20 Ekim 2013 Pazar

Özgür Çiftlik Levrekleri...

2013 Eylül ayında da bir önceki sene olduğu gibi kıyıdan at-çek yöntemiyle Samsun'da keyifli lüfer avları yapma fırsatı buldum. Geçtiğimiz sene yaptığım at-çek avlarının çoğunda yakaladığım lüferlerin yanında çokça çinakop ve sarıkanat da olurdu. Geçen seneden farklı olarak bu sene kıyıdan yakaladığım lüferlerin sayısında artış, çinakop ve sarıkanatların sayısında ise düşüş yaşandı. Böylesi daha iyi oldu doğrusu. Ekim ayının gelmesiyle birlikte ise kıyıdan yakaladığım lüfer miktarı azaldı. Balığın yoğun olduğu dönemlerde her avda 5-6 lüferi kandırırken, Ekim ayının başlarında gittiğim avlardan ya tek lüferle ya da boş kovayla dönmeye başladım. Lüferin yokluğunda oyalanacak sarıkanat da olmayınca, her sabah 05:00'da yataktan kalkmamı sağlayan şevk ve heyecanımı kaybettim. Çok şükür ki bu dönemde yaptığım sabah avlarında oltama takılan birkaç lüfer ve 1.5 kg'lik bir levrek ile teselli buldum.



Kıyıdan at-çek ile lüfer avı keyif vermemeye başlayınca başka balıkların arayışı içine girdim. Aklıma ilk olarak avcılığından ve yemesinden en çok keyif aldığım balık olan tatlısu levreği geldi. Geçtiğimiz senelerde 20-40 g'lık jiglerle trofe boylarda tatlısu levrekleri yakaladığım, Amasya il sınırları içinde bulunan bir baraj gölünde denemeyi düşündüm. Bu göl ile evimin arasındaki mesafe 100 km. Tatlısu levreği avcılığını çok sevdiğim için daha önce bu yolu defalarca kere gitmiştim. Ama onca yolu tek başıma gidip, yalnız av yapmak istemediğim için av arkadaşı aramaya başladım. Teklifimi ilk olarak Özkan abiye yapmaya karar verdim. Özkan abiyi telefonla aradığımda daha teklifimi yapmaya fırsat bile bulamadan heyecanlı bir şekilde anlatmaya başladı: "Savaş, Yakakent'ten geliyoruz. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Çapariyle levreği boğduk. Her atışta en az üçlü levrek çektik. Altılı çektiğimiz bile oldu. Balık tutmaktan yorulup avı bıraktık. Biz dönerken hala balık vuruyordu." Özkan abi nefes almadan anlatırken ben de bulduğum boşluklarda aklıma gelen bütün soruları sormaya çalışıyordum: " Tam olarak nerede aldınız balıkları? Balıklar açıkta mı vurdu, kıyı da mı? Balıkların boyları yaklaşık ne kadar? Nasıl bir çapari kullandınız?

Özkan abinin balıkları yakaladığı yer, Yakakent'te kıyıdan 1 mil mesafede bulunan levrek çiftliklerinin tam karşısına denk gelen kıyı şeridiydi. Balık boylarının standart ve porsiyonluk olmasına bakılırsa yakın zamanda çiftlik patlamış olma olasılığı yüksekti. Anlatılanlar doğruysa bu avın avcılık yönünden pek bir değeri yoktu. Hiç bir doğa tecrübesi ve avlanma yeteneği olmayan çiftlik kaçkını levrekleri çapariyle üçer beşer yakalamanın övünülecek bir yanı da yoktu. Ama ne olursa olsun, insanın ömründe belki de bir defa meydana gelebilecek böyle bir olayı tecrübe etme isteğim Amasya'da tutacağım trofe tatlısu levreği hayallerimin önüne geçti. Özkan abiyle ertesi sabah da aynı yerde olta atmak üzere sözleştik.

