25 Mart 2013 Pazartesi

Bahar Sürprizi...


Gün içinde sürekli denizle iç içe olduğum bir yaşantım olmasına rağmen yıllardır ilk defa bu kadar uzun süre balıkçılıktan uzak kaldım. 2013 Ocak başında tatilimi geçirdiğim Antalya’da gerçekleştirdiğim bereketli tral avından bu yana geçen yaklaşık 2,5 aylık zaman zarfında elime nadiren olta alabildim. Tamamı levrek odaklı olan denemelerimin hepsinden de boş döndüm. Balıkçılıktan bu kadar süre uzak kalmamın nedenlerinin başında, kış aylarının Karadeniz’de kıyıdan olta balıkçılığı açısından son derece kısır olması gelse de, iş yoğunluğumdan dolayı balık tutmaya vakit bulamamamın etkisi de büyük oldu. Balıksız geçen aylarda, benimle aynı durumu yaşayan herkesin yaptığı gibi ben de kendimi, internet üzerinden balıkçılıkla alakalı paylaşımları takip ederek ve yeni sezon için takım hazırlayarak avuttum.

Nihayet sabırsızlıkla beklediğim Mart ayı geldi. Bu ayın sonlarına doğru Karadeniz kıyıları da yavaş yavaş canlanmaya başlar. Belli başlı balık türleri yumurtalarını dökmek ve beslenmek için kıyılara iner. Geçtiğimiz sene bahar aylarında mesleğim icabı geçici olarak Kocaeli’de ikamet ettiğim için Samsun’daki levrek furyasını kaçırmış, 2011 senesinde yakaladığım 1 kg civarı levreklerin çok daha büyümüş olarak av verdiğini uzaktan dinlemekle yetinmiştim. Bu yüzden yeni sezonda öncelikli hedeflerim arasında her birinin üçer kilo olduğunu tahmin ettiğim levrekler yer alıyor. Yerine göre değişmekle birlikte bahar aylarında levreğin mönüsünün başında teke, yengeç ve mamun gibi kabuklular gelir. Levreğin öncelikli tercihi mamun olmasına rağmen, mamunu bulma zorluğundan dolayı benim favori yemim tekedir. Fakat bahar aylarında teke bulmak da hiç kolay değildir.

Geçtiğimiz hafta, önceki senelerde keşfettiğim korunaklı bir limandan kepçe yardımıyla topladığım tekeleri canlı muhafaza etmek için şarjlı matkapla üzerinde delikler açtığım pet şişenin içine doldurup denize salmıştım. Nihayet 25 Mart gecesi levreğe denemeye karar verdim. Havanın kararmasıyla birlikte saat 18:30 gibi meraya vardım. Levreğe deneyeceğim mera, kıyıdan 50 m açığa kadar derinliği 2 m'yi geçmeyen kumluk ve kayalık karışımı çok sığ bir bölgeydi. Amacım iki oltamdan birini yemli, diğerini ise at-çek yaparak kullanmaktı. Yemli için kullandığım takım, zargana topunun altında 1 kulaç uzunluğundaki 0.24 mm misinanın ucuna bağlanmış tek bir adet 3 numara çapraz kancadan ibaretti. Bu takımla önceki senelerde güzel baltabaş karagöz ve levrek avları yapmıştım. Hatta 23 Nisan 2002 tarihinde Tuzla'da yakaladığım 2.9 kg'lik baltabaş karagözü de aynı yöntemle almıştım. O yıllarda kendime ait bir fotoğraf makinem olmadığı için maalesef o güzel balığın fotoğrafını çekememiştim. Bir daha o büyüklükte bir karagözü kim bilir ne zaman yakalarım?

Yemli takımı en iri ve hareketli tekeyle yemledikten sonra kıyıdan 25-30 m mesafeye sallayıp kamışı kayaların arasına sabitledim. Canlı teke, topun altındaki 1 kulaçlık misinanın ucunda serbest bir şekilde dolaşırken ben de bir yandan at-çek yapmaya başladım. Saat 20:30'a kadar spin kamışımın ucuna taktığım silikon ve sert plastikten çeşitli sahte yemlerle deneme yaptım. Yemli takımın da her 15-20 dk'da bir yemini kontrol edip yerini değiştirmeme rağmen 2 saat içinde yemli takıma da, sahte yemlere de vuran olmadı. Bazen balıkçılık böyledir işte. Sabır gerektirir. Balığın ne zaman nerede olacağını asla bilemeyiz. Bazen oltamızı atar atmaz balık vurur. Bazen de biz oltalarımızı toplayıp gittikten hemen sonra gelir balık. Biz bilgi ve tecrübelerimize istinaden deneme yaptıktan sonra, gerisi biraz da şansa kalmıştır.

Gece zifiri karanlıkta yalnız başıma ancak 2 saat sabredebildim. Yakın zamanda levrek alındığına dair haber almış olsam belki biraz daha dayanabilirdim ama mevsimin henüz erken olmasının da verdiği rahatlıkla avı sonlandırmaya karar verdim. Takımlarımı toplayıp dönmeye hazırlanırken aklıma liman içinde rıhtım ışıklarının aydınlattığı bir yer geldi. Eve dönmeden önce yolumun üstünde olan bu yerde bir kaç at-çek denemesi yapmaya karar verdim. Bahar mevsimi her zaman sürprizlere açık olduğundan belki aydınlık suda sahte balığı takip eden bir şeyler görebilirdim.

Spin takımımın ucuna 9 cm'lik bir rapala bağlayıp, rıhtım aydınlatmasının altında denemeye başladım. Daha ilk atışımda irice bir zargana rapalayı kıyıya kadar takip etti. İkinci atışımı yaptığımda, bu sefer rapalanın peşine 3 zargana birden takıldı. Şaşırtıcı bir şekilde rapalayı her atışımda zarganalar tarafından takip alıyordum. Bu mevsimde bu kadar çok zargana olması garipti. Vakit kaybetmeden oltamın ucundaki rapalayı, 1.5 g'lık silikon zokasına iliştirilmiş 3 cm boyunda ince uzun yapılı bir silikonla değiştirdim. Silikonla ilk atışımda güzel bir vuruş almama rağmen balık kancaya takılmadı. Takip eden atışlarımda da çok sefer vuruş almama rağmen kanca zargananın sert gagasına takılmadı. Nihayet onca vuruş ve takibin sonucunda silikon yemle Karadeniz için hatrı sayılır boyda bir zargana yakalamayı başardım. 2 saatlik sıkıntılı bekleyişten sonra zarganalar keyfimi yerine getirmişti. İlk balıktan sonra yöntem değiştirmeye karar verdim.



Silikon yemi çıkarıp spin kamışımın ucuna ufacık bir sinek kanca bağladım. Sinek kancanın ucuna kepçe yardımıyla yakaladığım 3-4 cm'lik gümüşlerden birini canlı olarak takıp bir kaç metre önüme salladım. Çok geçmeden civardaki zarganalardan biri kancanın ucunda debelenen gümüşü fark edip hiç tereddüt etmeden saldırdı. Balık gagasının arasına aldığı gümüşle beraber hızlı bir şekilde yüzerken ben de yemi yutması için makinenin telini kaldırıp misinanın akmasına müsaade ettim. Zargananın gümüşü tamamen yuttuğunu görünce de tasmalayıp ikinci balığımı aldım.



