25 Mayıs 2015 Pazartesi

Şeytanı Korkutan Boğa

Şeytan oltası, sadece misinanın ucuna takılan bir iğneden ibaret bir oltadır. Böyle basit bir oltanın bu kadar verimli çalışmasını sadece şeytan düşünebilirdi herhalde. Levrek,karagöz,mırmır,eşkina,istavrit gibi daha birçok tür avlanabilmektedir.

İlk şeytan oltası takımımı istavrit için hazırlamıştım. 0.16 misinanın önüne bağladığım 8 no siyah çapraz iğne ile 300-400 gram arası azman istavritleri yakaladığım da bu oltanın gerçekten şeytan işi olduğunu tecrübe etmiştim.Azman istavritlerin peşine düştüğüm dönemde 500 gram civarı bir kikla yakalamış,yine 500-600 gramlık bir karagözü su üstüne çıkarmayı başarsam da 0.16 misina ile sudan kesememiştim. Ve levrek... Gümüş balıklarının oynaklarına konsantre olmuş istavritleri gözlerken iri yarı bir levrekle göz göze gelmiştim.Fakat beni görür görmez ortalıktan toz olmuştu.Ama elbet onunda peşine düşecektim ve yakalayacaktım.Taa ki 3 sene sonra..


Şubat ayının son günleri bereketli havaların hüküm sürdüğü günlerdi.Savaş Abi ile yine bir av planladık ve gece saat 22.00 civarı merada sözleştiğimiz gibi buluştuk.Av bahane balık muhabbeti şahane tarzında bir giriş yaptığımız için hava muhalefetine fazla umursamadan ava devam ediyorduk.Birde balık vursa hiç bir derdimizin kalmayacağının farkındaydık.Ama hava şartları stabil şartlarımızı zorlayacak gibiydi.İnce bir su perdesi gibi yağan yağmur ve hiç etkisini kaybetmeyen soğuk bir esinti karadan üstümüze üstümüze esiyordu.Neyse ki Savaş Abi bizi daha fazla üşütmemek için mücadeleye başladı.Kısa bir mücadeleden sonra balığı kepçelemeyi başarmıştık.Yakışıklı bir baltabaş gecenin ilk balığı olmaya hak kazanmıştı.

Şeytan oltasıyla avlanırken kullandığım tek yem canlı iri boy tekedir.Eğer merada balık olduğu takdirde çok yüksek verimle çalışan bir olta olduğu için balık tutma ihtimaliniz çok yüksektir.Ava başladığımız iskelede devam ediyorduk.Kovamızdaki canlı iri boy teke sayısı çok kısıtlı olduğu için avı fazla uzatamayacağımızın farkındaydık:Henüz vuruş alamamıştım.Savaş Abi güzel bir baltabaş daha alınca gecenin soğuğunu iyice üstünden atmıştı.Bende henüz hareket olmadığı için yer değiştirmeye karar verdim.Savaş abide eşlik edince birlikte yan iskeleden denemelere devam ettik.İkimizde bu av disiplinine alışık olduğumuz için merada olduğumuzu bölge sakinlerine hissettirmeden oltalarımızı suyla buluşturmuştuk.Çok uzun olmasa da kısa sayılamayacak bir süre sonra inanılmaz kuvvetli bir vuruşla aksiyon benim içinde başlamıştı.Balık çok açıkta vurmuştu.Güç ve hız kaybetmeden sol tarafımda bulunan yatların altına doğru yol alıyordu.Savaş Abi gülerek "Ver oltayı,ben kontrol edeyim. "dedi.Bu gülüşün sebebi Aralık ayında yapmış olduğumuz at-çek avında bu teklifi bir kez daha sunmuş olması ve kabul etmemem sonucu kaçırdığım 7-8 kiloluk bir levrekti.O balığı kaçırarak çok şey öğrendiğimin farkındaydım ama bir şeyler öğrendiğimi göstermek içinde bu balığı sudan çıkarmam gerektiğinin bilincindeydim.Kendi rekorumu kıracak olduğum büyüklükteki levrekle mücadele etmek inanılmaz zevkliydi Ama Savaş Abinin o gülüşünden sonra bir korku almıştı beni.Neyse ki son gülen iyi gülmüştü.Burnundan soluyan öfkeli bir boğayı andıran müthiş bir balık kuyruk darbeleriyle iskeleyi dövüyordu.Öylesine öfkeliydi ki oltanın mucidini bile korkutacak cinstendi.



Heyecanımı yitirmeden ve balık tüm cazibesini ortaya koymuşken ilk yapılması gereken fotoğraflarla bu anı tarihe not düşmekti.Çok güzel fotoğraflar çektikten sonra kovada kalan son tekelerle oltalarımızı bir kere daha yemleyerek suyla buluşturduk.Bu güzel levrek ara sıcak olmalıydı ki gecenin kapanışı da çok güzel bir baltabaşla oldu.Son balıkta benim oltama vurmuştu ve yine açıkta rast geldiği için levrek mi karagöz mü tereddüdünü aşmam biraz uzun sürdü.Sert kafa darbelerinden dolayı baltabaş olduğunu anlamıştım.İskelenin ayaklarına dolaşmasın diye dikkatlice su üstüne çıkardıktan sonra Savaş Abi kepçeleyerek balığı sudan kesmişti ve derin bir nefesle birlikte avın sonuna gelmiştik.Çok güzel fotoğraflarla süslediğimiz bir avı daha geride bırakmıştık.Daha güzel avlar yaşayabilmeniz dileğiyle rastgele..

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Yedi Rengin En Koyusu: Sinarit

2015 Mart başında hayallerimin şehri Antalya'ya taşındıktan sonra fırsat bulabildiğim hemen her sabah ve akşam suyunda denemeler yapıp nihayet 24 Mart sabahı LRF takımlarıyla hatrı sayılır boyda bir sarı kuyruk yakalamayı başardım. Henüz yabancısı olduğum ve balıkların alışkanlıklarını çok bilmediğim yeni meramda gerçekleştirdiğim bu av sonraki avlarım için önemli bir ilham kaynağı oldu. Takip eden günlerde başka meralardaki denemelerime devam ederken ara ara sarı kuyruğu yakaladığım merayı yoklamayı da ihmal etmedim. Mevsim itibariyle balıkların yumurtlama döneminde olduğu için çok iştahlı olmadıklarını tahmin ettiğimden sonuç alamadan döndüğüm onca ava rağmen moral bozmadan denemeye devam ettim.

7 Nisan sabahı da güneşin doğuşunu kaçırdığım halde kısa bir mera yoklaması yapmaya karar verdim. 07:15'te uyanır uyanmaz çabucak hazırlanıp 07:45'de evimden 4 km mesafedeki merama vardım. Zamanım kısıtlı olduğu için farklı meraları denememe çok imkan yoktu. Bu yüzden hiç bir yere uğramadan doğru sarı kuyruğu kandırdığım rıhtıma geçtim. Buranın benim için şöyle bir avantajı da vardı. Diğer kayalık meralarımın aksine burada misinanın takılabileceği ilişkenler yok denecek kadar az olduğu için takımı istediğim kadar inceltebiliyor ve avdan aldığım keyfi katlıyordum. O gün de ince bir takımla denemek niyetindeydim. Fakat bu sefer sarı kuyruğu kandırdığım 225 cm, 3-12 g aksiyonlu LRF kamışım yerine 251 cm, 7-23 g aksiyonlu light spin kamışımla kombine ettiğim üzerinde 8 lb nanofil misina ve 0.24 mm monoflament şok misinası ( 1 kulaç uzunluğunda ) sarılı olan 30 kalibrelik makinemle deneyecektim.

Yem seçimimi sarı kuyruğu kandırdığım 10 cm/10 g'lık silikon balığın fosforlu ( glow ) olanından yana kullanıp at-çeke başladım. 2 haftadır bu merada 35 cm'i geçmeyen 2 sinarit palazı ve birkaç melanur dışında kayda değer bir balık yakalayamadığım için avdan çok fazla ümidim yoktu. Zaten meraya da geç varmıştım. Bu saatten sonra nöbetçi bir oltacı gibi görev icabı yarım saat olta atıp dönmek dışında bir beklentim yoktu.  Rıhtım boyunca birkaç metre aralıklarla durup olta atarak yürümeye başladım. Arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 50 m mesafeyi rahatlıkla geçirdiğim 10 g'lık silikon yemimi en fazla 8 metreyi bulan dibe indirip orta hızda düz bir şekilde sarıyor, 10 metre kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ediyordum. Arada sırada da kah düz sararken, kah dibe inmesi için beklerken kamışın ucuyla yeme kısa sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Bu şekilde at-çek yaparak meraya benden önce gelen arkadaşımın olduğu yere kadar yürüdüm.

