22 Temmuz 2016 Cuma

İzmit Turnaları

Nisan başında, İzmit'te 4 gün boyunca arkadaşlarımla beraber gerçekleştirdiğim tatlı su levreği ve turna avları bu balıklara olan hasretimi büyük ölçüde dindirmişti. Artık en az 1 sene bu balıkların peşine düşemesem de aldığım keyifle idare ederim diye düşünüyordum. Zaten en yakın tatlı su levreği ve turna merasına yüzlerce kilometre mesafedeki Antalya'dan bir daha ne zaman fırsat bulup da oralara gidebilecektim kim bilir. Büyük konuşmamak gerekiyormuş demek ki. Hollanda'da yaşayan Ali Dayımların bu seneki Türkiye tatilini sürpriz bir kararla erkene almaları işleri değiştirdi. Senede 1 sefer görebildiğim dayım, yengem ve hepsi birbirinden tatlı küçük kızlar olan 3 kuzenimi görmemek olmazdı. Uzun lafın kısası 22 nisan cuma akşamı mesaiden sonra çıkıp, pazartesi sabah tekrar mesaide olacak şekilde kısa bir Değirmendere ziyareti yapmak farz oldu. Bu vesileyle kısa bir aradan sonra annemi tekrar görüp belki küçük av kaçamakları da yapabilecek olmak benim gibi otobüs yolculuklarından büyük keyif alan biri için bulunmaz bir nimetti.

İlk av kaçamağımızı cumartesi sabahı Ahmet Çoban abimle birlikte gerçekleştirdik. Gün ağarırken deniz bisikletine atlayıp 10 dakikalık bir pedal çevirmeden sonra sazlık alanın önüne vardık. Suların ısınmasıyla birlikte doğa iyiden iyiye canlanmış kıyıları kızılkanat, tatlı su sardalyası ve güneş levreği sürüleri basmıştı. Bu seferki avımızda kurbağaların senfonisi de daha yüksek sesli ve kesintisiz bir hal almıştı. Her zamanki gibi öncelikle at-çek yaparak sazların önündeki sahanlığı yokladık. Burada vuruş alamayınca biraz da şansımızı sazlıkların arasındaki dar su koridorlarında denemeye karar verdik. Balıkları ürkütmemek için çok ağır ve sessiz hareket etmeye çalışarak ilk koridorun başlangıcında durup kordidor boyunca atıp çekmeye başladık. 9.5 cm'lik karpuz diye tabir ettiğimiz yeşil/çizgili renkli bir maket balıkla koridorun duvarlarını oluşturan sazların yarım metre önünden gerçekleştirdiğim ikinci çekişte sağlam bir vuruş geldi. Çok zorlanmadan yüzeye çıkardığım balık 60-65 cm arası orta boy bir turnaydı. Nazikçe kepçeleyip dışarı aldığımız balık koyu yeşil desenleriyle bize birbirinden güzel birkaç fotoğraf karesi hediye edip ait olduğu yere geri döndü. Kısa tutmayı planladığımız sabah avında ilk balıktan sonra yarım saat kadar daha deneyip başka vuruş alamadan avı sonlandırdık.



2 saatlik sabah suyu avından sonra günün geri kalanını Değirmendere'de ailemle birlikte geçirdim. Akşam üzeri bulduğum küçük bir boşluktaysa günün tek yakışıklı turnasıyla çektiğim fotoğrafları düzenleyip içime sinen en güzel 2 fotoğraf karesini facebook'ta paylaştım. Fotoğrafları düzenlerken dikkatimi çeken bir detay beni rahatsız etmişti. Balığın jilet keskinliğindeki dişlerinden korunmak için kullandığım balık tutucunun ( lip grip ) balığın alt çenesini delmesi hiç hoş bir görüntü oluşturmuyordu. Ölümcül olmadığını bilsem de bu küçük yaranın balığın geri kalan hayatını nasıl etkileyeceğini düşünmeden edemiyordum. İlk fırsatta bu konuyu araştırmayı düşünürken cevap kendiliğinden geldi. Paylaştığım fotoğrafları gören Avrupalı arkadaşlarımın, yakala&bırak avlarında balık tutucu kullanımının Avrupa'da kesinlikle kabul görmediğini, balığın alt çenesinde oluşan deliğin avlanma esnasında patlak bir hortum gibi balığın vakum gücünü zayıflatarak avlanmasına engel olabileceğini, balık tutucu ile çenesinden tutulan balığın çırpındığı zaman çenesinin parçalanarak daha büyük yaralar oluşabileceğini söyleyerek beni eleştiri yağmuruna tutması üzerine yaptığım yanlışın farkına vardım. Tatlı su balıkçılığı konusunda bizden fersah fersah ileride olan Avrupalı arkadaşlarımın yapıcı eleştirilerini dikkate almalı, artık doğrusu neyse o şekilde yapmalıydım. Kısa bir araştırmadan sonra turna ve sudak balığı için dünya genelinde en fazla kabul gören tutuş şeklinin, solungaç kapağı ile solungaç yarıkları arasındaki boşluktan tutmak olduğunu ( Gill Plate Grip ) ve çok iri balıklarda balığın bütün ağırlığını çeneye yüklememek adına mutlaka diğer elle karnının altından da desteklemek gerektiğini öğrendim.