Spin kamışla uyguladığım şeytan oltası benzeri bu takımla birkaç zargana daha yakaladıktan sonra tekrar yöntem değiştirmeye karar verdim. Etrafta bu kadar çok zargana oluşu nicedir denemeyi düşündüğüm ipekle zargana yakalamak için iyi bir fırsat olabilirdi. Spin kamışımın ucuna bağladığım ipeğin 1 m gerisine 5 g ağırlığında kıstırma kurşun ilave ettikten sonra atışımı yaptım. İlk atışımda gelen ilk vuruşta bir zargana daha aldım. Bu balık ipekle yakaladığım ilk zarganaydı. Nihayet bu sürpriz gecede ipekle zargana avını da tecrübe etme şansı bulmuştum. Zargananın uzun ve sert gaga yapısından dolayı şimdiye kadar rapala ve silikon yemlerle yaptığım zargana avlarında aldığım vuruşlarda balığın yakalanma yüzdesi düşüktü. İpekli takımda ise bu oran çok yüksekti. Neredeyse ipekli takımla aldığım her vuruşta balık yakaladım.




O gece uzun aradan sonra keyifli bir balık avı geçirdim. Niyet ettiğim levreklere kavuşamasam da farklı yöntemlerle 8 tane zargana yakaladım. Balıklarından ilk 4 tanesini yemek için alıkoyduktan sonra diğerlerini denize iade ettim. Neye niyet, neye kısmet. Çocukluk yıllarımın üstadı Şükrü Amca'nın dediği gibi; denizle pazarlık olmaz...



22 Mart 2013 Cuma

Yeniden Başlayabilmek

Bazı yazılar vardır ki, sıcağı sıcağına yazmak gerekir. Hissiyatı yazıya en iyi şekilde dökebilmek için yaşananların üzerinden zaman geçmesine izin verilmemelidir. Nasıl malzemelerin tazeliği bir yemeğin lezzetini etkiliyorsa, yaşananların tazeliği de yazıyı aynı ölçüde etkiler. Bu yazı da bahsettiğim şekilde közü soğumadan yazılması gereken bir yazıydı. Öyle ki, bir önceki Bodrum seferi hikayesinin bitmesini bile bekleyemedim bu yazıyı yayınlamak için.

Askerlik sonrası ev bulma, taşınma telaşesi beni hem psikolojik, hem de bedenen bir hayli yormuştu. İşleri biraz düzene koyar gibi olunca, geri kalan bir kısım işleri de erteleyip doğrudan Bodrum'a gitmeye karar verdim. Bu benim için bir nevi köprüden önce son çıkıştı. Ay başında işe başlayacaktım, böyle bir fırsatı yakalamam bundan sonra pek kolay görünmüyordu. Bu yüzden uçak biletleri bir hayli pahalanmış olmasına rağmen, gözümü karartıp Bodrum biletimi aldım. Neden sonra aklıma geldi, her zaman ilk baktığım hava durumuna bakmak. Rüzgar durumunu açtığımda gördüklerim karşısında kanım donmuştu. Rüzgar haritasında neredeyse siyaha çalan koyu kırmızılar cirit atıyordu. Bu aşağı yukarı 40 knot'a varan rüzgar demekti, Türkçesi benim gideceğim gün ve ertesi rüzgarın hızı saatte 70 km'ye varacaktı. Bunun yanında şiddetli yağmur beklentisini rüzgarın kuvveti yanında gözüm bile görmüyordu. Böyle bir havada değil olta atmak, denizin yanına yaklaşmak dahi akıllıca değildi. Yapacak bir şey yoktu. Sonuçta bu tatili önümüzdeki haftaya erteleyemezdim. Bir şekilde havanın beklenen kadar kötü olmayacağını umarak bindim uçağa.

Bodrum havalimanına indiğimde kuvvetli denebilecek, ama fırtına denmeyecek bir rüzgar karşıladı beni. Biraz rahatlamıştım. Ancak rahatlamam boşunaydı. Yarımadanın ucuna ilerledikçe rüzgar kuvvetini arttırdı. Eve vardığımda fırtınadan ağaçların dallarının kırılmış olduğunu gördüm. Gece yatmadan son bir kez daha hava durumunu kontrol etmek için umutsuzca meteoroloji sitesine girdim. Değişen bir şey yoktu. Siteyi tam kapatmak üzereyken son anda bir şey dikkatimi çekti. Sabah 5-8 arası rüzgar keşişlemeden, poyraza dönüyor, bu dönüş esnasında hızını 10 knot'a kadar düşürüp, öğleden sonra tekrar 40 knot'ı buluyordu. Şansım olacaksa, yalnız bu aralıkta olacaktı. Alarmı 5.30'a kurup yattım.

Sabaha yakın yağmurun sesine eşlik eden muazzam bir gökgürültüsüyle uyandım. Dışarıda tam manasıyla tufan kopuyordu. Saate baktım, 5'e gelmek üzereydi. 5.30'a kadar havanın düzelmesini umut ederek tekrar uykuya daldım. 5.30'da uyandığımda değişen bir şey yoktu. Ancak bu sefer uyumadım, inatla yağmurun sesinin azalmasını bekledim. Gerçekten de yağmur 15-20 dakikaya etkisini yitirmişti. Hemen apar topar hazırlanıp kendimi dışarı attım. Ben hazırlanana kadar saat 6'yı bulmuştu, ancak kara bulutlar hala günün ışımasına izin vermiyordu.

Deniz kenarına indiğimde keşişleme iyice hafiflemişti. Tam istediğim aralığı, yani keşişlemenin poyraza çevirdiği anı yakalamıştım. Birazdan hava dönecek, güneyli rüzgarlardan kalan dalgalarla kuzey rüzgarının oluşturduğu dalgalar çarpışıp önümde istediğim çalkantıyı yaratacaktı. Rüzgarın hafiflemiş hali yine de 15 knot civarındaydı, ve bu da benim hafif su üstü sahteleri istediğim şekilde çalıştırmama engel oluyordu. Böyle durumlarda misina veya ip havada uçurtma görevi görerek sahteyi rüzgarın estiği yönde sürükler ve sizin vermek istediğiniz aksiyonu bozarlar. Buna engel olmak için rüzgarlı havalarda suya olabildiğince paralel ve yakın atışlar yaparak misinaya havada boşluk verdirmeyin. Aynı şekilde çekerken de kamışınızın ucunu suya yakın tutup misinanızı deniz yüzeyinden ayırmadan getirin. Bunu başarıyla uygular uygulamaz ilk balığımı aldım.  Artık heyecan dahi yaratmayan ebatta 400 gramlık bir ispendekle açılışı yaptım. Daha balığı kıyıya alır almaz, nereden geldiğini dahi anlayamadığım korkunç bir yağmur indi. Peşi sıra birkaç kilometre öteme ard arda yıldırımlar da düşünce balığı ve kamışı orada bırakıp doğru arabaya koştum. Daha arabaya varmadan sırılsıklam olmuştum. Arabada yağmurun hafiflemesini beklerken birden fotograf makinemin bulunduğu çantayı dışarıda unuttuğum aklıma geldi. Arabadan çıkıp delicesine yağan yağmurun altında koşup çantamı aldım ve arabaya geri döndüm. Arabaya kendimi attığımda artık ıslanmamaya çalışmak için çok geç olduğunu anladım. Bu sırada yağmurun da biraz hafiflediğini görünce tekrar oltanın başına döndüm. Hava yağmurun ardından beklediğim şekilde kuzeye dönmüştü. Deniz önümde kazan gibi kaynıyordu. Birkaç atış sonra görüntüsünü göremesem de balığın suyun üzerinde çırpınış sesini duydum. Hemen ardından da kamışın ucunda kendisini hissettim. Biraz oynayarak 700 gramlık bu ispendeği de suyun dışına çıkarttım. Fotograf makinemi tekrar yağmurun başlaması riskine karşı arabada bıraktığımdan normalde alışkanlık haline getirdiğim balığı sudan çıkar çıkmaz fotograflama işini bu sefer yapamadım. Bu durum biraz da bana zaman kazandırdı. Hemen hemen her atışımda dalgalardan zorla seçebilsem de takip aldığımı görüyordum. Bu esnada kıyıya sıkışan gümüşler de kendilerini levreklerin önünde oradan oraya atıyorlardı. Bu beslenme çılgınlığında üst üste 2 tane daha 600 ve 800 gramlık balık aldım. En son balığı diğerlerinin yanına koymaya giderken balıklardan birinin eksik olduğunu farkettim. Balığın ayaklanıp yürüyecek hali olmadığına göre akıbetinin ne olduğuna çok fazla kafa yormaya lüzum yoktu. Bu sefer işi gücü bırakıp etrafta kedi aramaya başladım. Kendimden beklemediğim ölçüde sinirlenmiştim, halbuki kedileri bir hayli severdim de. Bir balığı sudayken kaçırmaktan daha kötüsü karaya aldıktan sonra kaçırmak olsa gerek. Ne kediyi, ne de balığı bulabildim. Atışlarıma devam ettim, ancak aklım hala kedi ve balıktaydı. Her yere bakmıştım, nereye gitmiş olabilirdi. Bu esnada motivasyonumu kaybettiğimden olsa gerek ya takip alamıyor, ya da aldığım takiplerin hepsini kaçırıyordum. Aklıma geldikçe oltayı bırakıp etrafta kedi arıyordum. 1 kiloya yakın balığı çok uzağa götüremezdi. Nihayet uzun arayışlarım sonunda bakmayı en son akıl ettiğim yerlerden birinde kediyi buldum. Suçlu beni görür görmez topukladı, ancak balığı harap etmişti. Her ne kadar et için avlanmasam da, insan emek verdiği bir şeyin bu şekilde ziyan olduğunu görünce üzülüyor.

Balığı kötü durumda da olsa bulmanın vermiş olduğu biraz gevşemeyle atıp çekmeye devam ettim. Bundan sonra geçen yaklaşık 2 dakikalık süre hafızamda yavaş çekim olarak canlanıyor. O atışımda sahteyi rüzgarı da arkama olarak biraz daha ileri savurmuştum. Düştüğü yerde belki bir iki tur sarmadan oltaya tekrar balık bindi. Buraya kadar her şey normaldi. Çünkü ben o balığı da gelen diğer balıklar ebatında sanıyordum. Ancak bu balığın diğerlerinden farklı olduğunu anlamam uzun sürmedi. Balık diğerleri gibi direnmiyor, tam anlamıyla savaşıyordu. Bu seferki farklı dedim içimden. Balığı birkaç metre önüme getirene kadar son derece soğukkanlıydım. Tüm ataklarını serinkanlılıkla karşılıyor, yıpranmış ip misinamı zorlamasına izin vermiyordum. Ne olduysa balıkla yüz yüze geldiğimiz anda oldu. İkimiz de heyecandan çıldırdık. İçimden kendi kendimle konuşuyordum. "Emre, bu balığı alırsan ne kediye kızacaksın, ne de parçalanmış balığına üzüleceksin." "Ya kaçırırsam?" "Kaçırırsan da kedinin veya balığın artık bir önemi kalmayacak, her şeye lanet edeceksin." Balık kıyıda yolun sonunun geldiğini anlayınca beklediğim gibi son kez tüm gücüyle geri dönmeye çalıştı. İçimden kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Ama iç sesim sürekli "Bu balığı kaçıracaksın." diye kafamın içini kemiriyordu. Her şey bu kadar kontrol altındayken nasıl kaçırabilirdim ki... Dememe kalmadı, balık dönüş yaparken anüs yüzgecini ipe doladı. Artık misinaya binen yük balığın doğrudan kuyruğunun gücüydü. İp misinanın kopuşu benim hayal kırıklığımın yanında o kadar umursamazcaydı ki, "abi kusura bakma, benden bu kadar" dercesine sessizce bırakıverdi balığı. Boşta kalan levrekle göz göze geldiğimiz o sahne bir klip olsa, herhalde ona en uygun şarkı -biraz arabesk bir seçim olmakla beraber-  şu olurdu.
"Gidiyorsun, bilmediğim uzaklara,
Bakarken ardından gitme kal diyemedim.
Şimdi her şey anlamsız,
Yarım kaldı aşkımız,
Akarken göz yaşlarım deli gibi amansız,
Diyemedim...
Diyemedim...
Diyemedim...
Gururum engel oldu, gitme kal diyemedim"





Gururum engel olmadı tabi. Dalgalar engel oldu. Halbuki peşinden ayakkabı, pantolon demeden dizime kadar denize girmiştim. Ya da o an, bir film sahnesi olsa en çok "Babam ve Oğlum"daki Çetin Tekindor'un şu repliğini hatırlatırdı:
"Burda dureydim böyle tam burda böyle gollerimi açeydim iki yena duteydım onu, duteydım onu ben, getme deyeydim, getme..."


Sonuç olarak gitme desem de gitti. O gitti, ama ben gidemedim. Olduğum yerde kalakaldım. Kelimenin tam manasıyla ruh gibiydim. Belki ruh bile değildim. Ruhum gitmiş, bedenim orada öylece dikiliyordu. Oltayı elime aldığım ilk günden bu yana denizin bana sunduğu en büyük armağanı kaçırmıştım. Hem de göz göre göre, hem de aramızda artık sadece santimetreler kalmışken... Tek kelimeyle bu bir hüsrandı. Avı sonlandırıp eve dönmeyi düşündüm. Kendi kendimi durdurdum. Yeniden başlamalıydım. Ölenle ölmemeli, gidenle gitmemeliydim. Başarısızlığın ardından beyaz bir sayfa açıp sıfırdan başlayabilmeliydim.

Daha fazla uzatmayayım, ben bugün yeniden başlayamadım. Her ne kadar kaçırmış olduğum trofeden sonra tekrar olta atmaya devam etsem de motivasyonum "o" balığı tekrar almaya yeterli değildi. İki tane daha ispendek aldım, birini koyuverdim, diğerini alıkoydum. Şu bir gerçekti ki, kaçan balıklar insana yakalananlardan her zaman daha fazla şey öğretiyordu. Ben bugün zaferleri yalnızca yeniden başlayabilenlerin kazanabileceğini öğrenmiştim. Bir de tabi, bazen hüsranla biten maceralardan da güzel hikayeler çıkabildiğini...


20 Mart 2013 Çarşamba

Açlık Oyunları - 2

Bir avcının en önemli silahı gözlemdir. İyi bir avcı denizi, rüzgarı, ayı, güneşi, kuşları ve diğer avcıları gözlemleyerek avın en önemli üç sorusuna, "Ne zaman", "Nerede", ve "Nasıl"a cevap arar. Bulunduğum bölgede kıyı avcılığı ekmek ile kefal, sarpa ve sokar, tavuk göğsü ile kupes yavrusu avından ibaret olduğu için kıyıdan avlanan diğer avcıları gözlemlemenin bana pek bir katkısı olmuyordu. Bölgenin parakete ve ağ ile avlanan profesyonel balıkçılarının ise kıyıdaki durum hakkında bilgisi sınırlıydı. Onlardan edindiğim tek bilgi, levreğe bu sene pek rastlamadıkları ve vaktine rastlarsam turna yakalayabileceğim yönünde idi. Kıyılardaki balık durumuyla ilgili bir fikir yürütebilmek adına bu bilgiler benim için çok yetersizdi. Bu durumda kendi gözlemlerimden yola çıkmalı, ve bunları deneyimlerim ile birleştirerek bir strateji uygulamalıydım. Bu maksatla  sabah suyu ile akşam suyu arasında geçirdiğim boş vakitte sıklıkla deniz kenarına inerek iskelelerden denizin altını gözlemledim. Dikkatimi çeken en belirgin durum, hemen her zaman kupes, ilarya, aterina gibi ufak balıkların gezindiği iskele diplerinin tamamen ıssız olmasıydı. Bu cansızlık burada pek de görmeye alışık olduğum bir manzara değildi. Kıyılardaki bu hareketsizliğin ilerleyen günlerde yapacağım avlara mutlaka bir etkisi olacaktı. Ancak söz konusu etkinin olumlu mu, olumsuz mu olacağı konusunda bir fikir yürütmek için henüz erkendi.

Gün batımına az zaman kala sabahki balığı aldığım yerde şansımı denemek üzere tekrar yerimi aldım. Avlandığım yerin turistik bir bölge olması ve yılın büyük bölümünde sahilin akşam saatlerinde hareketli olması nedeniyle akşam avlarına genellikle pek rağbet etmiyordum. Ancak mevsim itibariyle kıyılardan tamamen el ayak çekilmişti. Kahvede gün batımını izleyen birkaç kişi ve denizden dönüp teknelerini tonozlara bağlayan balıkçılar dışında sahil  tamamen sakindi. Ortam balık avına neredeyse sabah suyunda olduğu kadar uygundu. Güneş denizle buluşurken, ilk olarak silikon yemlerle denemelerime başladım. Avlandığım bölge yer yer çok sığ ve taşlık olduğu için 3 gramlık zokalara (jig head) iliştirdiğim silikon yemleri istediğim gibi çalıştıramadım. En sonunda silikonu taktığım taştan kurtaramayıp denizde bırakınca avlanma stilimi tekrar su üstü sert sahtelere çevirdim.

Güneşin artık ufukta kaybolup, denizin gümüşi renge büründüğü vakitlerde sahtenin su yüzeyinden zikzaklar çizerek gelişini izlemek ayrı bir heyecandır. Alacakaranlık kuşağı aynı filmlerde olduğu gibi denizlerde de canavarların ortaya çıkış vaktidir. Gün içinde yaramaz çocuklar gibi kumun üzerinde oynaşan ilaryalar, karanlığın çökmeye başlamasıyla ortadan kaybolur. Kıyılar sessizliğe gömülür, tek bir şey dışında: Sizin evine geç kaldığı için panik halinde yüzen bir ilaryayı anımsatan sahteniz. Saldırı tam o anda, karanlığın içinden gelir. Sahteniz hiç beklenmedik bir anda, derinden gelen bir kuvvet tarafından dibe çekilir. O akşam da tam olarak böyle oldu. Aynayı anımsatan su yüzeyi bir anda karıştı, köpürdü. Çoğu zaman olduğu gibi saldırı saliseler sürdü. Su durulduğunda ortada artık sahte yoktu. Vuruşu oltanın ucunda hissettiğim anda tasmayı attım. Fakat oltanın ucundaki sahte bulunduğu yerden bir milim dahi kımıldamadı. Bunun üzerine oltayı ikinci kez tarttım. Yine esneme yoktu. Enteresan biçimde vuruş gelmişti ancak olta taşlara takılmıştı. Bu durumun nasıl gerçekleştiğine, su üstü sahtenin nasıl olup da taşların arasına girdiğine anlam verebilmek çok zordu. Zaten o an için öncelikli olan da, sahteyi kurtarmaktı. Sahtenizin bu şekilde taşlara takıldığı durumlarda, oltayı gererek zorlamak yerine bir süre bekleyip sahtenin kendi yüzerliği ile takıldığı yerden kurtulmasını beklemek her zaman daha iyi sonuç verir. Gerçekten de, on saniye kadar boşluk vermemin ardından oltaya tekrar asıldığımda sahtenin kurtulmuş olduğunu gördüm.

O akşam, sonraki sabah, sonraki akşam, ondan sonraki sabah bu büyük heyecanı birkaç defa yaşadım. Levrek ailesinin bireyleri kimi zaman sahtenin arkasında kabarttığı su kütlesiyle belli etti kendini, kimi zaman daha agresif davranarak sahtenin önüne, yanına, arkasına ve kendisine hamle yaptı. Ne var ki aralarından kıyıya alabildiğim iki balığın da ölçüsü tatmin edici olmaktan çok uzaktaydı. 300 gram civarı gelen bu ispendekleri, ellerim dikenlerinden biraz nasibini alsa da, zarar görmeden sahtenin iğnelerinden ayırıp doğal yaşamlarına geri kavuşturdum.




Gelen balıklar ne kadar istediğim ebatta olmasa da, oltanın ucunda sürekli hareket olmaması denize duyduğum hasreti giderdiği için beni gayet memnun ediyordu. Ancak üçüncü günün akşamından itibaren rüzgar ile beraber işin rengi de değişmeye başlayacaktı.

14 Mart 2013 Perşembe

Açlık Oyunları - 1

Yine uykusuz geçen bir gecenin bitiminde uzaktaki tepelerin ardında şafağın karanlığı delişini seyrediyordum. Doğan güneş, çoğu kişi için yeni başlayan bir günün, yeni umutların, yeni mücadelelerin habercisidir, bana ise orada kaldığım sürece bir günün daha sona ermesinden, nöbetimi kazasız belasız tamamlayıp yatağa girmemden başka hiçbir şey ifade etmiyordu. İlk kez bu sabah diğerlerinden farklı bir sabahtı benim için. Dışarı çıktığımda yüzüme vuran rüzgar tenimi soğuğuyla kavurmuyor, içime nemli hafif bir ürperti işliyordu. Havada kömür dumanının geniz yakan kokusu değil, dalgaların kıyıya vurduğu yosunlardan yayılan iyot kokusu vardı. Birazdan doğacak güneşin ilk ışıkları bu defa  çorak ovaya dağılmış İran köylerine değil, mavi kadifeye sim gibi serpiştirilmiş Yunan adalarına vuracaktı. Evimden binlerce kilometre ötede, 2000 metre irtifada, medeniyete dair her şeyden yoksun bu dağ başında bile bir gün olsun hayalini kurmaktan vazgeçmediğim denizin nihayet kıyısındaydım. Elimde neden taşıdığımı bile bilmediğim bir silah yerine, en sadık yol arkadaşım oltamı taşıyordum. Denizin esintisini ciğerlerime doldurdum. Acele etmeye hiç niyetim yoktu. O anı sakince özümseyerek, her saniyesinin keyfini alarak yaşamak istiyordum. İçinde bulunduğum sarhoşluktan oltamdaki ağırlıkla uyandım. Ne ara denize göndermiştim oltayı da, bu ağırlık üstüne binmişti. Kafadanbacaklı ailesinin bir bireyi olsa gerekti oltanın ucundaki dirençsiz ağırlığın sahibi. Ahtapot olsa taşlara yapışır, o yüzden biraz daha zorlardı. Olsa olsa ya sübye, ya da kalamardı. Aklımdan bunlar geçedursun, kıyıya son birkaç metre kala oltanın ucundaki mahluk bir anda hırçınlaştı. Yanılmıştım, basbayağı koca kafalı bir levrekti bu. Çok geç kaldığının kendisi de farkındaydı, sanki adet yerini bulsun, veya şanına yakışır bir son olsun diye kısa bir direnç gösterdi. Benim ise bu kadar yakında mücadele etmesine fırsat vermeye niyetim yoktu, kalamayı el çabukluğuyla birkaç çıt daha sıkılaştırıp balığı seri bir şekilde karaya yasladım. Tarifi ancak ve ancak bu anı daha önce yaşamış birisine mümkün bir keyif sarmıştı tüm benliğimi. Nasıl güzel bir rüyadan uyanmak istemezse insan, ben de bu anı terketmek istemiyordum. Ancak siz zamanı ne kadar durdurmak isterseniz isteyin, o sizi dinlemeyip tüm hızıyla aktıkça, sizin de bu akıntıya karşı koyma şansınız kalmıyor. Balığın patırtısına koşup başıma toplanan kedileri kovalayıp işe koyuldum. Önce balığı iğneden çıkarayım, sonra iğneyi elimden çıkarayım, en son da arabada unuttuğum fotograf makinemi alayım derken gün çoktan aydınlanmış, göl sakinliğindeki su gökyüzünün mavisini yansıtmaya başlamıştı. Balığın gelmeyeceğini bildiğim halde yeni aldığım sahtelerin de yüzüş performanslarını test etmek amacıyla bir süre daha olta attım. Neden çok sonra, yakaladığım balığa tekrar baktığımda bir gariplik dikkatimi çekti. Bu garipliği daha sonra evde boy ve ağırlık ölçümü yaparak da doğruladım. Hemen hemen 50 cm uzunluğa sahip bu balık tartıda ancak 1 kilogram gelmişti. Kendi gözlemlerim ve levrek konusunda uzmanlaşmış arkadaşlarımla yaptığım fikir alışverişinde balığın olması gereken ağırlıktan 300-400 gram kadar hafif geldiği sonucuna varmıştık. Bu durum ilginç ama önemsiz bir ayrıntı gibi gözükse de, ertesi günler balığın davranışlarını anlayabilmek adına önemli bir ipucu veriyordu.





İlk Balık...

1995 senesinin ılık bir yaz akşamıydı. Annemle babam gayet mutlu görünüyorlardı. Gündüzleri özellikle denize girme faslı eğlenceli sayılabilirdi ama gece yarılarına kadar Marmaris sahillerinde dolaşmak babam ve annem için ne kadar keyifliyse benim için o kadar sıkıcıydı. Sonuçta tatiller daha çok yetişkinler içindir. En basitinden babam için tatil işe gitmemek, annem içinse rutin ev işlerinden bir süreliğine de olsa uzaklaşmak anlamına geliyordu. Kız kardeşim Ayşegül henüz 5 yaşında olduğu için hayat ona her yerde güzeldi. 3 aylık yaz tatilinde olan benim içinse bu tatil siteden arkadaşlarımla birlikte sabahtan akşama kadar oyun ve serüven dolu hayatımdan koparılmış olmaktı.

Halbuki Değirmendere'deki evimizin bulunduğu site, sitenin etrafında bulunan meyve bahçeleri, amazon ormanlarını andıran kestanelik, fındık bahçelerinin arasında kıvrılarak uzayan patikalar, çayırlar, benim gibi doğa tutkunu 9 yaşındaki bir çocuk için binbir türlü macerayla doluydu. Kimi zaman henüz yavrulamış bir anne kediyi besleyip yavrularını seviyor, kimi zaman çekirge, kertenkele veya yılan peşinde koşuyor, kimi zaman inşaat temellerinde biriken yağmur sularında yaşayan iri baş kurbağaların başkalaşımlarını seyrediyor, kimi zamansa sitenin etrafındaki bağlarda yetişen mevsim meyvelerinden göz hakkımızı topluyorduk.

Anne ve babamın tatil için seçtikleri Marmaris keşfedilmeyi bekleyen apayrı bir dünya olmasına rağmen alışık olduğum Değirmendere'deki hayatımı özlüyordum. Ailecek çıktığımız akşam gezmelerinde sıkılsam da gündüzleri Akdeniz coğrafyasına özgü ilginçlikler de yok değildi. Örneğin 2 adam boyundaki kaktüslerin tepelerinde yetişen kırmızı renkli dikenli meyveler, hayatımda ilk defa gördüğüm muz ağaçları, keçi boynuzları ve kozalakları fıstıkla dolu çam ormanları çok ilgimi çekmişti. Hayvanlar aleminden de yeni dostlar edinmiştim. Kara kaplumbağalarıyla çok haşır neşir olmuşluğum vardı ama su kaplumbağalarıyla ilk defa Marmaris'te piknik yapmak için gittiğimiz bir dere kenarında karşılaşmıştım. Marmaris'te rastladığım kertenkeleler de bir acayipti. Değirmendere'de yakaladıklarıma hiç benzemiyorlardı. Hele kahverengi vücudu dikenlerle kaplı bir tanesine yaklaşmaya bile cesaret edememiştim. Cırcır böceklerini saymaya bile gerek yok. Yakınlarda ağaçlık bir alan varsa gündüz vakti her zaman kesintisiz seslerini işitiyorduk. Hemen hemen her ağaç gövdesinde kabuklarına rastlamak mümkündü. Alçak dallara konduklarını fark ettiğimde bazen sinsice yanlarına yaklaşıp incitmemeye dikkat ederek aniden elimi üzerlerine kapatıveriyordum. Son anda uçarak kaçmayı başaramamışlarsa avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Yazının bu kısmında belirtmem gerekir ki çocukluğumda tam bir hayvan hastasıydım. Oyuncak arabalar ya da tabancalar hiç bir zaman ilgimi çekmezdi. O yıllarda babamdan istediğim tek oyuncak çeşidi sert plastikten yapılmış hayvan ve dinozorlardı. Sağ olsun babam da mesleği icabı gittiği bütün yurt dışı seyirlerinden poşetler dolusu oyuncak hayvan setleriyle gelirdi.






Benim için sıkıcı bir gecenin başlangıcı olan o akşam olacakları bir gece önceki senaryodan tahmin edebiliyordum. Saatin ilerleyip havanın serinlemesiyle birlikte ben de üşümeye başlayacaktım. Daha sonra yürümekten yorulup annemin koluna sarılarak ona yük olacak, saatlerin iyice ilerlemesiyle birlikte de annem ve babamın arkadaşlarıyla birlikte oturup müzik eşliğinde sohbet ettiği bir yerde uyuyakalacaktım. İşin en kötü kısmı da dönme vakti geldiğinde uykumdan uyandırılarak geldiğimiz yolu uyku sersemi bir halde, ayaklarımı sürüyerek geri dönmek zorunda kalacak oluşumdu. Canımın sıkıntısının geçmesi için babama çaktırmadan annemin kulağına bir şeyler fısıldadım. O da babamla konuşup bizi dondurmacıya yöneltti. Maraş dondurmacısının uzun çubuğunun ucuna yapıştırdığı dondurmayla beni dakikalarca oynatışı akşamın o ana kadarki en keyifli anlarından biriydi. Dondurmalar elimizde yolumuza devam ettik. Ben her zamanki gibi çabucak kendi dondurmamı bitirip Ayşegül'ün dondurmasına musallat oldum.




O gece babamın eski bir dostunun rıhtıma kıçtan kara olmuş yatına davetli olduğumuzu yata vardığımızda öğrendim. Misafir olduğumuz yat, Marmaris sahilinde bolca bulunan ahşap gezi teknelerinden biriydi. Biz vardığımızda yatın güvertesindeki masa çeşitli mezelerle donatılmıştı. Mönüdeki ana yemek olan köftelerse henüz ızgaraya atılmamıştı. Annem, babam ve dostları kahkahalar eşliğinde koyu bir muhabbete girişmişlerdi. Muhabbete dahil edilmeyen, zaten hiç muhabbet havasında olmayan bense bir an önce yemek yemeyi düşünüyordum. Teknenin küpeştesine dirseklerimi yaslayıp denizi seyrederek köftelerin kızarıp löp löp mideme ineceği anı bekliyordum.

Teknede bozuk plak gibi sürekli aynı şarkı çalıyordu. "Kahretsin aklımdasın ve sen bunun farkındasın"... Ne zaman aynı nakaratı duysam duygulanırım. Çocuk halimle o gece de garip bir melankolik hava içerisine girmiştim. Gözlerim bir ara iki yatın arasındaki boşlukta deniz yüzeyine takıldı. Suyun içinde yakamoz yaparak hızlı hızlı dolanan onlarca balık vardı. Heyecanla annemin yanına koşup kadıncağızın kolundan çeke çeke zorla balıkları gösterdim. Annem sağ olsun her zaman nazımı çekerdi. Babamsa çok sert karakterli olduğundan ona bulaşmaya pek cesaret edemezdim. Tek bir bakışı bile yeterdi. Babamın arkadaşı Ali Kaptan heyecanımı fark etmiş olacak ki, "Olta vereyim mi, balık tutmak ister misin?" diye sordu. O yaşıma kadar bir çok hayvanla haşır neşir olmama rağmen, balıklarla tek münasebetim evimizdeki akvaryumda beslediğimiz, üremekten başka bir şey bilmeyen lepisteslerle sınırlı kalmıştı. "Veeer" cevabımın üzerine onu takip etmemi istedi.





Teknenin kamarasına girdiğimizde kocaman bir sandığı açtı. Sandığın içi mantar ve kasnağa sarılı oltalarla doluydu. İçlerinden mantara sarılı olan bir tanesini bana verdi. Hayatında ilk defa eline olta alan biri olarak o gün o olta benim için hiç bir şey ifade etmemişti ama şimdi düşündüğümde Ali Kaptanın verdiği oltanın ufacık kancalarıyla ne kadar da doğru bir seçim olduğunu anlıyorum. Oltamı alıp balıkları gördüğüm yere gittiğimde Ali Kaptan da elinde bir kaç dilim ekmek ve henüz pişmiş köftelerle yanıma gelmişti. Tek bir kere yemin kancaya nasıl takıldığını gösterdikten sonra büyüklerin yanına dönerek muhabbete kaldığı yerden dahil oldu.

Sıkıntım birden geçivermişti. Elimdeki olta denen şeyle hemen altımda dolanan balıkları tutmaya çalışacaktım. Oltanın ucunda bulunan 2 küçük kancaya Ali Kaptanın gösterdiği gibi küçücük köfte parçalarını takıp aşağı sarkıttım. Oltanın suya değmesiyle birlikte balıklar yemlere üşüştü. Elimde tuttuğum misinanın "tıkırrrrt" diye titremesi o ana kadar hayatımda hissettiğim en heyecanlı duyguydu. Derken aniden oltanın ucunda bir patırtı ve ağırlık hissettim. Heyecanla misinayı çekmeye başladığımda oltayla birlikte suyun dışına pırıl pırıl, kımıl kımıl bir balık da çıkıverdi. O an yaşadığım heyecanı tarif etmekte güçlük çekiyorum. Kendi başıma denizden balık yakalamıştım. Hem de doğru dürüst, pazarda satılanlarla aynı büyüklükte bir balık. Teknede sevinç çığlıkları atarken bunları söylediğimi hatırlıyorum. "Baba bak pazarda satılan balıklardan", "Ali Amca ne balığı bu, yenir değil mi?", "Anne gördün mü bak, atar atamaz balık yakaladım, daha aşağıda bir sürü var bunlardan." Nereden bilebilirdim ki, bundan 18 sene önceki o gecenin hayatımın dönüm noktası olacağını.

Beni mutluluktan havalara uçuran balık 1 karışlık bir kupezdi. Babamın arkadaşı Selman Amca suya geri salmam için ne kadar ısrar ettiyse de beni ikna etmeyi başaramadı. Neden salacaktım ki. Daha aşağıda bir sürü balık vardı. Gidene kadar yakalayabildiğim kadar yakalayıp eve döndüğümüzde anneme kızarttırıp afiyetle yiyecektik hepsini. Böylelikle babamı pazardan balık alma masrafından da kurtaracaktım. Diğer gece gezmelerinin aksine o gece hiç canım sıkılmadı. Oltamı suya her indirişimde balıklar yemlere hücum etti. Kimi zaman yemi yedirdim, kimi zaman balık havada kancadan kurtuldu, kimi zamansa balığı tekneye almayı başardım. Kız kardeşim Ayşegül başka zaman olsa benim yapacağım gibi teknenin kamarasında uyurken, ben eve dönme vaktimiz gelene kadar çılgınlar gibi eğlendim.

Gecenin sonunda kovamda 4 kupez, 1 ispari vardı. Yufka yürekli Selman Amca "O kadarcık balık bir şeye yaramaz, yazık salıver denize" dediyse de aldırış etmeyip poşete doldurdum balıkları. Az da olsa balık balıktı. Kimse yemezse ben yerdim hepsini. Geri dönüş yolunda babam uyuyan kardeşimi kucağında taşıdı. Bense uyku vaktim çoktan geçmesine rağmen hala dinç ve enerjiktim. Tüm yol boyunca babamı kızdırmamaya dikkat ederek, anneme yalvardım. "Anne n'olur eve gidince balıkları pişirelim", "Kaç dakikanı alır ki!", "Söz sana hiç iş çıkarmam, bulaşıkları ben yıkarım." Ne kadar yalvardıysam da annemi ikna edemedim. Balıkları temizleyip dolaba kaldırdık.

Tatilimiz bitip Değirmendere'ye döndüğümüzde tekrar balık tutmak için can atıyordum. İlgi alanım yeşilden maviye kaymıştı. Artık her gün evimizin balkonundan gördüğüm deniz benim için bambaşka bir anlam kazanmıştı. O yaz annemden izin koparabildiğim her fırsatta soluğu deniz kenarında aldım. Kıstırma kurşun yerine mühür kurşunu takılmış el oltalarıyla bol bol kayabalığı ve çırçır yakalayıp sitenin kedilerini doyurdum. O zamanlar İzmit Körfezi kısır, ben tecrübesizdim. Büyüyüp tecrübe kazandım. Daha öğrenilecek çok şey, gidilecek çok yol var önümde. Kim bilir, belki bir gün ben de Ali Kaptan gibi, eline olta tutuşturduğum bir çocuğun hayatını değiştiririm.

7 Mart 2013 Perşembe

Keyifli Bir Hafta Sonu Avı

Kardeşim gibi sevdiğim dostarımdan biri de Yusuf Opuş'tur. 2012 bahar aylarında tanışıp amatör balıkçılık tutkusunu aşıladığım Yusuf, merakı ve gayreti sayesinde çok kısa zamanda hem balıkçılık hem de balık avı fotoğrafçılığı konusunda kendini bir hayli geliştirdi. Her geçen gün birbirinden başarılı avlara ve fotoğraflara imza attığını görmek beni mutlu ediyor.

İşim icabı geçici olarak bulunduğum Kocaeli’den Samsun’a döndüğüm ağustos ayından beri Yusuf’un senelik izninde Samsun’a gelmesinin ve birlikte yapacağımız avların planını yapıyorduk. Nihayet Yusuf senelik iznini tam da balığın yoğun olduğu dönem olan kurban bayramı öncesine planladığı haberini verdi. O tarihlerde lüfer ailesi henüz aşağı göçünü tamamlamamıştı. Birkaç hafta öncesine nazaran kaba lüfer miktarında ciddi bir düşüş olmasına rağmen sarı kanatların boy ve miktarında ciddi bir artış olmuştu. Yusuf’un gelmesine birkaç gün kala kısacık bir avda ağırlıkları 180-225 g arasında değişen 16 adet sarıkanat yakaladığımı duyduktan sonra Yusuf’un heyecanı daha da artmıştı. Benimse tek düşündüğüm Yusuf’a birbirinden güzel balıklar yakalatarak güzel bir tatil geçirmesini sağlamaktı.

Samsun’a geldiği ilk gün mesaim olduğu için maalesef Yusuf’u balık merasında yalnız bırakmak zorunda kaldım. Yalnız başına avlandığı ilk gün meranın sığ olmasına alışık olmadığı için 3 adet sarıkanat yakalayıp en az 2 katını suyun dışına fırladıkları esnada kaçırmasına rağmen sonuçtan gayet memnundu. Bir sonraki günse hafta sonu tatilim başladığı için birlikte doyasıya balık tutabilecektik.

Cumartesi akşamı saat 4 civarı başladığımız avı biraz daha eğlenceli hale getirmek için küçük bir yarışma yapmaya karar verdik. Yarışma, ilk yakalanan balık, toplamda en fazla balık ve en büyük balık olmak üzere 3 kategoriden oluşuyordu. En az 2 kategoriyi kazanan galip gelerek kaybedenin takım çantasından istediği sahte balığı alacaktı. Aramızda malzemenin lafı bile olmazdı ama ödül yarışmaya ayrı bir heyecan katması içindi. İlk balık önemliydi. Çünkü diğer kategorilerin galibi yarışma boyunca değişebileceği halde ilk balığı tutan direkt olarak kategorilerden birini kazanmış olacaktı. Bu yüzden ikimiz de ilk balığı yakalamaya konsantre olarak aralıksız at-çeke koyulduk. 

İlk balık Yusuf’a yapıştı. Güzel bir sarıkanat kendini havada gösterdikten sonra kurtulmayı başardı. Peşinden Yusuf bir sarıkanat daha kaçırdı. Balıklar 50 m’den daha açıkta ve yüzeyde yapıştığı için yakalanır yakalanmaz kendilerini suyun dışına atarak 22 g’lık kaşıklarımızı kolaylıkla ağızlarından atıyordu. Balığın dışarı vurmasını engellemek için tek bir seçenek vardı o da balığın istediği yöne yüzmesini engelleyecek şekilde hızlı sarmaktı. Normalde misafirimin bolca balık yakalaması için dua ederim ama ne yalan söyleyim bu sefer ben ilk balığı yakalayana kadar onun kaçırdığı balıklara sevinir haldeydim. Yusuf iki kere şansını kaybetmişti. Ama o kaçırdıkça balıklar ona gelmeye devam etti ve nihayet peş peşe yapışan üçüncü balığı dışarı atmayı başararak “ilk balık” kategorisini kazandı. O dakikadan sonra balık bollaştı. İkimize de hemen hemen her atışımızda balık yapıştı. Bir saatin sonunda kovamızda toplam 30 parça sarıkanat yatıyordu. Avın heyecanından olsa gerek belli bir yerden sonra yakaladığımız balıkları değil aradaki farkı saymaya başlamıştık. Ben 2 farkla yani 16-14 gibi çok yakın bir skorla “toplamda en fazla balık” kategorisinin galibi oldum. Yarışmanın galibini “en büyük balık” kategorisi belirleyecekti ama balıkların hepsi neredeyse aynı boyda olduğu için yarışmayı berabere sonuçlandırmaya karar verdik.





Toplamda 30 sarıkanat yakalayıp bir o kadarını da kaçırdığımız bereketli bir avın ardından Yusuf’un mutluluğu yüzünden okunuyordu. Bense misafirime güzel bir av yaşatmanın gururunu yaşıyordum. Yusuf’a son derece bereketli bir sarıkanat avı yaşattığıma göre artık başka balıklara deneme vaktimiz gelmişti. Benim için her zaman yakalanan balığın sayısı değil avın kalitesi önemli olmuştur. Çoğu zaman büyük bir balık yakaladıktan sonra avın geri kalanında olta atmak yerine balığı fotoğraflamakla uğraşmışımdır. Bu yüzden yeterince sarıkanat yakalayıp zevkimizi aldığımıza kanaat getirip şansımızı biraz da tatlısu levreğinde denemeye karar verdik.

Ertesi sabah 04:00 sularında arabayla 1 saat mesafedeki tatlısu levreği merama gitmek üzere yola çıktık. Tam güneş ağarırken vardığımız barajın suları her zamanki gibi pürüzsüz ve sessizdi. Kendi geliştirmiş olduğum kıyıdan jigging yöntemini kullanmaya başladığımdan beri buradan hiç elim boş dönmemiştim. Başka bir zaman olabilirdi ama Yusuf’a trofe balıklar yakalatıp, birbirinden güzel fotoğraflarını çekmek için can attığım bugün boş dönmemeliydik. Avlanacağımız meraya vardığımızda ikimizde heyecanlı bir şekilde kullanacağımız jigleri seçip takımlarımızı hazırladık. Yusuf’un spin kamışı 10-35 g atarlı olduğu için 28 g’lık bir jigle denemeye karar verdi. Bense ağır atarlı olan teleskobik kamışıma güvendiğim için 40 g’lık tombul bir jig seçtim. Ağır jig tercih etmemin sebebi daha uzun atışlar yapabilmekti.

İlk iş olarak Yusuf’a doğru jigging aksiyonu öğretmekle başladım. Her zamanki gibi bunu da çok çabuk öğrendi. Öğrenmesine öğrendi ama yarım saat geçmesine rağmen ikimize de vuran yoktu. Bazen bu merada balık hava aydınlandıktan 1-2 saat sonra başlayabiliyordu. Bu defa da öyle olmasını umarak ava devam ettik. Saat 7 sularında nihayet ilk balığı aldım. 250 g’lık bu balıktan sonra ikimiz de peş peşe balık almaya başladık. İlk birkaç balıktan sonra fotoğraf çekme işine ağırlık verdik. Yusuf fırsattan istifade edip elindeki tüm jigleri test etmek için her balıktan sonra kullandığı jigi değiştirerek yakaladığı balıkları ağızlarında farklı jiglerle fotoğrafladı. Yakaladığımız ufak balıklar fotoğraflandıktan sonra suya, iri balıklarsa Samsun’da yenmek üzere kovaya gönderildi. Jiglerimize saldıran balıklar arasında yarım kiloya yakın trofe sayılabilcek balıklar da vardı. Öğlene doğru sonlandırdığımız tatlısu levreği avımız da en az sarıkanat avımız kadar bereketli ve eğlenceli geçmişti.








Hayallerimizdeki bir balığı yakalamanın verdiği mutluluk nasılsa, bir başkasının hayallerini süsleyen balığı yakalamasına vesile olmanın verdiği mutluluk da öyledir. Şükürler olsun ki Yusuf kardeşim hayallerinden bazılarını gerçekleştirmesine yardımcı olma şansı buldum. Birlikte nice güzel avlara kardeşim. 

2 Mart 2013 Cumartesi

Lüfer ve Levreğin Hikayesi

Lüfer ve levrek, denizlerin iki yakışıklısı, yere bakan yürek yakan iki soylu delikanlı. Genç kızların ilk bakışta aşık olduğu ama cesaret edip de yanlarına yaklaşamadığı, hislerini açamadığı cinsten yakışıklılar. Lüfer ve levreğin yakışıklılığı dillere destandır. Evvela bu iki yakışıklının da fizikleri mükemmeldir.



Lüfer öyle aman aman heybetli, iri yarı değildir ama son derece atletik bir vücuda sahiptir. Çeviklik ve sürat konusunda pek az rakibi vardır. İlk bakışta atletizmin birçok branşına ya da pentatlona yatkın olduğu izlenimi verir. Lüferle kavga etmek yürek ister. Hızı ve çevikliği sayesinde kendinden çok daha kalıplı olanları bile kolaylıkla alaşağı edebilir. Alt çenesi ilerde olduğundan suratı biraz asıktır ama bu ona ayrı bir hava katar.