Ertesi sabah 04:30'da Özkan abi ve benim gibi Özkan abinin anlattıklarının heyecanına kapılan Temel abi ile buluşup Yakakent'e doğru yola koyulduk. Yakakent'e varmadan yol üzerinde açık bulduğumuz, sabah namazı için uyanmış olan bir hacı amcanın dükkanında bayat simit, peynir, zeytin ve çaydan oluşan kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devam ettik. Hava aydınlanmak üzereyken vardığımız merada öncelikle lüfer ve iri levrek umuduyla, çeşitli sahte yemler ve kaşıklarla at-çek yaptığımız halde 3 kişi yarım saat içinde sadece 2 sarıkanat yakalayabildik. Lüfer ve iri levrekten beklediğimizi bulamayınca levrek çaparisi yapacağımız meraya geçip takımlarımızı hazırlamaya başladık. Özkan abi ve Temel abi hazır çaparilerini açarken ben de hazırda bulunan 0.28 mm'lik çapari kösteklerini 0.30 mm'lik beden misinası üzerine dizmeye başladım. Beden üzerine 4. kösteği bağladığım sırada meraya bizden önce gelen balıkçılardan birinin sudan zorlana zorlana bir şeyler çıkarmaya çalıştığını fark ettim. Başımı uğraştığım işten kaldırıp baktığımda yanımdaki balıkçının iki büklüm olmuş kamışının ucundaki 8 levreği görünce şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Ağırlıkları 300-600 g arasında değişen 8 levreğin çaparinin ucunda salkım gibi dizildiğini görünce heyecandan diğer köstekleri bağlamayı bırakıp acele bir şekilde hazırladığım takımı denize salladım. 25 m kadar salladığım çapariyi hiç aksiyon yaptırmadan ağır ağır sarmaya başladım. Takım 10 m önümdeki kayaların bitti sığlık alana geldiğinde ağırlaştı. Makinenin kolunu bir kaç tur bile çeviremeden oltanın ucundaki ağırlık ve patırtı iyice artınca daha fazla saramaz oldum. Takımı çok sığ ve kayalık olan dibe taktırmamak için kamışın ucunu yukarı kaldırıp ardından aşağı indirirken misinanın boşunu alarak çekmeye başladım. Biraz çektikten sonra her biri bir tarafa yüzmeye çalışan 4 levreği suyun yüzeyinde gördüm. Aynı taktikle çekmeye devam ederek önüme kadar gelen levrekleri kamışımın ucu iki büklüm olmuş şekilde kaldırıp dışarı aldım. Oltamın ucundaki tüm kancalar dolmuştu. Önümüzde gerçekten çok kalabalık bir sürü olmalıydı. Porsiyonluk boydaki levrekleri kovaya atıp bu büyük olayın tadını çıkartmak için vakit kaybetmeden oltamı tekrar salladım.



Özkan abi, Temel abi ve ben peşimiz sıra çaparilerimizin kancaları salkım saçak dolu halde levrek çektik. Levrekler istavrit gibi çapariye doluyordu. Bunca yıllık balıkçılık hayatımda daha önce böyle bir şeyi ne görmüş ne de duymuştum. Limit üstü olmasına rağmen oltamıza vuran balıklardan çoğunu geri salıp sadece en irilerini alıkoyuyorduk. Bu hareketimizle meradaki bazı balıkçılara örnek olduysak da bazıları ayırt etmeksizin oltalarına vuran tüm balıkları kovaya doldurmaya devam etti. Bölgenin yerli balıkçılarının anlattığına göre birkaç gün önceki fırtınada açıktaki levrek havuzlarından 2 tanesi patladığı için binlerce balık denize kaçmıştı. Bazı balıkçılar denize kum serpiştirip yemleme taklidi yaparak çiftlik kaçkını levrekleri toplamaya çalıştı. Gün boyu aralıklarla balık devam etti. Kayalık boyunca sıralanmış olan balıkçıların yakaladığı balıklara göre sürünün nerede olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorduk. Saatler ilerledikçe balıkçıların kovaları tıka basa doldu. Kiminin yedek kovası vardı, kimi kovadan taşan balıkları poşetlere doldurdu, kimi yerlere attı, kimi de balıkları solungaç ve ağızlarından geçirdiği ağaç dallarına dizdi.

