavaşça kayanın arkasından yükseldim. Balığın arkası hafiften bana dönüktü ve tam olarak zıpkının ucundaydı. Ancak beklentimin aksine bu bir levrek değil, kendi türünün irisi bir kefaldi. Tetiği düşürdüğümde ilk kez bu denli iri bir balığı zıpkınımın ipinde görüyordum. Sualtında bu sefer şansım dönmüştü. Kefali vurduktan sonra bir süre daha etrafta gezdiysem de tetik düşürmeye değecek bir canlı göremedim. Sudan çıkmaya yakın menzilime giren karagöz günün son kurbanı oldu.



Keşişlemeden esen rüzgar öğleden sonra hızını iyiden iyiye artırarak, akşam üstü fırtınaya dönüştü. Fırtına öylesine güçlüydü ki, kırılan koca ağaç dallarını yolda arabanın üzerine sürükleyerek birkaç defa küçük çaplı kaza atlamama sebep oldu. Buna rağmen, rüzgarın karadan esmesine güvenerek akşam suyunda sahile indim. Sahile vardığımda yerden kalkan kum tanecikleri fırtınanın gücüyle vücudumun açıkta kalan bölgelerine iğne gibi batıyordu.  İlk etapta amacım sığlık bölgede levrek kovalamaktı, ama her zaman atış yaptığım bölge rüzgarı karşıdan alıyordu. Bunun üzerine daha önce hiç avlanmadığım bir noktadan atışlarımı yapmaya başladım. Akşama kadar burada birkaç takip ve oltamı ziyaret eden minik bir ispendek ile oyalandım.


Hava kararırken tekrar yerimi değiştirip bu sefer daha derin suya bakan tarafta, açık denizden avlanmaya gelen canavarları yoklamaya karar verdim. Rüzgarın etkisiyle atış mesafem 70-80 metreleri buluyordu. Mesafe o kadar fazlaydı ki, neredeyse kıyıdan sırtı çekiyormuş hissi veriyordu. Havanın tamamen kararmasına yakın, kıyıdan 40-50 metre açıkta sahtem saldırıya uğradı. Kafa atışlarının şekli ve saldırının mesafesi bunun turna olduğunu işaret ediyordu. Levreğin kafa atışları daha seri iken, turna daha aralıklı biçimde kafa atar. Yine çoğu turnada görülen en belirgin özellik, kafa atışlarının ardından belli bir süre mücadeleyi bırakması, dinlendikten sonra yine kafa atışlarına başlamasıdır. Levrek ise yorulana kadar mücadeleyi bırakmaz, ama yorulduktan sonra bir daha mücadele edecek gücü de kendinde bulamaz. Buna karşın hangisinin daha mücadeleci olduğunu söylemek çok zordur. İki türün de ortam koşullarına ve balığın kendi karakterine göre kendinden beklenenden çok daha az veya çok daha fazla mücadele ettiği durumlarla karşılaşmak mümkündür.


Turnalar sürü halinde gezip avlanan balıklardır. Eğer bir tane aldıysanız, zaman kaybetmeden oltanızı tekrar suyla buluşturmaya bakın. Diğerleri de mutlaka orada, saldırmaya hazır durumdadır. Balığı karaya aldıktan sonra benim de hedefim zaman kaybetmeden tekrar oltamı atmaktı. Ama sahteyi balığın ağzından çıkarmaya çalışırken balığın her yerinin ip misinaya dolaştığını fark ettim. Kafam karışmıştı, oltam en baştan beri gerginken nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir yandan fırtınanın savurduğu kumlardan kendimi korumaya çalışırken, diğer yandan balığın üzerine dolaşmış ipi çözmeye çalışıyordum. Uzun müddet çabaladıktan sonra, balığın üzerindeki misinanın benim oltamdan gelmediğini farkettim. Ama kendi ip misinamı da yapısından, inceliğinden, renginden tanıyordum, bu benim misinamdı. İşin aslını çok geçmeden anladım. Önceki gün yıprandığı için oltanın bedeninden kestiğim 2 metrelik misina parçası, balığı kıyıya alırken bir şekilde vücuduna dolaşmıştı. Normalde avlandığım bölgede asla çöp, misina artığı bırakmamaya özen göstermeme rağmen, bir seferlik ihmalimin cezasını çekmiştim. Yaklaşık 15 dakika sonra oltamı tekrar attığımda sürü bölgeyi çoktan terk etmişti.

Ertesi sabah fırtına bir parça dinmiş, ancak balık namına da denizde bir şey kalmamıştı. Ne olta, ne de zıpkın denemelerimden bir sonuç elde edebildim. Ancak akşam suyunda güzel bir levreği kandırarak günü kurtarabildim. Kambur görüntüsü itibariyle tatlı su levreklerini anımsatan bu balık, benim bugüne kadar tuttuğum en yakışıklı levrekti.


Ve son gün... Neredeyse 20 günlük bir serüvenin sonuna ulaşmıştım. Son gün için dere ağzındaki meramı seçtim. Hem olta, hem zıpkın denememi burada yapacaktım. Açılışı oltada ufak sayılabilecek bir ispendekle yaptım. Balığı nedense o an salmadım, etraftan bulduğum bir leğenin içinde bir süre muhafaza ettim. Sonrasında saldığım ise balık canlı olmasına rağmen bir türlü kendine gelemedi ve alıkoymak zorunda kaldım. Anladım ki, balığı salma kararını en baştan vermek gerekiyor. Sonraya bırakılan geri iade işlemi, zaman zaman avın da heyecanıyla geç kalmış oluyor.


Oltada başka balık çıkmaması üzerine dalış elbiselerimi kuşanıp suya girdim. Çok geçmeden sığ suda taşın altında uzanan vantuzları gördüm. Hedefimde ahtapot yoktu ama vantuzların büyüklüğüne bakılırsa fena sayılmayacak bir ahtapottu. Yine midemin sesine dayanamayıp ahtapotu vicdan azabı çeke çeke avladım. Artık gözüm iyice doymuştu. Zıpkına konsantre olmaktan çok dibe yatıp etrafımda gezinen ufak balıkları izliyordum. Yine denizin renklerine daldığım bir anda, başımın üstünden geçen gölgeyi son anda fark ederek, biraz da aceleyle bir atış yaptım. Ters açıya rağmen balığı vurmuştum. Çok büyük olmasa da bu balık da vurduğum ilk levrek olarak kayıtlara geçmişti. Biraz üşümenin, biraz da amacıma ulaşmış olmanın verdiği doygunluk ile, bu kadar yeter diyerek sudan çıktım. İlklerime levrek vurarak son gün yeni bir tane daha eklemiştim.



Daha güzel bir kapanış olamaz derken akşam suyunda gelen turna da tatlının kaymağı oldu. Levreğin bol çıktığında turnanın mücadelesi, turnanın bol çıktığı zamanda ise levreğin mücadelesi nedense pek keyifli oluyor. 1 kilonun biraz üzerindeki bu balığı da heyecanlı bir mücadelenin sonunda kıyıya getirdim.



