20 Haziran 2015 Cumartesi

Şeytanın Bacağını Kırmak

Bir avın zorluk derecesine etki eden pek çok faktör olmakla birlikte kıyı balıkçılığı açısından düşünüldüğünde hedef balığın büyüklüğü, yaşam alanındaki dip yapısı ve mücadele karakteri avın zorluğunu etkileyen faktörlerin başında gelir. Şüphesiz, doğası gereği dip tabiatı kayalık/mağaralık bölgeleri tercih eden ve tehlike anında en yakın mağaraya girme eğiliminde olan balıkların avcılığı kumluk alanlarda yaşayan ve satıhta mücadele eden balıkların avcılığına nazaran daha zordur. Büyük bölümünü Marmara ve Karadeniz’de avlanarak geçirdiğim 20 yıllık olta balıkçılığı geçmişimde en zorlandığım türler iri boy eşkinalar, karagözler ve minekoplar olmuştu. Aşırı ince takımlarla balığı yorarak mücadele etmekten keyif alan biri olduğum halde en küçük bir boşlukta dipteki kayaların arasına dalarak misinayı kestiren bu balıkların avında daha sağlam takımlarla boşluk vermeden mücadele etmem gerektiğini biliyordum. Önceleri çok fazla takım koparttığım bu balıkları iyice tanıdıktan sonra hazırlıksız yakalandığım durumlar dışında balık kaçırmalarım minimuma indi. Antalya'ya taşındıktan sonra ise çok daha zor meralarda, daha büyük ve sert balıklar beni bekliyordu. Bunların olacağını gayet iyi bildiğimden Antalya'ya taşınmadan önce farklı tür ve meralar için en hafifinden, en ağırına kadar takımlarımı hazır ettiğim halde ilk başlarda tecrübe eksikliğimden dolayı kaçırdığım onca balıktan sonra özgüvenimi kaybetme noktasına geldim.

Mart ve Nisan ayları içinde hafif takımlarla dibi kum/çakıl karışımı kolay bir meradan çok yakışıklı bir kuzu, bir sinarit ve bir granyoz kandırdıktan sonra tembellik yapmayı bırakıp zorlu mendirek kayalıklarında ağır takımlarla deneme vaktimin geldiğini anladım. Aslında bu merada daha önceleri de denemelerde bulunduğum halde oltama vuran 3 balıktan hiç birini dışarı çıkarmayı başaramamıştım. İlk kaçırdığım balık hızlı batan (fast sinking) özellikteki maket balığımı yuttuğu gibi müthiş bir hızla kayaların arasına girip misinamı kestirmişti. Bu olaydandan sonra 274 cm/120 g atarlı kamışla kombine ettiğim 55 kalibrelik makinemde sarılı olan 0.18 mm ip ve 0.40 mm şok misinasını 0.25 mm'lik daha sağlam bir ip ve 0.50 mm şok misinasıyla değiştirip makinenin kalamasını biraz daha sıktım. Takip eden günlerde aynı şekilde kaçırdığım ve orfoz ya da lahoz olduğunu tahmin ettiğim 2 balık bana bu tarz birden derinleşen çok kayalık meralarda takımı sağlam tutup kalamamı tamamen sıkmaktan başka çarem olmadığını öğretti.

Orfoz, lahoz gibi "Serranidae" familyasının iri bireyleri çok kuvvetli balıklardır. Avlarına, hantal görüntülerinden beklenmeyecek şekilde hızlı saldırarak aynı hızda mağaralarına geri dönerler. Bu saldırılar o kadar hızlıdır ki siz daha ne olduğunu bile anlamadan balık çoktan mağarasına girmiş olur. Bu balıkları alt edebilmek için ya tekne gibi avantajlı bir konumda olmam ya da ezberlerimin dışında bir taktik uygulamam gerektiğini anladım. Çareyi dünyanın birçok farklı yerinde avlanmış ve tüm balıkçılık disiplinlerinde ustalaşmış gerçek bir üstad olan Berk G. İpek'ten yardım istemekte buldum. Berk abi olayı kısaca şöyle özetledi; "Bu tarz balıkları mendirek gibi kayalık kıyılardan avlamak başka hiç bir balıkçılık disiplinine benzemez. Yapılacak tek şey takımına güvenip kalaman tamamen kapalı bir şekilde balıkla basa bas dövüşmektir. Balıkla dövüşürken yavaş kalır ya da takımın haddinden fazla esnerse balığı kaybedersin. Takımına asılmaktan korkma. Gerekirse takımı sen kuvvetinle kopar. Güçlü asılmazsan balık zaten mağaraya girip takımını kesecek. Bu işin başka yolu yok."

Teoride dersimi anlamıştım. Sırf bu iş için özenle seçip aldığım takımıma da güvenim tamdı. Geriye bir tek o sert çocuklardan birini denk getirip dövüşmek kalıyordu. 6 Mayıs sabahı gün doğumuyla birlikte daha önceden çokça ufak orfoz ve lahoz yakalayıp geri saldığım, büyüklerine ise her seferinde takım koparttığım mendirek kayalıkları üzerinde at-çeke başladım. Yem seçimimi son avlarımda 3 trofe balığımı kandırdığım kurşun kafalı silikon balıkların 16 cm/42 g ve yine glow ( fosforlu yeşil ) renginden yana kullanmıştım. Yemin ağır ve büyük olması hem atış mesafesini arttıracak hem de derinliği 10-20 m arasında değişen merada yemi dipten çekmemi kolaylaştıracaktı. Ava başlayalı henüz 15 dakika olmuştu ki yaklaşık 40 m mesafeye gönderdiğim yemin dibe batmasını beklerken ağır ağır akan ipimin hızlandığını fark ettim. Hemen makinemin sarma telini kapatıp asılmaya başladıysam da hissedebildiğim tek şey anlık bir kuvvet ve balığın kayaların arasına girip hareketsiz kalması oldu. Yine aynı şey olmuştu. Bu defa balık, yemin aşağı düşerken bile pervane gibi çalışan kuyruk aksiyonuna aldanıp yemi kaptığı için kendimi suçlayamazdım. Ben balığın yemi kaptığını fark ettiğimde iş işten geçmiş, balık çoktan mağarasına girmişti bile. "Sağlık olsun!" deyip tekrar bağladığım aynı yemle atıp çekmeye devam ettim.