Bir müddet çapariyle levrek yakalamanın zevkini aldıktan sonra daha eğlenceli olduğunu düşündüğüm yöntemlerle denemeye karar verdim. Yanımda getirdiğim LRF takımımın ucuna taktığım çok hafif jigler ve silikon yemlerle denemeler yaptım. Bu avda daha önce deneme şansı bulamadığım LRF sahtelerimin bir çoğunu çalıştırma ve 3-12 g atarlı çok esnek bir kamış kullanarak yarım kiloluk levreklerle mücadele etme fırsatı da buldum.





Ava devam ederken, böyle bir avın tarihi bir değere sahip olduğu ve mutlaka fotoğraflamam gerektiği düşüncesine kapılıp avın başında çektiğimiz salkım saçak levreklerin fotoğrafını çekmediğim için pişmanlık duydum. Neyse ki av tüm hızıyla devam ediyordu. Sürünün geldiği bir ara Özkan abinin çaparisi tekrar balıkla doldu. Spin kamışının ucu şekilden şekile girerken tulum giyiyor olmasının avantajıyla dalgalara aldırış etmeden denize girdi. Aynı anda Temel abinin de çaparisi balıkla dolduğu halde olta atmak yerine fotoğraf çekme işine koyuldum. Özkan abinin dalgaların arasında mücadele edişini, çaparisini dolduran 6 levreği denizden çıkarmaya çalışırken düştüğü halleri ve Temel abinin oltasının ucundaki 7 levreği dışarı almasına yardım edişini kare kare fotoğraflayarak nadir gerçekleşen bu avın en özel anlarını ölümsüzleştirdim.





Her biri farklı yana yüzmeye çalışan 7 levreği dışarı almak gerçekten fiziki kondisyon gerektiren bir iş. Gün boyu çaparilerimizi dolduran levreklerle mücadele etmekten hepimiz perişan olduk. Zarar vermeden kancadan çıkardıktan sonra denize attığımız balıkların jilet gibi keskin yanak ve yüzgeçlerine maruz kalan ellerimiz kan revan içinde kaldı. Yakaladığımız onlarca levreğin arasından seçtiğimiz en iri balıklarla limitler dahilinde kovalarımızı doldurup erken saatte avı sonlandırdık. Böyle bir ava daha önce şahit olanınız var mı bilmem ama ben ve arkadaşlarım daha önce ne görmüş ne de duymuştuk. Avcılık açısından çok fazla bir değeri olmasa da bizim için yıllar sonra bile konuşacağımız farklı bir tecrübe oldu. Sonraki günlerde hiç birimiz çapariyle çiftlik kaçkını levrek peşinde koşmadık. Kim bilir belki yıllar sonra doğada hayatta kalmayı başaran birkaç tanesiyle tekrar karşılaşırız. O gün geldiğinde iyi olan kazansın...


8 Ekim 2013 Salı

LRF ( Light Rock Fishing )

Sizi bilmem ama benim için sahte yemlerle yapılan avcılığın keyfi ayrıdır. Bir balığı gerçekte avı olan yemler yerine onların taklitleriyle avlamaya çalışmak hareketli, eğlenceli ve beceri isteyen bir iştir. Ülkemizde geleneksel at-çek yönteminde yaygın olarak kullanılan sahte yemler çok fazla çeşitlilik göstermediği gibi, sahte yemlerle avlanan balık türleri de tatlı su ve denizlerde yaşayan belli başlı avcı balıklarla sınırlı kalmıştır. Oysa ki doğru malzeme seçimiyle hemen her türlü balığı sahte yemlerle kandırmak mümkündür.






Son yıllarda gelişen teknolojiyle birlikte sportif balıkçılık sektöründe de çok büyük yenilikler yaşandı. Balık avı takımlarında kullanılan malzemelerin mukavemeti arttıkça misinalar inceldi, makineler küçüldü, kamışlar daha ince, hafif ve esnek hale geldi. Boy boy, çeşit çeşit, renk renk sahte yemler vitrinlerde boy göstermeye başladı. Balık avı malzemelerindeki yeniliklere paralel olarak yeni yöntemler de ortaya çıktı. LRF ( Light Rock Fishing ) yöntemi de bunlardan biri. Çok hafif takımlar ve sahte yemlerle balık avlama prensibine dayanan LRF yönteminin temelleri Japonya'da atıldıktan sonra 2009 yılından itibaren başta İngiltere olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde de uygulanmaya başlamış ve kısa sürede amatör balıkçılar arasında yeni bir trend haline dönüşmüştür.