Belki hayatımda bir daha uzun seneler boyunca böylesine uzun ve verimli bir av serüveni yaşamayacak olmanın buruk mutluluğuyla İstanbul'a geri dönüyordum. Sıkıcı ve uzun bir askerlik macerası sonrasında herkesten uzakta kendi başıma geçirdiğim bu 20 gün ilaç gibi gelmişti. Artık tekrar hayatın zorluklarıyla boğuşmaya hazırdım.

11 Ağustos 2013 Pazar

Tuzla'nın Baltabaşları...

Balığın tam vurmaya başladığı dönemde, henüz 2 levrek alabilmişken, Samsun'daki bahar levreği furyasını bırakıp Tuzla'ya yerleşmek benim için biraz hüzünlü oldu. İşim icabı 23 Nisandan itibaren 2.5 ay burada yaşayacaktım. Tuzla'daki mesaim, Samsun'dakine göre daha yoğun ve yorucu olacağı için balık tutmaya çok fazla vakit ayıramayacağımı bildiğim halde arabamın bagajını balık malzemesiyle doldurmaktan kendimi alamadım. Her gün en azından yarım saat olta atmama kim engel olabilirdi ki? Samsun'daki avlağım bana şimdiye kadar çok büyük levrekler sunmasa da hemen hemen hiç bir avdan elim boş döndürmedi. Tuzla'daki avlağımda ise öncelikli hedeflerim levrekten ziyade, avı her daim keyifli olan lüfer ve Samsun'da asla bulamayacağım baltabaş karagözdü.

Tuzla'ya yerleşmemin ikinci günü, 24 Nisan akşamı, liman içindeki kuytu bir yerden yeterince iri boy teke yakaladıktan sonra hava kararmak üzereyken liman mendireğin burnundaki kayalıklarda yerimi aldım. Önceki yıllarda buradan çok keyifli karagöz avları yapmıştım. 2002 senesinin 23 Nisan gecesinde burada yakalamış olduğum 2.9 kg'lik karagözün görüntüsü yıllar geçmesine rağmen hafızamdan silinmiyor. Mendireğin burnuna vardığımda olta atan tanıdık iki balıkçıyla karşılaştım. Onlar da karagöze olta attığı için takımlarımı hazırlarken sorular sorarak balık durumu hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Söylediklerine göre balık çok seyrek de olsa yakın zamanda bir kaç karagöz yakalanmıştı. Aldığım bilgilerden memnun bir şekilde top şamandıranın altında 2 m 0.28 mm serbest beden ve ucunda sağlam bir kancadan ibaret olan takımımı yem kovamdaki en iri tekeyle yemleyip 25 m kadar ileriye salladım. Oltayı salladığım yerde derinlik 2.5-3 m civarı olduğundan şamandıranın altında bıraktığım mesafe yeterliydi.

Balığın büyük ve seyrek olduğu bu tarz yemli avlar sabır gerektiren avlardır. Çoğu zaman oltamızı attıktan sonra saatlerce balık vurmaz. Avdan boş dönme ihtimali yüksektir ama tek bir balık bile balıkçının bütün emeklerine değer. Oltalarımız suda tek bir vuruş bile almadan 1 saat bekledikten ilk vuruşu Erkan Abi aldı. Tasmayı vurup yakaladığı balıkla mücadele ederken "büyük bir balık, inşallah kopartmaz" diye söyleniyordu. Kamışın bükülmesine ve kalama sesine bakılırsa gerçekten büyük bir balığa benziyordu. Kepçe elimde heyecanla Erkan Abi'nin balıkla mücadelesini seyrettim. Nihayet Erkan Abi balığı kıyıya yaklaştırmayı başardığında tek hamlede balığı kepçeleyip dışarı aldım. Kepçenin içinde yatan balık 2002 senesinde yakaladığım balıktan sonra canlı gördüğüm en büyük baltabaş karagözdü. Bizim deyimimizle Marmara'nın ağır abilerindendi. Yıllar önce yakaladığım, imkansızlıklardan dolayı fotoğrafını çekemediğim karagözle hemen hemen aynı büyüklükteki bu karagözle bir kaç fotoğraf çektirip ava devam ettik. İlk balıktan yaklaşık 15 dk sonra bir vuruş da Orhan Abi'nin oltasına geldi. Kısa bir mücadeleden sonra Orhan Abi'nin balığını da kepçeleyip dışarı aldık. Bu seferki balık 1 kg civarı, 2008 baharında Marmara'da meydana gelen yavru baltabaş karagöz patlamasında doğan yavrulardan biriydi. Şükürler olsun ki hayran olduğum bu balık artık Marmara'nın her yerinde av veriyor.


Balık alamayan bir ben kalmıştım. Akıntıdan kayan oltamı çekip canlı ve iri, yeni bir tekeyle yemledikten sonra tekrar salladım. Oltamı atalı en fazla 3 dk olmuştu ki bir vuruş da ben aldım. Oturduğum kayanın üzerinden fırlayıp tasmayı atar atmaz oltanın ucundaki müthiş ağırlığı ve balığın kafa vuruşlarını hissettim. Sürekli kafa atan balığın dibe yüzüp misinayı kayalara kestirmesini önlemek için kamışı olabildiğince yukarı kaldırarak ve hızlı sarmaya çalışıyordum. Karagöz, eşkina gibi, oltaya yakalandıktan sonra en yakın mağaraya kaçma eğiliminde olan balıkların avında çok fazla kalama vermek tehlikelidir. Bu yüzden daha sağlam misinalar kullanarak boşluk vermeden çekmek gerekir. Neyse ki çok güvendiğim misinam yüzümü kara çıkartmadı. Balığı kıyıya yaklaştırıp kepçenin içine sokmayı başardım.  Bu da Orhan Abi'nin yakaladığı balık gibi 1 kg civarı standart bir baltabaştı. Tuzla'daki ilk avımda belki de Marmara'nın en nadide balıklarından birini yakalamış olmanın mutluluğu ve huzuruyla bir süre daha olta atıp başka vuran olmayınca avı sonlandırdım. O gece mendireğin burnunda zifiri karanlıkta saatlerce beklemenin mükafatı olarak üçümüz de birer balık yakaladık. Avdan sonra tarttığımızda hepimizin merak ettiği Erkan Abi'nin dev karagözü 2.7 kg geldi.