Aynı merada yarım saat daha deneyip vuruş alamayınca yer değiştirmeye karar verdim. Mendirek boyunca taşların üzerinden sekerek uzunca bir yol katedip daha önce hiç denemediğim yeni bir meraya ulaştıktan sonra gözüme kestirdiğim deniz seviyesinden biraz yüksekçe düz bir kayanın üzerinden ilk atışımı gerçekleştirdim. Yaklaşık 40 metrelere gönderdiğim yemim 12-15 m derinliğindeki dibe ulaşınca aksiyon vermeden orta hızda sarmaya başladım. Yemi yarı mesafeye kadar çekmiştim ki beklediğim o çok şiddetli bir vuruşla sarsıldım. Vuruşun etkisiyle başlama düdüğünü duyan bir koşucunun depara kalkması gibi ani bir reaksiyonla dövüşe başladım. Elimden geldiğince kuvvetli bir şekilde kamışımla yukarı asılıyor, tekrar indirirken de boşluk vermemeye çalışarak hızlı bir şekilde sarıyordum. Bu hareketi çok seri bir şekilde tekrarlarken bir yandan da balığın kayaların arasına dalmaması için dua ediyordum. İçimden bir ses bu defa başaracağımı söylüyordu. İlk defa orfoz ya da lahoz olduğunu tahmin ettiğim çok kuvvetli bir balığı dipten yükseltip bu kadar uzun süre mücadele etmeyi başarıyordum. Artık balığı görmeme çok az bir mesafe kalmıştı. Mutlu sona yaklaşmama 5 metre kala, belki de dövüşü kazandığımı düşünüp sarma hızımı yavaşlattığım bir anda balık son kaya tepesinin arkasında bulduğu bir mağaraya girmeyi başardı. Girdiği mağaradan asla çıkartamayacağımı bildiğim için kayalara sürtünmekten yara bere içinde kalan şok misinamı çekip kopardım. Yine kaybetmiştim. Bu kadar konsantre olduğum bir mücadeleyi, sonuca bu kadar yaklaşmışken kaybetmek sinirlerimi allak bullak etti. Belki de ilk defa kaçırdığım bir balık için sinirden kayaları tekmeledim.

Ne kadar üzülsem de nafileydi. Vakit kaybetmeden yaralanan şok misinasını kesip yerine 0.50 mm'lik bir kulaç boyunda yeni bir şok misinası ve aynı yemin yenisini bağladıktan sonra ikinci atışımı gerçekleştirdim. Yem bir önceki vuruşu aldığım yerden geçerken çok kuvvetli bir vuruş daha geldi. Yine bir adrenalin patlamasıyla dövüşe başladım. Bu sefer ilkinden daha kuvvetli bir şekilde kamışa yukarı doğru kısa ve sert vurdurma hareketleri yaptırarak çok daha seri bir şekilde sarıyordum. Kopacaksa takım benim ve balığın kuvvetiyle kopmalıydı. Bir kez daha takımı kayalara kestirip koparmayı düşünmek bile istemiyordum. Şükürler olsun ki korktuğum olmadı. Nihayet balığı son kaya tepesinin üzerinden atlatıp önüme getirmeyi başardığımda nefes nefeseydim. Hem balık hem de ben yorgunluktan bitmiştik ama bu sefer kazanan ben olmuştum. Arkadaşımın da yardımıyla o koca gövdeli, kapkara ama bana göre o an dünyanın en yakışıklı balığını kepçeleyip dışarı aldık.



Kepçenin içinde yatan balık halk arasında şeytan, kaya gridası, züber gibi farklı isimlerle anılan ve Akdeniz'de yaygın bulunan bir lahoz türüydü ( Mycteroperca rubra ). Sonunda şeytanın bacağını kırıp özgüvenimi geri kazanmıştım. Avın devamında farklı bir merada aynı yemle çok sağlam bir vuruş daha aldıysam da yine kayaların arasına girip takımı kesmesine engel olamadım. Toplamda 4 vuruş alıp sadece 1 tanesini dışarı çıkarabildiğim bu avda şunları öğrendim: Merada çok güzel balık vardı, 16 cm/42 g glow renkli silikon yemim çok iyi çalışıyordu ve bu balıkları alt etmek sandığımdan çok ama çok daha zordu...


4 Haziran 2015 Perşembe

Granyoz

İnce takım eşittir avcı takım. Olta balıkçılığına başladığım çocukluk yıllarımdan beri bu felsefeyle avlandım. Marmara ve Karadeniz'de yaşadığım zamanlarda incecik şeytan oltalarıyla çok ciddi levrekler, karagözler, eşkinalar, istavrit azmanları, mırmırlar vb. çeşit çeşit balıklar çıkarırken nadiren de olsa balığa takım koparttığım oldu. Yıllar geçip balığı yormadaki el becerilerim, düğüm tekniklerim, malzeme seçimlerim geliştikçe ince takımlarla balık kaçırma oranım da düştü. Tabi ki tüm bunlar Marmara ve Karadeniz için geçerliydi. Akdeniz'de avlanıyorsanız özellikle bazı balıkların avında ince takımları unutmanız gerekir. Çok ince takımlarla avlanmaya alışık olan benim gibi biri için ince takımlardan vazgeçmek zor olsa da art arda birkaç balığa takım koparttıktan sonra avda yanımda mutlaka kalın ve ağır olta takımları da bulundurmaya başladım. Olta makinelerimi, kullanım kolaylığından dolayı tercih ettiğim monoflament misinalar yerine çok daha sağlam olan 8 kat örgü iplerle doldurup, görünmezlik sağlaması, sürtünmelere karşı dayanıklı olması ve şokları absorbe etmesi için de önlerine 1 kulaç monoflament ya da florokarbon şok misinaları bağlayarak takımlarımı sağlamlaştırdım.

12 Nisan 2015 sabahı Antalya'da sabah suyuna uyanamadığım nadir sabahlardan biriydi. 05:00'da çalan telefonun alarmını kim bilir hangi bahaneyle susturup uyumaya devam etmiştim. Sıcacık yatağıma gömülmüş sabah uykusunun tadını çıkarmaya çalışırken çalan telefonla uykum yeniden bölündü. Arayan arkadaşım ona önerdiğim pembe silikon kurtlarla vuruş aldığını fakat vuranın ne olduğunu bilmediğini söylüyor ve yardım istiyordu. Uyku semesi yarım yamalak tavsiyelerde bulunup telefonu kapattım. Saat 07:40 olmuştu. Mesaiden önce uyumak için hala biraz vaktim vardı. Başımı yastığa koyup uykuma kaldığım yerden devam etmeyi denediysem de olmadı. Deniz beni çağırıyordu. Yataktan kalkıp çabucak hazırlandığım gibi soluğu merada aldım.

Yine ilk olarak son 1 ay içinde 2 güzel balık kandırmayı başardığım rıhtımda denemeye karar verdim. Aklımda çok daha verimli olabileceğini düşündüğüm meralar olsa da bu meralara ulaşmak zahmetli ve vakit isteyen bir iş olduğu için alışık olduğu merada denemek kolayıma geliyordu. Rıhtıma varır varmaz takımlarımı hazırlamaya koyuldum. 225 cm/3-12 g aksiyonlu kamış, 30 kalibre makine, 8 lb nanofil ve 0.28 mm monoflament şok liderden oluşan LRF takımımın ucuna 10 cm/10 g lık glow renkli silikon balık bağladıktan sonra 270 cm/10-35 g aksiyonlu kamış, 35 kalibre makine, 0.14 mm 8 kat örgü ip ve 0.31 mm monoflament şok liderden oluşan Spin takımım ucuna aynı model ve renkteki yemin 12.5 cm/23 g olanı bağlayıp iki oltayla birlikte olta atacağım yere yürüdüm.