Ertesi gün öğleden sonraya kadar da ailemle birlikte zaman geçirip saat 15:00 gibi İstanbul anadolu yakasından gelen Selçuk Ataç abimle İzmit'teki meramızda buluştuk. Niyetimiz yine deniz bisikletleriyle gölün sonundaki sazlık alanın çevresinde avlanmaktı. Makinelerimizde sarılı olan iplerin ucuna lider bağlamadan 20 cm'lik çelik kösteklerimizi bağlayıp hazır hale getirdikten sonra sazlıklara doğru pedal çevirmeye başladık. Selçuk abinin daha önce hiç turna avı tecrübesi olmamıştı. Bu yüzden yol boyunca turna balığının genel karakteri ve avcılığı üzerine konuştuk. Nihayet sazlık alana varınca ikimizde 10 gramlık jighead ile kombine ettiğimiz 10 cm'lik karpuz renkli silikonlarla atıp çekmeye koyulduk. Meranın derinliği ortalama 1-2 m ve dip tabiatı tamamen otluk olduğu için yemlerimiz suya düşer düşmez kah orta hızda düz sarımla kah  kamışın ucuyla yukarı aşağı zıplatma aksiyonları yaptırarak çekmeye başlıyorduk. Avın henüz başında sazların önündeki sahanlıkta ilk vuruş Selçuk abiye geldi. Sakince kepçeleyip dışarı aldığımız balık 45 cm'lik genç bir turnaydı. Selçuk abinin hayatının ilk turnasını birkaç fotoğraf karesiyle ölümsüzleştirip ait olduğu yere iade ettikten sonra ava kaldığımız yerden devam ettik.


Ava başladığımızda hafif şiddette esen rüzgar şiddetini arttırınca deniz bisikletiyle sabit duramaz hale geldik. Bir süre rüzgar bizi sürükledikçe pedal çevirip eski yerimize geri dönmeye çalıştıysak da akıntı bizi çok kısa sürede tekrar sazların üzerine yapıştırıyordu. En sonunda akıntının bizi sürükleyip yasladığı yerden at-çeke devam etmeye karar verdik. Durduğumuz yer sazların ortasındaki koca bir havuzun en dip köşesiydi. Buradan çeşitli sektörlere atışlar yaparak yemi ağaç ve sazlıkların dibine düşürebiliyorduk. İyi bir yerde durmuş olduğumuza inanarak atıp çekmeye devam ederken Selçuk abi bir vuruş daha aldı. Bu defaki yaklaşık 55 cm'lik, kapkalın, hatrı sayılır bir balıktı. Kısa bir süre kepçenin içinde sakinleşmesini beklediğimiz balığı nazikçe solungaç kapağı ve solungaç yarıkları arasındaki geniş boşluktan tutup çabucak fotoğrafladıktan sonra video kaydı eşliğinde suya iade ettik. Avımız güzel başlamıştı. Uzun yoldan gelip ilk turna avı tecrübesini yaşayan Selçuk abinin 2 güzel turna yakalaması bizim için ayrı bir mutluluk olmuştu. 2. balığı salmamızın üzerinden 10 dk ancak geçmişti ki Selçuk abinin oltasına bir balık daha yapıştı. Mücadelesine bakılırsa bu seferki diğerlerinden daha büyük bir balık olmalıydı. Keyifli bir mücadelenin sonunda kepçelediğimiz balık en az 70 cm'lik çok yakışıklı bir turnaydı. Bu balığı da doğru tutuş tekniğiyle zarar vermeden fotoğraflayıp yaşam alanına iade ettikten sonra ava kaldığımız yerden devam ettik.




İkimiz de aynı yemle aynı yere atıyor ve aynı teknikle çekiyorduk ama ne hikmetse Selçuk abi 3 turna kandırdığı halde benim yemime vuran olmamıştı. 1 ay önceki LRF takımlarıyla levrek avımızın aksine bu sefer şans Selçuk abiden yanaydı. Aramızda espiriyle karışık bu tesadüfün muhabbetini yaparken Selçuk abi 70 cm civarı iri bir turna daha kandırmayı başardı. Seçuk abinin oltasına vuran 4. balığı da fotoğraflayıp saldıktan sonra daha hırslı şekilde atıp çekmeye devam ettim. Hava kararmadan güzel bir turna yakalayıp fotoğraflamayı çok istiyordum. Güneşin batmasına yaklaşık 1 saat kalmış, ümitlerim tükenmeye başlamıştı. Artık attığım yöne dikkat etmeden rast gele atıp çekiyordum ki avın başından beri beklediğim o büyülü vuruşla yemim olduğu yerde mıhlanıverdi. Balığın ağırlığına ve gücüne bakılırsa nihayet hayal ettiğim balığı kandırmayı başarmıştım. 2 dakika kadar mücadele edip makinemden bir miktar ip boşaltan balık tamamen yorulunca sakin bir şekilde deniz bisikletinin yanına getirip kepçeledik. Moralim düzelmiş, zayıf ama 70 cm üzeri çok yakışıklı bir balıkla muradıma ermiştim. Çabucak fotoğraflayıp sağlıklı bir şekilde ait olduğu yere iade ettiğimiz bu balıktan sonra ava biraz devam ettik.




Kapanış 60 cm üzeri hatrı sayılır bir turnayla yine Selçuk abiden geldi. Böylece ilk defa tecrübe ettiği turna avında bana fark atarak 1 ay önceki LRF levrek avımızın da rövanşını almış oldu. Şaka bir yana, şehrin gürültüsünden uzak, doğayla baş başa çok keyifli bir 3 saat geçirip, fotoğraf makinemizin hafıza kartını birbirinden güzel fotoğraflarla doldurduğumuz unutulmaz bir av oldu. Selçuk abiyle bir dahaki av maceramız ne zaman ve nerede olur bilmiyorum ama bazı hain planlarımız olduğu kesin. Şimdi söylersek büyüsü bozulur, bekleyip görelim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder