22 Ağustos 2014 Cuma

Ejder Çarpması

(28 Temmuz 2004)

Gözlerimi açtım...
Kulaklarımda bir çınlama var ama kafamın içi bomboş çok rahatım. Az önce iki yaşlı kadınla konuşuyordum. Tanıyor olmalıyım ama kimdi onlar hatırlamıyorum. Tam tepemde sarı bir ampul ve çınlama sesi...
Neredeyim ben ? Burası neresi ? Hiç bir şey hatırlamıyorum...
Kolumda bir serum takılı. Tamam hastanedeyim ama nerede ? Hangi hastane burası ? Neler oluyor?
-Neredeyim ben?
Sinirli doktor tam tepemdeymiş. ''Ayıldı sonunda '' diye mırıldandı. Ben soruyu yineledim;
-Neredeyim ben?
-Foça Devlet Hastanesindesiniz.
-Ne oldu bana?
- Zehirli balık çarptığı için acile geldiniz. Bizi dinlemeyip oturmadığınız için de zehirin etkisiyle bayıldınız. Yere düşüp çenenizi yardınız. Şu anda çenenizde yedi santimlik bir yarık var.
-Özür dilerim.
(Ulen niye özür diliyorsun adamdan... Çok pişman oldum sonra bu özürden ama iş işten geçmişti artık. Ayılır ayılmaz konuşmamak lazım.)
Ne Foça'sı , ne balığı ... Derken filmin kareleri yavaş yavaş oturmaya başladı. Evliydim ben bak onu da hatırladım.
-Eşim vardı yanımda nerede ? O iyi mi?
-Eşiniz burayı birbirine kattı kocam ölüyor diye onu dışarı çıkardık.
Tamam şimdi hatırlamaya başlamıştım. Foça'da tatildeydik,pansiyonun önünde balık tutuyorduk. Gece saat 00:30 civarlarıydı...
Ah Havva ah... Tuttuğu otuz beş kırk santimlik balığı '' Sakın levrek deme '' deyip gülerek bana uzatmıştı. Ben de balığa bakıp ''Aa levrek'' demiştim.
Halbuki cevap (A) şıkkı değildi. (B) şıkkı doğruydu yani Trakonya. Daha önce defalarca tuttuğum ve penseyle, kargaburunla oltadan çıkarıp dikenlerini makasla kestiğim trakonyaydı ama bu boyuyla ilk kez tanışıyordum.
Neyse ''Aa levrek diyerek balığı tutmaya çalıştım ama her hamlemde elime yanan bir sigara deymiş gibi acı duyuyordum. Bol alkol aldığım için idrak güçlüğü çektiğimden midir nedir balık beni beş altı kez çarptı sırtındaki solungaçlarındaki dikenleriyle. Sonra gözlerini gördüm aaa gözleri üstteydi aynı kurbağa gibi. Sonra elime baktım aaa elimden kanlar damlıyordu . Doğru cevabın (B) şıkkı olduğunu anlayarak ''Hadi bee '' dedim korkuyla.
''Ne oldu?'' diye merakla sordu eşim. Alel acele cevap verdim.
- Hayatım bu balık Trakonya. Sokması çok tehlikeli olabilir. Hemen acile gitmeliyiz.
-Çantaları toplayayım.
-Her şeyi bırak vakit kaybetmeyelim ben söylerim Ruhi Abi'ye.
Allah razı olsun , şimdilerde Kumsal Otel olan yer o zaman Ruhi Abi'mizin İYİGÜN PANSİYON'uydu. Hemen ona seslendim;
-Ruhi Abi beni trakonya çarptı.Her şeyi bıraktık acile gidiyoruz.
''Hemen gidin biz hallederiz.'' dedi Ruhi Abi. Apar topar acile gittik.
Memur sordu ;
-Ne oldu beyfendi?
-Zehirli balık çarptı trakonya.
-Doktor bey beyefendiye balık çarpmış.
Doktor geldi bir de ona anlattık.''Tamam hemen sıcak su hazırlayın'' Sonra bana döndü;
-Bu balıkların zehiri proteindir o yüzden sıcak suyla etkisiz hale getirmeye çalışacağız. Eliniz dayanabildiği kadar duracak suda.Kalbinizde bir sorun var mı?
-Yok.
O sırada memur elimize kağıtlar verdi. Buraya gidin , oradan şuraya gidin, sonra buraya getirin. Önce oraya gittik, ordan şuraya gittik, en son buraya derken bana acaip bir şeyler olmaya başladı.
''Havva ben kötüyüm'' diyerek banka oturdum. Yani öyle doktorun dediği gibi ''Biz size oturun dedik siz oturmadınız'' falan öyle bir şey olmadı. Aksine hastane içinde dolaşmamız için bir sürü yere gönderdiler.(Ne diye özür dilediysem adamdan... )
Sonra daha da kötü oldum . Uğultu gibi bir şey bacaklarımdan yavaş yavaş yukarı yükselmeye başladı. O sırada Havva yanıma gelip sordu.
-Nasılsın Hayatım?
-Ben ölüyorum...
Buradan sonrasını hatırlamıyorum. Şöyle olmuş. Karşıdan bana seslenmiş oradaki görevli ;
-Sıcak suyunuz hazır gelin.
Havva hala evrak peşindeyken göz ucuyla beni görmüş. Birinci adımı savurmuşum, ikinci adım birincin önüne kadar gidememiş bile ve ''dur'' demeye kalmadan yüz üstü yere... Çene yarık, adam baygın, kol saati parçalanmış, tişört kan içinde...
................................................................
Bir buçuk saat baygın kalmışım hiç bir şey yapamadan beklemişler. Ayılınca doktor sordu aynı sinirli ifadeyle;
-Alkol var mı?
-Evet alkollüyüm.
-Ne kadar içtiniz?
-Yarım şişe kırmızı şarap, üç özel bira.
-Tamam anesteziye gerek yok.
Adam uyuşurmadan dikti yarayı büyük bir zevkle.
Her neyse... . Orada bizimle birlikte saatlerce bekleyen Ruhi Abi ve diğer bir kaç tatilci dostumuzla birlikte sabahın beşinde döndük pansiyonumuza. Hepsinden Allah razı olsun.
Olaydan bir kaç gün sonra balık halinden balık alırken, otuzlu yaşlardaki satıcı sordu halime bakıp;
-Abi geçmiş olsun kaza mı?
Anlattım kısaca. İlgiyle dinledi ve bana acıdı.
-Yaa dragon çarptı ha çok geçmiş olsun.
(Foça halkı trakonyaya, dragonya veya dragon der. Zaten çok da haksız değiller. Aynen dragon yani ejder çarpmış gibi oluyor insan.Bakınız konuyla ilgili fotoğraftaki ejder çarpmış adam)
Sonra ağ toplayan babasını dragon çarptığını kendisini zar zor Hayırsız'a (orada bir ada) attığını. Merak edip aramaya çıkınca adanın sahilinde baygın bulduklarını anlattı.
Trakonya tarafından çarpıldıktan sonra iki ay katı hiç bir şey yiyemedim. Çene eklemim zedelendiği için korkunç acılar hissettim. Aradan yedi yıl geçti hala aynı eklem zaman zaman sorun yaratıyor. O yüzden çok konuşmuyor bol bol yazıyorum diyerek mevzuyu tatlıya bağlayıp bitireyim bari.