2 atış LRF, 2 atış Spin takımımla olacak şekilde takım değiştirerek atıp çekmeye başladım. Bir süre bu şekilde denedikten sonra LRF takımımı kenara bırakıp nispeten hızlı battığı için dipten çekmesi daha kolay olan 23 gramlık yem ve spin takımımla atıp çekmeye devam ettim. Ava başlayalı 15 dakika olduğu halde henüz vuruş alamamıştım. Zaten ava geç başladığım için çok ümidim olmadığından en fazla 15 dakika daha atıp avı sonlandırma niyetindeydim. Rıhtımdan açığa doğru gerçekleştirdiğim atışlardan birinde yemi yarı mesafeye kadar çektiğimde ani ve güçlü bir vuruş geldiyse de heyecanım kursağımda kaldı. Vuranın büyük bir balık olduğundan hiç şüphem yoktu ama nasıl olduysa balık yakalanmamıştı. Heyecanla oltaya vuran balığı tekrar kandırabilmek için yeme, saldırının etkisiyle yaralanmış bir balık gibi yukarı aşağı düzensiz zıplatma hareketleri yaptırdım. İkinci bir vuruşun gelmesi an meselesiymiş gibi beklediğim halde vuruş gelmeyince yemi tekrar aynı yerin biraz açığına sallamak için hızlı bir şekilde sarmaya başladım.Yemi sudan çıkarmama 5 m kala öyle kuvvetli bir balık yapıştı ki şaşkınlıktan neredeyse oltayı elimden kaçıracaktım. Dipten en az 4-5 metre yukarıda vuran balık müthiş bir süratle dibe fişeklerken iki büklüm olmuş kamışımı sımsıkı tutup hiç bir şey yapmadan balığın sakinleşmesini bekliyordum.

Yakalanmanın etkisiyle çılgına dönen balık hiç yorulmayacakmış gibi makinemden kalama alırken yine aklımdan bir sürü düşünce geçiyordu. "Nasıl olmuştu da ilk vuruşta yakalanmayan ve yaralı balık aksiyonlarıyla kıskandıramadığım balık o kadar hızlı çektiğim yemi takip edip yüzeyde tekrar saldırmıştı? Acaba oltanın ucundaki neydi? Bu kadar yüzeyde saldırmasına ve kuvvetine bakılırsa mutlaka kuzu olmalıydı! Bu takımla yorabileceğim büyüklükte bir balık mıydı yoksa oltanın ucundaki dev karşısında hiç şansım yok muydu?" Bana bir ömür gibi gelen 2 dakikanın sonunda balık yorulma emareleri göstermeye başladı. Fişeklemeleri daha yavaş ve kesikli bir hal alınca artık karşılıklı mücadele etme zamanının geldiğini anladım. Sakin ve dikkatli bir şekilde, kah yol verip kah çekerek balığın tamamen yorulup pes etmesini sağlamaya çalıştım. Nihayet balık mücadele edemez hale gelip dipten yükselmeye başladığında, büyük ihtimalle iri bir kuzu olduğunu düşündüğüm balığı görmek için sabırsızlanıyordum. Yüzeyin birkaç metre altında beliren parıltıyı ilk gördüğümde iri bir kuzu yakaladığıma kesin kanaat getirdiysem de çok geçmeden yanıldığımı anladım. Balık yüzeye yaklaşınca oltanın ucundakinin asla tahmin edemeyeceğim bir balık olduğunu anladım. Bu bir granyozdu ( Argyrosomus regius ). Sarıağız, halili, muskar gibi isimlerle de anılmasına rağmen en sevdiğim ismi granyoz olan, gayet iyi tanımama rağmen daha önce hiç yakalamadığım o esrarengiz balık sürpriz bir şekilde oltamın ucundaydı. Merada benimle birlikte olta atan çok sevgili dostum ve hevesli bir öğrencim olan Esener'in büyük yardımıyla balığı kepçeleyip derin bir "oh!" çektik.




Ava başlarken oltama vurması muhtemel balıkları sorsalar onlarca tür sayabilirdim. Sinarit, akya, sarı kuyruk, baraküda, lahoz, orfoz, yazılı orkinos ve hatta lambuka bile muhtemel hedeflerim arasında olmasına rağmen öyle bir yerde granyoz yakalamak hiç aklıma gelmezdi. Çok ünlü bir balıkçı sözünü bir kez daha hatırlamış oldum. "Denizle pazarlık olmaz." Bakalım Akdeniz beni şaşırtmak için bundan sonraki avlarımda oltama daha neler gönderecek...


25 Mayıs 2015 Pazartesi

Şeytanı Korkutan Boğa

Şeytan oltası, sadece misinanın ucuna takılan bir iğneden ibaret bir oltadır. Böyle basit bir oltanın bu kadar verimli çalışmasını sadece şeytan düşünebilirdi herhalde. Levrek,karagöz,mırmır,eşkina,istavrit gibi daha birçok tür avlanabilmektedir.

İlk şeytan oltası takımımı istavrit için hazırlamıştım. 0.16 misinanın önüne bağladığım 8 no siyah çapraz iğne ile 300-400 gram arası azman istavritleri yakaladığım da bu oltanın gerçekten şeytan işi olduğunu tecrübe etmiştim.Azman istavritlerin peşine düştüğüm dönemde 500 gram civarı bir kikla yakalamış,yine 500-600 gramlık bir karagözü su üstüne çıkarmayı başarsam da 0.16 misina ile sudan kesememiştim. Ve levrek... Gümüş balıklarının oynaklarına konsantre olmuş istavritleri gözlerken iri yarı bir levrekle göz göze gelmiştim.Fakat beni görür görmez ortalıktan toz olmuştu.Ama elbet onunda peşine düşecektim ve yakalayacaktım.Taa ki 3 sene sonra..


Şubat ayının son günleri bereketli havaların hüküm sürdüğü günlerdi.Savaş Abi ile yine bir av planladık ve gece saat 22.00 civarı merada sözleştiğimiz gibi buluştuk.Av bahane balık muhabbeti şahane tarzında bir giriş yaptığımız için hava muhalefetine fazla umursamadan ava devam ediyorduk.Birde balık vursa hiç bir derdimizin kalmayacağının farkındaydık.Ama hava şartları stabil şartlarımızı zorlayacak gibiydi.İnce bir su perdesi gibi yağan yağmur ve hiç etkisini kaybetmeyen soğuk bir esinti karadan üstümüze üstümüze esiyordu.Neyse ki Savaş Abi bizi daha fazla üşütmemek için mücadeleye başladı.Kısa bir mücadeleden sonra balığı kepçelemeyi başarmıştık.Yakışıklı bir baltabaş gecenin ilk balığı olmaya hak kazanmıştı.

