"Oltası suda olan balığı alır" diye bir söz duydunuz mu hiç? Çok doğru bir söz. Bazen hayatınızın avını yapmanız için şans eseri su kenarına uğrayıp, öylesine bir olta atmanız yeterlidir. Onca zaman peşinden koşup yakalayamadığınız balık, hiç hesapta yokken, alakasız bir yerde attığınız oltaya vurabilir. Belki de balık yakalamayı hiç ummadığınız bir anda, hayatınızın balığına bir olta kadar yakınsınızdır. Tıpkı, İstanbul'da bulunduğum süre içerisinde tesadüfen deniz kenarına uğrayıp öylesine bir olta salladığım 29 Ocak gecesi gibi.
Akşam mesai çıkışı balığa gitmekle, ofiste kalıp yazı yazmak arasında kararsızlık yaşarken aslında ikisini de yapmak istemediğimi fark ettim. Son iki hafta içinde gittiğim karagöz hedefli avlardan boş döndüğüm için şevkim biraz kırılmıştı. Balığa gitmediğim akşamları yazı yazarak değerlendirmeyi planladığım halde o akşam içimden yazı yazmak da gelmedi. Telefonuma sarılıp Tuzla'da yaşayan Kemal Koca abimi aradım. Yarım saat sonra Tuzla sahilindeki kafelerden birinde çay ve pasta eşliğinde koyu bir balık muhabbetine koyulduk.
Kemal abimle birlikte bol sohbetli ve keyifli bir akşamın ardından 23:30 gibi misafirhanenin yolunu tutmuşken ani bir karar değişikliğiyle direksiyonu limana kırdım. Niyetim gece su sathına yakın rıhtım duvarlarını mesken edinen işaret parmağım büyüklüğündeki kırmızı çizgili karideslerden yakalayıp sonraki günlerde levrek hedefli avlarımda kullanmak üzere denize sarkıttığım delikli 5 litrelik pet şişenin içinde canlı muhafaza etmekti. Karides toplayacağım yere varınca yanıma kova, kepçe ve karideslerin ışık tutulduğunda kıpkırmızı parlayan gözlerini görebilmek için kullandığım fenerimi alıp rıhtım kenarına doğru yürümeye başladım. Henüz birkaç adım atmıştım ki aklıma bir fikir geldi. En az yarım saat sürecek olan karides toplama işlemi boyunca neden denizde bir oltam olmasın diye düşünüp takım hazırlamak üzere arabaya geri döndüm. Her zaman arabamda hazır bulunan olta takımlarımın yanında bagajımda 2 kutu da çin kurdu vardı. Şaşırtıcı şekilde, ocak başında Gölcük'te gerçekleştirdiğim karagöz avlarından beri canlı kalan çin kurtlarını değerlendirmek için güzel bir fırsat olabilirdi.
Arka koltukta uzanan iki parçalı kamışlardan birinin ucundaki klipse taktığım 2 köstekli dip takımını ( 0.28 m, 20 cm köstek, 0.35 mm beden, 50 g kurşun ) canlı çin kurtlarıyla yemleyip mendirek kayalıklarının açığına doğru yaklaşık 50 metre mesafeye gönderdikten sonra babanın üzerine yasladım. Babaya yaslı duran oltanın boşunu almak için eğilip makinenin kolunu çevirmeye başladığım anda sert bir vuruş hissettim. Bir anlık tereddütten sonra oltanın ucundakinin balık olduğunu anlayıp tasmayı vurdum.Tasmayı vurmamla birlikte oltam dibe takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Peşinden gelen sert kafa darbelerine bakılırsa oltanın ucundaki güzel bir karagözdü. Sağlam takımıma güvendiğim için kalama vermeye ihtiyaç duymadan çok uzak mesafedeki balığı çekmeye başladım. Yorulmadan kafa atmaya devam eden balığı su üstüne çıkarıp kepçe kullanmaya gerek duymadan dikkatlice dışarı aldığımda çok şaşırdım. Ben yarım kilo civarı bir baltabaş karagöz beklerken gelen çok yakışıklı bir sivri burun karagözdü. Atar atmaz vurduğuna göre meraya kalabalık bir sürü yatmış olabilirdi. Vakit kaybetmeden takımı tekrar yemleyip aynı yere gönderdim. Olta babaya yaslı bir şekilde beklerken ben de arabaya gidip hazır dip takımlarımdan biriyle ikinci bir oltayı donatma işine koyuldum.
İkinci takımımı yemleyip aynı bölgeye atmaya hazırlanırken babaya yasladığım oltamdan bir takırtı duydum. Heyecanla oltaya atılıp yakalamama kalmadan olta bir kez daha takırdayıp yere düştü. Denize gitmek üzereyken son anda yakalayıp tasmayı vurduğumda bu seferkinin daha büyük bir şey olduğunu anladım. İlk balığa göre çok daha sert ve seri kafa darbeleriyle makaramdan kalama almayı başarıyordu. Güç bela dipten yükseltip bir miktar kıyıya yaklaştırdıktan sonra balığın hareketlerinde bir tuhaflık fark ettim. Daha önce hiç bu kadar seri kafa atan bir karagözle karşılaşmamıştım. Sanki oltanın ucunda 2 karagöz varmış da birbiri ardına kafa vuruyorlarmış gibiydi. Çok geçmeden yanılmadığımı anladım. Olta yüzeye yaklaşınca her biri farklı tarafa yüzmeye çalışan tabak gibi iki parıltı belirdi. Şaşkın ama mutlu bir şekilde balıkları kaldırıp dışarı aldım. Bu gelenler de ilki gibi sivri burun karagözdü. Artık merada kalabalık bir sürü olduğuna tamamen ikna olmuştum. Vakit kaybetmeden çin kurduyla yemlediğim iki oltamı da aynı yere gönderip heyecanlı bir şekilde beklemeye koyuldum.
O dakikadan sonrası çok hareketliydi. Bazen peş peşe, bazen de en fazla 10 dakika aralıklarla vuruş almaya devam ettim. Yemi alıp kaçanlar, yarı yolda kancadan kurtulanlar, bazen tek tek, bazen çifter çifter kovaya giren sivri burun karagözlerle çok heyecanlı ve keyifli bir av yaşadım. Yaklaşık 2 saat sonra yemim bittiğinde kovam ağzına kadar balıkla doluydu. Balık halen vurmaya devam etse de biraz mecburiyetten biraz da günlük istihkakımı almış olmanın doygunluğuyla avı bırakıp misafirhanenin yolunu tuttum.
Yıllarca, kıyıda kalabalık sürüler halinde dolaşırken gördüğüm sivri burun karagözlerin peşinden koşmuş, hangi yemi, hangi yöntemi denediysem deneyeyim tesadüfen yakaladıklarım dışında kayda değer bir sivri burun karagöz avı yapamamıştım. Kimi yörelerde yosun ya da deniz anasının ayaklarından kesilen parçalarla yakalandığını duyduğum sivri burun karagözlerin ince deniz kurtlarına da rağbet edeceğini düşündüğüm halde deneme fırsatım olmamıştı. O gece farklı sonucun sebebi yem mi yoksa başka bir şey miydi bilmem ama bundan sonraki sivri burun avlarımda favori yemimin çin kurdu olacağı kesin.
2 Nisan 2015 Perşembe
18 Mart 2015 Çarşamba
Aynı Tarife
İstanbul
aşığı kıyı balıkçıları olarak yazın kavurucu sıcakları genellikle en pasif
geçirdiğimiz dönemlerdir.Bu yüzden herkes dört gözle sonbaharın gelmesini
beklemektedir.Suların biraz soğumasıyla beraber kıyılara aralıksız taarruz eden,su
üstünü birbirine katan,zarganalara istavritlere uçmasını öğreten denizlerin
psikopat çocuğu lüferin heyecanı ayrı;bir denizaltı edasıyla derinlerden
sessizce gelen ve kıyıları talan eden,ağır başlı,tuttuğunu koparan,avına
yöneldiğinde denizleri yutacak gibi iştahla saldıran levreğin heyecanı
ayrı;geçişini yakalamak için günlerce boğazın serin sularına savurduğunuz
sahtenizin üstünde veya Galata'nın tarih kokan sayfalarına iliştirdiğiniz
zokanın ucunda olmasını hayal ettiğiniz palamutun heyecanı ayrıdır.
2014 ün
İstanbul'unda güzel bir sonbahardan sonra tüm
sonbaharlarımı gölgede bırakacak kadar bereketli bir kış sezonu geçirdim.Lisans
eğitimimden dolayı finaller ve sömestr tatili derken bir aydan fazla balık
tutmak için deniz kıyısında bulunamamıştım.Deniz kokusuna karışan balık kokusu
burnumda tütmeye başlamıştı.Derslerin başlamasıyla hayatım rutine girdiği için
ilk boşlukta balıkta olabilmenin planlarını yaptım.Uzun süredir balık üzerine
sohbetler ettiğimiz, şuana kadar tek balık tecrübesi dedesi ve babaannesiyle
köyde sazan yakalamak olan İbrahim Kara kardeşimle birlikte balık tutmaya
gidecektik.
Türk'ün
şanlı tarihinde apayrı yeri olan şehzadeler şehri Bursa'nın muhteşem köylerinde
babaanneye kadar uzanan balık aşkı illaki İbrahim'de de vuku bulmalıydı.Bu
yüzden teklifimi sevinçle kabul etti ve akşam üstü görüşmek üzere
sözleştik.Hava gayet güzeldi sıkı giyinildiği takdirde üşütmeyecek
cinstendi.Karagöz +3 İstanbul -3 başlığıyla paylaştığım avın bereketi de kardan
önce gelmişti.Meteorolojinin uyarılarına göre İstanbul'u sıkı bir kar havası
bekliyordu.Kardan önce iyi balık yaptığını bir kaç kez tecrübe ettiğim için bu
gece yapacak olduğumuz ava umutla ve bir o kadar da özlemle gidiyordum.Şeytan
oltasıyla avlanmayı planlamıştım.0,28 mm kalınlığında iki makara ve bir kutu 4
numara iğneleri cebime koyduktan sonra kepçe ile kovamı alıp İbrahim'le
sözleştiğimiz yerde buluştuk.
Teke süzmek
için iskelenin ayaklarını peşi sıra taramaya başladık.Ben önde kepçeyle İbrahim
arkada kovayla kolektif şekilde kısa zamanda çok güzel tekeler süzmeyi
başarmıştık.Bu arada ilk olarak teorik eğitime başlamıştım.Aşılması gereken
evrelerin malzeme, tecrübe, sabır ve kısmet olduğunu anlattım.Malzemeyle
tecrübeyi kısmen bana bırakacak sabır ve kısmet evrelerini de İbrahim
alacaktı.Adil bir dağılım yaptığımdan emin olmak için İbrahim'e hayatına genel
olarak baktığında kendini şanslı olarak görüyor musun diye sordum.Gelen cevap
hem komik hem de fazla cüretkârdı.Şartlar eşit senin tecrüben kadar şanslıyım
dedi.Eğer dediği kadar varsa bu gece limitlerimizi zorlayacaktık.
Gölde şıp
şıp diye adlandırılan takımla sazan yakalamaya alışmış olan İbrahim ilk başta
şeytan oltasıyla avlanmayı fazlasıyla yadırgadı ve balık tutabileceğine
inanmakta zorlandı.Oltalarımızı suyla buluşturduktan sonraki paylaşımımızda ise
ümit bende yeis İbrahim'de idi.Bu durum çok fazla sürmedi.Ava başladıktan 5
dakika sonra ilk vuruşla beraber ilk balıkta oltadaydı.Teke süzmeye
başladığımızdan beri İbrahim'e balık vurduğunda ne yapması gerektiğini
anlatmama rağmen çok heyecanlandı.Karakter yapısı olarak da hayata karşı
refleksleri hep bu denli heyecanlı olduğu için ikimiz de balık vurduğunda böyle
olacağını biliyorduk.Morallerimizi yüksek tutmaya çalıştık ama hem misinaları
dolaştırmıştık hem de bulunduğumuz merada fazlasıyla gürültü yapmıştık.Başka
olta olmadığı için dolaşan misinaları ya çözecektik ya da çözecektik.15-20
dakika kadar oltalarla uğraştık ve sonunda başardık.Bu arada da meraya dinlenme
fırsatını vermiş olduk.Ava başladıktan sonra ilk balığımızı almıştık.Eğer
sürüyü dağıtmadıysak bir kaç balık daha almamız muhtemeldi.Oltalarımızı suyla
buluşturduktan sonra İbrahim de ben de umudun hüküm sürdüğü sulardaydık.Çok
geçmeden İbrahim "Çekiyor,bir şey çekiyor" diye heyecanlanınca hemen
elindeki misinaya baktım.Misina gerilmiş ve suyu taramaya başlamıştı.heyecandan
"Al hemen al,sen çek" diye misinayı elime tutuşturmaya çalışsa da
balığı kendisine çektirmeye niyetliydim.Balık zincire dolanmasın diye ilk
müdahaleyi yaptıktan sonra kontrolü İbrahim'e bıraktım.Balık her kafa atışında
"Abi kaçacak bu,al şu oltayı." diye söylenmeye devam etti fakat
gecenin en büyük balığı olan 1500 gram civarı bir baltabaşı sudan çıkarmıştı.Kısmeti
dediği kadar vardı hem iri balık almıştı hem de kısa süre sonra ikileyecek kısmen
daha uzun bir süre sonra da üçleyecekti.
Genel bir
kaide olarak kaçırılan bir balıktan veya hayata karşı bir olumsuzluktan
bahsedilirken kısmet diyerek geçiştiririz.Fakat bu gece İbrahim ile kısmet
diyerek yakalıyorduk.Hayatımda şeytan oltasıyla hiç levrek yakalamamıştım.Ama
bu gece kısmetimde oda vardı.Güzel bir levrekle birlikte bu geceyi
noktaladık.Fotoğraf faslından sonra tekeyle doldurduğumuz kovamızı balıkla
doldurmuş olarak eve dönerken yarın akşamında planını yapmıştık.
Bu mevsimde
tekeyi hava karardıktan sonra ışık yardımıyla süzebildiğimiz için havanın
kararmasını heyecanla bekliyorduk.Bu akşam mevcudumuz bir kişi daha
artmıştı.Etemcan Tütüncü kardeşimde bize eşlik edecekti.Hayatında daha önce hiç
balığa gitmemiş biraz mızmız bir kardeşimizdi.Balık tutacağımızdan çok umutlu
olduğum için bu akşam ısrarla gelmesini istedim.Eğer başka bir zamanda gelseydi
ve balıksız dönseydik ilk ve son balık macerası olabilirdi.Neyse ki öyle
olmayacak ve bu avdan sonra devamı gelecekti.
Hava
kararmıştı.Bizde teke süzme işlemine başladık.Dün akşama göre daha kısa sürede
daha iri tekeler süzmüştük.En çaylak üyemiz Etemcan olduğu için elinde kova ile
tekeleri o topluyordu.Haliyle kerametin kendisinde olduğunu iddia
ediyordu.İbrahim de iskelede görüşeceğiz diyerek bu iddialara cevap vermeyi
geciktirmiyordu.Çekişmeli bir mücadele olacağı belliydi.Şeytan oltasıyla
avlandığımız iskelenin dar olması ve havanında fazlasıyla rüzgarlı olmasından
dolayı iki olta atmaya karar verdik.İki oltayı da yemleyip attıktan sonra beklemeye
başladık.Dün geceye göre hava çok soğumuştu neyse ki kısa süre sonra içimizi
ısıtan karagöz oltanın ucundaydı.İbrahim kepçede Etemcan kameradaydı.Güzel bir
ekip çalışmasıyla ilk balığımızı sudan kesmiştik.Bir kaç fotoğraf aldıktan
sonra ava devam ettik.Bekleyişimiz devam ederken mevki değişikliğine gitmeye
karar verdik.İleri uçta Etemcan'la İbrahim bulunurken bense kameradaydım.Bu
gece Etemcan'ın gecesi olacak gibiydi.Daha oltayı eline alalı 20 saniye
olmamıştı ki yakaladım diye heyecanlanmaya başladı.Şaka yapamayacak kadar
heyecanlıydı.Misina gerilmiş suyun üstünde bir o tarafa bir bu tarafa
yöneliyordu.Resmen "Dakika bir gol bir." durumuydu.Kepçede İbrahim
oltanın başında da Etemcan olunca izlemesi baya keyifli bir mücadele
olmuştu.
İkinci balığı yakaladığımızda yaklaşık yarım saat geçmişti.Soğuktan
hissizleşmeye başladığımız için ava biraz ara verdik.Dün gece de çok güzel bir
av yaptığımız için bana kalırsa bu kadarı yeterdi.Hava hem çok soğuktu hem de
hafiften yağmur başlamıştı.Fakat İbrahim ile Etemcan'ı tutmak
imkansızdı.Tekrardan meradaydık.Av yine çok hızlı başlamıştı.İlk karagözü ben
aldım daha sonra yine aynı şekilde oltanın başına Etemcan geçti.Ses disiplinine
olabildiğince dikkat ediyorduk.Altımızda büyük bir sürü olduğunu
biliyorduk.İbrahim arka arkaya iki balığı iskelenin zincirlerine dolaştırıp
kestirdi.Moralimiz fazlasıyla yerindeydi.Çok güzel bir gece yaşıyorduk hep bir
hareket halindeydik.Yağmur şiddetini arttırmış fakat soğuk etkisini
kaybetmişti.Şimdilik işimize geliyordu.Oltaların başına Etemcan ve ben geçtik.Bu
yaptığımız sirkülasyon geceye heyecan katıyordu.İbrahim bu akşam sessizdi ama
pes etmiyordu.Bir kere daha zincire takıldıktan sonra sonunda sudan güzel bir
baltabaş çıkarmayı başarmıştı.Fakat gecenin sürpriz kapanışı Etemcan dan
geldi.Öndeki ikili İbrahim ile bendim.Tekemiz bitmişti.Son balığı beklemeye
koyulduk.Çok güzel bir tekeyi aynı güzellikte bir noktaya gönderdim.Balığın
vurması an meselesiydi.Bir süre bekledikten sonra oltayı Etemcan'a verdim ve
balık vurursa bağırmasını söyledim.İskelenin başına doğru fotoğraf faslı için
balıkları almaya gidiyordum ki henüz karaya ulaşmadan Etemcan'ın
"Reisss...! =) " diye bağırması gecenin sessizliğinde
yankılandı.Koşarak gittim ve birlikte çekmeye başladık 3-4 metre kala su üstüne
çıkan balık kuyruğuyla sathı dövmeye başladı.Bu gecede levreksiz
geçmemişti.Etemcan'ın hanesine yazdığımız bu güzel levrekle bu geceyi de aynı
tarifeyle kapatmıştık.Böyle güzel avlar yapmanız dileğiyle rast gele..
4 Mart 2015 Çarşamba
Levrek Sefa'sı
70 metre yüzerek sudan çıktığımda ne soğuğun şokunu
atlatabilmiştim ne de ellerimin arasından kaçıp giden levreğin.Vücudumdan
süzülen buz taneciklerini suya atlamadan önce çıkardığım tişort ile kuruladıktan
sonra tekrardan eşofmanlarımı giyerek güvenlik kulübesine doğru koşmaya
başladım.Isıtıcının önünde geçen 15 dakikalık bir süreden sonra çözülmeye
başlamıştım.Haliyle dilimde yavaş yavaş çözülüyordu.Yeterince ısındıktan sonra
marinanın güvenlik sorumlusu olan Etem amcaya olayları kah gülerek kah
ağlayarak anlatmaya başladım.Tabi ki ağlayan kısmını ben gülen kısmını ise Etem
amca oluşturuyordu.
"Etem
Amca gördüğün gibi hava bugün inanılmaz soğuktu.Bizde bunun farkında olarak
soğuğun etkilerini ortadan kaldıracak şekilde hazırlanıp meraya vardık.Ama
suyun soğukluğunu hiç hesaba katmamıştık.Yeterince teke süzdükten sonra
marinayı çevreleyen mendireğin üzerinden usulca ucuna doğru ilerledik.Hedef
balığımız yine eşkina ve karagözdü.Bu aralar balıkçılık sevdasına gönlünü
kaptıran kardeşim Burak Yılmazbaş'la beraber geldiğimiz için ayrıca istekliydim
bu akşam.Oltaları suyla buluşturduktan sonra başladık muhabbete.Kendisinin
benim kadar sabırlı olamayacağını bildiğim için yanımızda iki tane de spin
kamış getirmiştik.Eğer yemli takımlar oynamazsa liman içinde levreğe spin
denemeleri yapacaktık.İki saatlik bence heyecanlı Burak içinse biraz heyecanlı
fazlasıyla sıkıcı bir bekleyişten sonra yemli takımlarla balık
avlayamayacağımıza kanaat getirip pes ettik.Avlanma prensibimizi değiştirerek sahte
yemlerle levreği kandırmayı deneyecektik.