Serkan SATI


21 Ağustos 2014 Perşembe

Derin Sulardan, Yüksek Rakımlara...

Alabalık. Yüksek rakımların hakimi. İsmi de cismi de avcısında heyecan uyandıran, akıl sır bırakmayan nadide balık. Ben Anadolu’ya alabalık tutmaya gidiyorum dediğimde, hasta yatağında ‘sana akıl sır ermez diyen keferetsiz komşum Mustafa ağanın dediğindeki gibi alabalık avcısına ne akıl nede sır erer.

Anadolu’nun yolları uzayıp gidecekti alabalıklara. Niyetine girmiştim tam bir ay öncesinden. Değerli abim Süleyman Karaca’nın gel Yozgat’a birlikte gidelim alabalıklara teklifiyle 31 Temmuz gecesi düşüyordum yollara. Koskoca bir iki yıl olmuştu gitmeyeli alabalıklara. Her hafta alabalığa giden biri için ne kadar da uzun bir süre idi bu. Sabah saatlerinde Yozgat otogarın da beni karşılayan Süleyman abimle iyi bir kahvaltı yaptık. Bu ara eşi Fatma ablamın ellerinden çıkan lezzetli haşhaşlı tatlıları da unutmamak lazım. Bayılıyorum o lezzete. Yolda yeriz diye yanımıza da koymayı unutmamıştı. Sağolsun Süleyman abimin hızlı şoförlüğüyle, muhabbet ederek Kayseri’ye ulaştık. Saat 4’te mesaisini bitiren değerli abim Erol Tunç’u da yanımıza alarak Sarız yollarına düştük.

Pınarbaşı ilçesini geçtik. Sarız’a yakın sağa çekin olta atacağım demeden duramadım. Hemen oltamı bağlayıp sırf bu alabalık macerası için edindiğim bir dolu kelebekten bir tanesini iliştirip dere kenarına uzadım. Ama derede olta atacak su neredeyse hiç kalmamıştı arkadaşlarım bahsetmişlerdi ama bu kadar kötü olduğunu tahmin etmemiştim. İki noktada şansımı deneyip bu kısa avı noktalandırdım. Sarız’a kalan kısacık yolda bu av macerasının beklediğim gibi geçmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Su hakikaten çok azalmıştı. Serpmeyle balık avlayanları da hesaba katarsak vah ki ne vah.




Sarız’a varıp çok sevdiğim değerli dostlarımla buluşmanın keyfi moralimi düzeltti. Hiç gitmemişim gibi, son bıraktığımız yerden muhabbetimize devam ettik. Yemekler, ikramlar, semaverdeki çaylar. Ve tabi ki alabalık muhabbetleri. İlk gece saat bir gibi yatıp saat dörtte Süleyman ve Erol abiyle Bahçecik barajına doğru yola çıkıyorduk.Yolda kıskaçlı köyünde içtiğimiz kelle paçanın ardından gün ağardıktan kısa bir zaman sonra Bahçecik barajında kelebek atmaya başlamıştım bile.