Şeytan oltasıyla avlanırken kullandığım tek yem canlı iri boy tekedir.Eğer merada balık olduğu takdirde çok yüksek verimle çalışan bir olta olduğu için balık tutma ihtimaliniz çok yüksektir.Ava başladığımız iskelede devam ediyorduk.Kovamızdaki canlı iri boy teke sayısı çok kısıtlı olduğu için avı fazla uzatamayacağımızın farkındaydık:Henüz vuruş alamamıştım.Savaş Abi güzel bir baltabaş daha alınca gecenin soğuğunu iyice üstünden atmıştı.Bende henüz hareket olmadığı için yer değiştirmeye karar verdim.Savaş abide eşlik edince birlikte yan iskeleden denemelere devam ettik.İkimizde bu av disiplinine alışık olduğumuz için merada olduğumuzu bölge sakinlerine hissettirmeden oltalarımızı suyla buluşturmuştuk.Çok uzun olmasa da kısa sayılamayacak bir süre sonra inanılmaz kuvvetli bir vuruşla aksiyon benim içinde başlamıştı.Balık çok açıkta vurmuştu.Güç ve hız kaybetmeden sol tarafımda bulunan yatların altına doğru yol alıyordu.Savaş Abi gülerek "Ver oltayı,ben kontrol edeyim. "dedi.Bu gülüşün sebebi Aralık ayında yapmış olduğumuz at-çek avında bu teklifi bir kez daha sunmuş olması ve kabul etmemem sonucu kaçırdığım 7-8 kiloluk bir levrekti.O balığı kaçırarak çok şey öğrendiğimin farkındaydım ama bir şeyler öğrendiğimi göstermek içinde bu balığı sudan çıkarmam gerektiğinin bilincindeydim.Kendi rekorumu kıracak olduğum büyüklükteki levrekle mücadele etmek inanılmaz zevkliydi Ama Savaş Abinin o gülüşünden sonra bir korku almıştı beni.Neyse ki son gülen iyi gülmüştü.Burnundan soluyan öfkeli bir boğayı andıran müthiş bir balık kuyruk darbeleriyle iskeleyi dövüyordu.Öylesine öfkeliydi ki oltanın mucidini bile korkutacak cinstendi.



Heyecanımı yitirmeden ve balık tüm cazibesini ortaya koymuşken ilk yapılması gereken fotoğraflarla bu anı tarihe not düşmekti.Çok güzel fotoğraflar çektikten sonra kovada kalan son tekelerle oltalarımızı bir kere daha yemleyerek suyla buluşturduk.Bu güzel levrek ara sıcak olmalıydı ki gecenin kapanışı da çok güzel bir baltabaşla oldu.Son balıkta benim oltama vurmuştu ve yine açıkta rast geldiği için levrek mi karagöz mü tereddüdünü aşmam biraz uzun sürdü.Sert kafa darbelerinden dolayı baltabaş olduğunu anlamıştım.İskelenin ayaklarına dolaşmasın diye dikkatlice su üstüne çıkardıktan sonra Savaş Abi kepçeleyerek balığı sudan kesmişti ve derin bir nefesle birlikte avın sonuna gelmiştik.Çok güzel fotoğraflarla süslediğimiz bir avı daha geride bırakmıştık.Daha güzel avlar yaşayabilmeniz dileğiyle rastgele..

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Yedi Rengin En Koyusu: Sinarit

2015 Mart başında hayallerimin şehri Antalya'ya taşındıktan sonra fırsat bulabildiğim hemen her sabah ve akşam suyunda denemeler yapıp nihayet 24 Mart sabahı LRF takımlarıyla hatrı sayılır boyda bir sarı kuyruk yakalamayı başardım. Henüz yabancısı olduğum ve balıkların alışkanlıklarını çok bilmediğim yeni meramda gerçekleştirdiğim bu av sonraki avlarım için önemli bir ilham kaynağı oldu. Takip eden günlerde başka meralardaki denemelerime devam ederken ara ara sarı kuyruğu yakaladığım merayı yoklamayı da ihmal etmedim. Mevsim itibariyle balıkların yumurtlama döneminde olduğu için çok iştahlı olmadıklarını tahmin ettiğimden sonuç alamadan döndüğüm onca ava rağmen moral bozmadan denemeye devam ettim.

7 Nisan sabahı da güneşin doğuşunu kaçırdığım halde kısa bir mera yoklaması yapmaya karar verdim. 07:15'te uyanır uyanmaz çabucak hazırlanıp 07:45'de evimden 4 km mesafedeki merama vardım. Zamanım kısıtlı olduğu için farklı meraları denememe çok imkan yoktu. Bu yüzden hiç bir yere uğramadan doğru sarı kuyruğu kandırdığım rıhtıma geçtim. Buranın benim için şöyle bir avantajı da vardı. Diğer kayalık meralarımın aksine burada misinanın takılabileceği ilişkenler yok denecek kadar az olduğu için takımı istediğim kadar inceltebiliyor ve avdan aldığım keyfi katlıyordum. O gün de ince bir takımla denemek niyetindeydim. Fakat bu sefer sarı kuyruğu kandırdığım 225 cm, 3-12 g aksiyonlu LRF kamışım yerine 251 cm, 7-23 g aksiyonlu light spin kamışımla kombine ettiğim üzerinde 8 lb nanofil misina ve 0.24 mm monoflament şok misinası ( 1 kulaç uzunluğunda ) sarılı olan 30 kalibrelik makinemle deneyecektim.

Yem seçimimi sarı kuyruğu kandırdığım 10 cm/10 g'lık silikon balığın fosforlu ( glow ) olanından yana kullanıp at-çeke başladım. 2 haftadır bu merada 35 cm'i geçmeyen 2 sinarit palazı ve birkaç melanur dışında kayda değer bir balık yakalayamadığım için avdan çok fazla ümidim yoktu. Zaten meraya da geç varmıştım. Bu saatten sonra nöbetçi bir oltacı gibi görev icabı yarım saat olta atıp dönmek dışında bir beklentim yoktu.  Rıhtım boyunca birkaç metre aralıklarla durup olta atarak yürümeye başladım. Arkadan esen rüzgarın da yardımıyla 50 m mesafeyi rahatlıkla geçirdiğim 10 g'lık silikon yemimi en fazla 8 metreyi bulan dibe indirip orta hızda düz bir şekilde sarıyor, 10 metre kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ediyordum. Arada sırada da kah düz sararken, kah dibe inmesi için beklerken kamışın ucuyla yeme kısa sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Bu şekilde at-çek yaparak meraya benden önce gelen arkadaşımın olduğu yere kadar yürüdüm.

Saat 08:15 olmuştu. Bir yandan arkadaşımla sohbet ediyor bir yandan da ümitsizce atıp çekmeye devam ediyorum. Son birkaç atış daha yapıp avı sonlandırmayı düşünürken hiç beklemediğim bir anda yemim olduğu yerde mıhlanıp kaldı. "Dibe mi takıldı?" diye düşünmeme fırsat kalmadan makinemden misina boşalmaya başlamıştı bile. Kendimi yine oltanın ucundaki muazzam güç karşısında aciz hissettim. Balık hiç durmayacakmış gibi müthiş bir süratle açığa doğru yüzerken hiç bir şey yapmadan yorulmasını bekliyordum. Nihayet balığın kalama alma hızı yavaşladığında kontrollü olarak balığı kendi istediğim tarafa doğru yönlendirmeye başladım. Daha fazla açığa zorlayamayacak kadar yorulan balık mücadelesine rıhtıma paralel doğrultuda devam ederken ben de peşi sıra rıhtım boyunca yürüyerek balığı takip ediyordum.

Balık yorulmuş gibi görünse de gücünü toplayıp her an fişekleme ihtimaline karşı hazırlıklı olmam gerekiyordu. Bir önceki akşam suyunda aynı takım ve çok hafif jiglerle melanura denediğim için şok misinasını 0.24 mm'ye düşürmüştüm. Bu da mücadelenin heyecanını arttıran faktörlerden biriydi. Misinamın üzerindeki en ufak bir çizik ya da yıpranmış bölge mücadeleyi kaybetmeme sebep olabilirdi. Acele etmeden balık tamamen yorulana kadar beklemeye karar verdim. Gücünü toplayan balık birkaç sefer daha çok kuvvetli basıp kalama aldıktan sonra iyice yoruldu. Artık balığı istediğim gibi yönlendirebiliyor, yavaş yavaş rıhtım duvarına yaklaştırabiliyordum. Balık yaklaştıkça heyecanım katlandı. Yine güzel bir sarı kuyruk olduğunu düşündüğüm balığın büyüklüğünü görebilmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım yüksek rıhtım duvarından balığı kepçeleyebilmek için yere uzanmış kepçeyi suda hazır bekletiyordu. Ve nihayet suyun derinliklerinde bir parıltı belirdi. Tüm dikkatimi parıltının üzerinde yoğunlaştırınca oltanın ucundakinin muhteşem bir sinarit olduğunu anladım. Tek hatırladığım "sinarit!" diye heyecanla bağırdığımdı. Sonrasında balık kepçenin içine girince yaşanan o tarifi mümkün olmayan mutluluk.



Deniz yine beni şaşırtmıştı. Sinarit beklerken çok yakışıklı bir sarı kuyruk, sarı kuyruk beklerken de tam hayalini kurduğum gibi bir sinarit yakalamıştım. Türk hikayeciliğinin önde gelen yazarlarından Sait Faik Abasıyanık'ın "Sinağrit Baba" adlı hikayesinde "yedi rengin en koyusu" diye bahsettiği o muhteşem balık tüm asaletiyle kepçemin içinde yatıyordu. Bir süre rengarenk pullarıyla önümde duran güzelliği hayranlıkla seyrettim. Şükürler olsun ki bir hayalimi daha gerçekleştirmek yine kolay bir merada ve hafif bir takıma nasip oldu. Daha büyükleriyle karşılaşmak nasip olur mu bilmem ama o gün geldiğinde umarım elimde daha sağlam bir takım tutuyor olurum...


9 Mayıs 2015 Cumartesi

LRF Kuzusu

Çok hafif olta takımları ve küçük sahte yemlerle avlanmaya başladığım yıllar öncesinden bugüne kadar LRF disipliniyle çok çeşitli ve bereketli avlar gerçekleştirdim. Kimi zaman kovamı istavrit azmanları, iri mırmırlarla doldurdum, kimi zaman ispari, iskorpit, lapin, yazılı hani vb. çeşit çeşit taş balıklarıyla keyifli anlar yaşadım, kimi zamansa çok iri eşkinalar ve karagözlerle zorlu ve heyecan dolu mücadeleler verdim. Hepsinin kendine has bir keyfi olsa da şimdiye kadar LRF disiplinin limitlerini zorlayacak büyüklükte bir av gerçekleştirme fırsatım olmamıştı. İşte Antalya'ya bu hayallerle taşındım. Önceki senelerde kısa süreliğine bulunduğum Antalya'da yakaladığım hatrı sayılır büyüklükteki  tralleri, baraküdaları, sarı kuyrukları ve daha nicesini LRF takımlarıyla kandırabilmeyi ve bu sayede kendimi sınamayı hayal ediyordum.

Antalya'ya temelli olarak yerleşmem 2015 Mart başını buldu. İlk günden itibaren yeni meram hakkında bilgi toplamaya ve olta atmaya başladım. İlk başlarda spin ve shore jigging yöntemleri üzerinde yoğunlaşan denemelerim sonuçsuz kalınca ağırlığı LRF tekniğine kaydırmaya karar verdim. Bir süre çoğunlukla küçük silikon kurt/jighead kombinasyonlarıyla farklı meralarda denemeler yaptım. Bu şekilde, asıl hedeflerim olan iri melanurlar, sargozlar, çipuralar yerine 30-38 cm arası çokça sinarit palazı ve birkaç ufak grida ( lahoz ) kandırınca yem seçimimde değişikliğe gitmeye karar verdim. Merada bu kadar çok sinarit palazı olduğuna göre mutlaka bu balığın irileri de olmalıydı. Antalya'nın balık çeşitliliğine ve avlandığım meranın kayalık yapısına uygun olarak seçtiğim 225 cm boyunda ve 3-12 g aksiyonlu kamışla kombine ettiğim 30 kalibrelik makineden oluşan LRF takımım bana nispeten ağır yemler atabilme ve daha büyük balıklar hedefleyebilme imkanı sağlıyordu. Makinemde sarılı olan 8 lb nanofil misinanın önündeki şok misinasını 0.28 mm'ye çıkarıp denemelerime 10 cm/10 g'lık silikon balıklarla devam ettim.

24 Mart 2015 sabahı da hayalini kurduğum balıklardan birini kandırabilmeyi umarak 06:00'da meraya indim. İlk olarak, daha önce güzel tral avları gerçekleştirdiğim hızlı derinleşen kayalık bir merada 60 g'lık jiglerle shore jigging denemeleri yaptım. 45 dakika kadar deneyip vuruş alamayınca yer değiştirip kayalık ile kumsalın birleştiği sığ bir merada spin takımımın ucuna iliştirdiğim su üstü sahtelerine WTD ( Walk The Dog ) aksiyonları yaptırarak avcı balıkları kandırmaya çalıştım. Su üstü sahteleriyle asıl hedefim olan akyayı ( Lichia amia ) da bulamayınca takımı biraz daha hafifletmeye karar verdim. LRF takımımın ucuna iliştirdiğim 10.5 g'lık ince uzun yapılı bir jigi kah düz çekip kah zıplatma aksiyonları yaptırarak yakışıklı bir melanur, tral ya da lokum balığı gibi küçük avcıları cezbetmeyi denedim. Sonuç yine hüsran olunca avı sonlandırmadan önceki son durağım olarak birkaç gün önce peş peşe 2 yakışıklı sinarit palazı kandırdığım rıhtımın yolunu tuttum.

Liman rıhtımına varır varmaz LRF takımım ve 10 cm/10 g'lık sırtı beyaz yanları simli silikon balıkla kıyıya paralel bir atış gerçekleştirip yem tamamen dibe indikten sonra orta hızda sarmaya başladım. 10 m kadar sardıktan sonra dipten yükselen yemi tekrar dipletip sarmaya devam ettim. Birkaç metre daha sarınca sağlam bir vuruş geldi. Son derece heyecanlı ve keyifli bir mücadelenin ardından yüzeye çıkardığım balığı kepçe kullanmaya gerek duymadan kaldırıp dışarı aldım. Yaklaşık 37-38 cm'lik çok yakışıklı bir sinarit palazıydı bu. Ağzındaki yemle birlikte çabucak birkaç poz fotoğrafını çektiğim balığı içi su dolu kovaya koyup aynı yöne doğru bir atış daha gerçekleştirdim. Yemi yarı mesafeye kadar çekmiştim ki önce boşa giden bir ısırık ve ardından güzel bir vuruş daha geldi. Kısa bir mücadelenin ardından dışarı aldığım yaklaşık 30 cm'lik bu sinarit palazını da çabucak fotoğraflayıp denize iade ettim.



Sıkıcı başlayan av birdenbire çok keyifli bir hal almıştı. En son geldiğim merada 2 atışta 2 sinarit palazı almak daha büyüklerine de denk gelebileceğime olan inancımı arttırmıştı. Sürüden iri bir balık alabilmek umuduyla vakit kaybetmeden atıp çekmeye devam ettim. Balıkları aldığım yerin çevresine gerçekleştirdiğim 5-6 atışta vuruş alamayınca rıhtım boyunca 50 m kadar yürüyüp atışlara devam ettim. Birkaç atış sonra ufak bir vuruş hissettiysem de devamı gelmedi. Kıyıya paralel atışlardan sonuç alamayınca biraz da açığı yoklamaya karar verdim. Yaklaşık 40 m mesafeye gönderdiğim yemimi dipletip orta hızda 10 m kadar çektikten sonra tekrar dipletmek için sarmayı durdurdum. Yem yavaş yavaş dibe inerken bir yandan da kamışın ucuyla yeme kısa ve sert zıplatma aksiyonları yaptırıyordum. Tam o esnada çok sert bir vuruş geldi. İncecik kamışım muazzam bir kuvvetle eğilip makinemden müthiş bir hızla misina boşalmaya başladı. Aman yarabbim bu nasıl bir kuvvetti. Böyle bir kuvvet karşısında bu kadar hassas bir takımla ne yapacaktım ben? Balığın vurmasıyla birlikte adrenalin seviyem yükseldi, dizlerime hafif bir titreme yerleşti. Balık hiç durmadan kalama alırken aklımdan bin türlü düşünce geçiyordu. Gerçekten dev bir balık mıydı yoksa böyle hissetmeme sebep olan şey takımın inceliği miydi? Acaba balığı yormayı başarabilecek miydim? Dipte misinanın sürtebileceği bir ilişken var mıydı? Oltanın ucundaki iri bir sinarit miydi yoksa başka bir şey mi?

Ben bu düşüncelerle boğuşurken balığın hızı yavaşladı. O an içime bir umut kıvılcımı düşmüştü. Korktuğum gibi saniyeler içinde misinam kopmamıştı. Çok dikkatli olursam belki de mücadeleyi kazanabilirdim. O dakikadan sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Balık durakladıkça çok dikkatli bir şekilde sararak balığı santim santim yaklaştırıyor, balık gücünü toplayıp fişekledikçe sinirinin geçmesini bekliyordum. Bu şekilde kaç dakika mücadele ettiğimizi anımsayamıyorum. Nihayet balığı rıhtım duvarına 10 m mesafeye getirip yavaş yavaş dipten yükseltmeye başladığımda suyun altında belirecek olan muhteşem parıltıyı görmek için sabırsızlanıyordum. Arkadaşım elinde kepçe hazır beklerken nefesimi tutmuş suyu delercesine balığın görüneceği yere bakıyordum. Nihayet balık suyun 2 metre altında belirdiğinde adeta nutkum tutuldu. Oltanın ucundaki balık yıllar yılı kıyıdan yakalamayı hayal ettiğim çok yakışıklı bir kuzuydu ( sarı kuyruk, Seriola dumroli ). Balık beklediğimden daha büyük çıktığı için heyecanlı bir şekilde kepçeci arkadaşıma talimatlar yağdırmaya başladım. Birkaç saniye sonra balık kepçenin içine girince dakikalardır süren heyecan ve korku duygusu yerini müthiş bir mutluluğa bıraktı. O anın mutluluğuyla kovada canlı duran sinarit palazını azad edip, balığı kepçelememe yardım eden arkadaşımla birlikte fotoğraf çekmek için ışığın ve manzaranın güzel olduğu bir yer aramaya koyulduk.




Şükürler olsun ki bir hayalim daha gerçek oldu. Bir önceki Antalya balık avı maceramı anlattığım hikayenin son paragrafında bu hayalimden bahsetmiş, "Kim bilir, belki bir sonraki Antalya maceramın konusu bu olur." diye bir cümle kullanmıştım. İşte bu balık, o cümleyi yazarken aklımdan geçirdiğim balığın ta kendisi.


26 Nisan 2015 Pazar

Karla Gelen Baltabaşlar

Kış mevsimini en çok kar yağdığı zaman severim. Ne zaman hava tahmin raporları kar uyarısı verse içim kıpır kıpır olur, heyecanla karın yağmasını beklerim. Kimi zaman deniz kıyısındaki evimin olduğu yere sulu kar yağarken, ben kendimi yüksek tepelere vurur, karın altında saatlerce yürürüm. O tertemiz beyazlık toprağı örttüğünde içimi tarif edilmez bir sevinç ve huzur duygusu kaplar. Çocukluğumdan beri bu hep böyle olmuştur. Son zamanlarda ise karın benim için bambaşka bir anlamı daha var. Artık benim için Marmara'da kar demek karagöz demek. Hava tahmin raporları 9 Şubat 2015 akşamı için kar uyarısı verince burnuma yine karagöz kokuları gelmeye başladı. Buz gibi havaya rağmen sımsıkı giyinip yeterince teke topladıktan sonra soluğu yat limanındaki karagöz meramda aldım.