Yemli takıma göre daha hafif kamışlarla atış yapacağımız
için bir kaç atışla Burak'a gösterdikten sonra liman içinde denemelere
başladık.Açıkçası atışlarım çok umutsuzdu Etem Amca.Burak daha fazla sıkılmasın
biraz hareket olsun diye atış yapıyordum.Henüz 6. veya 7.atışta balık yapıştı
oltaya.En son levreğimi yaklaşık 1 yıl önce kandırmıştım.Haliyle bir heyecan
sardı beni sorma gitsin.(Hikayenin gülen kısmı Etem Amca =) ) Burak, Usain
Bolt'a kafa tutarcasına bir deparla mendireğin ucunda unuttuğumuz kepçeyi
almaya koştu.Geldiğinde hala balıkla mücadeleye devam ediyordum.Şuana kadar
kandırdığım en büyük levrek 2.800 civarıydı rekorumu kıracağım kesindi be Amca.Neyse
niye bu haldeyim oraya gelelim.Burak kepçeyi getirdi ama kepçenin sapı 1
metreydi bizim avlandığımız yerin su kesiminden yüksekliği ise yaklaşık 1.5
metreydi. Lrf için kullandığım makineyle atış yapıyordum ve gelirken üşenip
misinayı değiştirmemiştim.Üzerinde 0.18 monoflament misina sarılıydı yani balığı
kepçelemek için çok vaktimiz yoktu.Burak yere uzandı ve eğilebildiği kadar
eğildi.Balığı suyun içinde kepçeyle duvar arasında sıkıştırınca olan
oldu.Misina koptu ve balık öylece kaldı.Yaklaşık 75-80 cm'lik bir balıktı.Bu
şekilde kepçeye girmesi mümkün değildi.Kafası ve kuyruğu kepçenin dışında
hareketsizce duruyordu.
O an hiç bir şey söylemeden üzerimdekileri çıkarmaya
başladım.Saniyeler içerisinde don-atlet sudaydım.(Etem Amca yüz ifademe
aldırmadan kahkahalarının sesini arttırıyor)Suya atladığımda hissettiğim şey
sanki altımdaki buz kütlesi kırılmışta suya düşmüş gibiydi.Resmen şoka
girmiştim kıpırdayamıyordum.Neyse ki zor zahmet kendime geldim.Elimi yavaşça
kepçeye uzattım ve ne olduğunu anlamadan balık sert bir darbeyle ellerimin
arasından kayıp gitti.Neye üzülsem bilemedim.Sudan çıktığımda tek tesellim
anlatacak güzel bir o kadar da soğuk bir hikayemin olmasıydı.Şanslı adamsın
Etem Amca buz gibi hikayemi sıcağı sıcağına dinleyebildin.Hadi iyi
geceler.."
Islak
ve soğuk bir gecenin ardından geçen bir aylık süreçte çok defa levreğe
denediysem de bir sonuç alamadım. 4 Aralık akşamı Savaş abiden gelen mesajda
önümüzdeki 3-4 gün beraber avlanabileceğimiz yazıyordu.Tam da bu dönemlerde
Marmara'nın dört bir yanından levrek raporları geliyordu.İkimizde bunun farkında
olarak hemen denemelere başladık.İlk akşam şeytan oltası ve lrf ile şansımızı
denedik ama herhangi bir sonuç alamadık.Sabah suyunu denemeye karar verdik.Saat
05.00'te görüşmek üzere meradan ayrıldık.Rüyalarımı levreklerin süslediği bir
gecenin ardından sözleştiğimiz gibi 5 sularında oltalarımızı atmaya
başlamıştık.İlk gün benim adıma pek hareketli geçmedi ama Savaş Abi ilk vuran
balığını sudan çıkaramasa da günün sonunda güzel bir levrek kandırmayı
başarmıştı.Yavaş yavaş gün aydınlığa kavuştuğu için avı bıraktık.Yarın sabah
04.30 da tekrardan merada görüşmeye karar verdik.Psikolojik olarak beni
etkileyen bütün etkenleri ortadan kaldırmak için Savaş abiden son taktikleri
almanın yanında bugün levreği kandırdığı sahteyi de almıştım.Yarın balık
kesinlikle bendeydi yani.Heyecan hat safhaya çıktığı için dün gece rüyalarımı
süsleyen levrek bu gece uykularımı kaçırıyordu.İki saatlik uykudan sonra 04.30
da tekrardan meradaydık.Mendireğin iki farklı ucundan atış yapmaya başladık.Ben
limanın içine doğru atış yaparken Savaş Abi mendireğin dış tarafına doğru suyun
nispeten daha sığ olduğu merada sabrediyordu.Fakat o kadar yorgundum ki sahteyi
attıktan sonra gözlerimi kapatarak uyku moduna geçiyor makine sarmayı
durdurunca tekrardan atış yapıyordum.Savaş Abi merayı tarayarak benden
uzaklaşınca bende dayanamayıp oltayı dizlerimin üzerine koyarak bir kenara
oturdum.Kısa bir süre şekerledikten sonra Savaş Abi bana yaklaşınca çaktırmadan
kalkıp atış yapmaya başladım.Bu sersemliği üstümden atmam için adrenalin
patlaması gerekiyordu.
40 dakika gibi bir süre geçmişti atışlarıma hala aynı yerden
aynı hızda aynı şekilde çekiyordum.Yine bir öncekileriyle aynı şekilde
tekrarlanan atışımda sahtenin aksiyonunda bir değişiklik oldu.Bu fark edilir
değişiklik yaklaşık 2 saniye sürdü ve kamışa müthiş bir ağırlık bindi.Beklenen
adrenalin bir anda patlamıştı.Süratle kaloma almaya başlayan balığı kontrol
edemememden daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir balıkla mücadele ettiğim belliydi.Balığı
yönlendirmek bir yana kaloma almasını bile yavaşlatamadım.Savaş Abi balığı
kaçıracağımı anlamış olmalı ki yardım etmeyi teklif etti.Fakat bu yardımı kabul
etmedim.Balıkçılık hayatım boyunca çok şey öğrendiğim hocamdan nasıl balık
kaçırılırın dersini de uygulamalı olarak almış oldum.Yaptığım hataları bir bir
anlattı ve bir daha ne yapmayacağımı öğrenmiş oldum.Savaş Abi oltayı eline
aldığında balık kayaya girmişti.Bir süre uğraştıysa da çıkaramadı balığı.0,14
ip misina önüne 0,30 şok misina vardı.Olması gerektiği gibi misina kayalara
sürterek koptu.Kısa süre içerisinde gerçekleşen bu süreçte heyecandan ayaklarım
titreme modunu aşmış resmen yeryüzünden havalanıp tekrardan yeryüzüne iniş
yapıyordu.Ne uyku kalmıştı,ne umut ne de mutluluk..
Suya indirdiğim yelkenlerimi kaldırıp tekrardan atış yapmaya başladım.Dün gece uykularımın kaçması yerindeymiş dercesine 4 dakika sonra oltama çok güzel bir balık daha yapıştı.Kısa bir mücadeleden sonra Savaş Abi balığı kepçelemişti. Kaçırdığım balığın etkisiyle küçük bir levrek sandım.Fakat kendi rekorumu kırdığımı balığı gördüğümde anladım.Daha mutlu daha huzurlu bir şekilde atış yapmaya devam ettim.Bir saat sonra avı bitirdiğimizde Savaş Abi'de bende ikişer levrek kandırmayı başarmıştık.Hepinize daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..
3 Mart 2015 Salı
Kar Bereketi
Kışın Balkanlar ve Sibirya'dan gelen soğuk hava dalgası genelde Marmara'ya şiddetli rüzgarla birlikte kar da getirir. Hava sıcaklığı nadiren sıfırın birkaç derece altına düşse de rüzgar ve nem yüzünden hissedilen sıcaklık sıfırın çok altındadır. Deniz kenarında, kar çoğu zaman aheste aheste yağmak yerine rüzgarın etkisiyle neredeyse yere paralel şekilde, çarptığı yeri delercesine yağar. Soğuk kulaklarınızı keser, tipi şeklinde yağan kar taneleri yüzünüzü acıtır. Böyle havalarda içinizden dışarı çıkıp kar altında yürümek ya da kar topu oynamak gelmez. Yapılacak en mantıklı şey sıcacık evinizde sıcak bir şeyler içip fırtınanın dinmesini beklemektir. Ya da benim gibi çılgın bir balık tutkunuysanız sımsıkı giyinip baltabaş karagöz hayaliyle soluğu deniz kenarında alabilirsiniz.
Marmara'da deniz suyu sıcaklığının 8-10 dereceye düştüğü kış aylarında çoğu balık türü kıyıları terk ederek yüzey suyuna göre daha ılık olan derin sulara çekilir. Boğazlar ve Galata köprüsü dışında kışın kıyıdan istavrit yakalamak bile çok güçtür. Aralık ortasından itibaren boş dönülen avların sayısı arttıkça şevkler kırılır ve nihayet çoğu balıkçı pes edip bahara kadar balık avına ara verir. Ama pek az balıkçı bilir ki denizlerin paşası levrek ve ağır abisi baltabaş karagöz hiç bir zaman kıyıdan uzun süre uzaklaşmaz. Kışın balığın yerini, beslenme saatini ve aradığı yemi bulmak son derece güç olsa da havayı iyi takip eder ve doğru merada, doğru teknikle sabırla denerseniz mutlaka karşılığını alırsınız.
2008 senesine kadar Marmara'da, belli başlı korunaklı meralar dışında ciddi şekilde azalan baltabaş karagöz ( Diplodus sargus ) nüfusu, bilmediğim bir sebepten dolayı 2008 baharında Marmara'nın tamamında meydana gelen yavru patlamasından sonra tekrar artmaya başladı. O yaz kıyılarda gördüğüm binlerce bireyden oluşan bebek karagöz sürüleri her sene daha da büyümüş olarak oltalarımı ziyaret etmeye devam ediyor. 2015 baharında 7 yaşını dolduracak olan 2008 batını karagözler 2015 başı itibariyle 900-1600 gram arasında geliyor. İşin en güzel yanı da şu ki; 2 yaşından itibaren cinsel olgunluğa ulaşıp nesil yetiştirmeye başladıkları için son birkaç yıldır Marmara'da her boydan baltabaş karagöz yavrusu yakalamak mümkün. Baltabaş karagözler diğer karagöz türleri ve yakın akrabaları olan ispariler gibi yoğun olarak dip tabiatı kayalık, midyelik olan kıyılarda, liman mendireklerinde, iskele ayaklarında ve batıklarda bulunur. Sakin havalarda çok geniş bir alanda dağınık sürüler halinde beslenen baltabaş karagözler kışın soğuk rüzgarlar esip, dalgalar liman mendireklerini dövdüğünde büyük sürüler halinde liman içlerindeki derin meralarda toplanır. Bu tarz havalarda yatak meraları bulunursa avcılığı yazın olduğundan çok daha kolay ve bereketlidir. Ne zaman soğuk rüzgarlar esip hava buz kesse sıcacık evimde oturmak yerine deniz kenarına koşmamın sebebi de işte bundandır.