Özlemişim. Doya doya kelebek attım. Birazda fly çalıştım ama her hangi bir hareket olmadı. Zaten yılın bu mevsiminde barajdan pekte bir beklentim yoktu. Fazla oyalanmadan yakınlardaki avlağa, suyu diğerlerine göre biraz daha çok olan ve bünyesinde gökkuşağı alabalık barındıran avlağımıza geçtik. Artık sevdiğim yerde yani deredeydim. Alttan yukarı doğru kelebekler taramaya başladım. Üstü ağaçlarla kaplı derince bölgeye kısacık atışlar yapıyordum ki arkadan bir şeyler kelebeğin arkasındaki yerini alıverdi. İki yıldan beri özlemin çektiğim manzara karşımdaydı. Hayalet gibi bir anda görünen alabalık yine hayalet gibi bir anda kayboluverdi. Heyecan tavan yaptı. Sakince bir daha attım yok bir daha bir daha ama nafile gelmedi.



LRF’ye geçtim.Bu macera için edindiğim 4,5 cm boyunda ve kahverengi renkli ima tribolite silikon yemleri solucana benzerliklerinde dolayı edinmiştim.3 gramlık daiwa zokalarla güzel bir kandırıcı olmuşlardı. Aynı bölgeyi, kamışa verdiğim kısa sert aksiyonlarla bu kurtçukla tarasam da balık kendini bir daha göstermedi. Bende yukarılara doğru yeniden hareketlendim. Bir kelebekle bir LRF ile alabalık yapabilecek her noktayı taramaya başladım. Çok geçmeden derince bir noktaya geldim. Yukarıdan akarak gelen su derenin ortasına doğru eğilen bir söğüt ağacının altından geçiyordu. Harika bir alabalık yeri diye geçirdim aklımdan ve o an oltamın ucunda takılı olan LRF sahtesini usulca söğüt ağacının tamda dibinden derinlere doğru gönderdim.

Hızla batan kurtçuğa ilk aksiyonunu verdirir verdirmez, hızla ileri atılan kurtçuğa, bir şeyler göz yanılması hızında saldırdı ama kurtçuğu avlayamadı. O an adrenalin tavanlara vurdu. Bir daha gönderdim aynı noktaya, aksiyonla birlikte derinlerden bir kez daha çıkan alabalık yanlamaya bir kez daha sahteye daldı ama yine alamadı. Hadi al şunu. Çömeldiğim yerden bir kez daha sahteyi söğüt ağacına dolama riskiyle birlikte tamda suyun derinleştiği yere nokta atışla gönderdim. Makinenin koluna yüklenmeme izin vermedi. Düşer düşmez kurtçuğu avladı. Tam da o an tasmayı verince havalara doğru tüm gücüyle zıplayarak suyun üzerinde şahsına münhasır hareketlerle düştüğü kapandan kendini kurtarmaya çalıştı. Elimdeki hassas spin kamış bütün gücünü bana iletiyordu. Bu direnci kısa zamanda kırarak onu kenara aldım.


LRF ile yakaladığım bu ilk alabalık fotoğraf makinesinin biten şarjına rağmen cep telefonuyla fotoğraflanarak yeleğimin arkasındaki yerini aldı. İlerleyen bölgelerde başka hareket olmadı. Sarız’daki davetli olduğumuz düğünü de hesaba katarak avı bitirip yemek işine girişmek için avlaktan ayrıldık. Sarız’a yakın bir yerde yine bir alabalık deresinin kenarında uzun zamandır özlemini çektiğim soframızı hazırladık. Alabalık ve sebze arkadaşları közde mükemmel bir lezzet sundu bize. Pişirme esnasında serpme atmaya gelenlerle biraz atışıp, komik tehditleriyle biraz canım sıkılsa da keyfimiz kaçmadan yemeğimiz yiyerek Sarız’a döndük.



Gün boyu ve gece devam eden düğünden sonra ertesi gün öğleden sonra değerli abim Celal Yıldız’la birlikte yine Süleyman abimin şoförlüğüyle aynı avlakta yerimizi alıyorduk. Bu sefer avlağın üst bölümlerinde avlandık. Kelebeğe ve sahte kurtçuğa defalarca takip alsam da balık kandıramadım. Porsiyonluk güzel bir ala kelebeğe hırsla saldırıp ağızlasa da iğnelere yakalanmadı. Ve başka tam saldırı almadan avı bitirdim. Uzun zamandır balığa gitmeyen Celal abim ise birkaç adet alabalığı başarıyla kandırdı. Akşam karanlığında avı bitirip yine semaver sefasına doğru yola çıkıyorduk.


Ertesi günü yanlarına uğrayamadığımız dostlarımıza ayırıp günü ısmarlanan bol miktarda çay ve bol bol muhabbetle geçirdik. Ertesi gün planlar Hafız Tapan’la birlikte yapıldı. Hafız Tapan. Sazlıkların korkulu rüyası Hafız. Sarız’ın tek bankasının bence en önemli adamı Hafız. Bu adamın bendeki yeri her daim başkadır. Geceden bölgede kamp kuran Kayserili dostum Rıfat Kayar ve arkadaşı Sami Çelik ile aynı avlakta sabah saat altı gibi buluştuk. Geceden çakan kuvvetli şimşekler ve yağan yağmur suyu etkilememişti. Başka bir avlağa gitmek mi yoksa son iki avımız yaptığımız bu avlakta mı kalmak sorusunun cevabı, mevsim itibariyle avlaklardaki su azlığını da hesaba katarak, garanti olan bu avlakta kalmaktan yana olmuştu.