Ertesi gün, 25 Nisan gecesi, yemlerimi hazırlayıp mendireğin burnuna vardığımda büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Anladığım kadarıyla bir gün önce yakalanan balıklardan bir çok kişinin haberi olmuştu. Bir önceki gece balıkları aldığımız daracık alanda 9 kişi sayabildim. Geç kaldığım için en güzel yerlerin kapılmış olmasına hayıflanarak diğer balıkçıları rahatsız etmeyecek şekilde en dıştaki balıkçının yanına geçip takımımı hazırlamaya koyuldum. Olta atacağım yer önceki gece balıkları aldığım yerden 10 m kadar mendireğin dış tarafında kalıyordu. Yeni yerimin derinliğini tam bilmediğimden içimde balık vurmayacağına dair kötü bir his vardı. Ümitsiz bir şekilde hazırladığım takımımı iri bir teke ile yemleyip diğer balıkçıların şamandıralarıyla üst üste gelmemesine dikkat ederek salladım. Yanımdaki balıkçıdan öğrendiğim kadarıyla ben gelmeden önce balık alan olmamıştı. Sürünün henüz geçmemiş olmasına sevindim. Zifiri karanlıkta pürüzsüz denizin üzerine serpiştirilmiş 9 adet fosfor hareketsiz duruyordu. Benim şamandıramda ise fosfor yoktu. Meranın en dışında kaldığım için umutsuz bir şekilde diğer balıkçıların şamandıralarını seyrederken kayaların arasına sabitlediğim kamışımın olduğu yerden bir tıkırtı duydum.  Heyecanla oltama baktığımda ucunun yay gibi eğilmiş olduğunu görünce tasmayı vurdum. Oltanın ucundaki o muazzam kuvveti ve kafa darbelerini hissetmek nasıl güzel bir duygudur Yarabbim! Saniyeler içinde vücudum adrenalinle doldu. Ayağa kalkıp mücadeleye başladım. Balık oltaya yakalanmanın şokuyla önce liman içine sonra kıyıya doğru yüzdü. Misinayı boşlayıp mağaraya girmemesi için kamışın ucunu havaya kaldırarak olabildiğince hızlı sardım. Çok kısa bir sürede, henüz yorulmamışken yüzeye çıkarıp kıyıya getirdiğim balık, kuyruk darbeleriyle suyu birbirine katarken kendisini kepçenin içinde buldu. En son geldiğim merada oltamı atar atmaz gecenin ilk balığını almıştım. Karamsar halimden eser kalmamıştı. Yakaladığım balıkla bir kaç fotoğraf çektirip mutlu bir şekilde ava döndüm. Açılışı ben yaptıktan sonra diğer balıkçılar tarafından bir kaç balık daha yakalandı. 1,5 saat içinde oltama başka balık vurmayınca avı sonlandırdım. Tuzla'daki ikinci avımda ikinci baltabaşımı yakalamıştım. Daha ne isterdim ki?


Hafta sonunu şehir dışında geçirdiğim için cuma akşamından itibaren 3 gün boş geçtikten sonra 29 Nisan pazartesi akşamı erkenden karagöz merasındaki yerimi aldım. Baltabaş karagözün gece daha iyi vurduğunu bildiğim halde hem meradaki yerimi tutmak hem de şansımı denemek için hava kararmadan oltamı atıp beklemeye başladım. Bir müddet bekledikten sonra karagöz takımım sudayken bir yandan da lüfere at-çek yapmaya karar verdim. Spin kamışımın ucuna taktığım 14.5 cm'lik bir maket balıkla mendirek burnundan liman içine doğru yarım saat kadar at-çek yapıp yakışıklı bir lüferi kandırmayı başardım. Hiç hesapta yokken yakaladığım lüferle moral bulmuştum. Havanın kararmasıyla birlikte, at-çek yapmayı bırakıp asıl hedefim olan karagöze konsantre oldum.


Mendireğin burnunda yine kalabalık bir balıkçı grubu toplandı. Denizin yüzeyi şamandıraların tepesindeki fosforlarla doluydu. Duyduğuma göre hafta sonu, ben şehir dışındayken güzel balık alınmıştı. Herkes pür dikkat şamandırasını seyrederken solumdaki balıkçı gecenin ilk karagözünü aldı. Hemen ardından sağımdaki balıkçı da ilk yakalanan balık gibi 1 kg civarı bir karagöz yakaladı. Şamandıramın her iki yanındaki şamandıralar sırayla batıp balık yakalamış, bir kaç dakika önce yan yana duran 3 şamandıradan bir tek benimki kalmıştı. Her an balık vuracakmış gibi oltayı elime alıp beklemeye başladım. Nihayet şamandıramın tepesindeki fosfor hafifçe sallandı, yan yatıp kaymaya başladı ve tamamen suya gömüldü. Sertçe bir tasma vurup kısa bir mücadeleden sonra gecenin üçüncü karagözünü dışarı almayı başardım.


Gecenin erken saatlerinde peş peşe gelen karagözlerle ümitlenmiştim. Belki de bu gece şansımız dönecek, hemen önümüzde büyük bir sürü yemlenip av verecekti. Yakaladığım ilk balıktan sonra bir süre oltama vuran olmadı.  İlk balıktan yaklaşık yarım saat sonra ikinci vuruş geldi. Tasmayı vurup oltanın ucundaki ağırlığı hissetmemle birlikte yine o tarif edilmez mutluluğu yaşadıysam da bu mutluluk uzun sürmedi. Olta birden bire boşalıverdi. Balık kancadan kurtulmuştu. Balıkla insan arasındaki adil yarışın bu seferki galibi balık olmuştu. Çok fazla üzülmeden soğukkanlı bir şekilde oltamı tekrar yemleyip salladım. Çok geçmeden şamandıram tekrar suya gömüldü. Tasmayı vurup mücadeleye başladım. Balığın dibe dalıp misinayı kayalara kestirmesine fırsat vermeden kıyıya yaklaştırdım. Artık balığı görmemize çok az kalmıştı ki oltanın ucundaki ağırlık yine boşaldı. Oltayı çekip kontrol ettiğimde kanca yerinde yoktu. Bu seferki balık misinayı dişleyip kesmişti. Peş peşe kaçırdığım ikinci balıktan sonra moralim bozulmuş şekilde yeni bir kanca bağlayıp ava devam ettim. Bu arada kalabalık balıkçı grubundan bir kaç kişi daha balık aldı. Tahminime göre önümüzde yemlenen güzel bir sürü vardı. Kaçırdığım balıkların üzerinden çok geçmeden bir vuruş daha aldım. Tasmayı vurup yakaladığım balıkla dikkatli bir şekilde mücadele edip bu defa kaçırmadan dışarı almayı başardım.



Yakaladığım ikinci karagözden sonra kaçırdığım balıkların üzüntüsü geçmiş, iyice rahatlamıştım. Saat 22:00 olmuştu. Kovamdaki 1 lüfer ve 2 karagözün vermiş olduğu rahatlıkla yarım saat daha olta atıp dönmeye karar verdim. İri bir tekeyle yemleyip salladığım oltamın başında bir süre bekledikten sonra göz kulak olmaları için arkadaşlara rica edip koşarak yakındaki bir WC'ye gittim. 5 dk sonra olta attığım yere döndüğümde iki arkadaşımı, birinin elinde benim olta, diğerinin elinde kepçe olduğu halde bir şeylerle uğraşırken buldum. Ben oltamın başından ayrıldıktan sonra balık vurmuş, arkadaşlarım da sağ olsunlar balığı yakalayıp kepçelemişti. Arkadaşlarıma teşekkür edip balığı kancadan çıkarma işini devraldım. Gecenin üçüncü karagözü heyecansız ve zahmetsiz bir şekilde kovama girdikten sonra biraz daha olta atıp 22:30 civarı avı sonlandırdım. Kovamdaki porsiyonluk lüfer ve kiloluk 3 baltabaş karagöz bana fazlasıyla yeterdi.



Tuzla'ya yerleştikten sonra 1 hafta içinde çok keyifli avlar yapmış, Karadeniz kıyısında yaşamaya başladıktan sonra hasretini çektiğim baltabaş karagözlere kavuşmuştum. Önceki senelerde yakalayıp da fotoğrafını çekemediğim baltabaşlara inat, bu seneki avlarımda bolca fotoğraf çekme fırsatı buldum. İlk defa bu kadar fazla baltabaş fotoğrafı çekmiş olmama rağmen yine de çektiğim fotoğraflarda içime sinmeyen bir şey vardı. Balıkların tamamını hava karardıktan sonra yakaladığım için flaşlı çekimlerde bana göre karagözün güzelliğinin kaynağı olan çizgiler silikleşiyordu. İstediğim kalitede fotoğraflar çekebilmemin tek yolu ise karagözü hava kararmadan önce yakalayabilmekti.

1 Mayıs çarşamba sabahı liman içindeki at-çek denemelerimde 2 lüferi kandırmayı başarınca akşam suyunda da at-çek yapmaya karar verdim. Bu defa liman içi yerine mendireğin burnundan deneyecek, bu sayede lüfere at-çek yaparken bir oltayla da karagöze atabilecektim. Akşam saat 18:30 gibi meraya vardığımda kimsecikler yoktu. Her zaman kullandığım şamandıralı karagöz takımımı canlı ve iri bir tekeyle yemleyip salladıktan sonra spin takımımla liman içine doğru at-çek yapmaya koyuldum. Bir yandan at-çek yapıp bir yandan da karagöz takımının şamandırasını kontrol ediyordum. 2-3 atıştan sonra karagöz takımını kontrol ettiğimde şamandırayı göremedim. Kayaların arasına sabitlediğim oltama baktığımda ucundan çıkan misinanın boşluğunun hızla aktığını fark ettim. Elimdeki spin kamışı heyecanla bir kenara fırlatıp karagöz takımına koştum. Tasmayı vurmamla birlikte güzel bir balık yakaladığımı anladım. Yanımda yardım edecek kimse olmadığı için balığı yalnız başıma kepçelemek zorundaydım. Neyse ki her zaman olduğu gibi bu sefer de kepçeyi hazır bir şekilde suyun kenarına bırakmıştım. Balığı yorgun halde kıyıya yaklaştırdıktan sonra sakince sol elimde tuttuğum kepçenin içine sokmayı başardım. İlk atışta balık yakaladığıma göre önümde büyük bir sürü olabileceğini düşündüğüm için vakit kaybetmeden oltamı tekrar salladıktan sonra genç bir arkadaşa rica edip fotoğraf çektirme işine koyuldum. Bu balık şimdiye kadar gündüz vakti yakaladığım en büyük baltabaş karagözdü. Gün ışığında flaş kullanmadan birbirinden güzel fotoğraflar çektim.








O gün ve sonraki avlarımda başka karagöz yakalayamadım. Bir daha aynı merada ne zaman av yaparım bilmiyorum ama yüzlerce balıktan oluşan karagöz sürülerinin Marmara'da salına salına dolaştığını bilmek bile içimde tarif edilmez bir duygu uyandırıyor...

11 Temmuz 2013 Perşembe

Açlık Oyunları - 5

Bundan 4 ay önce yazdığım bir yazıda tazelikten dem vurmuştum. Beklemeye bırakılanın iki kaderi vardır. Bunlardan birisi yeşermektir, olgunlaşmaktır. Ama bu kendiliğinden olacak bir şey değildir. Tohumu rastgele bir toprağa bırakın, çimlenmez. Toprağına, suyuna, ışığına ilgi gösterilmesini bekler. Keza üzüm suyu kendiliğinden şarap olmaz, onu öylece bırakırsanız dönüşeceği şey sirkedir. Yeşermeyeni, olgunlaşmayanı doğada bekleyen kader ise çürümek, parçalanmaktır. Bundandır ki anıları, hikayeleri saklamanın, canlı tutmanın tek yolu onları yazıya dökmektir. Verba volant scripta manent (Söz uçar, yazı kalır)

Maalesef ki, ben daha birkaç ay öncesinden bu konunun öneminden bahsedip dakikalar öncesi yaşadıklarımı sıcağı sıcağına yazıya dökerken, o günün öncesi ve sonrasında yaşananları kaleme almayı erteledim de erteledim. Bu erteleme öyle bir hal aldı ki, bu sefer yeni yaptığım avları da yazmamın önüne geçti. Zamanında yapılmayan her iş, kendisinden sonraki işlerin de düşmanıdır. İşin kötüsü bir noktadan sonra başlığa da ismini verme nedenini oluşturan konunun detaylarını hatırlamaz oldum. En son bir hafta önce bu serinin kör düğüm haline geldiğini kendime itiraf edip, başarısızlığı kabullenmem gerektiğinin farkına vardım. Artık iyiden iyiye güncelliğini yitirmiş bu seriyi kangren haline gelmeden kesip diğer yazılarımın önünü açmam gerekiyordu. Seriyi sonlandırmanın fikri bile bana yeterince şevk verdi. Hemen ertesi gün, yani şu anda bilgisayarın başına geçtim ve işe koyuldum. Bugün olmasa bile en geç yarın bu defteri kapatmayı planlıyorum. Hoş bunların hiçbirinin sizin için önemi yok. Siz bu satırları okuduğunuza göre ben bu yazıyı her halükarda bitirmiş olacağım.

En son hangi avda kaldığımı hatırlamak için bile av fotograflarından destek alır hale geldim. Kısa bir araştırmanın ardından daha av faslımın ilk perdesini bile kapatmadığımı anladım. Bundan sonrası için gün gün alt başlıklarla devam edeceğim.

