24 Ekim 2013 Perşembe

Ekim Ayı Ege Avları - 1

Blogun ismini "Balık Günlükleri" koyarken hedefim, bu platformun gerçekleştirdiğim avları hikayeleriyle beraber anında paylaşabileceğim bir günlük olmasıydı. Ancak bugüne dek bu amacımı çok nadiren gerçekleştirebildim. Bugün, sitenin sizin göremediğiniz arka yüzüne baktığımda adeta karşımda bitirilmemiş yazılar mezarlığı var. Bazılarının başlığı atılmış, öylece bırakılmış. Bazıları son bir paragrafı bekliyor. İşin kötü tarafı, bir yandan da yeni sezon ile beraber yaptığım avların da sayısı sürekli artmaya başlayacak. Ben de bu yoğunlukta kısıtlı zamanımı, ölü yazıları diriltmek yerine, daha dumanı üstünde avları kısa kısa sunmaya ayırmaya karar verdim. Her ne kadar tüm yazılarımın başında bu seferki kısa olacak desem de, hiçbir zaman kendime verdiğim bu sözü tutamıyorum. Bakın, yine bir ton gevezelik yaptım bile. Neyse, uzatmadan yine bir bayramda Bodrum klasiği raporuma geçiyorum.

Filmin sonunu baştan söyleyeyim. Beklentimin çok çok altında, kesat bir 9 gün geçirdim. İstanbul'da üstümde olan bereketsizliği sanki Bodrum'a taşımış gibiydim. Bu denli uzun bir tatilin bilançosu 1 levrek (800 gram), 2 ispendek (400 gram altı), 1 turna, ve birkaç lidaki (200-300 gram) olmamalıydı.

Mart ayındaki bereketli su üstü levrek avlarımdan sonra bu harika anları kayda alabilmek için büyük bir hevesle kendime bir GoPro kamera edindim. O kamerayla kayda başladığım günden bu yana su üstü sahteme doğru düzgün takip bile alamıyorum. Balıklar mı utangaç, ben mi becerimi kaybettim, bilemiyorum. Ancak bu sefer de tüm levrek ve ispendeklerimi sübye ile avladım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ege'nin balıkçılarında çok yaygın olan şu mamun sevdasını pek anlayamıyorum. En azından benim bulunduğum bölgede mamun küçük balıkları beslemekten başka pek bir işe yaramıyor. Gücünüz ve sabrınız küçük balıklara mamun yetiştirecek kadar fazlaysa, o zaman arada birkaç dişe dokunur balık alabiliyorsunuz. Sübye ise daha ziyade belli boyun üstünde balıklara çekici gelen bir yem. Ufaklıklar bu yemi sertliğinden ötürü pek tırtıklayamadıklarından genelde sevmiyorlar. Ancak taktığınız iri sübye parçasını tek hamlede yutabilecek balıklar için bu yem harika bir seçim. Nitekim daha önceki avlarda da yaptığım gibi, geceleri 0,35'lik misinaya bağlı 3/0 no'lu iğnemi iri parça sübye ile yemleyerek kıyıdan 10-15 metre kadar ileri savurdum. Bu şekildeki avlarım hep hüsran ile sonuçlanmıştı. Ya balık ben farkına bile varmadan misinayı koparmış, ya karaya alma esnasında oltadan kurtulmuş, ya da boşa tasma atmıştım. Ama hemen her gittiğimde bir şekilde vuruş almıştım. Bu sefer aynı bölgeye iki olta atıp, kamışların ucuna vuruş olduğu anda müdahale edebilmem için zil taktım. İlk gece, oltayı attıktan 10 dakika kadar sonra zil hafifçe çaldı. Balık ben geldim diyordu. Ufak ufak bir kaç oynamanın sonunda, sert bir kafa darbesi ile kamış yerinden oynadı. Aynı anda ben de tasmayı vurdum. Oltayı bir iki tur çevirmiştim ki, misinanın takıldığını hissettim. Bu esnada balık da basıyordu. Bir anda olta boşaldı. Yine kaçırmıştım. Üzülmeye fırsat bulamadan oltanın hala gergin olduğunu hissettim. Gezer kurşunlu takımda muhtemelen kurşun bir taşın arasına sıkışmış, balık da basınca kurşun sıkıştığı yerden kurtulmuştu. Aklımdaki en yüksek ihtimal bunun bir mığrı oluşuydu. Zira daha önceki deneyimlerimi kime anlatsam oltayı koparma tarzından bunun bir mığrı olabileceği ihtimali üzerinde duruyordu. Kullandığım makine ilk defa kullandığım eski bir makineydi. Kalama ayarının arkada olduğunu av esnasında farkettim. Bu pek alışık olduğum bir durum değildi. Gecenin karanlığında oltanın ucunda balık varken kalama ayarı arayacak halim yoktu. Biraz şansıma güvenip makineye kuvvet balığı karaya aldım. Karanlıkta balığın beyaz karnı parlıyordu. Orta boy bir mığrı diye geçirdim içimden. Ancak kafa lambamı açınca bunun bir levrek olduğunu farkettim.