Saat 08:15 olmuştu. Bir yandan arkadaşımla sohbet ediyor bir yandan da ümitsizce atıp çekmeye devam ediyorum. Son birkaç atış daha yapıp avı sonlandırmayı düşünürken hiç beklemediğim bir anda yemim olduğu yerde mıhlanıp kaldı. "Dibe mi takıldı?" diye düşünmeme fırsat kalmadan makinemden misina boşalmaya başlamıştı bile. Kendimi yine oltanın ucundaki muazzam güç karşısında aciz hissettim. Balık hiç durmayacakmış gibi müthiş bir süratle açığa doğru yüzerken hiç bir şey yapmadan yorulmasını bekliyordum. Nihayet balığın kalama alma hızı yavaşladığında kontrollü olarak balığı kendi istediğim tarafa doğru yönlendirmeye başladım. Daha fazla açığa zorlayamayacak kadar yorulan balık mücadelesine rıhtıma paralel doğrultuda devam ederken ben de peşi sıra rıhtım boyunca yürüyerek balığı takip ediyordum.

Balık yorulmuş gibi görünse de gücünü toplayıp her an fişekleme ihtimaline karşı hazırlıklı olmam gerekiyordu. Bir önceki akşam suyunda aynı takım ve çok hafif jiglerle melanura denediğim için şok misinasını 0.24 mm'ye düşürmüştüm. Bu da mücadelenin heyecanını arttıran faktörlerden biriydi. Misinamın üzerindeki en ufak bir çizik ya da yıpranmış bölge mücadeleyi kaybetmeme sebep olabilirdi. Acele etmeden balık tamamen yorulana kadar beklemeye karar verdim. Gücünü toplayan balık birkaç sefer daha çok kuvvetli basıp kalama aldıktan sonra iyice yoruldu. Artık balığı istediğim gibi yönlendirebiliyor, yavaş yavaş rıhtım duvarına yaklaştırabiliyordum. Balık yaklaştıkça heyecanım katlandı. Yine güzel bir sarı kuyruk olduğunu düşündüğüm balığın büyüklüğünü görebilmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım yüksek rıhtım duvarından balığı kepçeleyebilmek için yere uzanmış kepçeyi suda hazır bekletiyordu. Ve nihayet suyun derinliklerinde bir parıltı belirdi. Tüm dikkatimi parıltının üzerinde yoğunlaştırınca oltanın ucundakinin muhteşem bir sinarit olduğunu anladım. Tek hatırladığım "sinarit!" diye heyecanla bağırdığımdı. Sonrasında balık kepçenin içine girince yaşanan o tarifi mümkün olmayan mutluluk.



Deniz yine beni şaşırtmıştı. Sinarit beklerken çok yakışıklı bir sarı kuyruk, sarı kuyruk beklerken de tam hayalini kurduğum gibi bir sinarit yakalamıştım. Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ın "Sinağrit Baba" adlı hikayesinde "yedi rengin en koyusu" diye bahsettiği o muhteşem balık tüm asaletiyle kepçemin içinde yatıyordu. Bir süre rengarenk pullarıyla önümde duran güzelliği hayranlıkla seyrettim. Şükürler olsun ki bir hayalimi daha gerçekleştirmek yine kolay bir merada ve hafif bir takıma nasip oldu. Daha büyükleriyle karşılaşmak nasip olur mu bilmem ama o gün geldiğinde umarım elimde daha sağlam bir takım tutuyor olurum...