4 Mart 2013

Önceki gün kıyıya ölü dalgaları vuran sert hava nihayet kıyıya ulaşmıştı. O sabah her zamanki avlağıma gittiğimde çok nadir karşılaşabilecek bir durumla yüz yüze geldim. Çok değil, 24 saat önce balık aldığım yerler kurumuştu. "Deniz kurumuş" deyimi balıkçılar arasında avcılığın kesat olduğunu anlatır, ama bu sefer benim bahsettiğim konu balık değildi. Deniz kelimenin gerçek anlamıyla kurumuştu. Önceki gün balık aldığınız yerin bugün su seviyesinin üstünde kalması levrek avının ne denli farklı bir av olduğunu da çok iyi gösteriyor. Bu denli hırçın, cüsseli bir balığın en ufak bir gel git ile su yüzeyine çıkabilecek sığlıklarda yaşaması levreğin en ilginç özelliği olsa gerek. Suların bu şekilde ani çekildiği dönemlerde balık havuzlarda tutsak kalmamak adına derinlere gider. O nedenle bugün balığı burada aramanın hiçbir anlamı olmadığını düşünüp önceki gün verimli av yaptığım dere ağzına gittim.

Dere ağzına vardığımda fırtınanın getirdiği yüksek dalgalar kıyıyı olanca şiddetiyle dövüyordu. İlk başta olta atamayacağımı düşündüm. Sonrasında denize yüzümü döndüğümde solumda kalan iskelenin denizden yüksekliği sayesinde dalgaları aştığını fark ettim. Biraz tehlikeli olduğunu bildiğim halde cesaretimi toplayıp iskeleye çıktım. İskele denizin 20 metre kadar içine uzanıyordu. Bu bana büyük avantaj sağlayacak bir durumdu. Dev dalgaların çamaşır makinesi gibi karıştırdığı kıyı şeridinde balığı bulmak da, sahteyi çalıştırmak da mümkün değildi. İskelenin ucu dalgaların ilk kırıldığı bölgenin biraz ötesinde kalıyordu. Burası tam bu havalarda balığın bulunacağı bölgeydi. Buna rağmen sahteyi ilk birkaç atışımda çalıştırmak kolay olmadı. Dalgaların dipten kaldırdığı otlar, yosunlar sahtenin gaga ve iğnelerine dolanıp aksiyonunu engelliyordu. Yine aynı dalgaların yarattığı akıntılar bazen sahteyi ucunda balık varmış gibi çekiyor, bazen de dalganın arkadan verdiği güçle suya hiçbir mukavemet göstermeden itiyordu.  Bu esnada önceki günkü avlardan yıpranmış olan ancak benim ihmal ettiğim ip beden atışlarımdan birinde koptu. Uzunca bir süre tereddütte kaldım. Bulunduğum konum tehlikeliydi, zira aradan çıkıp gelebilecek azman bir dalga beni iskeleden sürükleyebilir, hatta iskeleyi komple yerinden bile sökebilirdi. Diğer yandan da oltadan yosun ayıklamaktan, bir öyle bir böyle gelen sahteden bıkmıştım. Son bir gayret ile kopan sahtenin yerine parlak gümüş karınlı, kahverengi sırtlı 13 cm'lik bir sahte taktım.



Sahteyi dalganın kırılma hattına paralel gönderip, bulanık suyun içinden çekmeye başladım. Hiç aklımda olmayan bir anda beklediğim balık yapışıverdi sahteye. Zekice taktiklerle dalgaların gücünden de faydalanan bu delikanlı levrek ile mücadelemiz oldukça keyifli geçti.  Dalga alıp götürür korkusuyla iskeleye çıkarmadığım kepçe yüzünden mecbur risk alarak balığı iskeleye çıkardım.


Balığı kıyıya almamdan 10 dakika geçmemişti ki yaptığım başka bir atışın ardından yine oltama bir ağırlık bindi. Ama bu seferki ne balığa, ne de yosuna benziyordu. Oltayı sudan çıkardığımda avın başında kopartmış olduğum sahtenin, benim sahteye dolaşıp geldiğini gördüm.

Deniz artık bana "Hadi artık alacağını aldın, daha fazla bana kafa tutma, git evine" diyordu. Gelen sese kulak verip avı sonlandırdım. Söz dinlemekle iyi yapmıştım. Akşam bir ihtimal de olsa, olta atabilirim diye aynı yere geldiğimde iskelenin çıkılacak hali kalmamıştı.


Burada olta atamayacağımı anlamam üzerine tekrar limanın yolunu tuttum. Sular yine alçak olmakla beraber sabaha göre bir nebze yükselmişti. Gün batarken buradan da tek balığımı alıp avı bitirdim.


Sonraki günlerde denizde başka bir hareketlilik başladı. Geldiğimden bu yana ilk kez yavru balıkları büyük gruplar halinde görüyordum. Ve ne enteresandır ki, yavru balıkların gelişiyle, oltamın sessizliğe bürünmesi de bir oldu. Geri kalan üç günde, tek bir balık dahi yakalayamadım. Oltama uğrayan yoktu belki, ama bu durum hedefimdeki balıkların kaybolduğu anlamına gelmiyordu. Önceki günlerin aksine, sabah ve akşam sularında denizin üstünde adeta kıyamet kopuyordu. Sabah, akşam bu can pazarına şahit oluyordum. Oynakların içine, dışına, sağına, soluna nereye atarsam atayım sahte yemin yüzüne bakan yoktu. Daha ilk gün gelen sıska levrekten, bugüne olan biten her şeyin bir açlık oyunu olduğu aşikardı. Üreme döneminden yeni çıkmış, denizde yem namına kılçık bulamayan levrekler, denize düşen hemen her şeyin tadına bakmaya hazırlardı. Ben de bu avantajı iyi değerlendirip, 11 gün içinde çok sayıda levrek ve ispendeği kandırmıştım. Hepsi bundan ibaretti.

2 Temmuz 2013 Salı

Açlık Oyunları - 4

2011 yılında ilk levreğimi yakaladığımdaki heyecanımı dün gibi hatırlıyorum. Senelerdir hayali kurulan o balığı elde etmenin müthiş keyfini, balığı yakaladıktan sonra uzun süre elimin ayağımın titreyişini... Ardından her Bodrum ziyaretimde tek tek de olsa gelen levrekleri... Hepsinin hikayesi ayrıydı benim için. Ancak ne olduysa bu sefer olmuştu. Dördüncü günün sonunda irili ufaklı 7 levreği kıyıya almıştım. Bunun yanında kaçan balıkları ve aldığım çok sayıda takibi hesaba bile katmıyordum. Peki ne olmuştu da daha önce fakirin tavuğu gibi tek tek yumurtlayan deniz, bu sefer tüm cömertliğini göstermişti? Askerde geçirdiğim sıkıntılı günlerin hatrına denizin bana bir hediyesi miydi bu?

Denizin bereketi ilerleyen günlerde de devam etti. Beşinci günü, biri gün doğumunda diğeri de gün batımında gelen 700 ve 500 gramlık iki ispendekle kapattım. Sabahki balık 13 cm'lik az dalarlı sahteye gelirken, akşamki balık su üstü sahteye kanmıştı.


Altıncı gün hava aydınlanmadan av yerime varmak üzereyken, denizin kenarında birinin olduğunu farkettim. O saatlerde etrafta kimseyi görmeye alışık olmadığımdan ürkek bir selam verdim. Gelen ses tanıdıktı. İki gün önceki avımda yürüyüş yaptığı esnada tuttuğum balıkları gören, hatta bir tanesini çekişime şahit olan komşumuz benden önce sahilde yerini almıştı. Yabancı biri olmadığı için sevindim. Yarım saattir atıp çektiğini ancak sahtesinin ileri gitmediğini, bir sahtesini de denizde bıraktığını söyledi. Kullandığı takımları inceledim, ne kullandığı kamış, ne attığı sahte, ne de makinesine sarılı misina spin avcılığa uygun değildi. Keşke gelmeden önce bana sorsaydınız, yardımcı olurdum diye kendisine serzenişte bulundum. Ne kadar yardımcı olmaya çalıştıysam da, elindeki malzemelerle sonuç alması imkansızdı, nitekim de alamadı.  Ben ise açılışı koyu karanlığın alacakaranlığa döndüğü vakitte yine dalarlı sahteyle yaptım. Balık çoğunlukla olduğu gibi 500-600 gramlık ebattaydı. Bu balıktan sonra uzunca bir süre hareket olmayınca, bugünlük avı kısa kesip eve dönmeye karar verdim. Tam arabaya malzemeleri yerleştirirken aklıma uzun zamandır gitmediğim bir avlak geldi. Bu avlakta bugüne kadar hiç aktığını görmediğim bir dere yatağı vardı. Bodrum yağışlı bir sezon geçirmişti. Dere şu an akıyor olmalıydı. Eğer akıyorsa da, bu bölgenin levrek yapma olasılığı güçlüydü. Tam yol ayrımına geldiğimizde içimdeki meraka yenip düşüp direksiyonu bu avlağa kırdım. Avlağa vardığımda güzel bir manzara beni bekliyordu. Hep kuru görmeye alışık olduğum dere, gürül gürül denize akıyor, açıklarda esen rüzgarın soluganları ise kıyıyı dövüyordu. Neredeyse bir tek balığın kokusunu almadığım eksikti. İçimden daha ilk atışımda balık alacağımı geçirmiştim. Geride kalan beş günde elim olta ve makineye tam alışmış, istediğim noktalara atışlar yapıyordum. İlk atışımı adeta elimle koyar gibi sol çaprazımda bulunan iskelenin en uçtaki dibine düşürdüm. Belki yarım metre daha gitse sahte iskelenin ayağına çarpacaktı. Sahte iskelenin ayağından çok uzaklaşmadan arkasındaki su kütlesi kabardı. Takip yine başlamış, damarlarımdaki kanın akışı hızlanmıştı. Birkaç saniyelik takibin ardından balık sahteye hamlesini yaptı. Su üstü sahtelerle görerek avlanırken, balığın hamlesini yapmasıyla, yükünün kamışa binmesi arasında belki saniyenin onda biri kadar geçen bir dilim vardır. Belki bir göz kırpmasından bile daha kısadır bu süre. Ama o anlar elinde oltayı tutan kişi için adeta ağır çekim yaşanır. Adrenalinin vücudunuza ne kadar hızlı yayılabileceğini görürsünüz. Bu beklemenin sonucunda balık ya ıska geçecektir, ya da oltaya binecektir. İşte oltayı elinizden çekip alırcasına binen o güçtür sizi herkesin uykusunda olduğu vakitlerde divane gibi deniz kenarlarına sürükleyen. Bundan sonrası daha da enteresandır. Aylarca, haftalarca, günlerce, saatlerce beklediğiniz bu an için artık bir ikilem içindesinizdir. Bir yandan bu heyecan hiç bitmesin istersiniz, diğer taraftan da balığı kaybetme korkusunu en derinden hissedersiniz. Balığı gördüğünüzde bu his daha da şiddetlenir. Artık ikiniz de sona sadece bir adım yakınsınızdır. İki taraf da son kozlarını oynar. Bu oyunda ya tecrübeli, ya da şanslı olan kazanır. Bundan bir adım sonrası ya zafer, ya hüsrandır. Bunca yazdığıma bakıp 5 kiloluk bir balık yakaladığımı sanmayın. Gelen yine çoğu zaman olduğu gibi kiloluk bir levrekti. Bulunduğum şartlarda gayet standart olan bu balık, o an bana yaşattıkları açısından daha önceki hiçbir balığa benzemiyordu. Belki de bambaşka bir ortamda, ilk kez denediğim bir avlakta bu balığı avlamanın keyfiydi yaşadığım. Sonrasında yakın noktalara yaptığım her atışta benzer takibi aldım, ancak balıklar arkadaşlarının anlam veremedikleri şekilde aralarında kayboluşundan biraz şüphelenmiş olsalar gerek son hamleyi yapma konusunda gönülsüzlerdi. Ben balığı uzaklarda ararken günün üçüncü balığı ayağımın dibinde, dalgaların oluşturduğu bulanıklığın içinden çıkıp geldi. Benekleri henüz silinmiş bir ispendekti gelen. Bu ufaklığı geldiği yere iade ederek oltamı topladım. Bir süre denizin üzerinden gelen taze bahar havasını içime çekerek, yatışan dalgaların sesine eşlik eden derenin şırıltısını izledim. Harika bir bahar sabahıydı ve avdan üç levrek ile dönüyordum. Benden daha mutlusu kim olabilirdi ki?



1 Haziran 2013 Cumartesi

O Turna...

Yasemin'le bir ömür boyu ayrılmamak üzere yemin ederek hayatlarımızı birleştirmemizin üzerinden henüz 1 hafta geçmişti. Pırıl pırıl bir havada annem, kız kardeşim, anneannem ve Yasemin'le birlikte Kocaeli'nin şirin sahil kasabası Değirmendere'de deniz kenarındaki bir çay bahçesinde oturmuş hoş bir sohbet eşliğinde çaylarımızı yudumluyorduk. Güzel hava ve pürüzsüz deniz içimde bastırılamaz bir balık tutma isteği uyandırınca Yasemin'e akşam suyunda kıyıdan olta atma teklifinde bulundum. Teklifim üzerine Yasemin gayet ciddi bir şekilde "hiç işim olmaz" diye cevap verdi. Kısa bir sessizlikten sonra annem "ama siz evlenmeden önce sürekli beraber balığa gidiyordunuz" deyince Yasemin gülerek "onlar imzayı atana kadardı, artık hepsi bitti" dedi ve bütün masa bastık kahkahayı.

O günün akşamında Yasemin'le kıyıdan spin takımlar ve silikon kurtlarla at-çek yaptık. Balığa giderken arabada sürekli olarak lüfere denemek istediğini söyleyen Yasemin'e lüfer mevsiminin geçtiğini anlatıp silikon kurtla azman istavrite denemeye ikna etsem de o sürpriz bir şekilde ilk atışında silikon kurtla güzel bir sarıkanat yakaladı. 2 saatlik avda yakaladığımız azman istavritlerin çoğu olmasa da en irisi yine Yasemin'e denk geldi. Evlenmeden önce beraber gerçekleştirdiğimiz turna avlarımızdaki bariz üstünlüğünü de düşününce Yasemin'in balık avında çok nasipli olduğunu söyleyebilirim. Şimdiye kadar beraber gerçekleştirdiğimiz en kötü avdan 400 g civarı bir eşkinayla döndük.