Demek ki, bugüne kadar vuranlar mığrı değildi diye geçirdim içimden. Sonraki günlerde karaya çıkardığım iki mığrı, sağolsunlar, bu tahminimi çürüttüler.



Diğer iki ispendeği ise yine sübyeli takımla, biri gece, biri de havanın fırtınalı olduğu bir öğleden sonra aldım. Lidakiler de aynı şekilde sabaha karşı sübyeli takıma geldi.



Yemli avlarım özetle bu şekildeydi. Gelelim sahte ile yaptığım avlara. Kiloluk bir turna harici sahte ile yaptığım avlarda başarısız oldum. Turnayı ise akşam üstü küçük bir mendireğin üstünden aldım.




Almasına aldım da, balığı sudan çıkarmak bir hayli sıkıntılı oldu. Avlandığım mendireğin taşları üstü düz ve üstünde durmaya izin vermeyecek derecede dik açıyla suya iniyordu. Balık çok büyük olmasa da kiloluk balığı spin kamışla o kadar geriden kaldırmak çok büyük ihtimalle balığın kaybı anlamına gelecekti. Bu durumlarda yakaladığınız balığı önünüze kadar getirip sadece kafasını sudan keserek iyice hareketsiz duruma getirin. Balık birkaç hamle yapacak olsa da, kafası suyun dışında olacağından oksijensiz kalıp güçten çabuk düşecektir. Bundan sonra balığı yavaşça alabileceğiniz bir noktaya doğru sürükleyin. Eğer alabileceğiniz hiçbir nokta yoksa, bu süreyi biraz daha uzun tutup, balığın hareketsiz kaldığından emin olun ve yavaşça, mümkün olduğunca zeminden destek alarak kaldırın. Ben kamışı arkadaşıma vererek, denize düşme riskini alıp taşlardan aşağı indim ve balığı kepçeledim. Elbette bu dediğim levrek, turna gibi çabuk yorulan hareketten ziyade gücüyle mücadele eden balıklar için geçerli. Su üstü yapan, kendini oradan oraya vuran bir lüfer, kofana için bu taktiğin işe yarayacağını pek düşünemiyorum.