Olta balıkçılığının tek amacı keyif almak olmalıdır. Balık tutmaktan keyif almanın yolu ise doğru takım kullanmaktan geçer. Doğru takımla yakalandığı taktirde orta boy bir istavritin bile mücadelesine doyum olmaz. LRF yönteminde kullanılan yemler piyasadaki her türlü sahte yemin minyatürüdür. Ağırlıkları 0.5 g'dan başlayan silikon zokalarını ( jig head ), silikon kurtları, kaşıkları, jigleri ve maket balıkları içeren bu mini yemler çok fazla renk ve model seçeneğine sahiptir. Bu kadar hafif yemlerle uzun atışlar yapabilmek için esnek ve düşük atarlı kamışlara ihtiyaç vardır. İdeal bir LRF kamışının boyu 180-240 cm arasındadır. Yeni başlayanlar için 3-12 g atarlı bir kamış fazlasıyla iş görecektir. LRF takımını oluşturan makinelerin de kamışla uyumlu ve hafif olması gerekir. 1000-3000 arası makineler bu iş için idealdir. Misina seçimi kişinin tercihine kalmıştır. Balıkçı hedeflediği balığa, ortam şartlarına ve alışkanlıklarına göre örgü, monoflament ya da florokarbon misina kullanabilir. Örneğin monoflament misinalar için 0.12-0.22 mm, örgü ve nonofil misinalar içinse 0.10 mm ve altındaki kalınlıklar tercih edilmelidir. İnce misina kullanmak atış mesafesini arttırdığı gibi mücadele esnasındaki heyecanı da katlar.






Henüz ülkemizde yaygınlaşmamış olan LRF yönteminin dünya genelinde bu kadar sevilmesinin bir çok sebebi var. LRF yöntemiyle hedeflenen balık türlerinin yanında bir çok farklı türde balık yakalamak da mümkün. İstavrit hedefiyle salladığımız cezbedici silikon kurdumuza neyin saldıracağını asla bilemeyiz. Bu tarz yemler civarda beslenen hemen her türlü balığın birinci hedefi olduğundan yemi neyin yutacağı sürprizdir. Hafif bir silikon zokasına takılmış, akıntıyla sürüklenen kırmızı bir kurdun, lüfer ve levrek gibi en üst düzey yırtıcılar dahil olmak üzere kandıramayacağı balık yoktur. Bu yemi özellikle gece avlarında dipte biraz oynattığımız taktirde iri bir kayabalığı ya da iskorpitin atlaması çok uzun sürmez. Dipte yaşayan, muhteşem renklere sahip en küçük balıkları bile ağızlarına uygun boylardaki sahte yemlerle kandırmak mümkündür. LRF yöntemi, ailemiz ve sevdiklerimizle keyifli zamanlar geçirmek için de bulunmaz bir nimettir. Özellikle çocuklar için iskele bacaklarına sarkıttıkları silikon kurtçuklarla yakaladıkları istavritler, ispariler, izmaritler, lapinler, hani balıkları, kiklalar, kayabalıkları, iskorpitler ve muhteşem renklerdeki bir çok balık türü bu tutkuya başlamaları için güzel bir fırsat olabilir.










Lüfer ve levrek hedefiyle uzunca bir yol katettiğinizi düşünün. Ya o gün civarda avlanan büyük yırtıcılar yoksa? Boş dönmektense yanınızda götürdüğünüz LRF takımı ve daha küçük sahte yemlerle şansınızı denemeye ne dersiniz? Son derece keyifsiz geçen av, yakaladığınız ispariler, karagözler ya da azman istavritlerle en keyifli avlarınızdan birine dönüşebilir. Belki de civarda avlanan levrekler o gün için sizin salladığınız büyük boy maket balıklar yerine daha küçük avların peşindedir. LRF takımınızın ucuna taktığınız silikon kurda iri bir levreğin vurması işten bile değildir. İşte o zaman gerçek bir mücadele sizi bekliyor demektir. Çok hafif bir takım kullanarak iri bir levrekle mücadele etmenin keyfi bambaşkadır. Bütün balıkçılık yeteneklerimizi sergilemek için bundan daha güzel bir fırsat olamaz.



LRF yöntemi sayesinde sahte yemlerle yakalanamayacağını düşündüğümüz trofe boydaki bir çok balık türünü de yakalamak mümkündür. Baltabaş karagöz, çipura, eşkina, minakop ya da mırmır gibi bazı türler için geleneksel balıkçılık yöntemleri yemli takımdan başka bir yol olmadığını savunsa da LRF yöntemi bu türlerin avında da çok etkilidir. Doğru zamanda, doğru yerde denendiği taktirde bu balıklar silikon yemler, jigler ve hatta küçük boylardaki maket balıklarla bile avlanabilir.




Çok uygun fiyatlara mal edebileceğiniz bir LRF takımı hazırlayıp, bu takımla bir kaç deneme yaptıktan sonra balık tutmanın gerçek zevkine yeni vardığınızı anlayacaksınız. Sahte yemlerle denizde ve tatlı suda yaşayan her türlü balığı kandırabileceğinizi unutmayın. Olta başında beklemekten sıkıldıysanız ya da yemli oltalar dipte beklerken biraz hareket yapmak istiyorsanız bu yöntemi mutlaka denemelisiniz.

Sabrın Sonu Selamet

Her mesleğin normalden daha yoğun ve tempolu olduğu dönemler vardır. Bu dönemler bizim için hem fiziksel hem de zihinsel açıdan yorucu geçebilir. Yoğun dönemin başında aşırı yorgunluk hisseden bedenimiz zamanla bu tempoya alışır ve nihayet yoğunluk bittiğinde hem zihnimiz hem de bedenimiz dinlenmeye geçer. Sıradan insanlar için durum böyledir. Ama bu dönem lüfer mevsimiyle çakışırsa, lüfer aşığı bir balık tutkunu için tam bir işkenceye dönüşebilir. İşte ben de böyle bir dönemden geçtim. 30 ağustos akşamı Samsun'da yakaladığım sezonun ilk lüferlerinden sonra meslek hayatımda 2 eylülden 20 eylüle kadar sürecek olan çok yoğun ve yorucu bir döneme girdim. 3 hafta boyunca tek bir gün bile izin yapmadan uzun ve yorucu mesailer geçirdim. Bu süre zarfında olta atmak için ne sabah suyuna enerji ne de akşam suyuna vakit bulabildim.

Orta Karadeniz'de lüfer sezonunun en bereketli geçtiği günlerde olta atamamak ister istemez kafamı meşgul etse de bu durumun benim için işkenceye dönüşmesine izin vermedim. Sonuçta balık tutmak keyif işidir. Ne zaman ki bir tutku keyif olmaktan çıkıp kişiye zarar vermeye başlarsa, o zaman onun adına tutku değil, takıntı ya da hastalık denir. Balık tutma sevdasına işini gücünü aksatan, ailesini ihmal eden, sağlığını riske atan biri için bu tutku hastalığa dönüşmüş demektir. İçimizdeki balık tutma arzusu hiç bir zaman sönmeyecek olsa da en azından bazı dönemlerde bu arzuyu dizginleyebilmek gerekir. Benim de öğrencilik yıllarımda dönem dönem balık tutma sevdasına derslerimi ihmal ettiğim olmuştu. Rahmetli babam hep durumu zamanında fark edip müdahale etmiş, hatta bazı dönemler balık tutmamı tamamen yasaklamıştı. O zamanlar içimden babama kızardım. Sonradan farkına vardım ki, bugün gönlümce balık tutabiliyor olmamı babama borçluyum. Demek istediğim şu ki; hiç bir balığı gözümüzde fazla büyütüp takıntı haline dönüştürmemeliyiz. Bugün olmazsa yarın olur, yarın olmazsa gelecek sezon olur, lüfer olmazsa başka balık olur...

2 Eylülden sonra işime konsantre olup, denizde cirit atan lüferleri çok fazla düşünmemeye çalıştım. 20 Eylüle kadar geçen süre zarfında nadiren bulabildiğim fırsatlarda yakaladığım 9 lüfer ve 1 levrek tesellim oldu. Nihayet 20 Eylül cuma günü yoğun iş tempomun sona ermesiyle birlikte hafta sonunu lüfer peşinde koşarak geçirmeye karar verdim.






21 Eylül cumartesi sabahı 05:00'da çalan telefonumun alarmıyla uyanıp pencereden dışarı baktım. Akşam başlayan yağmur hala devam ediyordu. Hem yağmur hem de yoğun geçen haftanın vermiş olduğu yorgunluk tercihimi yataktan yana kullanmama sebep oldu. Sıcacık yatağıma girip uykuma kaldığım yerden devam ettim. Saat 09:30 gibi uyandığımda yağmur etkisini azaltmıştı. Uykumu da almış olmanın rahatlığıyla balık tutma isteğim yeniden canlandı. İçimde gün boyu yorulmadan at-çek yapabilecek bir enerji hissediyordum. Kahvaltımı yaptıktan sonra kendimi ancak öğlene kadar oyalayabildim. Sonunda dayanamayarak soluğu deniz kenarında aldım.

Saat 13:00'da meraya vardığımda yağmur çiselemeye devam ediyordu. Yağmurluğumu giyip takımlarımı hazırlamaya başladım. Genelde kıyıdan at-çek ile lüfer avının bereketli olduğu saatler sabah ve akşam saatleri olmasına rağmen bazen gün boyu güzel balık alındığı olur. Öyle bir güne denk gelmiş olmayı ve atar atmaz lüferin yapışmasını umut ederek 22 g'lık favori kaşığımla at-çek yapmaya başladım. Yarım saat kadar sıkılmadan at-çek yaptıktan sonra nihayet güzel bir balık yapıştı. Çinakop olamayacak kadar kuvvetli basıyordu. Çok uzakta vuran balığı boşluk vermeden çekip dışarı atmayı başardım. Tahmin ettiğim gibi güzel bir lüferdi. Öğlen saatleri olmasına rağmen yakaladığım lüferle ümitlenip vakit kaybetmeden at-çek yapmaya devam ettim. Uzun süre tek bir vuruş bile alamadan aralıklarla at-çek yaptım. Umudum akşam suyuna kalmıştı. Nihayet saat 17:30 gibi bir lüfer daha yapıştı. Günün ikinci lüferini de kovaya atmayı başardım. O dakikadan sonra kıyıya güzel bir sürü inmiş olacak ki peş peşe vuruşlar aldım. Uzun süredir güzel bir lüfer avının hayalini kurduğumdan yakaladığım balıklardan sonra zaman kaybetmemeye çalışarak atıp çekmeye devam ettim. 1 saatin sonunda kovamda 5 tane lüfer olmuştu. Kaçırdığım bir kaç lüfer ve saldığım çinakopları da düşürsek çok hareketli ve keyifli bir av geçirdim. Yoğun iş temposunun, olta atmadan geçen günlerin ve tüm sıkıntıların ardından benim için ilaç gibi av oldu.