5 Ocak 2015 günü İstanbul'da soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Hava tahmin raporları akşam saatlerinde başlayan yağışın gece yarısından itibaren kara dönüşeceği uyarısında bulunuyordu. Havada kar ve karagöz kokusu alıyordum. Bir yanım karagöz meramı yoklamamı söylerken bir yanım da misafirhanede kalıp yazı yazmam için beni tutuyordu. Ben bu ikilemde gidip gelirken "What's Up" programı üzerinden oluşturduğumuz "Balıkçı Kahvesi" grubuna mesaj geldi. Sefa'dan gelen görüntülü mesajda kepçenin içinde yatan harika bir karagöz vardı. Anlaşmamız üzerine balığı sudan çıkarır çıkarmaz bilgi vermek için fotoğraflayıp bana göndermiş olmalıydı. Fotoğraftaki zeminden balığı marinanın içindeki yüzer parmak iskeleden aldığını anladım. Birden bire kararsızlığım gidiverdi. Apar topar hazırlanıp arabama atladığım gibi soluğu merada aldım.
Meraya vardığımda Sefa ikinci karagözünü oltadan çıkarmakla meşguldü. Çabucak selamlaşıp kısaca bilgi aldıktan sonra Sefa'nın kovasından aldığım canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını ( 0.33 mm florocarbon misina ve 3 numara çapraz kancadan ibaret çok basit bir takım ) parmak iskelenin ucundan açığa uzanan midye kaplı iki zincirin arasından 5 metre kadar sallayıp yemin doğal bir şekilde dibe batmasını beklemeye başladım. Aradan en fazla 20 saniye geçmişti ki misina parmaklarımın arasından hızla kaçtı. Vuruş beklediğimden çok erken gelmişti. Tasmalama zamanını ayarlayamadığım için balığı kaçıdıysam da moralimi bozmadan yeni bir yem takıp aynı yere gönderdim. Bu sefer pür dikkat balığın vurmasını bekliyorum. Yem dibe yaklaşınca sağlam bir vuruş daha geldi. Misinanın bir miktar parmaklarımın arasından akmasına izin verip tasmaladım. Nihayet özlediğim o muhteşem kuvvet oltanın ucundaydı. Balığın misinayı midye kaplı zincirlere sürtüp koparmasını engellemek için boşluk vermeden çekmeye çalışırken olta bir anda boşalıverdi. Nasıl olduysa balık iğneden kurtulmayı başarmıştı. Peşim sıra Sefa'da sağlam bir karagöze iğne açtırıp kaçırmıştı. Anlaşılan iskelenin altında kalabalık bir sürü vardı. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere gönderip heyecanla beklemeye başladım. Yem dibe inince misina tekrar hareketlendi. Balığın yemi tamamen yutmasını sağlamak için birkaç saniye bekleyip tasmayı vurdum. Yine o muhteşem kuvvetle birlikte gelen adrenalin patlaması. Oltanın ucundaki balık o kadar kuvvetliydi ki boşluk vermeden çekmeye çalışırken misina parmaklarımın arasından kayıyor, balığı yönlendirmekte zorlanıyordum. Çok şükür ki misinayı kestirmeden balığı yüzeye çıkarıp Sefa'nın da yardımıyla kepçelemeyi başardık. İçimi yine o tarif edilmez mutluluk duygusu sardı. Aylar sonra amacıma ulaşmış olmanın mutluluğu ve rahatlığıyla ava devam edip suya iade ettiğim yarım kilonun biraz altındaki karagözden başka vuruş alamayınca avı sonlandırdık.
2015 sezonunu güzel açmış, yazdan beridir peşinde olduğum baltabaş karagözü nihayet kandırmayı başarmıştım. Karla gelen bereketten faydalanmak için sonraki günlerde de karagöz hedefli denemelerime devam ettim. 6 ve 7 ocak geceleri gerçekleştirdiğim avlarda iri bir baltabaş karagözü kepçelemek üzereyken kaçırıp, İstanbul'daki meramda alışık olmadığım çok yakışıklı bir çift bantlı karagözü de ( Diplodus vulgaris ) fotoğraflayıp denize iade ettim. Fırtınanın ilk gününde denk geldiğimiz sürüyü sonraki günlerde bulamasak da cuma akşamından itibaren Değirmendere'de annemin yanında geçireceğim hafta sonu tatilinden önce 8 ocak perşembe gecesi de Sefa kardeşimle birlikte İstanbul'daki meramızı yoklamaya karar verdik.
Akşam 18:30 gibi marina içindeki karla kaplı iskelede buluşup 2 saat kadar vuruş alamadan denedikten sonra çay ve sohbet molası vermek üzere avı sonlandırdık. 1 saat sonra ısınmış ve enerji toplamış olarak iskeleye geri dönmüştük. Bir süre aynı iskele deneyip vuruş alamayınca Sefa'nın yanından ayrılıp 10 m sol tarafta kalan başka bir parmak iskelenin üzerinden denemeye devam ettim. Saat 23:30'a yaklaşırken balık yakalama ümidim iyice azalmış, son birkaç kez daha atıp avı sonlandırmayı düşünmeye başlamıştım. Sefa da aynı şeyleri düşünmüş olacak ki oltasını toplayıp benim bulunduğum iskeleye geldi. O geldiğinde canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 10 m'ye yakın bir mesafeye göndermiş, yemin ağır ağır dibe batmasını bekliyordum. Son atışım olduğunu söyleyip oltayı topladıktan sonra avı sonlandırmayı teklif ettiğim sırada parmaklarımın arasındaki misina ağırlaştı. Birkaç saniye misinanın akmasına müsaade ettikten sonra tasmayı vurmamla birlikte oltanın ucundaki o muazzam güç fişekledi. Balığı dipten yükseltmek için hızla misinayı toplamaya çalışırken balıkta bir tuhaflık hissettim. Balık dipte sert kafa darbeleri vurarak mücadele etmek yerine fişekleyip 5 m önümde su üstüne çıkmıştı. Bu kesinlikle karagöz olamazdı. Heyecan ve sevinçle karışık bir ses tonuyla "Sefa levrek bu!" derken balığı usulca Sefa'nın suda beklettiği kepçenin içine soktuğumu hatırlıyorum. -4 derecelik havada saatlerce sabırla beklemenin mükafatını almıştım. Bembeyaz karın üzerine yatırdığım balık kaskatı açtığı yüzgeçleri ve pırıl pırıl pullarıyla o kadar yakışıklı duruyordu ki. İçimden tekrar tekrar şükredip yıllardır hayalini kurduğum şeyi yapmaya, bembeyaz karların üzerinde yatan levreği fotoğraflamaya koyuldum.
İstanbul'da yakaladığım yakışıklı karagöz ve levrekten sonra cuma akşamı vardığım Değirmendere'de de balığa gitmeden duramadım. Yem için canlı teke veya mamun bulma umuduyla gittiğim av bayiinde bulabildiğim tek yem, adının çin kurdu olduğunu ve 40 güne kadar canlı kalabildiğini öğrendiğim ithal bir kurt oldu. Daha önce hiç kullanmadığım bu yemin avcılığı hakkında tereddüt etsem de başka alternatifim olmadığı için 2 kutu alıp denemeye karar verdim. 21:00 gibi vardığım iskelede denk geldiğim bir abimin kovasında bolca teke olduğunu görünce çin kurtlarını ikinci plana atıp ava alışık olduğum tekelerle başladım. İskelede toplamda 8 kişi olduğumuz halde 3 saat içinde 1 kişi dışında balık alabilen olmadı. Avı sonlandırmama yakın LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 4 gramlık zokayı çin kurduyla yemleyip iskele ayaklarının yakınında dipten 1-2 karış yukarıda sabit duracak şekilde beklemeye başladım. Çok geçmeden güçlü bir vuruş geldiyse de taslama zamanı ayarlayamadığım için balığı kaçırdım. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere indirip bu defa yaklaşık 1 dakikalık bekleyişten sonra vuran balığı tasmalamayı başardım. Gelen 500 g civarı genç bir baltabaştı. Peşi sıra aynı boyda bir balık daha yakalayıp her iki genç balığı da ait oldukları yere iade ettikten sonra avı sonlandırdım.
Çin kurdu ve zokalı takımla 8-10 m derinliğindeki iskele ayaklarından kısa sürede iki güzel balık alınca ertesi gün de aynı merada aynı teknikle denemeye devam ettim. Bu defa avı yarım kilo civarı 3 baltabaş ve LRF takımımın 0.22 mm'lik monoflament misinasını iskele ayaklarına kestirip kaçan çok iri bir balıkla kapattım. Değirmendere'deki son günüm olan pazar akşamı da erkenden iskeleye koştum. 05:30 gibi meraya varır varmaz iskele ayaklarına sarkıttığım iki takımıma da birbiri ardına vuruşlar gelmeye başladı. Çok iri olmayan 5 karagözden sonra nihayet LRF takımımla çok zorlu bir mücadelenin ardından gayet iri kıyım bir baltabaşı kepçelemeyi başardım. Bu şimdiye kadar bu kadar hafif bir LRF takımıyla yakaladığım en iri karagözdü. Avı bırakıp muhteşem güzellikteki balıkla fotoğraf çektirme işine koyuldum.
Kar ve soğuk 1 hafta boyunca Marmara'yı buz keserken ben her gece sevdalısı olduğum denizin kıyısında, Marmara'nın gizemli baltabaş karagözlerinin peşindeydim. Misinayı tutarken soğuktan hissizleşen, kancaya yem takamaz hale gelen parmaklarım bu satırları yazarken keyifle dokunuyor klavyemin tuşlarına. Şimdi kim bilir nice baltabaşlar dolanıyor Marmara'nın midye kaplı iskele ayaklarının arasında. Belki bir sonraki buluşmamız yine karlı bir İstanbul akşamında olur. Kim bilir...
Marmara'da deniz suyu sıcaklığının 8-10 dereceye düştüğü kış aylarında çoğu balık türü kıyıları terk ederek yüzey suyuna göre daha ılık olan derin sulara çekilir. Boğazlar ve Galata köprüsü dışında kışın kıyıdan istavrit yakalamak bile çok güçtür. Aralık ortasından itibaren boş dönülen avların sayısı arttıkça şevkler kırılır ve nihayet çoğu balıkçı pes edip bahara kadar balık avına ara verir. Ama pek az balıkçı bilir ki denizlerin paşası levrek ve ağır abisi baltabaş karagöz hiç bir zaman kıyıdan uzun süre uzaklaşmaz. Kışın balığın yerini, beslenme saatini ve aradığı yemi bulmak son derece güç olsa da havayı iyi takip eder ve doğru merada, doğru teknikle sabırla denerseniz mutlaka karşılığını alırsınız.
2008 senesine kadar Marmara'da, belli başlı korunaklı meralar dışında ciddi şekilde azalan baltabaş karagöz ( Diplodus sargus ) nüfusu, bilmediğim bir sebepten dolayı 2008 baharında Marmara'nın tamamında meydana gelen yavru patlamasından sonra tekrar artmaya başladı. O yaz kıyılarda gördüğüm binlerce bireyden oluşan bebek karagöz sürüleri her sene daha da büyümüş olarak oltalarımı ziyaret etmeye devam ediyor. 2015 baharında 7 yaşını dolduracak olan 2008 batını karagözler 2015 başı itibariyle 900-1600 gram arasında geliyor. İşin en güzel yanı da şu ki; 2 yaşından itibaren cinsel olgunluğa ulaşıp nesil yetiştirmeye başladıkları için son birkaç yıldır Marmara'da her boydan baltabaş karagöz yavrusu yakalamak mümkün. Baltabaş karagözler diğer karagöz türleri ve yakın akrabaları olan ispariler gibi yoğun olarak dip tabiatı kayalık, midyelik olan kıyılarda, liman mendireklerinde, iskele ayaklarında ve batıklarda bulunur. Sakin havalarda çok geniş bir alanda dağınık sürüler halinde beslenen baltabaş karagözler kışın soğuk rüzgarlar esip, dalgalar liman mendireklerini dövdüğünde büyük sürüler halinde liman içlerindeki derin meralarda toplanır. Bu tarz havalarda yatak meraları bulunursa avcılığı yazın olduğundan çok daha kolay ve bereketlidir. Ne zaman soğuk rüzgarlar esip hava buz kesse sıcacık evimde oturmak yerine deniz kenarına koşmamın sebebi de işte bundandır.
5 Ocak 2015 günü İstanbul'da soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Hava tahmin raporları akşam saatlerinde başlayan yağışın gece yarısından itibaren kara dönüşeceği uyarısında bulunuyordu. Havada kar ve karagöz kokusu alıyordum. Bir yanım karagöz meramı yoklamamı söylerken bir yanım da misafirhanede kalıp yazı yazmam için beni tutuyordu. Ben bu ikilemde gidip gelirken "What's Up" programı üzerinden oluşturduğumuz "Balıkçı Kahvesi" grubuna mesaj geldi. Sefa'dan gelen görüntülü mesajda kepçenin içinde yatan harika bir karagöz vardı. Anlaşmamız üzerine balığı sudan çıkarır çıkarmaz bilgi vermek için fotoğraflayıp bana göndermiş olmalıydı. Fotoğraftaki zeminden balığı marinanın içindeki yüzer parmak iskeleden aldığını anladım. Birden bire kararsızlığım gidiverdi. Apar topar hazırlanıp arabama atladığım gibi soluğu merada aldım.
Meraya vardığımda Sefa ikinci karagözünü oltadan çıkarmakla meşguldü. Çabucak selamlaşıp kısaca bilgi aldıktan sonra Sefa'nın kovasından aldığım canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını ( 0.33 mm florocarbon misina ve 3 numara çapraz kancadan ibaret çok basit bir takım ) parmak iskelenin ucundan açığa uzanan midye kaplı iki zincirin arasından 5 metre kadar sallayıp yemin doğal bir şekilde dibe batmasını beklemeye başladım. Aradan en fazla 20 saniye geçmişti ki misina parmaklarımın arasından hızla kaçtı. Vuruş beklediğimden çok erken gelmişti. Tasmalama zamanını ayarlayamadığım için balığı kaçıdıysam da moralimi bozmadan yeni bir yem takıp aynı yere gönderdim. Bu sefer pür dikkat balığın vurmasını bekliyorum. Yem dibe yaklaşınca sağlam bir vuruş daha geldi. Misinanın bir miktar parmaklarımın arasından akmasına izin verip tasmaladım. Nihayet özlediğim o muhteşem kuvvet oltanın ucundaydı. Balığın misinayı midye kaplı zincirlere sürtüp koparmasını engellemek için boşluk vermeden çekmeye çalışırken olta bir anda boşalıverdi. Nasıl olduysa balık iğneden kurtulmayı başarmıştı. Peşim sıra Sefa'da sağlam bir karagöze iğne açtırıp kaçırmıştı. Anlaşılan iskelenin altında kalabalık bir sürü vardı. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere gönderip heyecanla beklemeye başladım. Yem dibe inince misina tekrar hareketlendi. Balığın yemi tamamen yutmasını sağlamak için birkaç saniye bekleyip tasmayı vurdum. Yine o muhteşem kuvvetle birlikte gelen adrenalin patlaması. Oltanın ucundaki balık o kadar kuvvetliydi ki boşluk vermeden çekmeye çalışırken misina parmaklarımın arasından kayıyor, balığı yönlendirmekte zorlanıyordum. Çok şükür ki misinayı kestirmeden balığı yüzeye çıkarıp Sefa'nın da yardımıyla kepçelemeyi başardık. İçimi yine o tarif edilmez mutluluk duygusu sardı. Aylar sonra amacıma ulaşmış olmanın mutluluğu ve rahatlığıyla ava devam edip suya iade ettiğim yarım kilonun biraz altındaki karagözden başka vuruş alamayınca avı sonlandırdık.
2015 sezonunu güzel açmış, yazdan beridir peşinde olduğum baltabaş karagözü nihayet kandırmayı başarmıştım. Karla gelen bereketten faydalanmak için sonraki günlerde de karagöz hedefli denemelerime devam ettim. 6 ve 7 ocak geceleri gerçekleştirdiğim avlarda iri bir baltabaş karagözü kepçelemek üzereyken kaçırıp, İstanbul'daki meramda alışık olmadığım çok yakışıklı bir çift bantlı karagözü de ( Diplodus vulgaris ) fotoğraflayıp denize iade ettim. Fırtınanın ilk gününde denk geldiğimiz sürüyü sonraki günlerde bulamasak da cuma akşamından itibaren Değirmendere'de annemin yanında geçireceğim hafta sonu tatilinden önce 8 ocak perşembe gecesi de Sefa kardeşimle birlikte İstanbul'daki meramızı yoklamaya karar verdik.
Akşam 18:30 gibi marina içindeki karla kaplı iskelede buluşup 2 saat kadar vuruş alamadan denedikten sonra çay ve sohbet molası vermek üzere avı sonlandırdık. 1 saat sonra ısınmış ve enerji toplamış olarak iskeleye geri dönmüştük. Bir süre aynı iskele deneyip vuruş alamayınca Sefa'nın yanından ayrılıp 10 m sol tarafta kalan başka bir parmak iskelenin üzerinden denemeye devam ettim. Saat 23:30'a yaklaşırken balık yakalama ümidim iyice azalmış, son birkaç kez daha atıp avı sonlandırmayı düşünmeye başlamıştım. Sefa da aynı şeyleri düşünmüş olacak ki oltasını toplayıp benim bulunduğum iskeleye geldi. O geldiğinde canlı ve irice bir tekeyle yemlediğim şeytan oltasını arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 10 m'ye yakın bir mesafeye göndermiş, yemin ağır ağır dibe batmasını bekliyordum. Son atışım olduğunu söyleyip oltayı topladıktan sonra avı sonlandırmayı teklif ettiğim sırada parmaklarımın arasındaki misina ağırlaştı. Birkaç saniye misinanın akmasına müsaade ettikten sonra tasmayı vurmamla birlikte oltanın ucundaki o muazzam güç fişekledi. Balığı dipten yükseltmek için hızla misinayı toplamaya çalışırken balıkta bir tuhaflık hissettim. Balık dipte sert kafa darbeleri vurarak mücadele etmek yerine fişekleyip 5 m önümde su üstüne çıkmıştı. Bu kesinlikle karagöz olamazdı. Heyecan ve sevinçle karışık bir ses tonuyla "Sefa levrek bu!" derken balığı usulca Sefa'nın suda beklettiği kepçenin içine soktuğumu hatırlıyorum. -4 derecelik havada saatlerce sabırla beklemenin mükafatını almıştım. Bembeyaz karın üzerine yatırdığım balık kaskatı açtığı yüzgeçleri ve pırıl pırıl pullarıyla o kadar yakışıklı duruyordu ki. İçimden tekrar tekrar şükredip yıllardır hayalini kurduğum şeyi yapmaya, bembeyaz karların üzerinde yatan levreği fotoğraflamaya koyuldum.
İstanbul'da yakaladığım yakışıklı karagöz ve levrekten sonra cuma akşamı vardığım Değirmendere'de de balığa gitmeden duramadım. Yem için canlı teke veya mamun bulma umuduyla gittiğim av bayiinde bulabildiğim tek yem, adının çin kurdu olduğunu ve 40 güne kadar canlı kalabildiğini öğrendiğim ithal bir kurt oldu. Daha önce hiç kullanmadığım bu yemin avcılığı hakkında tereddüt etsem de başka alternatifim olmadığı için 2 kutu alıp denemeye karar verdim. 21:00 gibi vardığım iskelede denk geldiğim bir abimin kovasında bolca teke olduğunu görünce çin kurtlarını ikinci plana atıp ava alışık olduğum tekelerle başladım. İskelede toplamda 8 kişi olduğumuz halde 3 saat içinde 1 kişi dışında balık alabilen olmadı. Avı sonlandırmama yakın LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 4 gramlık zokayı çin kurduyla yemleyip iskele ayaklarının yakınında dipten 1-2 karış yukarıda sabit duracak şekilde beklemeye başladım. Çok geçmeden güçlü bir vuruş geldiyse de taslama zamanı ayarlayamadığım için balığı kaçırdım. Vakit kaybetmeden oltamı aynı yere indirip bu defa yaklaşık 1 dakikalık bekleyişten sonra vuran balığı tasmalamayı başardım. Gelen 500 g civarı genç bir baltabaştı. Peşi sıra aynı boyda bir balık daha yakalayıp her iki genç balığı da ait oldukları yere iade ettikten sonra avı sonlandırdım.
Çin kurdu ve zokalı takımla 8-10 m derinliğindeki iskele ayaklarından kısa sürede iki güzel balık alınca ertesi gün de aynı merada aynı teknikle denemeye devam ettim. Bu defa avı yarım kilo civarı 3 baltabaş ve LRF takımımın 0.22 mm'lik monoflament misinasını iskele ayaklarına kestirip kaçan çok iri bir balıkla kapattım. Değirmendere'deki son günüm olan pazar akşamı da erkenden iskeleye koştum. 05:30 gibi meraya varır varmaz iskele ayaklarına sarkıttığım iki takımıma da birbiri ardına vuruşlar gelmeye başladı. Çok iri olmayan 5 karagözden sonra nihayet LRF takımımla çok zorlu bir mücadelenin ardından gayet iri kıyım bir baltabaşı kepçelemeyi başardım. Bu şimdiye kadar bu kadar hafif bir LRF takımıyla yakaladığım en iri karagözdü. Avı bırakıp muhteşem güzellikteki balıkla fotoğraf çektirme işine koyuldum.
Kar ve soğuk 1 hafta boyunca Marmara'yı buz keserken ben her gece sevdalısı olduğum denizin kıyısında, Marmara'nın gizemli baltabaş karagözlerinin peşindeydim. Misinayı tutarken soğuktan hissizleşen, kancaya yem takamaz hale gelen parmaklarım bu satırları yazarken keyifle dokunuyor klavyemin tuşlarına. Şimdi kim bilir nice baltabaşlar dolanıyor Marmara'nın midye kaplı iskele ayaklarının arasında. Belki bir sonraki buluşmamız yine karlı bir İstanbul akşamında olur. Kim bilir...
21 Şubat 2015 Cumartesi
Baltabaş Sınavım
Kasım ayının başından
itibaren baltabaş karagöz ve eşkina avlarım da güzel bir seri yakalamıştım.Arayı
fazla açmadan sık sık ava gidebiliyor ve keyifli avlar geçiriyordum. Taa ki vize
haftası başlayana kadar...Vize haftası demek aklımda levrekler-karagözler
elimde ise defter kitapla geçecek on gün demekti.
Yaptığım avlarla aynı güzellikte ilk yedi
sınavı geride bıraktıktan sonra son güne iki sınavım kalmıştı.Sona yaklaştıkça
iyice aşka gelen balık sevdam sabırsızlığımı yeterince arttırmıştı.Bunun nedeni
ise böyle güzel seyreden havalarda son on gün içerisinde balık namına yaptığım
tek şey Savaş (Dursun) abimle yapmış olduğum bir iki saatlik balık sohbetiydi.Lrf
tekniğiyle kandırdığı balıkların
hikayelerini keyifle dinlerken eline küçük silikon kurtçukları alıp deniz
kenarına inmemek mümkün değildi.Fakat ne yapıp ettiysem şuana kadar lrf
tekniğiyle ile sadece bir kez balığı kandırmayı başarabilmiştim.
Son güne kalan
iki sınavım beni hem fiziki olarak hem de zihni olarak fazlasıyla yıpratmıştı.Saat
16.00 sularında sınavdan çıktım.Bir buçuk saatlik bir uykuyla duruyordum ama
aşk başkaydı elbette.Hiçbir olumsuzluğa aldırış etmemeye karar verdim.Eve
dönerken hava bozmaya başladı bu gidiş ile meraya varana kadar patlayacağı da
belliydi.Mendireğin ucundan avlanmam mümkün değildi.Balığa gitmemek gibi bir
düşünce aklımdan geçemezdi,geçmemeliydi de.Hava muhalefetinden oluşan anlık
krizi fırsata dönüştürerek yaptığım bütün hazırlıkları olduğu gibi bıraktım ve
şeytan oltasıyla avlanmaya karar verdim.Fırsat diyorum çünkü böyle havalarda
koca koca balıkları liman içinde çok defa avlamayı başarmıştım.Evden çıkarken
yanıma birkaç tane iğne bir makara misina ve kepçemi aldım.Zor bir haftayı
geride bırakmanın huzuruyla yürürken birde güzel bir balık yakalamanın
hayaliyle gülümseyerek vardım meraya.
Teke çıkarmak inanılmaz zorlaşmıştı iri boylarını bulmak ise neredeyse imkansızdı.Her ne kadar olumsuzluklara aldırış etmesem de biraz umutsuzluğa kapılmadım diyemezdim.Bu yüzden teke çıkarmaya fazla gayret sarf etmeyerek yolda gelirken bulduğum pet bardağın içine dört tane teke koyarak yat limanının içine girdim.Hava bozduğu için kısa bir av planlamıştım.Ne kadar kısa olsa da deniz kenarında iyot kokusunu içime çekerken elimdeki misinanın akmasının hayali kurmak son on günün stresini atmam için yeterliydi.
Teke çıkarmak inanılmaz zorlaşmıştı iri boylarını bulmak ise neredeyse imkansızdı.Her ne kadar olumsuzluklara aldırış etmesem de biraz umutsuzluğa kapılmadım diyemezdim.Bu yüzden teke çıkarmaya fazla gayret sarf etmeyerek yolda gelirken bulduğum pet bardağın içine dört tane teke koyarak yat limanının içine girdim.Hava bozduğu için kısa bir av planlamıştım.Ne kadar kısa olsa da deniz kenarında iyot kokusunu içime çekerken elimdeki misinanın akmasının hayali kurmak son on günün stresini atmam için yeterliydi.
Şeytan
oltasıyla avlandığım zamanlarda genellikle 0.18 mm-0.26 mm kalınlığında
misinalar kullanırım.Bunun sebebi tekenin daha doğal hareket etmesi ve daha
uzun atışlar yapabilmekti.Fakat rüzgar yeterince şiddetli bir şekilde arkamdan
estiği için mesafe sorunu yaşamayacaktım.Liman içinde dahi su yeterince
hareketli olduğu için teke hafif akıntıya kapılıp salınıyordu hayalimdeki
levreğin de tekeye atlama ihtimalini düşünerek bu avımda 0.30 mm misina kullanmaya
karar verdim.
Yat limanının üç
tarafını çepeçevre saran iskeleler duba şeklindeydi.Kıyıya paralel geniş bir
hat ve bu hat üzerinden de kıyıya dik bir şekilde parmak iskelelerden
oluşuyordu.Kıyıya dik olan iskelelerinde en uç kısmı zincirlerle dibe
sabitlenmişti.Ortası boşluk olduğu için dikkat etmem gereken en önemli faktör
ses yaparak iskelenin altındaki balıkları kaçırmamaktı.Başarılı bir sızma
operasyonuyla sessiz, sakin ve yavaş adımlarla iskelenin ucuna ilerledim.Saat
17.55 gibi ucunda sadece teke olan iğneyi sallayarak ivme kazandırdıktan sonra
suyla buluşturdum.Yaklaşık 3 dakika sonra bir iki tırtıkladıktan sonra balık
öyle kuvvetli bastı ki adrenalin bir anda tavan yaptı.Başladım mücadeleye balık
iskelenin direk altına kaçmak yerine sağ tarafımdaki yatın altına doğru yol
aldı.Zincirlere dolaşma ihtimali ortadan kalktığı için rahatlasam da balığı
durduramıyordum.Bir süre daha yorulmadan bu hızla giderse kontrol edemeyeceğim
belliydi ve öyle oldu 45 sn. bir mücadeleden sonra bir anda misina boşaldı.İğneyi
kesmemişti normal bir durum değildi ama vakit kaybetmeden ikinci tekeyi takıp
attım.Henüz yem dibe ulaşmadan müthiş bir vuruş daha geldi heyecanla misinayı tutunca
iskelenin üstünde duran makara suya fırladı.Elimdeki balık ilk balığa göre çok
daha hızlı yol alıyordu ve açığa doğru yüzüyordu sakinliğimi korumak için
balıkla konuşmaya başlamıştım bile.. İşte levrek sensin oğlum gel bakalım
senden almam gereken bir intikam var.. Ve yine aynı son elimdeki misinanın
boşalmasıyla çöküşe geçtim.Bu sezon levrekten yediğim ikinci darbeydi.Boş
misinayı toplarken ki hayal kırıklığımı siz tahmin edin.Kendimi hızla
toplayarak bir yandaki iskeleye geçtim.Henüz iki potansiyel balığım vardı ve
saatte 18.05 olmuştu.Tekrardan oltamı yemledim ve suyla buluşturdum.Beklemeye
başladıktan iki dakika sonra tek hamleden oluşan bir vuruşla misinam ilk başta
gerildi ve hızla akmaya başladı.Üç teke üç vuruş bu gecenin hakkını
yememeliydim kesinlikle.Daha dikkatli bir şekilde balığı yönlendirmeye
başladım.Çekirge de iki sıçralamalık hakkını kullanmıştı ne de olsa.Zaman
geçtikçe balığı yormuş ve yaklaştırmayı başarmıştım zincire takılmazsa bu sefer
sudan kesecektim.Dört dakika geçmişti balık iyice yorulmuş fakat su üstüne
çıkmamıştı ayağa kalktım ve kamış olmadığından zincire takılmaması için
ellerimi de kaldırarak balığı yukarıya doğru çekmeye başladım.En sonunda balığı
su üstüne çıkarmayı başarmıştım son bir kez daha fişeklemesine izin vermeden
kepçelemeyi başarmıştım balığı.
Yaklaşık altı dakika süren keyifli bir
mücadelenin galibi ben olmuştum.Kepçenin içinde yatan asil savaşçı ise 1.370
gramlık bir baltabaştı.Ava başlayalı henüz 17 dakika olmuştu ama yeterince
keyifli bir av yaptığıma kanaat getirerek son tekeyi usulca denize
bıraktım ve avı sonlandırdım.Daha güzel avlar yapabilmeniz dileğiyle rast gele..
20 Şubat 2015 Cuma
Sabah Sürprizi
"Neye niyet, neye kısmet." Bu sözü balık tutarken çok sık hatırlıyorum. Balık tutarken hatırladığım diğer bir söz de, çocukken bir dönem teknesiyle balığa çıktığım Şükrü amcanın "Denizle pazarlık olmaz." sözü. Ne hayallerle çıktığınız avdan tek bir vuruş bile almadan dönebilir ya da hiç ummadığınız bir zamanda ummadığınız balıklar yakalayabilirsiniz. İşin özeti şu ki, doğru zamanda doğru yerde hazır bulunursanız ödülünüzü alırsınız. Bilgi birikimi ve tecrübe her zaman yeterli olmaz. Bazen sadece şanslı olmak gerekir. Tıpkı 24 aralık sabahı şans eseri gerçekleştirdiğim av gibi.
Aralık başında 3 sabah üst üste yakaladığım hatırı sayılır boydaki levreklerden sonra uzun bir süre aynı merada levrek hedefli at-çek denemelerine devam ettim. Her sabah güneş doğmadan 2 saat önce başladığım avlardan vuruş dahi almadan dönmek ilk başlarda şevkimi kırmasa da aradan 2-3 hafta geçtikten sonra yorucu bir hal almaya başladı. 24 aralık sabahı da 5:30 gibi başladığım avda vuruş alamayınca sıkılıp gün ağarmaya yakın avı sonlandırdım. Arabamı, mesai öncesi sıcacık yatağımda 1 saat kestirme hayaliyle misafirhaneye doğru sürerken ani bir kararla direksiyonu başka bir meraya kırdım. Niyetim çok hafif LRF takımım ve 2 gramlık zokaya iliştirilmiş kokulu silikon kurtlarla birkaç kaya balığı ya da lapin kandırıp yeni aldığım fotoğraf makinesi ve 50 mm sabit lensi test etmekti.
Görüntü itibariyle gerçek midye kurdundan hiç bir farklı olmayan 7 cm'lik kokulu kurdumu dibe indirir indirmez beklediğim küçük vuruşlar geldi. Boş geçen birkaç ısırıktan sonra yakaladığım ufacık kırmızı ağızlı kaya balığının kancayı yutmadan sadece kurdu ısırarak suyun dışına çıktığını görünce çok şaşırdım. Ufaklığın birkaç fotoğrafını alıp ait olduğu yere gönderdikten sonra yemimi tekrar dipte hafif hafif oynatmaya başladığım anda sol açığımda bir girdap fark ettim. O esnada kamışımın ucuna baktığım için açıktaki girdabı neyin yaptığını fark edememiştim. Tekrarlanacak mı diye pür dikkat girdabın oluştuğu yeri izlerken bu defa aynı şey sağ açığımda gerçekleşti. Yine net görememiştim. Küçük balıklara saldıran avcı bir balık mı, yunus mu yoksa suya dalan bir karabatak mı diye düşünürken cevap geldi. Birden bire yüzlerce zargana ok gibi suyun dışına fırlayıp kaçışmaya başladı. Peşleri sıra suyun dışında fırlayan onlarca lüferle saniyeler içinde deniz yüzeyinde koca bir alan can pazarına döndü. Hemen arabaya koşup ucunda klipsi hazır bekleyen spin kamışımı ve maket balık kutumu kaptığım gibi saldırıların olduğu yere döndüm. Birkaç saniye kutunun içindeki yemleri inceledikten sonra 125 mm'lik zargana taklidi olan bir tanesinde karar kılıp can pazarının hemen gerisine atışımı yaptım.
Beslenmeye güdülenmiş lüfer sürülerinin satıhtaki küçük balıklara toplu olarak saldırdığı bu anlar bir spinciyi en çok heyecanlandıran anlardandır. Gözü dönmüş lüferler jilet keskinliğindeki dişleriyle önlerine çıkan her şeyi kesip parçalayarak dakikalar içinde onlarca balığı mideye indirebilir. Satıhtaki oynakların arasından geçen sahte yemin de boş geçme ihtimali çok düşüktür. Oynağın 10 metre kadar gerisine düşürüp hızla sarmaya başladığım yemim oynağın içine girdiği anda vuruş geldi. Balığın suyun dışına fırlayıp yemi ağzından atmasına müsaade etmemek için kamışımın ucunu suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Kuvvetine bakılırsa oltanın ucundaki gayet kaba bir lüferdi. Kıyıya yaklaşınca sağlı sollu manevralarla mücadele veren lüferin pırıl pırıl gövdesi göründü. Kamışın ucunu sudan çıkarmadan birkaç tur daha sarıp tek hamlede dışarı aldım. Lüfer saldırısı tüm hızıyla devam ederken vakit kaybetmeden balığı oltadan çıkarıp ikinci atışımı yaptım. Oynağın arasından geçen yemim yine saldırıya uğradıysa da bu defa balık oltadan kurtulmayı başardı. Oynak giderek küçülüp yer değiştirirken sürüden bir balık daha alabilmek için seri hareketlerle sürüyü takip ediyordum. Nihayet 4. atışımda ilkiyle aynı boyda bir lüfer daha kandırmayı başardım. Kancayı derin yutan ikinci lüferi kancadan çıkarmakla uğraşırken su sathındaki kargaşa sona erdi. Aynı yerde gerçekleştirdiğim 2-3 atışta vuruş alamayınca sürün kaymış olabileceğini düşündüğüm tarafa doğru yer değiştirip atışlara devam ettim. Birkaç boş atıştan sonra hızlı devirde sardığım yemim yine olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Yarım kilo civarı olan üçüncü lüferi de dikkatli bir şekilde sarıp dışarı almayı başardım.
Her şey birkaç dakika içinde olup bitmişti. Hiç beklemediğim bir zamanda, mevsim itibariyle lüferin terk ettiğini düşündüğüm bir yerde piyango tadında bir av gerçekleştirmiş, yeni fotoğraf makinem ve lensimle kaya balığı fotoğraflamayı hayal ederken, 3 yakışıklı lüferle birbirinden güzel fotoğraflar çekmek nasip olmuştu. Bunlar 2014 senesinde yakaladığım son lüferler oldu. Antalya'ya temelli yerleştiğim vakit lüferin boğazlardan yukarı ( anavaşya ) ve aşağı ( katavaşya ) göçünü uzaktan hüzünle seyredeceğim. Bir sonraki buluşmamıza değin "Elveda boğazın sultanı!"
Aralık başında 3 sabah üst üste yakaladığım hatırı sayılır boydaki levreklerden sonra uzun bir süre aynı merada levrek hedefli at-çek denemelerine devam ettim. Her sabah güneş doğmadan 2 saat önce başladığım avlardan vuruş dahi almadan dönmek ilk başlarda şevkimi kırmasa da aradan 2-3 hafta geçtikten sonra yorucu bir hal almaya başladı. 24 aralık sabahı da 5:30 gibi başladığım avda vuruş alamayınca sıkılıp gün ağarmaya yakın avı sonlandırdım. Arabamı, mesai öncesi sıcacık yatağımda 1 saat kestirme hayaliyle misafirhaneye doğru sürerken ani bir kararla direksiyonu başka bir meraya kırdım. Niyetim çok hafif LRF takımım ve 2 gramlık zokaya iliştirilmiş kokulu silikon kurtlarla birkaç kaya balığı ya da lapin kandırıp yeni aldığım fotoğraf makinesi ve 50 mm sabit lensi test etmekti.
Görüntü itibariyle gerçek midye kurdundan hiç bir farklı olmayan 7 cm'lik kokulu kurdumu dibe indirir indirmez beklediğim küçük vuruşlar geldi. Boş geçen birkaç ısırıktan sonra yakaladığım ufacık kırmızı ağızlı kaya balığının kancayı yutmadan sadece kurdu ısırarak suyun dışına çıktığını görünce çok şaşırdım. Ufaklığın birkaç fotoğrafını alıp ait olduğu yere gönderdikten sonra yemimi tekrar dipte hafif hafif oynatmaya başladığım anda sol açığımda bir girdap fark ettim. O esnada kamışımın ucuna baktığım için açıktaki girdabı neyin yaptığını fark edememiştim. Tekrarlanacak mı diye pür dikkat girdabın oluştuğu yeri izlerken bu defa aynı şey sağ açığımda gerçekleşti. Yine net görememiştim. Küçük balıklara saldıran avcı bir balık mı, yunus mu yoksa suya dalan bir karabatak mı diye düşünürken cevap geldi. Birden bire yüzlerce zargana ok gibi suyun dışına fırlayıp kaçışmaya başladı. Peşleri sıra suyun dışında fırlayan onlarca lüferle saniyeler içinde deniz yüzeyinde koca bir alan can pazarına döndü. Hemen arabaya koşup ucunda klipsi hazır bekleyen spin kamışımı ve maket balık kutumu kaptığım gibi saldırıların olduğu yere döndüm. Birkaç saniye kutunun içindeki yemleri inceledikten sonra 125 mm'lik zargana taklidi olan bir tanesinde karar kılıp can pazarının hemen gerisine atışımı yaptım.
Beslenmeye güdülenmiş lüfer sürülerinin satıhtaki küçük balıklara toplu olarak saldırdığı bu anlar bir spinciyi en çok heyecanlandıran anlardandır. Gözü dönmüş lüferler jilet keskinliğindeki dişleriyle önlerine çıkan her şeyi kesip parçalayarak dakikalar içinde onlarca balığı mideye indirebilir. Satıhtaki oynakların arasından geçen sahte yemin de boş geçme ihtimali çok düşüktür. Oynağın 10 metre kadar gerisine düşürüp hızla sarmaya başladığım yemim oynağın içine girdiği anda vuruş geldi. Balığın suyun dışına fırlayıp yemi ağzından atmasına müsaade etmemek için kamışımın ucunu suya sokup boşluk vermeden sarmaya başladım. Kuvvetine bakılırsa oltanın ucundaki gayet kaba bir lüferdi. Kıyıya yaklaşınca sağlı sollu manevralarla mücadele veren lüferin pırıl pırıl gövdesi göründü. Kamışın ucunu sudan çıkarmadan birkaç tur daha sarıp tek hamlede dışarı aldım. Lüfer saldırısı tüm hızıyla devam ederken vakit kaybetmeden balığı oltadan çıkarıp ikinci atışımı yaptım. Oynağın arasından geçen yemim yine saldırıya uğradıysa da bu defa balık oltadan kurtulmayı başardı. Oynak giderek küçülüp yer değiştirirken sürüden bir balık daha alabilmek için seri hareketlerle sürüyü takip ediyordum. Nihayet 4. atışımda ilkiyle aynı boyda bir lüfer daha kandırmayı başardım. Kancayı derin yutan ikinci lüferi kancadan çıkarmakla uğraşırken su sathındaki kargaşa sona erdi. Aynı yerde gerçekleştirdiğim 2-3 atışta vuruş alamayınca sürün kaymış olabileceğini düşündüğüm tarafa doğru yer değiştirip atışlara devam ettim. Birkaç boş atıştan sonra hızlı devirde sardığım yemim yine olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Yarım kilo civarı olan üçüncü lüferi de dikkatli bir şekilde sarıp dışarı almayı başardım.
Her şey birkaç dakika içinde olup bitmişti. Hiç beklemediğim bir zamanda, mevsim itibariyle lüferin terk ettiğini düşündüğüm bir yerde piyango tadında bir av gerçekleştirmiş, yeni fotoğraf makinem ve lensimle kaya balığı fotoğraflamayı hayal ederken, 3 yakışıklı lüferle birbirinden güzel fotoğraflar çekmek nasip olmuştu. Bunlar 2014 senesinde yakaladığım son lüferler oldu. Antalya'ya temelli yerleştiğim vakit lüferin boğazlardan yukarı ( anavaşya ) ve aşağı ( katavaşya ) göçünü uzaktan hüzünle seyredeceğim. Bir sonraki buluşmamıza değin "Elveda boğazın sultanı!"
11 Şubat 2015 Çarşamba
İstanbul -3 / Karagöz +3
Genç bir balık sevdalısı olarak ardımda bıraktığım koca bir
yıla baktığımda hedeflerime ulaşamasam da güzel avlar yaptığımı düşünüyorum.
2013 yılının son gecesi koyduğum hedeflerde 2014' ten beklentim; 5 kg levrek,
2.8kg baltabaş ve 90 cm yayındı.Karagözde 2 kg'mı geçemediğim yayın avlayamadığım ve levrekte de
çok yaklaşsam da hedefimi aşamadığım bir yıldı 2014. Bunun yanında üç yıldır her sayısını heyecanla beklediğim dergimizin
Şubat ve Aralık sayılarını amatör balıkçı unvanımın yanı sıra amatör yazar
olarak da okudum. Yılın ilk aylarında ortalığı kasıp kavuran lrf tutkusu ile
yanıp tutuşurken ilk lrf avımı da yapmış oldum.2014 'ün kapanışı ise çok
fiyakalı oldu.Bu yılı müthiş bir levrek avıyla kapadım. Bu tempoyu yakalamışken
2015 yılına da hızlı başlamamak mümkün değildi.
Yılbaşı tatili
uzun sürdüğü için yeni yılın ilk denemesini 5 Ocak sabahı yapabildim. Gün
doğumuna kadar yaptığım 1 saatlik spin denemesinde dondurucu soğuk sebebiyle
tek vuruş sıfır balık ile avı sonlandırdım. İstanbul'da yeni yıl
Sibirya soğukları ile gelmişti. Ellerimi cebimden çıkaramadığım bu havada
balığa gitmek pek de akıl kârı gibi durmuyordu ama hava resmen balık kokarken evde durmak da olmazdı.
Sıcaklık
eksi derecelerde olduğu için kimse bana eşlik etmiyor ve gitmeme de engel
olmaya çalışıyorlardı.Bu havada balığa gelecek tek kişi vardı o da Savaş Abi :) Savaş Abi gelmesine gelirdi de , o geldiğinde de karagözün gelmemesi
gibi tecrübeyle sabitlenmiş bir durum da vardı.Ne zaman karagöze denesek anlam
verilemeyecek bir şekilde balık kesiyor veya hava bozuyordu. Geçen sayıda
yazmış olduğum ''Baltabaş Sınavım'' yazısında yaptığım avın ertesi akşamında
yine Savaş abi ile birlikte denemeye karar verdik.Ava başladığımızda hava
sıfırdı ve böyle yatık havada liman içinde balık alamayacağımıza kanaat getirip
mendireğin ucundan şamandıra ile avlanmaya karar verdik bu iki mera arasında
elimizde oltalarla 25 dakikalık bir yolu yürümemiz gerekiyordu.Yürüyüşe
başladığımızda hava yavaş yavaş kıpırdamaya başladı. Meraya vardığımızda
ise yağmurdan fazlası ile ıslanmış
rüzgardan da oltaların başında duramaz haldeydik bu sona alışık olduğumuz için
oltaları topladık ve bu gece olmadı ama bir gece olacak diyerek vedalaştık. En
son yaşadığım olay böyle olunca çağırmamaya karar verdim. Çünkü ikimizin
ayağının karagöze ağır geldiği belliydi.
Yarım saat teke süzdükten sonra 10-12
adet teke kovadaydı. Ellerim donduğu için teke süzmeyi bıraktım ve yaklaşık beş dk ellerimi ısıttıktan sonra
tekeyi sallandırıp suya gönderdim. Şeytan oltasında daha önceki
yazılarımda da anlattığım gibi teke sadece kendi ağırlığı ile dibe doğru
yavaşça süzülürken hedef balığın radarına girer ve çok büyük ihtimalle henüz
dibe oturmadan avcı balığın saldırısına maruz kalır. Bu merada da avlanırken
eğer sürü yatak yapmışsa oltayı atar atmaz vuruşlar gelemeye başlardı. Yaklaşık
10 dk geçtiği halde hiç bir hareket yoktu. Eksilerde olan hava sıcaklığı da bu
duruma eklenince ava devam etmek olacak gibi değildi. Son olarak lrf de
kullandığım aksiyonu şeytan oltası ile denemeye karar verdim.Su sıcaklığının
daha yüksek olduğu bahar aylarında tekeyi 3-4 metre önüme sallayarak balık
tutabilirken yüzey suyunun çok soğuk olduğu ve balığın dibe yatak yapabileceği
böyle bir havada tekeyi 10-12 metre ileri atıp yavaş yavaş dipte zıplatarak
veya ağır ağır çekerek beklemeye başladım. On saniyelik bekleme süresi ile
tekeyi yarım metre çekip bırakırken bir kaç cılız vuruş aldım. Tekeyi sudan
çıkardığımda kafası parçalanmış fakat kopmamıştı. Tekrardan yemleyerek aynı
şekilde çekmeye başladım . Yine aynı cılız vuruşlar ara ara sertleşerek devam
etti ve bu sefer yem gitmişti.
Vuruşlara bakılırsa ispari olabileceğini düşündüm. Soğuktan ellerimi hissedemediğim için son bir kez daha denedim. Zor zahmet süzdüğüm tekeleri telef eden canlının ne olduğunu öğrenmeden gitmeye de niyetim yoktu aslında hafif bir vuruş geldikten sonra tasmalasam mı diye düşünürken yine aynı vuruşlar gelmeye devam etti. Sert bir vuruştan sonra misina gerildi ve hızlıca akmaya başladı . Misinayı tuttuğumda kafa atışlarından ispari falan olmadığı belliydi. Oltanın ucundaki, samimiyetimizin ileri seviyede olduğu yakın bir dostumdu. Keyifli bir mücadeleden sonra balığı sudan çıkardım.Hiç vakit kaybetmeden hemen balığın resmini Whatsapp'tan Savaş Abiye gönderdim. Parmaklarım ciddi derecede hissetme duygusunu kaybetmişti . Balığın ağzındaki iğneyi 10 dk uğraşarak anca çıkarabildim.Kısa bir seansla ellerimi ısıttıktan sonra tekrardan oltayı yemleyerek hedefe gönderdim telefonu cebimden çıkarttığımda Savaş Abinin mesajlarını ve çağrılarını görünce geldiğini anladım ve geri dönüş yaparak nerde olduğumu ve nasıl avlandığımı söyledim.
Balığı aldıktan sonra tekrardan oltayı atabilmem yaklaşık 15 dk sürmüştü ve bu süreçte mera yeterince dinlenmişti.Yine ispari vari tırtıklamalar devam ediyordu. Ara ara sert vuruşlar geldiğinden karagöz olduğu belliydi. Aniden misina yol alıyor fakat kısa bir mücadeleden sonra iğne boşalıyordu. Ellerim iyiden iyiye hissetme duygusunu kaybetmeye başlamıştı ki bir anda kendimi ilkine göre çok daha sert olan bir mücadelenin içinde buldum.Yüksek dozda adrenalin ile vücuduma müthiş bir sıcaklık hakim olmaya başladı.Her zamanki gibi en büyük derdim iskelenin ucundaki zincirlerdi. Balık dibe doğru yüzmek yerine sol tarafa doğru yüzünce biraz rahatlasam da kepçeye girene kadar tedirginliğim devam etti.Artık yorulmuştu ve kuzu kuzu süzülerek kepçenin içine girdiğinde içimi yeniden sıcacık bir huzur kaplamıştı.İğne her iki balığın da üst çenesine takılmıştı.Çok sert bir kemik olduğu için bu kısma iğnenin batması da çıkması da çok zordur. İki tane balık yakalamanın yanı sıra 4 tane balığı da kaçırmıştım. Kaçırdığım balıklarında bir süre misinadan yol alıp bırakmasını iğnenin üst çenesine denk gelip saplanamadığına yordum.İkinci balığı iğneden çıkarttıktan sonra bir süre daha ellerimi ısıtmak için beklerken Savaş Abi geldi ve birlikte ava devam edeceğimiz için havanın soğukluğu biraz daha katlanılabilir olmuştu.
Savaş Abi 01 no çelik iğne ve 0.33 mm misina kullanırken bende 04 no iğne ve 0.30 mm misina kullanıyordum.Benim yaşadıklarımın aynısını Savaş Abi de 3-4 kez yaşadı.Balık ufak ufuk vurunca hemen tasmalıyor ve hızlıca çekmeye başlıyordu.İlk 4 balık iğneden kurtulmuştu.Ben ise daha küçük iğne kullandığım için bu ufak vuruşlara müsaade edip iğneyi yutmasını bekliyordum.Yine aynı teknikle avlanırken bir yandan da Savaş Abiyle birbirimizi kendi yöntemlerimizin doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorduk.Savaş abi gelmeden yakaladığım iki kuzu iskelenin üstünde yattığı için "Bak abi şahitlerimde var" diyerek kendimi desteklemeyi de ihmal etmiyordum tabii ki.Avımız sohbetlerle daha keyifli hale gelmeye başlamıştı.İlk iki balığa göre çok daha kuvvetli bir vuruşla ortamın sıcaklığı aniden yükseldi.Suya düşmek üzere olan makarayı Savaş abi son anda yakaladı.Böyle havalar trofesiz olmazdı zaten.Balık misinadan yol alırken terlemeye başlamıştım bile.Savaş abiye "Abi artık benim gibi avlanın " diye şaka bile yapamadan misina boşalmıştı.Takımı sudan çıkardığım zaman iğnenin düzleştiğini gördüğümde çok şaşırdım.İlk defa bir karagöze iğne açtırıyordum. İğneyi dişimle düzelttikten sonra tekrar yemlemek üzere iken Savaş abinin "Bir kere açılan iğne hep açılır" ikazıyla tecrübe haneme bir sayı daha ekleyerek ellerim donduğu için iğneyi Savaş abiye bağlatıp ava devam ettim.Hala 4 no iğneden vazgeçmemiştim.Teknik açıdan tatlı bir rekabet devam ederken Savaş Abi en sonunda sağlam bir tasmayla çok güzel bir baltabaş aldı.Benim aldığım balıklar gibi üst çeneden değil dudağından yakalanmıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









.jpg)