İlk meramız LRF ile balığı yakaladığım mera oldu. Arkadaşlarım yakalasalar da benim oltaya gelen bir şeyler olmadı Sonrasında günü avlanarak geçireceğimiz bu avlağın üst kısımlarına geçtik. Arabayı park edeceğimiz bölgeye arabadan indim. Nasip çağırıyordu ki indim. Arkadaşlarım yukarılardaki uzun avlaklara bense aşağıya kısa avlağa doğru hareketlendim. Tamda indiğim yerde ırmağın yolun dibine sokulduğu yerde ava başladım. İyice derinleşen ırmağın ağaçların altına girdiği noktaya oltamı soktum. Usul usul akan su burada bir insan boyunu aşacak kadar derinleşiyordu. Atış yapmak ağaçtan dolayı çok zor, yan tarafım yola doğru yükselen yar, suyun içince uzunca salınan yemyeşil yosunlar. Çok kısa bir hilal atışı tamda suyun karşı yakasına. Suyun akışıyla sağıma doğru hilal çizen kelebek derince yerin girişine gelir gelmez hemen topluyorum. Toplamak zorundayım çünkü yosunlar her yerde. İkinci kez savuruyorum. Hem de kısacık. Tam karşıya. Yine aynı hareketle suyun tam da derinleştiği yere gelen kelebeği yosunlara takmadan topluyorum. Bir kez daha atıyorum, tam karşıya, suyun debisiyle aşağı doğru salınan kelebek, derinlerdeki trofeyi uyandırmayı başarıyor.

Kendini iki kez kısacık gösterip kaybolan kelebeğin üçüncü kez kaybolmasına izin vermemeye niyetli olan trofe bir alabalık kelebeği avlamak üzere yerinden ayrılıyor. Ne olduğunu anlayamadan etraf bir anda karışıyor. Kelebeğe tüm gücüyle yükleniyor. Hırsla basıyor. Bu sefer kelebeğin gitmesine izin vermeyecek. O bunları yaparken ben bu mevsimde bu irilikte bir alabalığın buradan çıkacağına pek ihtimal vermiyordum. Kelebeği tek hamlede avlamasıyla, elimdeki 180cm’lik 2-10 gram atarlı shakespeare kamış müthiş bir hızla bükülüyor ve bükülebileceği son noktada kalama görevi devralıp ilk darbeyi sorunsuz atlatıyor. Sık dalların altındayım ve yan tarafım dik bir yar. Balık basıyor ben bir adım yana doğru atıp balığı sudan çıkarma niyetine giriyorum. Ama ilkinde olmuyor ikinci kez balığı sürükleyerek kaldırmaya çalışıyorum. Ben sürükledikçe o aşağılara doğru daha bir basıyor. Takımları sonuna kadar zorluyorum. Fırdöndülü klips başta olmak üzere 0.20’lik sağlam misinam, kamışım ve makinem elinden gelenin en iyisini yapıyor. Balık büyük bedenini kıvıraraktan sudan ayrılıyor ve yarın ortalarına kadar geliyor, Ve aşağı yuvarlanamadan ellerimin arasındaki yerini alıyor.




Galsamasından tutmayı başardığım an hissettiklerimin tarifi yoktur. O kadar yola değen ve bu kadar adrenalin yaşatan balık ellerimde. Hem de bu mevsimde balık o kadar kısırken. Kelebeği gırtlağına kadar yutmuş olması, yukarıda yazdıklarımın kanıtıdır. Ben çok balık peşinde koşan bir avcı hiçbir zaman olmadım. Emin olun istediğim teknikle yakaladığım bu balık solucanla tutulacak onlarca balığa bedel benim için. Devamında birkaç noktada bir karışlık üç dört adet alabalık yakaladım. Bunlardan diğerlerine göre daha irice olanı alıkoyup diğerlerini saldım. Öğle yemeği vakti sağlam bir şekilde bindiren yağmur altında alelacele yemeklerimiz yiyip avı noktalandırıyoruz.

Bu av, yapmaya niyetli olduğum diğer avların benden kaynaklı olmayan sebeplerden dolayı iptalinden dolayı bu maceradaki son avım oldu. Bir gün daha Sarız’da kaldık. Ve 7 ağustos Perşembe sabahı Süleyman abimle tüm dostlarımızla helalleşerek Sarız’dan ayrıldık. Kayseri’de birkaç küçük işimizi hallettikten sonra en son beni Kayseri terminale bırakan değerli abim Süleyman Karaca’yla helalleşip o Yozgat’a ben ise Çanakkale’ye geri dönüş yollarına geçtik. Bu macerada 1 hafta boyunca yanımda bana yoldaşlık eden Değerli abim Süleyman Karaca’ya, Sazlıkların korkulu rüyası alabalığın amansız avcısı Hafız Tapan abime, birlikte çok vakit geçiremesekte muhabbetinden hep keyif aldığı Erol Tunç abime, işlettiği küçük bakkal dükkanında ettiğimiz muhabbetleri ve içtiğimiz çayların yeri hep ayrı olan değerli abim Celal yıldız’a, bizi evlerinde misafir eden Değerli ağabeylerim Ethem Arık’a ve çok iyi bir alabalık avcısı olan değerli Salim Başer’e ve ismini sayamadığım tüm dostlarıma bir kuru teşekkürden çok daha fazlasını borç bilirim. Allah hepinizden razı olsun. Sizin tabirinizle‘hepinizin işi gücü rastgelsin’