22 Eylül sabahı uyanır uyanmaz pencereden sokak lambasının aydınlattığı caddeye baktım. Yerler kuru, ağaçların yaprakları kıpırtısızdı. Şehir sakin bir sonbahar sabahına hazırlanıyordu. İnsanların uyanıp hayatın temposuna karışmasından saatler önce uyanmamın tek bir sebebi vardı. Balık sevdası... İşte bu sevda yüzünden sıcacık yatağıma geri dönmek yerine çabucak elbiselerimi giyip çantamı hazırladığım gibi deniz kenarına koştum. Meraya vardığımda havada hiç bir aydınlanma emaresi yoktu. Gecenin karanlığında oltamın ucunda hazır bulunan klipsin ucuna taktığım beyaz renkli bir sahteyle at-çek yapmaya koyuldum. Havanın yavaş yavaş ağarmasıyla birlikte kıyının hemen dibinde oynaklar belirmeye başladı. Oynakların olduğu tarafa doğru kıyıya paralel salladığım sahte yemi kah düz çekerek kah yaralı balık aksiyonu yaptırarak avcı balıkları kandırmaya çalıştım. Bir kaç başarısız denemeden sonra tam sahte balığı sudan çıkaracağım sırada sağlam bir vuruş aldım. Hemen önümde ve tamamen yüzeyde vuran balığı makine kullanmaya bile gerek duymadan tek hamlede kaldırıp arkama attım. Sahte balığın bir kancası ağzına bir kancası da solungaç kapağına saplanan balığı çabucak kancalardan kurtarıp at-çek yapmaya devam ettim.

Yüzeyindeki hareketlilik yaklaşık 5 dakika sürdükten sonra deniz yine eski sakin ve hareketsiz haline büründü. Hava aydınlanıp berrak ve sığ suyun dibi görünür olmaya başlayınca oltamın ucundaki sahte balığı atış mesafesi bakımından daha üstün olan kaşıkla değiştirdim. Yaklaşık 70-80 metrelere gönderdiğim kaşığımla bir kaç atış sonra sağlam bir vuruş aldım. Çok uzakta vuran balığın suyun dışına vurmaması için kamışın ucunu olabildiğince suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Yarı yolda kıyıya doğru yüzmeye başlayan balık kıyıya 5 m kala yön değiştirip tekrar basmaya başladı. O esnada suyun dışına vurup müthiş bir hızla vücudunu silkeledi. Kancayı ağzından atacak diye yüreğim ağzıma gelse de lüferin en etkili kurtulma taktiği işe yaramamıştı. Balık hala kancanın ucundaydı. Makineyi bir kaç tur daha sarıp balığı arkama fırlattım. İkinci balıktan sonra yarım saat içinde 4 balık daha aldım. Her vuruşta lüfer diye sevindiysem de gelenlerin hepsi çinakoptu. Kaşığın üçlü kancasının tamamını yuttuğu için ölümcül yara alan bir tanesi hariç diğer çinakopları geri saldım. Son balıktan sonra bir süre daha olta sallayıp başka vuruş alamayınca avı sonlandırdım.


Saat 07:30 gibi döndüğüm sabah suyundan sonra evimde istirahate çekilip akşam suyu vaktinin gelmesini bekledim. Bir akşam önce yakaladığım 5 lüferden sonra akşam suyunda güzel balık yapacağına olan inancım artmıştı. Saat 16:30 gibi meraya vardığımda bir önceki akşam balıkların tamamını aldığım kaşıkla denemeye başladım. Her an balık vuracakmış gibi bütün dikkatimi oltaya vererek atıp çektim. Durduğum kayanın üzerinden farklı sektörlere doğru çok uzun atışlar gerçekleştirdim. Saat 17:30'a doğru heyecanım daha da arttı. "Ha vurdu, ha vuracak" diyerek atıp çekmeye devam ettim. 2 saat boyunca aralıksız atıp çektiğim halde tek bir vuruş bile alamadım.

Zaman ilerleyip havanın kararmaya başlamasıyla birlikte ümidim iyice azaldı. Saat 18:30 gibi avı sonlandırmadan önceki son atışlarımı yaparken kıyıya 3 m kala sağlam bir vuruş aldım. Bu vuruş diğerlerinden farklı bir vuruştu. At-çek yaparken lüfer vurduğunda olta ağırlaşır, levrek vurduğunda ise olta bir şeye takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kalır. Bu sefer de kaşığı ısıran şey bir anlık makinemin kolunu durdurmuştu. Levrek olduğuna hiç şüphe yoktu. Lüfer olsa balığı tereddütsüz kaldırıp arkama atacağım halde bu defa sakin bir şekilde ağır ağır çekmeye başladım. Balık suyun yüzeyine çıkıp bir anlık kendisini gösterdikten sonra fişekleyip bir miktar kaloma aldı. Tahmin ettiğim kadar büyük bir balık olmasa da dikkatsiz davrandığım taktirde misinayı kayalara kestirip koparabileceğini biliyordum. Bir kaç kez fişekledikten sonra yorulan balığı gözüme kestirdiğim uygun bir yere yaklaştırıp elimle solunaçlarından kavrayarak dışarı aldım. Balık yakalayabileceğime dair ümitlerim tamamen tükenmişken gelen bu levrek avın kurtarıcısı oldu. Çocukluk yıllarımda yaşlı bir üstaddan duyduğum sözü hatırladım. "Denizle pazarlık olmaz"...