Önceki zamanlarda da, sahteyle verimsiz avlarım olmuştu ancak hiç bu seferki gibi canım sıkılmamıştı. Daha önceki avlarımda balık mutlaka sabahları oynaklar yapar, sahteyi takip eder, bir şekilde vücuduma adrenalin salgılatırdı. Ancak bu gittiğimde deniz ölü gibiydi. Tek bir gün hariç... Bayramın üçüncü günü havanın bozacağını meteoroloji siteleri günler öncesinden haber veriyordu. Ancak tüm sitelerin tahmini havanın keşişlemeden, yani bulunduğum yer için karadan eseceği anlamına geliyordu. Bu da zaten verimsiz olan avlağın özellikle levrek yönünden iyice verimsizleşeceği anlamına geliyordu. Öyle ki, sabah uyanıp balığa gidip gitmemekte dahi tereddüt ettim. Sonradan hiç değilse turnayı bakarım diyerek yola koyuldum ve genellikle iyi turna aldığım bir avlağa gittim. Burada tek bir vuruş dahi alamadım. Ancak denizin dalgalı olması kafamda soru işareti yarattı. Normalde keşişleme havada deniz ütülenmiş gibi dümdüz olurdu. Avlakta anlamsız yere oyalandıktan sonra eve dönmek için yola çıktım. Ancak yolda içimden bir ses her zaman avlandığım levrek merasına bakmamı söyledi. Bu his o kadar güçlüydü ki, tam direksiyonu eve kıracakken vazgeçip sahile indim. Saat 10'a yaklaşıyordu. Sabah suyu çoktan bitmiş denebilirdi. Denize yaklaşırken gelen dalga seslerini duyunca irkildim. Bu hava keşişleme değildi, kesinlikle batılı havaydı, ve avlandığım liman içini kolay kolay rastlanmayacak derecede güzel karıştırmıştı. Balığın yapacağı tek günü saçmasapan bir merada oyalanarak harcamıştım. Moral bozukluğu yaşasam da içimde bir ümitle su üstü sahtemi suyla buluşturdum. Fırtına misinayı şişirerek sahteyi atmayı oldukça zor bir hale getiriyordu.Birkaç deneme sonunda sahteyi istediğim bölgeye düşürebilmeyi başardım. Sahte şişen misinanın etkisiyle denizin üstünde sörf yaparken ne zamandır hasret kaldığım o vuruş geldi. Sakindim, balığı kontrol altına aldım. Ama o gün beni oraya getiren ve ne hikmetse susmak bilmeyen iç sesim balığı kaçıracağımı söyledim. Birkaç saniye sonra balık oltadan kurtulmuştu. Sahteyi çektiğimde balığı üçlü iğnelerden birini kırdığını gördüm. Yine üşengeçliğimin cezasını çekmiştim. Yine de moralimi bozmadan atışlarıma devam ettim. Yine oltamı istediğim bölgeye düşürebildiğim anda aynı şekilde ikinci balık sahteye bindi, ancak iğneler ağzına geçmedi. Bundan on dakika sonra aldığım üçüncü vuruşun sonucu ise çok daha trajikti. Balık, yine misina boştayken vurdu. Ben misinanın boşluğunu alırken, balık da boşluktan faydalanıp iyice hızlanmış olsa gerek, misina gerildiği anda binen aşırı yükten olta örgü ile FC leader'ın birleştiği düğümden ayrıldı. Ayrıldı diyorum çünkü misina düğüm yerinden mi koptu, veya ip misina düğümden mi sıyrıldı emin değilim. Maalesef ip misinalarda düğümlere ilave özen göstermek gerekiyor. Siz düğüm attığınızı sanarken o düğüm biraz fazla kuvvette yerinden sıyrılabiliyor. Bu nedenle ip misinayı bağladıktan sonra elinizin biraz acıması pahasına fazlaca kuvvet uygulamanızı ve misinanın kayıp kaymadığını görmenizi tavsiye ederim. Diğer bir önlem de misinanın düğümden artık kalan çapak kısmını biraz uzunca bırakıp olası kaymalarda bir parça da olsa tolerans payı bırakabilirsiniz. Ama bunun da ip misinanızda sık sık dolaşmalara neden olabileceğini aklınızda bulundurun. Velhasıl, ben o gün levrekler karşısında ciddi bir hezimete uğrayarak 3-0 yenildim. Avlaktan ayrılırken denizdeki levreklerin oltamı elime verip, hadi bu işi öğren de gel dediklerini hissediyordum. Öğleden sonra moralimi toplamaya çalışarak yine aynı avlağa gittim. Gittiğimde rüzgar kuzeye dönmüş ve deniz sakinleşmişti. At-çek ile bir şey alamayacağımı biliyordum. Ben de bunun üzerine yemli oltamı attım, ve yukarıda bahsettiğim ispendeği aldım.