Nedim İNAL.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Jigging ( Seğirmte ) Yöntemi

Avcı balıkları kandırmak için yaygın olarak kullanılan sahte yem çeşitlerinden biri de jig adı verilen metal yemlerdir. Metal kaşıklar düz bir şekilde çekildiklerinde sağa sola yatarken güneşten aldıkları ışığı yansıtarak çakarlı bir görüntü oluşturur. Kaşıklar kadar yassı yapılı olmayan jigler ise düz çekime çok uygun değildir. Yapıları itibari ile hızlı bir şekilde dibe batan bu yemler çeşitli aksiyonlarla yukarı aşağı oynatıldığında yüzüş dengesi bozulmuş yaralı balık görüntüsü oluşturarak avcı balıkların dikkatini çeker. Jiglere yaralı balık görüntüsü kazandırmak için yapılan bu hareketlere ise "jigging" ya da Türkçe karşılığıyla "seğirtme" aksiyonu denir.

Jigging aksiyonunda belli bir düzen yoktur. Her balıkçının kendine has bir aksiyon tarzı olabileceği gibi hedef balığa ve avlanılan meranın özelliklerine göre farklı aksiyonlar uygulanabilir. Amaç jigi balığın bulunduğu derinliğe indirdikten sonra balığı cezbetmeye çalışmaktır. Doğada avcı balıkların ilk hedefi durumundaki yaralı balıkları taklit ederek yapılan bu aksiyon civardaki tüm avcıların beslenmeye güdülenerek yeme saldırmasını sağlar. Jigging yönteminin sahte yemlerle yapılan diğer yöntemlere göre avantajlarından biri de dibe hızlı bir şekilde inebilen jigler sayesinde en derin sulardaki balıkları bile avlayabilme olanağı sağlamasıdır. 1 g'dan 500 g'a kadar çok geniş bir aralıkta değişebilen jiglerle yapılan bu yöntem, kullanılan jiglerin ağırlığına ve uygulama şekline göre kendi içerisinde farklı isimler almaktadır. Ben de jigging yöntemini genel anlamıyla "vertical jigging", "shore jigging" ve "light jigging" başlıkları altında anlatmaya çalışacağım.

Vertical Jigging ( Dikey Seğirtme ): İngilizce'de dikey anlamına gelen "vertical" kelimesinden de anlaşılacağı gibi çoğunlukla tekneden dikey olarak yapılan jigging yöntemidir. Daha çok, akya, orfoz, lahoz, sinarit, fangri mercan, trança ve orkinos gibi derin sulara inebilen büyük balıkların avında kullanıldığı için 100 g üzeri jigler ve kuvvetli takımlarla yapılır. Büyük balık hedefli vertical jigging yönteminde tek ya da iki parçalı kısa, sağlam jigging kamışları, kuvvetli makineler, 0.35-0.40 mm sağlam örgü misinalar ve 10-20 m, 0.60 mm ve üzeri kalınlıklarda şok misinaları kullanılır. Takımın avcılığını arttırmak için şok misinasının florocarbon ( görünmez ) olması çok önemlidir. Görünmezlik sağlamasının yanında şok misinasının bir görevi de balığın ani hareketlerini absorbe etmektir.


Vertical jigging yönetimnde dikkat edilemesi gerek diğer bir nokta ise mera seçimidir. Dip tabiatı kayalık ve yükseltilerle çevrili olan, aniden derinleşen meralar ve dipteki batıkların çevresi en uygun meralardır. Sonar ( Fish finder) cihazları yardımıyla bu tarz meraları bularak koordinatlarını kaydeden ve bu meralar arasında süratli bir şekilde yer değiştirerek deneyebilme kabiliyetinde olan balıkçıların başarılı olma ihtimali çok daha yüksektir. Vertical Jigging yöntemi tekne stopta iken yapılsa da akıntı ve rüzgarı hesap ederek tekneyi doğru meranın üzerinde tutabilmek önemlidir. Aksi taktirde kısa süre içinde sonar ekranında görülen balık sürüleri ve mera kaybedilebilir.


80 m civarı ve üzeri derinliklerde kullanılan jigler genellikle 100-250 g arasında değişir. İnce uzun yapılı, tombul veya ahtapot şeklinde olabilen bu jiglerde genellikle kafa kısmından kısa bir köstekle ilave edilen geniş ağızlı tekli kancalar kullanılır. Bunun sebebi serbest haldeki tekli kancaların daha sağlam ve takılma ihtimalinin düşük olmasıdır. İstenirse bu kancaların sayısı ikiye çıkarılabilir ya da balıkları cezbetmek için kancalara püsküllü silikonlar ilave edilebilir. Suyun durumuna, meranın derinliğine ve hedef balığa göre çok fazla değişkenlik gösteren renk seçiminde balıkçı tecrübelerine, güdülerine ve şansına güvenmelidir.


Tekneden sarkıtılan jig dibe indikten sonra çeşitli aksiyonlarla bir miktar dipten yukarı toplandıktan sonra tekrar dibe inmesi beklenir. Balığın derinliği biliniyorsa bu derinliklerden 15-20 m'den fazla uzaklaşmamakta ya da dipteki taşlara yakın avlanmakta fayda vardır. Vertical jigging yönteminde çok farklı aksiyonlar uygulanabilir. Kısa zıplatmalarla süratli yukarı çekme, aynı derinlikte bekleyerek büyük zıplatmalar yaptırma , bir kaç zıplatma üzerine bir kaç tur sarma ya da bir kaç zıplatma üzerine jigi düşmeye bırakma gibi farklı aksiyonlar denenebilir. Sonuç olarak yaralı bir balık sürekli aynı hareketlerle kaçamayacağı için aksiyonun şekli balıkçının yaratıcılığına kalmıştır. Görüş mesafesinin düşük olduğu bulanık sularda aksiyon hızını düşürmek ve canlı renklere sahip olan jigler kullanmak avın verimini arttırabilir. Ciddi kondisyon isteyen bir iş olan bu yöntemde şans faktörü de çok büyüktür. Bazen herkes balık yakalarken siz boş dönebilir ya da kimsede balık yokken trofeyle dönen siz olabilirsiniz.


Shore Jigging ( Kıyıdan Seğirtme ): Shore Jigging yöntemi de jigging yönteminin kıyıdan yapılan şeklidir. Genellikle 100 g ve daha hafif jiglerle çok sığ olmayan kıyılarda uygulanır. Bu yöntemle kıyıdan avlanabilecek tür çeşitliliği fazla olduğundan kullanılan malzemeler de çok fazla değişkenlik gösterir. Kullanılacak jigin ağırlığına ve hedeflenen balığa göre 60 g'dan 200 g'a kadar atarı olan kamışlar tercih edilebilir. Liman mendirekleri, iskeleler, rıhtımlar ve aniden derinleşen kıyılar bu yöntem için en ideal yerlerdir. Denizde ve tatlı sularda bir çok balığın avında çok verimli olan shore jigging yönteminde her zaman sürprizlere açık olmak gerekir. Özellikle Ege ve Akdeniz'de avlanırken oltaya çok büyük balıkların vurması işten bile değildir. Böyle durumlarda sağlam olmayan takımlarla balığı dışarı almak çok zordur. Çok kalın takımlar kullanmak da nispeten küçük balıkların avında verimi düşürebilir. Bu yüzden hedef balığınızı doğru belirlemeli, ince takım kullanmayı seçtiyseniz sarı kuyruk, sinarit ve orkinos gibi çok büyük balıklar vurduğunda kaçırmayı göze almalısınız.





Shore jigging yönteminde de çok çeşitli aksiyonlar uygulanır. 1 kez vurdurup boşunu alma, peş peşe 2 veya 3 kez vurdurup boşunu alma, jigi vurdurarak dipten bir miktar yükselttikten sonra tekrar dipletme gibi farklı aksiyonlar kullanılabilir. Burada da amaç jigin yaralı bir balık gibi hareket etmesini sağlamaktır. Özellikle aniden derinleşen ve dip tabiatı kayalık olan meralarda jigi dipletmek risklidir. Dibe takılmaları önlemek için kamışın ucu yukarıda tutularak aksiyon verilmeli ve jigin dipten mesafesi iyi ayarlanmalıdır. Keza aniden derinleşen kayalık meralarda vuran orfoz, lahoz gibi balıkların kayaların arasına girmesine fırsat vermemek için de sert uçlu, uzun kamışlar kullanmak ve mücadele boyunca kamışın ucunu yukarıda tutmak gerekir.



Light Jigging: Light jigging yöntemi de shore jigging yöntemiyle benzer olmakla birlikte bu yöntemde kullanılan jigler çok daha hafiftir. Kesin bir ayrım yapmak çok doğru olmasa da 1 g'dan 20 g'a kadar olan çok hafif jigler ve hafif spin takımlarla yapılan jigging yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Hafif jiglerle kıyıdan yakalanabilecek balık çeşitliliği çok daha fazladır. Son zamanlarda ülkemizde de çok popüler hale gelen ve her geçen gün daha fazla kişi tarafından uygulanmaya başlanan LRF ( Light Rock Fishing ) takımları ve çok hafif jglerle istavritten lapine, karagözden mırmıra kadar çok farklı türde balığı kandırmak mümkündür.






20 yılı devirdiğim balıkçılık sevdasında çok farklı yöntemler deneme ve birbirinden keyifli avlar yapma fırsatı buldum. En çok hangi yöntemi sevdiğim sorulsa kesin bir cevap veremesem de sahte yemlerle yapılan yöntemler diye bir genelleme yapabilirim. Belki de oltayı atıp beklemek yerine hareket ederek avlanmayı sevdiğimdendir. Metal jiglerle avlanmak diğer tüm yöntemlerden daha fazla hareket ve beceri gerektirdiğinden olsa gerek jigging yönteminin benim içimdeki yeri ayrı. Bu yöntemi şimdiye kadar hiç denemediyseniz ve balıkçılık hayatınıza hareket katmak istiyorsanız metal jiglerle tanışma zamanınız gelmiş demektir.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Muhteşem Üçlü

Balıklar vahşi hayvanlardır. Aynı bir domuz, bir kurt gibi insana görünmeyi sevmezler. Gün içinde kalabalıktan uzakta, derinlerde, kovuklarda, mağaralarda, erişte tarlalarının içlerinde saklanırlar. Ne zaman ki denizden el ayak çekilir, insan sesleri, motor gürültüleri susar, o zaman aynen dağda aç kalan kurtlar gibi insanların gün boyunca dibi karıştırdığı, artıklarını bıraktığı ve bu artıklar ile beslenen çokça ufak balığın bulunduğu kıyılara yanaşırlar. Bu nedenle özellikle yaz mevsiminde yırtıcı balıkları avlamak için en uygun zaman insanların varlığının en az olduğu gecenin sabaha yakın saatleridir.

Aylardan Ağustos olsa bile Ege'nin esintisi sabaha karşı insanın içine işliyor. İskelenin kenarına oturup ayaklarımı denize sarkıtıyorum, el oltamı çıkarıyorum. Balıkçılığın en yalın ve en sevdiğim hali bu... 6 yaşındaki çocuk da olsanız, kelli felli adam da olsanız avlanma şekliniz aynı... Ama av yönteminin basit olması, avın basit olduğu anlamına gelmiyor. Aksine yöntem ve takım ne kadar basitse, av potansiyeliniz o kadar yüksek oluyor.

Yanımdaki donmuş mamundan birkaç tanesini denize atıp önce avlağı yemliyorum. Sonra irice boylardan birini seçip düzgünce iğneye yerleştiriyorum. Yemi denize göndermeden önce son aşamada mamunun serbest sallanan kafa kısmını kopartıyorum. Mamun bayat veya donup çözülmüş olduğunda balıklar gevşeyen kafa kısmından ısırıp tüm yemi kolayca iğneden sökebiliyorlar. Buna engel olmak adına bu kısmı koparmak vuruşların yakalanmaya dönme oranını oldukça yükseltiyor.

Misina parmaklarımın ucundan yavaşça hareket ediyor. 6 yaşımdan bu yana misina tutan parmağımın bildiği bir şey varsa bu büyük bir balık. Büyük balık ya oltaya bir anda asılır, ya da onu alıp dolaştırmaya başlar. Küçük balık gibi tıkırdamaz, ısrarcı bir şekilde oltanın ucundaki yemle uzun süre oynamaz. Parmaklarımı hafifçe gevşetiyorum. Balığın kendine güveni iyice artıyor ve hızlanıyor. İşte şimdi tasmalama zamanı. Oltayı ne çok sert, ne de çok hafif, balığın damağına geçmesine yetecek güçte çalınıyorum. Ağırlığı hissetmemle balığın fişeklemesi bir oluyor. Özlediğim bir balık bu. Bir melanur. Suyun derinliği 3 metre var veya yok. Mücadele sahası kısıtlı. Balığın çok gezmesine fırsat vermeden karaya alıyorum. Yarım kiloya yakın kallavi bir melanur. Öylesine tepiniyor ki zaptetmek mümkün değil. Keşke bu balıklar kuzenleri olan sinarit, trança gibi 8-10 kilolara ulaşsalar. Eminim o zaman bu balığın mücadelesi ile hiçbir balık boy ölçüşemezdi.

Havanın aydınlanmasına az vakit var. Uzaktan şafak sökmeye başladı. Ne zaman toplanıp spin yapmaya başlasam diye plan yapıyorum. İçimden bir balık daha alayım kalkarım diyorum. Deniz ana beni çok bekletmiyor. Oltamda vuruş dahi hissetmeden derinliğini kontrol etmek için hafiften yukarı çektiğim anda parmağıma bir ağırlık oturuyor. Çipura... Bu balık ile şeytan oltasında mücadelenin tarifi imkansız. Melanur 100 metre sprinter ise, çipura grekoromen güreşçi, komple kastan oluşan bir kaba kuvvet... Mücadelesi keyifli ama zorlayıcı olmaktan uzak. Bu da yarım kilo civarı...

Gece avında görevi tamamladım. Sıra sabah suyunda... Tercihim takım çantamdaki Duel Hardcore Minnow 150... Müthiş bir menzili var. Ne zamandır su üstü sahte dışında balık almaya hasret kaldım. Hiç beklenmedik bir anda oltanın bir anda olduğu yere zımbalanması ve sonrasında gelen kafa darbeleri... Ben hayal kurmaya devam ederken, hayalim bir anda gerçek oluyor. Hava daha karanlık sayılır, balığın geldiği mesafe ise hayli uzak. Kesin turna... Yalnız ufak bir sorun var. Balığın vurduğu yerin çok yakınında yemli oltam duruyor. Balık buna dolaşırsa sorun olabilir. Uyanık davranıp balığı hemen oltanın üzerinden aşırıyorum. Balık büyük değil ama çok hareketli. Kıyıya geliyor. Kepçeyle usulca alıyorum.





Üç farklı, üçü de birbirinden güzel balıklar...Hepsinin yaşattığı heyecan birbirinden farklı. Hiçbirini bir diğerine değişemem. Sanıyorum bu da balık tutmayı niye başka hiçbir uğraşa, tutkuya değişmeyeceğimin nedeni... 