İstanbul'daki meramda kışın liman mendireğinin dışı soğuk ve şiddetli rüzgarlarla karıştığında bütün karagöz sürüleri liman içine sığınıyor. Liman içinde yatak yapabilecekleri çok fazla yer olsa da birkaç yıllık arayışlarım sonunda en sık uğradıkları yerin, salması en uzun olan büyük yatların bağlandığı, en derin 2 parmak iskelenin altında, midye kaplı tonoz zincirlerinin çevresi olduğunu tecrübe ettim. O akşam yine başka bir yere uğramadan bu iskelelerden birinde denemeye karar verdim. Adım atarken ses çıkarmamaya gayret ederek iskelenin ucuna yürüyüp kovadaki en iri tekelerden biriyle yemlediğim şeytan oltasını ( 0.33 mm florocarbon misina, 4 no siyah çapraz kanca ) 2 metre önüme bırakıverdim. Yem ağır ağır dibe inerken karagöz sürüsünün aşağıda beklediğini ve birkaç saniye sonra misinanın parmaklarımın arasından aklamaya başlayacağını hayal ediyordum. Tam da hayal ettiğim gibi oldu. Sert bir vuruşla yemimin iri bir karagöz tarafından vakumlandığını hissettim. Yemin tamamen yutulduğundan emin olmak için misinanın bir miktar parmaklarımdan akmasına müsaade edip tasmayı vurdum. Tasmayı yemesiyle balığın fişeklemesi bir oldu. Misinanın tonoz zincirine sürtüp kopmaması için tüm gücümle boşluk vermeden çekmeye çalışıyordum ama ne mümkün. Balık bastıkça ıslak misina parmaklarımın arasından kayıyor, balığa yön vermekte zorlanıyordum. Birkaç sefer balık zincire çok yaklaşıp korku dolu anlar yaşamama sebep olduysa da çabucak yorulup pes etti. Yüzeye yaklaştırdığım balığı su üstünde şapırtı kopartıp sürüyü kaçırmasına müsaade etmeden tek hamlede kepçeledim.



Kanca balığın neredeyse midesine kadar gitmişti. Parmaklarımı solungaç kapağından içeri sokup ameliyat tarzı bir operasyonla kancayı çıkarmayı başardım. Balık misinayı dişleyip kopma noktasına getirdiği için iskelenin ucundan uzak bir noktada fener yardımıyla kancayı tekrar bağlayıp ava döndüm. Tüm bunları yapmam en az 10 dakikamı almıştı. Tekrar iri bir tekeyle yemleyip 2 metre önüme bırakıverdiğim oltam ağır ağır dibe doğru batarken sürünün hala orada olmasını umuyordum. Yem 5 metre aşağıdaki dibe yaklaşınca oltam hareketlendi. Yine misinanın parmaklarımın arasından bir miktar akmasına müsaade edip tasmayı vurdum. Çılgınlar gibi aşağı basıp, sert kafa darbeleriyle sağa sola manevralar yapan, ilkiyle hemen hemen aynı boydaki bu balığı da kepçelemeyi başardım. Balıklar çok iştahlı olacak ki bu balık da kancayı derin yuttuğu için yine kancayı çıkarmak ve misinanın zedelenen kısmını tekrar bağlamak için uzunca bir süre uğraşmam gerekti. Oltamı üçüncü kez suyla buluşturduğumda hiç beklemeden gelen vuruşla üçüncü balığımı da kovaya atmayı başardım.


Av müthiş başlamıştı. Aşağıda nasıl bir sürü vardı bilmiyorum ama önüme bırakıverdiğim 3 yemim de daha dibe ulaşmadan kapılmıştı. Garip duygular içinde elimi yem kovasındaki buz gibi suyun içine daldırıp yakaladığım iri bir tekeyi kuyruğunun altından kancaya geçirdim. 2 metre önüme salladığım yem aşağı süzülürken tüm sinirlerim gerilmiş halde, misinayı tuttuğum parmağımda hissedeceğim o büyülü vuruşu bekliyordum. Saniyeler hızla akıp yem dibe indiği halde vuruş gelmedi. Yemi çekip bu defa biraz daha ileri salladım. Yine vuruş alamayınca sürünün kaymış olduğunu anladım. İlk aklıma gelen sürünün 10 metre yandaki iskelenin tonoz zincirlerinin arasına kaymış olabileceğiydi. Vakit kaybetmeden şeytan oltasının sarılı olduğu makarayı, yem kovasını ve kepçeyi alıp sessiz adımlarla diğer iskeleye geçtim. İki tonoz zinciri arasından gerçekleştirdiğim ilk atışımdan yaklaşık 20 saniye sonra yanılmadığımı anladım. Yine bekletmeden vuruş geldi. Yer değiştirdikten sonraki 2 atışımda 2 güzel karagöz yakaladıktan sonra 2 atış üst üste vuruş alamayınca tekrar ava başladığım iskeleye döndüm. Tahmin ettiğim gibi sürü tekrar buraya kaymıştı. Son 1 kez daha atıp yakışıklı bir karagöz daha aldıktan sonra avı sonlandırmaya karar verdim.


Rüzgar estikçe esiyor, yat mandarlarının direklere çarparak oluşturdukları melodi giderek şiddetini arttırıyordu. Bu ne güzel bir müzikti. Kovam Marmara'nın heybetli baltabaşlarıyla doluyken rüzgar yüzümü okşuyor, soğuk içimi ısıtıyor, yağan sulu kar ıslatmıyordu sanki. Bundan daha güzel bir gece olabilir miydi? Kovadaki tekeleri denize boşaltıp iskelenin altındaki sürüyle vedalaştıktan sonra misafirhanenin yolunu tuttum. Karagöz sürüsüyle çok iyi anlaşmış olacağız ki takip eden 3 gün içerisinde aynı yerde 2 sefer daha rastlaşıp 4 tanesini daha kovamda ağırlama şerefine nail oldum. Şu an birbirimizden çok uzaklarda olsak da bir gün mutlaka tekrar ziyaretinize geleceğim. O zamana kadar bol bol teke ve midye yeyip şişmanlayın..




2 Nisan 2015 Perşembe

Sivri Burun Bereketi

"Oltası suda olan balığı alır" diye bir söz duydunuz mu hiç? Çok doğru bir söz. Bazen hayatınızın avını yapmanız için şans eseri su kenarına uğrayıp, öylesine bir olta atmanız yeterlidir. Onca zaman peşinden koşup yakalayamadığınız balık, hiç hesapta yokken, alakasız bir yerde attığınız oltaya vurabilir. Belki de balık yakalamayı hiç ummadığınız  bir anda, hayatınızın balığına bir olta kadar yakınsınızdır. Tıpkı, İstanbul'da bulunduğum süre içerisinde tesadüfen deniz kenarına uğrayıp öylesine bir olta salladığım 29 Ocak gecesi gibi.

Akşam mesai çıkışı balığa gitmekle, ofiste kalıp yazı yazmak arasında kararsızlık yaşarken aslında ikisini de yapmak istemediğimi fark ettim. Son iki hafta içinde gittiğim karagöz hedefli avlardan boş döndüğüm için şevkim biraz kırılmıştı. Balığa gitmediğim akşamları yazı yazarak değerlendirmeyi planladığım halde o akşam içimden yazı yazmak da gelmedi. Telefonuma sarılıp Tuzla'da yaşayan Kemal Koca abimi aradım. Yarım saat sonra Tuzla sahilindeki kafelerden birinde çay ve pasta eşliğinde koyu bir balık muhabbetine koyulduk.

Kemal abimle birlikte bol sohbetli ve keyifli bir akşamın ardından 23:30 gibi misafirhanenin yolunu tutmuşken ani bir karar değişikliğiyle direksiyonu limana kırdım. Niyetim gece su sathına yakın rıhtım duvarlarını mesken edinen işaret parmağım büyüklüğündeki kırmızı çizgili karideslerden yakalayıp sonraki günlerde levrek hedefli avlarımda kullanmak üzere denize sarkıttığım delikli 5 litrelik pet şişenin içinde canlı muhafaza etmekti. Karides toplayacağım yere varınca yanıma kova, kepçe ve karideslerin ışık tutulduğunda kıpkırmızı parlayan gözlerini görebilmek için kullandığım fenerimi alıp rıhtım kenarına doğru yürümeye başladım. Henüz birkaç adım atmıştım ki aklıma bir fikir geldi. En az yarım saat sürecek olan karides toplama işlemi boyunca neden denizde bir oltam olmasın diye düşünüp takım hazırlamak üzere arabaya geri döndüm. Her zaman arabamda hazır bulunan olta takımlarımın yanında bagajımda 2 kutu da çin kurdu vardı. Şaşırtıcı şekilde, ocak başında Gölcük'te gerçekleştirdiğim karagöz avlarından beri canlı kalan çin kurtlarını değerlendirmek için güzel bir fırsat olabilirdi.

Arka koltukta uzanan iki parçalı kamışlardan birinin ucundaki klipse taktığım 2 köstekli dip takımını ( 0.28 m, 20 cm köstek, 0.35 mm beden, 50 g kurşun ) canlı çin kurtlarıyla yemleyip mendirek kayalıklarının açığına doğru yaklaşık 50 metre mesafeye gönderdikten sonra babanın üzerine yasladım. Babaya yaslı duran oltanın boşunu almak için eğilip makinenin kolunu çevirmeye başladığım anda sert bir vuruş hissettim. Bir anlık tereddütten sonra oltanın ucundakinin balık olduğunu anlayıp tasmayı vurdum.Tasmayı vurmamla birlikte oltam dibe takılmış gibi olduğu yerde mıhlanıp kaldı. Peşinden gelen sert kafa darbelerine bakılırsa oltanın ucundaki güzel bir karagözdü. Sağlam takımıma güvendiğim için kalama vermeye ihtiyaç duymadan çok uzak mesafedeki balığı çekmeye başladım. Yorulmadan kafa atmaya devam eden balığı su üstüne çıkarıp kepçe kullanmaya gerek duymadan dikkatlice dışarı aldığımda çok şaşırdım. Ben yarım kilo civarı bir baltabaş karagöz beklerken gelen çok yakışıklı bir sivri burun karagözdü. Atar atmaz vurduğuna göre meraya kalabalık bir sürü yatmış olabilirdi. Vakit kaybetmeden takımı tekrar yemleyip aynı yere gönderdim. Olta babaya yaslı bir şekilde beklerken ben de arabaya gidip hazır dip takımlarımdan biriyle ikinci bir oltayı donatma işine koyuldum.


İkinci takımımı yemleyip aynı bölgeye atmaya hazırlanırken babaya yasladığım oltamdan bir takırtı duydum. Heyecanla oltaya atılıp yakalamama kalmadan olta bir kez daha takırdayıp yere düştü. Denize gitmek üzereyken son anda yakalayıp tasmayı vurduğumda bu seferkinin daha büyük bir şey olduğunu anladım. İlk balığa göre çok daha sert ve seri kafa darbeleriyle makaramdan kalama almayı başarıyordu. Güç bela dipten yükseltip bir miktar kıyıya yaklaştırdıktan sonra balığın hareketlerinde bir tuhaflık fark ettim. Daha önce hiç bu kadar seri kafa atan bir karagözle karşılaşmamıştım. Sanki oltanın ucunda 2 karagöz varmış da birbiri ardına kafa vuruyorlarmış gibiydi. Çok geçmeden yanılmadığımı anladım. Olta yüzeye yaklaşınca her biri farklı tarafa yüzmeye çalışan tabak gibi iki parıltı belirdi. Şaşkın ama mutlu bir şekilde balıkları kaldırıp dışarı aldım. Bu gelenler de ilki gibi sivri burun karagözdü. Artık merada kalabalık bir sürü olduğuna tamamen ikna olmuştum. Vakit kaybetmeden çin kurduyla yemlediğim iki oltamı da aynı yere gönderip heyecanlı bir şekilde beklemeye koyuldum.


O dakikadan sonrası çok hareketliydi. Bazen peş peşe, bazen de en fazla 10 dakika aralıklarla vuruş almaya devam ettim. Yemi alıp kaçanlar, yarı yolda kancadan kurtulanlar, bazen tek tek, bazen çifter çifter kovaya giren sivri burun karagözlerle çok heyecanlı ve keyifli bir av yaşadım. Yaklaşık 2 saat sonra yemim bittiğinde kovam ağzına kadar balıkla doluydu. Balık halen vurmaya devam etse de biraz mecburiyetten biraz da günlük istihkakımı almış olmanın doygunluğuyla avı bırakıp misafirhanenin yolunu tuttum.



Yıllarca, kıyıda kalabalık sürüler halinde dolaşırken gördüğüm sivri burun karagözlerin peşinden koşmuş, hangi yemi, hangi yöntemi denediysem deneyeyim tesadüfen yakaladıklarım dışında kayda değer bir sivri burun karagöz avı yapamamıştım. Kimi yörelerde yosun ya da deniz anasının ayaklarından kesilen parçalarla yakalandığını duyduğum sivri burun karagözlerin ince deniz kurtlarına da rağbet edeceğini düşündüğüm halde deneme fırsatım olmamıştı. O gece farklı sonucun sebebi yem mi yoksa başka bir şey miydi bilmem ama bundan sonraki sivri burun avlarımda favori yemimin çin kurdu olacağı kesin.