9 Mayıs 2015 Cumartesi

LRF Kuzusu

Çok hafif olta takımları ve küçük sahte yemlerle avlanmaya başladığım yıllar öncesinden bugüne kadar LRF disipliniyle çok çeşitli ve bereketli avlar gerçekleştirdim. Kimi zaman kovamı istavrit azmanları, iri mırmırlarla doldurdum, kimi zaman ispari, iskorpit, lapin, yazılı hani vb. çeşit çeşit taş balıklarıyla keyifli anlar yaşadım, kimi zamansa çok iri eşkinalar ve karagözlerle zorlu ve heyecan dolu mücadeleler verdim. Hepsinin kendine has bir keyfi olsa da şimdiye kadar LRF disiplinin limitlerini zorlayacak büyüklükte bir av gerçekleştirme fırsatım olmamıştı. İşte Antalya'ya bu hayallerle taşındım. Önceki senelerde kısa süreliğine bulunduğum Antalya'da yakaladığım hatrı sayılır büyüklükteki  tralleri, baraküdaları, sarı kuyrukları ve daha nicesini LRF takımlarıyla kandırabilmeyi ve bu sayede kendimi sınamayı hayal ediyordum.

Antalya'ya temelli olarak yerleşmem 2015 Mart başını buldu. İlk günden itibaren yeni meram hakkında bilgi toplamaya ve olta atmaya başladım. İlk başlarda spin ve shore jigging yöntemleri üzerinde yoğunlaşan denemelerim sonuçsuz kalınca ağırlığı LRF tekniğine kaydırmaya karar verdim. Bir süre çoğunlukla küçük silikon kurt/jighead kombinasyonlarıyla farklı meralarda denemeler yaptım. Bu şekilde, asıl hedeflerim olan iri melanurlar, sargozlar, çipuralar yerine 30-38 cm arası çokça sinarit palazı ve birkaç ufak grida ( lahoz ) kandırınca yem seçimimde değişikliğe gitmeye karar verdim. Merada bu kadar çok sinarit palazı olduğuna göre mutlaka bu balığın irileri de olmalıydı. Antalya'nın balık çeşitliliğine ve avlandığım meranın kayalık yapısına uygun olarak seçtiğim 225 cm boyunda ve 3-12 g aksiyonlu kamışla kombine ettiğim 30 kalibrelik makineden oluşan LRF takımım bana nispeten ağır yemler atabilme ve daha büyük balıklar hedefleyebilme imkanı sağlıyordu. Makinemde sarılı olan 8 lb nanofil misinanın önündeki şok misinasını 0.28 mm'ye çıkarıp denemelerime 10 cm/10 g'lık silikon balıklarla devam ettim.

24 Mart 2015 sabahı da hayalini kurduğum balıklardan birini kandırabilmeyi umarak 06:00'da meraya indim. İlk olarak, daha önce güzel tral avları gerçekleştirdiğim hızlı derinleşen kayalık bir merada 60 g'lık jiglerle shore jigging denemeleri yaptım. 45 dakika kadar deneyip vuruş alamayınca yer değiştirip kayalık ile kumsalın birleştiği sığ bir merada spin takımımın ucuna iliştirdiğim su üstü sahtelerine WTD ( Walk The Dog ) aksiyonları yaptırarak avcı balıkları kandırmaya çalıştım. Su üstü sahteleriyle asıl hedefim olan akyayı ( Lichia amia ) da bulamayınca takımı biraz daha hafifletmeye karar verdim. LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 10.5 g'lık ince uzun yapılı bir jigi kah düz çekip kah zıplatma aksiyonları yaptırarak yakışıklı bir melanur, tral ya da lokum balığı gibi küçük avcıları cezbetmeyi denedim. Sonuç yine hüsran olunca avı sonlandırmadan önceki son durağım olarak birkaç gün önce peş peşe 2 yakışıklı sinarit palazı kandırdığım rıhtımın yolunu tuttum.

Liman rıhtımına varır varmaz LRF takımım ve 10 cm/10 g'lık sırtı beyaz yanları simli silikon balıkla kıyıya paralel bir atış gerçekleştirip yem tamamen dibe indikten sonra orta hızda sarmaya başladım. 10 m kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ettim. Birkaç metre daha sarınca sağlam bir vuruş geldi. Son derece heyecanlı ve keyifli bir mücadelenin ardından yüzeye çıkardığım balığı kepçe kullanmaya gerek duymadan kaldırıp dışarı aldım. Yaklaşık 37-38 cm'lik çok yakışıklı bir sinarit palazıydı bu. Ağzındaki yemle birlikte çabucak birkaç poz fotoğrafını çektiğim balığı içi su dolu kovaya koyup aynı yöne doğru bir atış daha gerçekleştirdim. Yemi yarı mesafeye kadar çekmiştim ki önce boşa giden bir ısırık ve ardından güzel bir vuruş daha geldi. Kısa bir mücadelenin ardından dışarı aldığım yaklaşık 30 cm'lik bu sinarit palazını da çabucak fotoğraflayıp denize iade ettim.