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Karanlıktan Aydınlığa

Nefes alamıyorum. Göğsüm inip kalkmaya devam ediyor ama ciğerlerime dolan ıslak havanın bana hiçbir faydası yok. Balıklar da karaya çıktığında böyle hissediyor olmalı. Gözlerim dışarı açılan bir kapı, pencere arıyor. Son bir çaba ile zifiri karanlığı delip ulaşabildiğim ilk aydınlığa uzanıyorum. Pencereyi açıyorum. Karadan suya dönen balık gibi en başta bir sersemliyorum, başım dönüyor. Birkaç nefes sonra kendime gelebiliyorum. Sivrisineklere aldırmadan pencereyi sonuna kadar aralayıp, yatağıma geri oturuyorum. Saati kontrol ediyorum. Gece, gündüze olan yolu anca yarılamış. Sevmiyorum sabaha uzak bu saatleri. İnsan kendi sesini en çok gecenin sessizliğinde dinliyor. Ama akla en güzel fikirler, en güzel sözler, en güzel hikayeler de bu saatte düşüyor. Keşke o an aklımdan geçenleri kaydeden bir kayıt cihazı olsa... Göz kapaklarımı düşerken yakalıyorum. Son bir güçle kendimi oturduğum yataktan koparıyorum.

Meyhanelerden dökülen son sarhoşlar yalpalayarak evlerine dönerken benim günüm daha yeni başlıyor. Önümdeki toprak yolun sonu deniz... Yolda içimi ürperten bir esinti vuruyor yüzüme. Deniz de benim gibi huzursuz ve uykusuz... Liman dışında gürleyen dalgaların kalıntıları koyun içini çalkalıyor. İyice yaklaşıyorum kıyıya. Durmayı planladığım yerde belli belirsiz birkaç silüet... Bu saatte hayırdır inşallah deyip yanlarına varıyorum. Ellerinde birkaç kasnak, toplanıyorlar. Rüzgar olta atmalarına izin vermemiş. Bana da ayrıcalık tanıyacağını sanmıyorum, ama hemen pes etmeyeceğim. Önce yemliyi gönderiyorum, sorun yok. Sonra spin takımı hazırlıyorum. Ama bunu uzağa göndermek öyle pek kolay olmayacak. Çantamdan rüzgara karşı en mukavemetli sahteyi seçiyorum. Bir iki atıyorum, ama göndermek istediğim noktanın çok uzağında kalıyor.El mecbur o bana gelmezse, ben ona gideceğim. Simsiyah sulara girip 7-8 adım yürüyorum. Su artık belime geliyor. Deniz geceleyin onunla en haşır neşir insan için bile ürkütücü... Ayak bileğime dolananlar sanki erişte ve yosunlar değil, denizin derinliklerinden gelen mığrılar, mürenler, ahtapotlar... Hayal gücümü bu fikirlerden uzaklaştırıp ava odaklanmaya çalışıyorum.

Hava aydınlanıyor. Göz kapaklarıma gecenin yorgunluğu oturmuş. Gece karşılaştığım dört beş kişilik grup rüzgar azalınca tekrar geri dönüp oltalarını atıyor. Hareket alanım çok kısıtlı, ister istemez geriliyorum. Yakaladıkları bozuk paradan hallice balıkları torbaya dolduruşlarını seyrediyorum.  Balıkçıya gitseler ıskarta balık kasasından aynı balıkların kilosunu iki üç liraya alabilirler halbuki. Suçlamıyorum, aşağılamıyorum. Sabahın bu kör saatinde orada olduklarına göre onlar da oltanın ucundaki parıltının sevdalısı belli ki. Sadece yolun başındalar ve biraz daha fazla bilince sahip olmaları gerek. Bunları düşünürken yemli bekleyen oltanın yere eğilerek verdiği selamla kalp atışlarım hızlanıyor. Oltayı elime alır almaz ucundaki "gücü" hissediyorum. En başta kendine güveni tam. Kendisini kıyıya doğru çeken gücü alt edebileceğini hissedip olanca gücüyle açığa ve derine kuyruk vuruyor. Her hamlesinde bir parça ileri gitmeyi başarıyor, ama kurtulduğunu sandığı o anda tekrar aynı kuvvet onu kıyıya çekmeye devam ediyor. İşlerin yolunda gitmediğini ve açığa kuyruk vuracak gücü kalmadığını anlayınca bu defa panik oluyor. Kıyıya paralel bir o yana, bir bu yana kaçıyor. Ama bunun ona hiçbir faydası yok. Artık karnının taşlara sürttüğünü ve yüzgeçlerinin bir kısmının suyun dışında olduğunu hissedince yolun sonunun geldiğini anlıyor. Son hamle suyun dışından geliyor. Vücudunu o güne kadar hiç tanımadığı bir dokunuş sarıyor. Onun hikayesi burada sona eriyor, ama benim hikayem henüz bitmiş değil. Birkaç dakika sonra aynı sahne başrol oyuncularından birisi değişerek tekrar sergileniyor.





---

Solungaçları hareket etmeye devam ediyor ama aralarından geçen su artık yeterince oksijene sahip değil. Yaklaşık yarım saattir içinde beklediği bu karanlık ve küçük alan, zaman ilerledikçe daha da karanlık ve küçük bir hal alıyor. Her şeyin bittiğini düşündüğü o anda etrafını aniden alabildiğine ışık kaplıyor. Onu denizden çıkaran dokunuş yeniden vücudunu kavrıyor. Kendini tekrar suda bulduğunda bu sefer etrafında taşlar, yosunlar ve diğer balıkları görüyor. Tam kendine gelebilmiş değil, ama kuyruk vuracak gücü kendinde buluyor. Birkaç dengesiz kuyruk darbesi sonrasında kendini toparlayıp gözden kayboluyor.