3 keyifli at-çek avı geçirdikten sonra haftasonu tatilimin sonuna geldim. Çoğu kişinin aksine benim pazartesi sendromum yoktur. Meslek aşkım ve mesleğimle doğrudan alakalı olan tutkum sayesinde her zaman işimden zevk almasını bildim. Haftasonu yeterince dinlenmiş olmanın verdiği rahatlıkla 23 Eylül pazartesi günü sabah suyunda da olta atacak enerjiyi kendimde buldum. 05:30 gibi hava henüz aydınlanmadan vardığım merada ilk olarak beyaz uzun yapılı bir sahteyle denemeye başladım. İlk 15 dakika kıpırtısız olan deniz yüzeyi havanın aydınlanmaya başlamasıyla birlikte karışmaya, sağımda, solumda, önümde, her tarafta küme küme oynaklar belirmeye başladı. Vücuduma yayılan adrenalinin etkisiyle kalp atışlarım hızlandı. Her yerde kaçışan küçük balıklar olduğundan sahte balığı rast gele sallayıp panik yapmış bir balık balık gibi aksiyon yaptırarak çekmeye başladım. Sahtem iki sefer oynakların arasından boş geçtikten sonra üçüncü atışta vuruş geldi. Çok yakında vuran lüferi zorlanmadan çekip kovaya attıktan sonra oltayı vakit kaybetmeden tekrar salladım. İlk balığı aldıktan bir kaç dakika sonra bir lüfer daha aldım. İkinci balıktan sonra oynaklar kayboldu. Sahte balıkla bir kaç boş atış gerçekleştirdikten sonra kaşığa dönme vaktimin geldiğini anladım. Sabahın ilk ışıklarıyla kıyıya baskın düzenleyen lüfer sürüsü belli ki açığa çekilmişti. 22 g'lık kaşığımı takınca atış mesafem 2 katına çıktı. 15 dk içinde 50 m'den daha uzak mesafelerde 5 vuruş daha aldım. Kaşıkla aldığım vuruşlardan yarı yolda kurtulan bir tanesi hariç 4 tanesini kovaya atmayı başardım. Avın sonunda kovamda 6 yakışıklı lüfer yatıyordu. Saat 7 gibi avı sonlandırıp temizlik ve mesai hazırlıklarımı yapmak üzere evimin yolunu tuttum.




Haftalar süren yoğun ve yorucu iş temposuyla boğuşurken çok nadir olta atabilmiş, başkalarının yaptığı avları sosyal paylaşım sitelerinden seyretmekle yetinmiştim. Bir gün olsun yaptığım işe isyan edip, başkalarının tutmuş olduğu balıkları kıskanmadım. Çünkü biliyordum ki herkesin içinde bulunduğu imkan ve şartlar farklı. O bugün tutar, sen yarın tutarsın. Ya da o sinarit tutar, sen lüfer tutarsın. Sabırla bekleyip sonunda mükafatımı aldım. Benden çok daha bereketli avlar yapanlar oldu. Olsun. Benim yaşadığım heyecan bana yeter. Ekim ayının başından itibaren lüfer yavaş yavaş batı Karadeniz'e sonra da boğaza kaymaya başlayacak. Bugün bizim tuttuğumuz lüferleri seyredenler yarın kendileri avlayacak. Lüfer Orta Karadeniz'den tamamen göçtüğünde ben de başka balıklara yöneleceğim. Şimdilik aklımda bir şeyler var. Bekleyip görelim...