Levrek ise heybetlidir. İri ama şekilli fiziğiyle vücut geliştirmecileri andırır. Levreğin en yatkın olduğu spor güreştir. Çeviklikten çok kaba kuvvetine güvenir. Lüfere nazaran daha sakin gözükse de levreğe bulaşmak da intihar etmekle eş değerdir. Kaba gücünün yanında gerektiğinde cüssesinden beklenmeyecek şekilde hızlı hareket edebilirse de bu hızını lüfer kadar uzun süre muhafaza edemez. Levreğinki ani bir patlayıcı güçtür. Lüferi maraton koşucusu olarak düşünürsek levrek 100 m koşucusu gibidir. Kalıbına uygun şekilde iri ve kemikli yüzü yakışıklılığının tamamlayıcısıdır. Lüfer kadar asık suratlı değilse de çok güler yüzlü olduğu söylenemez. Yüz ifadesi daima vakur ve ciddidir.




Bu iki yakışıklıya yaklaşmak çok tehlikelidir. Yakışıklı olmalarına yakışıklıdırlar ama karakterleri kötüdür. Acımasız, gaddar ve zalimdirler. Suç işlemek doğalarında vardır. İç güdüsel olarak sürekli suç işleme eğilimindedirler. Sabıkaları bir hayli kabarıktır. Lüfere de levreğe de asla güven olmaz.

Lüferin suçla tanışması çocukluk yıllarına dayanır. Daha ufacık bir çocukken mahalle aralarında oynayan öteki çocuklara ettikleri lüferin gelecekte ne denli bir canavara dönüşeceğinin göstergesidir. Her çocuk biraz yaramazdır ama çocuk lüferlerin yaptıkları yaramazlık sınırlarının çok ötesindedir. Diğer çocuklarla iletişimleri: vur, kır, parçala, oyunlarını boz temeline dayanır. Bu yaşlarda henüz yetişkinlerin huzurunu kaçıramasalar da mahalle aralarında oynayan çocuklara tam anlamıyla terör estirirler. Yaşları ilerledikçe, işledikleri suçların oranı ve şiddeti de artar. Her geçen gün daha korkusuz, gözü kara ve saldırgan olurlar. Büyüyüp güçlendikçe, hızlandıkça, dövüş kabiliyetleri arttıkça, kurbanlarını seçtikleri hedef kitlesi de genişler. Akranlarıyla bir araya gelip mahalle aralarından ayrılarak, merkezden uzak banliyölerde büyük çeteler, suç örgütleri oluştururlar. Bu örgütler her biri ölüm makinesine dönüşmüş yüzlerce, hatta binlerce lüferden oluşabilir. Göçebe hayatı yaşayan bu çeteler bulundukları yerlerin şehir merkezlerine sürekli saldırılar düzenleyerek eşkıyalık yaparlar. Bazen bu saldırılar o kadar ani ve şiddetlidir ki, gözü dönmüş lüfer çeteleri, saldırdıkları köy ve kasabalarda tek bir canlı kalmayana dek önlerine çıkan her şeyi yok ederler.




Levreğin çocukluk yılları ise masumdur. Onun çocukluğu da diğer çocuklarla birlikte mahalle aralarında oyun oynamakla geçer. Çocukluktan delikanlılığa geçerken yavaş yavaş suça meyletmeye başlasa da kimseyle sorun yaşamadan normal bir çocukluk geçirmiş olduğundan herkesin güvenini kazanmış olmanın rahatlığıyla elini kolunu sallayarak mahalle aralarında dolaşmaya devam eder. Seçtiği kurbanlarını sinsice takip edip boş bulundukları bir anda saldırır. Her şey saniyeler içinde olup biter. Olan bitenden kimsecikler haberdar olmadığı için levrek yine gönül rahatlığıyla mahalle aralarında dolaşmaya devam eder. İşini temiz yaptığından lüfer gibi, dağlarda, banliyölerde saklanmak zorunda değildir. Şehir dışına pek nadir çıkar.



Bu iki yakışıklı suç makinesi aslında apayrı dünyaların adamlarıdır. Yaşam alanlarından davranış şekillerine kadar bir çok yönden farklılık gösterirler. Lüfer ve levreğin suç işleme şekilleri bile birbirinden farklıdır. Örneğin lüfer sadisttir. Kurbanlarını öldürmeden önce keser, doğrar, parçalara ayırır. Levreğin kurbanlarına uyguladığı ölümse ani, acısız ve çabuktur. Lüfer yaramazdır, levrek uslu. Lüfer hiperaktiftir, levrek ağırbaşlı. Lüfer serseridir, levrek kabadayı.

Kural tanımayan bu iki asi yüzünden sokaklar hiç bir zaman güvenli değildir. Lüfer ve levreğin gazabından korunmak için gece gündüz tetikte olmak gerekir. Toplumun huzurunu kaçıran bu azılı katillerin yakalanıp cezalandırılması için  balıkçı adı altında özel harekat  timleri  oluşturulmuştur. Balıkçı timlerinin görevi her türlü suçla mücadele ederek suçluları yakalayıp adalete teslim etmektir. Balıkçıların mücadele etmek zorunda olduğu binbir türlü suçlu arasında en sabıkalı ve arananlar listesinin başında olanları şüphesiz lüfer ve levrektir. Cefakar balıkçı timleri gece gündüz, sıcak soğuk, yağmur çamur demeden lüfer ve levek peşinde koşarlar. Görev aşkıyla dolu bazı balıkçılar kendilerini adeta birbirinden azılı bu iki suçluyu yakalamaya adamıştır. Onlar için lüfer ve levreğin yakalanarak cezalandırılması görevden çok bir tutkudur. Kimi geceler rüyalarında bile lüfer ya da levreği kovaladıkları olur. Ama lüfer ve levreği yakalamak sanıldığı kadar kolay değildir.







Farklı savunma stratejileri ve savaş kabiliyetleriyle donanmış bu iki suçlunun hakkından ancak tecrübeli balıkçılar gelebilmektedir. Lüfer ve levreği  yakalamak gayesinde olan bir balıkçının öncelikle lüfer ve levreği çok iyi tanıması ve her ikisi için ayrı stratejiler uygulaması gerekir.

Lüfer saldırıları genellikle toplu ve ses getiren eylemler olmasına rağmen lüfere suç üstü yapmak o kadar kolay değildir. Lüferin sürati ve hızlı yer değiştirme yeteneği çoğu zaman balıkçı timleri gelmeden izini kaybettirmesini sağlar. Balıkçılar olaydan kısa bir süre sonra olay mahalline geldiğinde perişan halde etrafta kaçışan masum vatandaştan başka kimseyi bulamayabilirler. Lüferi yakalayabilmek için balıkçıların doğru zamanda doğru yerde olması ve her zaman uzun bir kovalamacaya hazır olması gerekir. Başarılı bir balıkçı doğru zamanda doğru yerde bulunup hızlı hareket edebildiği taktirde büyük bir lüfer çetesinin bir çok üyesini yakalayarak çeteyi ciddi kayıplara uğratabilir. Çok tehlikeli ve saldırgan olan lüfer yakalandığında genellikle balıkçılara mukavemet gösterir. Zapt etme esnasında tedbirsiz davranan balıkçının yaralanması işten bile değildir.

Lüferin aksine levrek olay mahalinden çok uzaklara kaçmak yerine bulunduğu yerde gizlenmeyi tercih eder. Levrek takibinde olan bir balıkçı tıpkı bir dedektif gibi sabırlı ve gizli hareket etmelidir. Başarılı bir levrek avcısı levreğin zekasının hafife alınmaması gerektiğini bilir. Daima gururlu ve vakur yaşamış olan levrek balıkçıyla karşı karşıya geldiğinde kaçmaya yeltense bile kaçamayacağını anladığı anda teslim olur. Yakalandıktan sonra cezasını çekmeye hazırlanırken bile ağırbaşlı, karizmatik halinden asla ödün vermez.

Lüfer de levrek de yıllar yılı peşlerinden koşan, hayallerini süsledikleri balıkçıya teslim olmaktan dolayı asla üzüntü duymaz. Yeter ki kaybettikleri savaş adil ve onurlu bir şekilde sürmüş olsun.