Sıkıcı başlayan av birdenbire çok keyifli bir hal almıştı. En son geldiğim merada 2 atışta 2 sinarit palazı almak daha büyüklerine de denk gelebileceğime olan inancımı arttırmıştı. Sürüden iri bir balık alabilmek umuduyla vakit kaybetmeden atıp çekmeye devam ettim. Balıkları aldığım yerin çevresine gerçekleştirdiğim 5-6 atışta vuruş alamayınca rıhtım boyunca 50 m kadar yürüyüp atışlara devam ettim. Birkaç atış sonra ufak bir vuruş hissettiysem de devamı gelmedi. Kıyıya paralel atışlardan sonuç alamayınca biraz da açığı yoklamaya karar verdim. Yaklaşık 40 m mesafeye gönderdiğim yemimi dipletip orta hızda 10 m kadar çektikten sonra tekrar dipletmek için sarmayı durdurdum. Yem yavaş yavaş dibe inerken bir yandan da kamışın ucuyla yeme kısa ve sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Tam o esnada çok sert bir vuruş geldi. İncecik kamışım muazzam bir kuvvetle eğilip makinemden müthiş bir hızla misina boşalmaya başladı. Aman yarabbim bu nasıl bir kuvvetti. Böyle bir kuvvet karşısında bu kadar hassas bir takımla ne yapacaktım ben? Balığın vurmasıyla birlikte adrenalin seviyem yükseldi, dizlerime hafif bir titreme yerleşti. Balık hiç durmadan kalama alırken aklımdan bin türlü düşünce geçiyordu. Gerçekten dev bir balık mıydı yoksa böyle hissetmeme sebep olan şey takımın inceliği miydi? Acaba balığı yormayı başarabilecek miydim? Dipte misinanın sürtebileceği bir ilişken var mıydı? Oltanın ucundaki iri bir sinarit miydi yoksa başka bir şey mi?

Ben bu düşüncelerle boğuşurken balığın hızı yavaşladı. O an içime bir umut kıvılcımı düşmüştü. Korktuğum gibi saniyeler içinde misinam kopmamıştı. Çok dikkatli olursam belki de mücadeleyi kazanabilirdim. O dakikadan sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Balık durakladıkça çok dikkatli bir şekilde sararak balığı santim santim yaklaştırıyor, balık gücünü toplayıp fişekledikçe sinirinin geçmesini bekliyordum. Bu şekilde kaç dakika mücadele ettiğimizi anımsayamıyorum. Nihayet balığı rıhtım duvarına 10 m mesafeye getirip yavaş yavaş dipten yükseltmeye başladığımda suyun altında belirecek olan muhteşem parıltıyı görmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım elinde kepçe hazır beklerken nefesimi tutmuş suyu delercesine balığın görüneceği yere bakıyordum. Nihayet balık suyun 2 metre altında belirdiğinde adeta nutkum tutuldu. Oltanın ucundaki balık yıllar yılı kıyıdan yakalamayı hayal ettiğim çok yakışıklı bir kuzuydu ( sarı kuyruk, Seriola dumroli ). Balık beklediğimden daha büyük çıktığı için heyecanlı bir şekilde kepçeci arkadaşıma talimatlar yağdırmaya başladım. Birkaç saniye sonra balık kepçenin içine girince dakikalardır süren heyecan ve korku duygusu yerini müthiş bir mutluluğa bıraktı. O anın mutluluğuyla kovada canlı duran sinarit palazını azad edip, balığı kepçelememe yardım eden arkadaşımla birlikte fotoğraf çekmek için ışığın ve manzaranın güzel olduğu bir yer aramaya koyulduk.




Şükürler olsun ki bir hayalim daha gerçek oldu. Bir önceki Antalya balık avı maceramı anlattığım hikayenin son paragrafında bu hayalimden bahsetmiş, "Kim bilir, belki bir sonraki Antalya maceramın konusu bu olur." diye bir cümle kullanmıştım. İşte bu balık, o cümleyi yazarken aklımdan geçirdiğim balığın ta kendisi.