20 Mayıs'ta nikah yapmamıza rağmen Yasemin'in tayini çıkana kadar farklı şehirlerde yaşamaya devam ediyoruz. En fazla 1-2 ay sürecek olan bu dönemde sadece hafta sonları görüşme fırsatımız olacak. İş durumumuza göre bazen Yasemin benim yanıma geliyor, bazen de ben onun yanına gidiyorum. Haziran ayının başına denk gelen hafta sonu yolculuk yapma görevi bana düştüğü için eşimin yaşadığı yer olan Çanakkale'ye gittim. Tabi ki Çanakkale'ye giderken yanıma olta takımlarını almayı da ihmal etmedim. Bir çok balıkçı için Çanakkale deyince akla deniz balıkçılığı gelse de benim Çanakkale'de yakalamaktan en çok keyif aldığım balık turnadır. Bu gidişimde de aklımda cumartesi ya da pazar günlerinden birinde Gelibolu'daki turna meramda avlanmak vardı.

İlk başta eşimle Gelibolu'ya pazar sabahı gitmeyi planladıysak da arabalı feribotla Kilitbahir'e geçtikten sonra yapacağımız uzun yolculuk ve avlanacağımız barajın arazi şartlarının zorluğu fikrimizi değiştirmemize sebep oldu. Eşimin tavsiyesi üzerine cumartesi akşamı 10 km mesafedeki turna olduğunu bildiğimiz başka bir barajda denemeye karar verdik. Akşam saat 5 civarı arabayla 15 dk'lık bir yolculuktan sonra barajın bentlerini aşıp karşımızda duran manzarayı gördüğümde gözlerime inanamadım. Yemyeşil çam ormanlarıyla örtülü, dik yamaçlı iki dağ sırası arasındaki vadide kıvrılan masmavi bir baraj tüm ihtişamıyla önümüzde uzanıyordu. Barajın coğrafi yapısını görür görmez içimden bu barajda ne trofeler yaşıyordur diye geçirdim. Barajın etrafı çok dik ve sarp yamaçlarla çevrili olduğundan çoğu yerde olta atmaya imkan yoktu. Bu benim için hem sevindirici hem de düşündürücü bir durumdu. Sarp araziden dolayı insanların rahatsız edemediği bakir kalmış yerlerde trofe turna bulunma ihtimali her zaman yüksektir. Öte yandan insanların rahatsız edemediği bakir yerleri ben de rahatsız edemezdim.

Olta atabileceğimiz uygun bir yer bulmak için barajın çevresindeki yoldan bir kaç kilometre ilerledikten sonra uygun bir yer bulamayacağımıza kanaat getirip bu barajda daha önce avlanmış olan Ümit Abi'yi aramaya karar verdim. Ümit Abi'nin söylediğine göre bir kaç km daha ileride herkesin olta attığı ufak bir düzlük alan vardı ama bu cevap beni tatmin etmedi. İnsanların inmeye cesaret edemediği sarp yamaçlarda kim bilir ne trofe turnalar yaşıyorken şehir merkezine bu kadar yakın bir barajda herkesin olta attığı yer bana hiç de cazip gelmiyordu. Arabayla yavaş yavaş ilerlerken uygun bir yer arayışına devam ettim. Nihayet iniş yolu biraz uzun ve zorlu da olsa olta atılabilecek bir yer buldum. Arabayı park ettikten sonra Yasemin'e yolu gösterip inip inemeyeceğini sorduğumda her zamanki gibi kendinden emin bir şekilde "senin inebildiğin her yerden inerim ben" diye cevap verdi.

Malzemelerimizi yüklenip dikkatli bir şekilde su kenarına inmeyi başardık. İner inmez ne kadar zorlu bir yer seçimi yaptığımızı fark ettim. Zemin aşırı eğimli olduğundan kıyıda ayakta durmak bile çok güçtü. Su seviyesinin yüksek olmasından dolayı su altında kalmış ağaçlar ise olta atmak için ayrı bir engel teşkil ediyordu. Tüm zorluklara rağmen takımlarımızın ucuna çelik köstek ve sahte yemlerimizi bağlayıp heyecanlı bir şekilde at-çek yapmaya koyulduk. Daha ilk atışta korktuğum başıma geldi ve oltam dipteki bir ağaca takıldı. Kurtaramayacağımı anlayınca kopartıp sahtemi ve çelik kösteğimi dipte bıraktım. Olta atabileceğimiz hemen her yerin önü suyun altında kalmış ağaçlarla kaplıydı. Sürekli yer değiştirmemize rağmen ikimiz de peş peşe takım koparttık. Ava başlayalı yaklaşık yarım saat olmuştu ki nihayet 50 cm civarı bir turna yakalamayı başardım. Suyun hemen kıyısına kadar takip ettiği sahteye gözümün önünde bir kaç sefer hamle yaptıktan sonra yakalanan bu küçük turna biraz keyfimi yerine getirmişti. Ufaklığı geldiği gibi suya iade ettikten sonra ava devam ettim.

İlk balığı yakaladıktan yaklaşık yarım saat sonra aynı boyda bir turna daha yakalayıp incitmeden geri saldım. Bu arada takım kopartmaya da devam ettik. En sonunda takım çantamdaki tüm çelik köstekler bitti. Arabamın bagajında fazlasıyla sahte yem bulunmasına rağmen yeterince çelik köstek almayı akıl edememiştim. Yasemin'in oltasının ucunda takılı olan son çelik köstekte gözüm kalsa da onun kısmetine mani olmamak için mecburen çelik kösteksiz devam ettim. Bu kadar zor bir merada mutlaka trofe turnalar olmalıydı. Peki ya o trofelerden birisi benim oltama vurduğunda çelik kösteksiz ne yapacaktım? Balığın sahte yemi tamamen yutmamasını ummaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Bu düşüncelerle ava devam ederken korktuğum başıma geldi. Ağırlığını bile tam hissedemediğim bir şey sahte yemin tamamını yutup misinayı kesiverdi. Üzüldüm ama daha çok hırslandım. Baktım ki Yasemin sıkıntıdan oltasını kenara bırakıp evden getirdiği meyveleri atıştırmaya koyulmuş, hemen oltasının ucundaki çelik kösteğe el koydum.

Yasemin'den aldığım çelik kösteği bağladıktan sonra ucuna uzun zamandır takım çantamda duran 3 numara yassı turna kaşığını takıp bulunduğumuz koyun iç kısmına ilerledim. İlk atışımda vuran olmadı. İkinci atışımda kaşık kıyıdaki bir ağacın yanından geçerken aniden olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Dibe mi takıldı, balık mı yapıştı diye düşünürken makinemin kalaması cırlamaya başladı. Balık o kadar kuvvetli basıyordu ki sanki oltanın ucunda balıktan başka dev bir yaratık vardı. Şimdiye kadar yakaladığım turnaların hiç birine benzemiyordu. Bu çok daha büyük bir şeydi. Balık durmadan kaloma alırken "Çok büyük! Çok büyük! En az 10 kilo!" diye haykırdığımı hatırlıyorum. Ben mücadeleye devam ederken Yasemin koşarak yanıma gelip heyecanlı bir şekilde " Hayatım, benim yapabileceğim bir şey var mı?" diye sordu. Balık henüz çok kuvvetli ve uzakta olmasına rağmen kepçeyi hazırlamasını söyledim. Böyle anlarda insan ister istemez aşırı heyecanlanıyor. Daha önce bu büyüklükte bir turna yakalamış olsam belki daha rahat olurdum ama oltanın ucundaki muhtemelen eski rekorum olan 2.5 kg'lik turnadan 3-4 kat daha büyük olduğu için kaçırmayı hiç istemiyordum. Balıkla mücadele ettiğim yerde suyun içinde kalan ağaç dalları ve misinamın ince oluşu da heyecanımı katlıyordu.

Dakikalar geçmesine rağmen balık yorulmadan derinlere doğru inmeye devam etti. Neredeyse 10 dakikadır mücadele veriyorduk. Artık kamışı tuttuğum sağ kolum ağrımaya başlamıştı. Balık bir ara suyun yüzeyine çıkar gibi olduysa da göremeden tekrar dibe bastı. Ah bir su üstüne çıksa işim kolaylaşacaktı. Nihayet benim gibi balık da yorulma emareleri göstermeye başladı. Artık makineyi yavaş yavaş sarabiliyordum. Ben sardıkça balık da ağır ağır yukarı yüzmeye başladı. Yasemin de ben de gözlerimizi misinanın suyun içine daldığı yere dikmiş heyecanla balığı görmeyi bekliyorduk. Nihayet balık yüzeye çıktığında kocaman kafası ve upuzun gövdesiyle tam bir canavar yakaladığımızı anladık. Balık bir kaç saniye suyun üstünde yattıktan sonra kuvvetli bir kuyruk darbesiyle müthiş bir su kütlesi çıkararak tekrar dibe daldı. Daha genç ve çevik bir turna olsaydı muhtemelen suyun dışına fırlayarak oltadan kurtulmayı deneyecekti.

Balık dibe dalınca makineden biraz daha kaloma aldı. Sakinleşmesini bekleyip tekrar sarmaya başladım. Bu defa daha kolay yüzeye çıktı. Yasemin'e balığı kıyıya yanaştırmayı deneyeceğimi, kepçeyi suya sokup beklemesini söyledim. Suyun üstünde yatan balığın dev cüssesini ağır ağır kıyıya yaklaştırmaya başladım. O an tek düşündüğüm şey bir an önce balığı kepçeleyip bu savaşı kazanmaktı ama balık kolay kolay pes edeceğe benzemiyordu. Kepçeyle arasında bir kaç metre kala tekrar basıp kaloma aldı. Bu defa en korktuğum şey oldu. Balık sol tarafımda bulunan ağaçların arkasına doğru yüzdü. Misinanın ağaç dallarına sürtündüğünü hissettiğim an içimden "eyvah bu iş burda bitti!" dedim ama şükürler olsun ki korktuğum olmadı. Balık birden yön değiştirip misinayı ağaç dallarından kurtardı. Derin bir oh çekip mücadeleye devam ettim. Artık iyice yorulmuş olan balığı sakinleştikten sonra tekrar suyun yüzeyine çıkarıp kepçeye yaklaştırmayı denedim. Balık kepçeye yaklaştıkça dev çenesini çevreleyen dişlerini bile seçebiliyordum. Sonunda balığı kepçenin yanına yanaştırmayı başardığımda bu büyüklükte bir balığı kepçelemenin hiç de kolay olmayacağını anladım. Balık büyük, kepçe küçük, Yasemin tecrübesizdi. Bir kaç saniye balığın kafasını kepçeye sokmayı denediyse de başarılı olamadı. Balık son bir gayret çırpınıp Yasemin'i ıslattıktan sonra bir kaç metre daha kaloma aldı.

Bu onun son çırpınışı oldu. Artık yorgunluktan tamamen tükenmiş olan balık "benden bu kadar arkadaş" dercesine suyun üstünde yan yattı. Ağır ağır çekip tekrar kepçenin yanına yaklaştırdığım balığı Yasemin bu defa farklı bir taktikle kepçelemeyi denedi. Gözünüzde tam canlanması için örnek verecek olursam Gargamel'in kepçesini şirinlerin kafasına geçirme tekniğine çok benzer bir hareketle kepçeyi yukarıdan balığın kafasına geçiriverdi. Bunu yaparken yaptığı işe o kadar konsantre olmuştu ki suyun içine kayıp ayakkabılarının ıslandığını bile fark etmedi. Kafası sığ suyun altındaki zeminle Yasemin'in elinde sımsıkı tuttuğu kepçe arasında sıkışıp kalan zavallı turna etkisiz hale gelmişe benziyordu. O an hem balığı hem de Yasemin'i bu eziyetten kurtarmak için bir şeyler yapmam gerektiğinin farkına vardım. Görevini fazlasıyla yerine getiren spin kamışımı kenara atıp balığın kafasının üzerine çöktükten sonra parmaklarımı dikkatlice kepçenin torunun üzerinden balığın solungaçlarının içine soktum. Balığı bir kere solungaçlarından kavradıktan sonra olay bitmiş demektir. Kazanmıştım. Sonunda hayallerimdeki gibi muhteşem bir trofe turna yakalamayı başarmıştım. Hem de hayat arkadaşımı ziyaret ettiğim şehirde, onun tavsiyesi üzerine geldiğim barajda, onun çelik kösteği ve yardımıyla... Evlendikten sonra balık tutamazsın diyenlere inat "Yaşasın evlilik!" diyorum.

Hepimizin hayallerini süsleyen, kendi türlerinin en büyüklerinden, trofe diye tabir ettiğimiz balıklar vardır. Bu balıklar her zaman denk gelmez. Yakalandığını nadiren görür, duyarız. Ama yine de hiç bir zaman vaz geçmeyiz hayal kurmaktan. Belki de oltamızı her atışımızda o balığın vurmasını bekleriz. Benim de turnayla tanıştığım ilk günden beri hayallerimi süsleyen bir turna vardı. Yakaladığım her turnada ayrı bir sevinç yaşasam da hayalimdeki o turnanın yeri ayrıydı benim için. İşte bu hikaye o turnanın hikayesiydi.