Tuttuğum ve kaçırdığım balıklar bir yana, belki de bu 9 günde deniz ve balıkçılık hayatımdaki en unutulmaz iki anı yaşadım. Bunlardan birisi, havanın tekneyle denize açılmama müsade ettiği iki günden ilkinde gerçekleşti. Sabah kıyıdan tuttuğum canlı zargana ile 2 mil açığımızdaki adanın Yunan tarafına bakan banko taşlarında uzun oltaya dolaşıyordum. Güneş ufuk çizgisine değdiğinde ben de artık dönüşe geçmiştim. Son defa 30 metrelerden 1 metreye çıkan bankonun önünden geçtim. Bu esnada oltam ağırlaştı ve boşaldı. Çok büyük ihtimalle taşa takılmış ve kurtulmuştu. Bunun üzerine ben de istem dışı bir şekilde arkama dönüp baktım. Yaklaşık 20 metre kadar gerimde suyun üzerinde bir kayanın olduğunu farkettim. Ama buradan daha öncede birkaç defa geçmiş, hiçbirinde suyun bu kadar üzerinde duran bir kaya görmemiştim. Derken kaya olduğunu sandığım nesne hareket etti. Evet evet, bu kaya değildi, bir zıpkıncı olsa gerekti. Ama etrafta bot veya tekne de yoktu. Kıyıdan 2 mil açıktaki adaya nereden gelmiş olabilirdi? Ben bunları düşünürken, suyun içinden kocaman bir kafa çıktı. O an istemsizce çığlık attığımı hatırlıyorum. Bu bir Akdeniz fokuydu. O güne kadar varlığını oradan buradan duyduğum, hayatımda karşılaşmayı en çok istediğim, dünyanın en nadir hayvanlarından biriydi. 2 metrenin üstündeki boyu, ve cüssesi bunun yetişkin bir erkek olduğunu gösteriyordu. Hemen çantamdaki fotograf makineme davrandım. Ancak hayvan benim kendimi tutamayıp bağırmamdan korkmuş olacak, denize dalmıştı. Uzunca bir süre elimde fotograf makinesiyle çıkmasını bekledim ancak çıkmadı. Bu anı her ne kadar fotograflayamamış olsam da, yaşamış olmak bile benim için müthiş bir deneyimdi.

İkinci unutulmayacak anım ise, turnayı aldığım andan yaklaşık bir saat sonra gerçekleşti. Av arkadaşımla birlikte, oltalarımızı sübyeyle yemlemiş bekliyorduk. Bahsettiğim gibi bulunduğumuz yer küçük bir mendirekti, ve biz bu mendireğin iç kısmındaki betondan oltalarımızı denizle buluşturmuştuk. Akşamdan bu yana oltalar ciddi bir vuruş olmamıştı. İşin kötü tarafı deniz çıyanları yemlerimize dadanıyordu. Bu canlı yeminize bir kez dadandığında yemin üzerinde yakıcı tüycüklerini bırakır. Ondan sonra yemin üzerinden düşse bile hiçbir balık gelip de o yemi kolay kolay yemez. Bunun için sürekli yeminizi yakından kontrol etmeniz, eğer üzerinde çiyanın tüycüklerini görüyorsanız, yemi değiştirmeniz gerekir. Biz de çıyanlarla uğraşıp yem değiştirmekten usanmıştık. Kendimize avı bitirmek için bir 5-10 dakika daha vakit veriyorduk. Tam bu esnada, benim oltam üzerine dayamış olduğum şezlongtan kayıp yürümeye başladı. Hemen durumu farkedip oltanın başına koştum. Oltayı zaptettim ancak oltanın ucu koyun iç tarafına doğru gidiyordu. Bir yandan misinanın doğrultusunda koşup, diğer yandan misinanın boşluğunu topluyordum. Aklımda bunun çok iri bir levrek veya çupra olacağı fikri vardı. Artık oltanın ucundaki balığın ne olduğunu görmeye çok yaklaşmıştım. Balık kıyıya tamamen paralel yüzmüştü. Bulunduğum yerden en fazla 2-3 metre açıkta olabilirdi. Deniz, koyun bitimindeki projektör sayesinde bir hayli aydınlıktı. Ve nihayet onu görmüştüm. İri bir balık bekliyordum, ama gördüğüm manzara kanımı dondurmuştu. Oltanın ucundaki bir balık değil, adeta bir uçan halıydı. Hayatımda daha öncesi hiç böyle büyük bir vatoz görmemiştim. Aslına bakarsak, bu kazık kuyruk dediğimiz, Savaş arkadaşımın birkaç sene evvel Antalya'da yakaladığı bir vatoz türüydü. Bulunduğum dehşet içinde arkadaşımın koşup gelmesi için seslendim. Aklımda balığı nasıl karaya çıkarabileceğim vardı, ama hiçbir yol mümkün görünmüyordu. 0,26'lık misina ile böyle iri bir hayvan karşısında direnmek bile soru işaretiydi. Ben bunları düşünürken, arkadaşım elinde kepçeyle yanıma geldi. Elinde kepçeyi görünce "Kafasına sapıyla vura vura mı kıyıya almayı düşünüyorsun" diye takıldım kendisine. O balığa karşı elindeki kepçe bir yandan oldukça gülünç duruyordu, bir yandan da çaresizliğimizi gösteriyordu. Aramızda ne yapalım, ne edelim derken balık bir yandan bizi de koyun içinde sahibini sürükleyen köpekler gibi gezdiriyordu. Bu durum çok uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, misina boşa çıktı. Balık bir şekilde iğneden kurtulmuştu. Belki de iğneye hiç yakalanmamış, kanat genişliğinden dolayı oltanın misinasına dolaşmıştı. Benim de kurtulduğuna pek üzüldüğüm söylenemezdi. Her ne kadar bu devasa balığı karaya çıkartıp bir hatıra fotografı çektirmeyi istesem de, avcılık değeri olmaması nedeniyle kendimi çok da bir şey kaçırmış hissetmiyordum. O anı yaşamak bana yeterdi. Dediğim gibi, keşke denizdeyken bile olsa bir fotografını çekebilseydim, ama kısmet değilmiş. Zaten onun yerine de temsili olarak kullanabileceğim Savaş dostumun 2010 yılında yakalamış olduğu hemen hemen aynı boydaki kazık kuyruğun resmini kullanabilirim.

Gymnura altavela (Savaş Dursun / Antalya 2010)

Balık olarak oldukça kesat, ancak anı olarak bende uzun yıllara unutamayacağım bir tatili geride bırakırken, hemen ertesi hafta başlayacak 4 günlük bir Bodrum serüveninin de planlarını kurmaya başlamıştım bile. Her ne kadar genel balık durumu iç açıcı olmasa da, içimdeki balık tutma hevesi her zaman aynıydı. Denizin en kısır dönemlerde bile insanı neler ile karşılaştırabileceğini tahmin etmek mümkün değildi. İçimdeki balık ve deniz sevdasının temeli de zaten buydu.

Bitirirken kısa not: Sanırım bu yazının kendisi, yazının başında özeleştiri yaptığım, başladığım işi bitirememe problemimin kaynağını gösteriyor. Yine bu sefer kısa olacak diye kendi kendime söz verdiğim bir yazıyı, romana dönüşmeden zor bitirdim. Kısa not dedim, bu bile kısa olmadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder